Mercek: 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk

Adalet Bakanlığı’nın, Avrupa Birliği üyelik müzakereleri çerçevesinde ilkini 2009’da, ikincisini 2015’te kamuoyuna duyurduğu Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin üçüncüsü, 30 Mayıs Salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı.

Yargı Reformu Strateji Belgesi, “9 amaç, 63 hedef, 256 faaliyet” başlığından oluşuyor. Hedeflenen başlıkların birçoğu bir önceki 2015 Yargı Reformu Stratejisinde de yer alan başlıklar: hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması, performans ve verimliliğin artırılması, savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması, ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, hukuk yargılaması ve idari yargılamanın sadeleştirilmesi, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması.

Düzenlemelerin yaşama geçirilmesi için 5 yıllık bir süre öngörülüyor. Stratejinin ilk paketinin tatile girmeden Meclis’e geleceği açıklansa da, bu yazı yazılırken reform paketi daha Meclis’e gelmemişti. Hatta büyük bir ihtimalle tatilden sonraya kalacak gibi gözüküyor. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki düzenlemelerine yönelik itirazlar sebebiyle paketin nihai halinin verilemediği söyleniyor.

Erdoğan, Strateji Belgesini açıkladığı konuşmasında, “Bu reformlara AB’nin dayatmaları sebebiyle değil, milletin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz. Devleti adalet üzerine inşa eden bir medeniyetin temsilcileriyiz. 2002 yılında Türkiye’yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik. 17 yılda en büyük yatırımları bu alanlarda yaptığımızı, gerçekleştirdiğimizi görüyoruz.” ifadelerini kullandı. İfade özgürlüğünü güçlendirmeyi önemsediklerini, kendi dönemlerinde işkence ve kötü muamele iddialarının artık geride kaldığını iddia ederek, toplantı ve gösteri yürüyüş hakkını daha da güvenceye almaya çalışacaklarını, amaçlarının yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi olduğunu söyledi ve adil yargılama hakkının daha etkin şekilde korunması için çalışacaklarını belirtti.

***
Şimdi gelelim bizim gerçeklerimize… Bazı istatistiklerle başlayalım.

Türkiye’de 2006 yılından 2019 yılına kadar geçen 14 yıllık dönemde 166 adet yeni cezaevi açıldı, iki yıl içerisinde toplam 13 milyar lira harcama yaparak 91 yeni cezaevinin de inşa edilmesi planlanıyor.

Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan istatistiklere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk üç yıllık görev süresinde ‘cumhurbaşkanına hakaret’ davalarındaki toplam sanık sayısı bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artarak 12 bin 173; mahkûmiyet kararı verilen sanık sayısı ise bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artış göstererek 3 bin 221 oldu.

2013 Haziran Direnişi sonrasında gösteri ve yürüyüş yapma hakkı tüm illerde kısıtlamalara tabi oldu, belirli alanlar gösterilerek merkezi yerlerde gösteri ve yürüyüşlerin yapılması engellendi, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi

sonrası OHAL dönemi ile birlikte yürüyüş ve basın açıklaması yapmak neredeyse imkânsız hale getirildi. Yapılan basın açıklamalarının çoğu polisin müdahalesi ile sonlandırıldı.

İşkence ve kötü muamele devam ediyor. Buna ilişkin basına sızan görüntüler de bunu doğrulamaktadır.

Birçok siyasi davaya iktidar müdahalede bulunuyor. Hatta Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde yargılamaların özel bir önemi olmuştur. Kararların, Mahkeme Heyeti açıklamadan basına sızdırılması; iktidarın istemediği şekilde tutuklama kararlarını kaldıran ya da karar veren mahkeme heyetlerinin davadan alınmaları bunların en açık örnekleri. Keza kimi kararlara açıkça müdahalede bulunulmaktadır. Örneğin Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Cumhuriyet eski genel yayın yönetmeni Can Dündar ve Ankara temsilcisi Erdem Gül’le ilgili kararına saygı da duymadığını belirtmiş, yine Danıştay 8. Dairesi’nin, Türk Eğitim-Sen’in açtığı davada ilköğretim okullarında öğrenciler tarafından okunan ve 2013’te “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etmesi karşısında Danıştay’ın aldığı ‘Öğrenci Andı’ kararına tepki göstermiş ve Danıştay’ın yetki aşımı yaptığını söyleyerek “Bize göre milletimizin en büyük ve en etkili andı İstiklal Marşımızdır. İstiklal Marşımız dışında bir ant tanımıyoruz, tanımayacağız” demiştir. Yine, barış metnine imza veren akademisyenler hedef gösterilmiş, ertesi gün savcılıklar tarafından soruşturmalar açılmaya başlanmıştır.

Yargı, bağımsızlığını zaten Anayasa referandumu ile HSK’nın yapısı değiştirilerek, yürütmeye daha da fazla bağlanarak tamamıyla yitirmiştir. HSK tarafından yapılan hâkim ve savcı atamaları ise bir ceza uygulaması haline dönüştürülmüştür.

Bu örnekler daha da arttırılabilir. Ve bunlar, durumun iktidarın söylediği gibi olmadığını göstermektedir. Yargının bağımsız ve tarafsızlığı, ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, savunma hakkının etkin kullanılması hedefleri açıklana dursun, istenilse yürürlükteki mevzuat ile dahi şu anda bu reform kapsamında söylenenler gerçekleştirebilecek durumdadır.

***
Peki o zaman reformun anlamı nedir?

Uzun süredir Türkiye’deki dönüşümün önemli ayaklarından biri olan hukukun da aynı zamanda bir dönüşüme uğradığını söylüyoruz. Bu dönüşüm yargının sadece bağımsız ve

tarafsızlığını kaybederek yürütme erkine daha fazla bağlanmasıyla değil; aynı zamanda uluslararası sermayenin talepleriyle uyumlu bir şekilde, yargılamanın yargı erkinin dışına çıkarılarak yargının/hukukun özelleşmesi ve hukukun savunma ayağı olan avukatlık mesleğinin daha fazla piyasaya açılması yoluyla da gerçekleşiyor.

Dolayısıyla bu strateji ve onun sonrasında gelecek yargı paketleri temel olarak bu dönüşümü sağlama amaçlıdır. Daha önce “yetmez ama evet” diyerek Anayasa referandumunda oy verenler gibi, Türkiye’nin demokratikleşeceği yanılgısına burada tekrar düşmemek gerekiyor. TBB başkanı Metin Feyzioğlu gibi bir uyumlaşma süreci beklentisi içine girilmesi, buradan hareketle bu reform stratejisinin desteklenmesi, tam da bu özelleşme ve piyasalaşmayı aklamak anlamına gelecektir.

Söylediğimizi somutlamak adına strateji belgesinden iki konuda örnek vererek yazıyı sonlandıralım: İlki, niteliksizleşmeyi önlemek iddiası ile mesleğe giriş sınavı getirilmek istenmesidir. Bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedeflenmektedir. Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısını 83’e çıkartan, kadrolarında yeterli profesör/doçent var mı diye denetlemeyen iktidar, meslekteki niteliksizleşme sorununu öğrenciler üzerine bırakmaktadır. Bu durum, bir yandan sınavlara hazırlık için kursların artmasını getirecek, diğer yandan da sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişileri ortaya çıkaracaktır. Böylece farklı statülerde hukuk alanında çalışacak ara elemanlar ortaya çıkacak, bu durumun sonuçları hukukun piyasalaşmasını daha da arttıracaktır.

İkincisi ise hukuki uyuşmazlıklarının çözümünde alternatif çözüm yollarının arttırılmasıdır. Devletin yargı erki dışındaki “çözüm yolu” olan ve iş hukuku ile ticaret hukukunda başlayan arabuluculuk başka hukuk alanlarında da zorunlu hale getirilecek, ayrıca arabuluculukta uzmanlaşma sağlanacaktır. Yine bir dizi çekişmesiz yargı işi de noterlere bırakılacaktır. Bunlar da yargının özelleştirilmesine yönelik yeni adımlardır.

Açıktır ki, bu paket avukatların yeşil pasaport alıp alamayacakları üzerinden değil, hukukun ve mesleğin geleceğinin ne olacağı üzerinden ele alınmalıdır.

print