Anayasa Mahkemesi: Dertlere Derman Mı?

Bir yandan Ergenekon, Balyoz, Şike davaları gibi Türkiye’nin şekillendirilmesinde kullanılan davalarda verilen ihlal kararları, diğer yandan Fethullah Gülen cemaatine karşı AKP’nin en temel hamlelerinden dershanelerin kapatılmasını öngören yasanın iptal kararı ve bunların ardından gelen Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verilen ihlal kararı ile Türkiye bir kez daha umudunu devlet mekanizması içindeki dengelerden çıkarma telaşına düştü. AKP ve onun öncülüğünü yaptığı rejim projesine karşı siyasi bir odağın ortaya çıkmaması karşısında seçimlerden, askerden sonra sırayı Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) alıp almadığı tartışılıyor.

Gündemdeki davalarda verilen kararlar AYM’nin devlet içerisinde bir “denge unsuru” olarak öne çıktığı önermelerini beraberinde getirirken AYM’den “her derde deva bir ilaç çıkması mümkün mü?” sorusuna gerçek bir cevap verilmesi gerekiyor.

Devlet içerisinde çelişkiler mümkün müdür?

Toplumsal yaşamın temelinde iktisadi etkinlikler yatar. Bu iktisadi etkinliklerin ortaya çıkardığı üretim biçimleri ve üretim ilişkileri aynı zamanda toplumsal ilişkileri de ortaya çıkarır. Bu toplumsal ilişkilerin bir yönü de devlettir. Bu bağlamda devletin üretim biçimleri ve ilişkilerinden bağımsız olamayacağı tartışmasızdır. Bir başka açıdan ifade edecek olursak devlet, toplum içerisinde gelişmiş bulunan işbölümünün, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin bir ürünüdür.

Öncekiler bir yana, kapitalist devlet, ortaya çıkışıyla birlikte sınıfların uzlaştırıldığı bir mekanizma olarak da var olmuştur. Burjuvazi, aristokrasiyle mücadelesinde devrimciliğinden vazgeçerek bir “toplumsal uzlaşı” arayışına girerek kurduğu devletini, daha sonra bu kez işçi sınıfıyla mücadelesinde “toplumsal uzlaşı” olarak pazarlamaya çalışmıştır.

Burada temel olarak not edilmesi gereken, kapitalist devletin burjuvazinin egemenliğini sürdürmeye yarayan bir araç olduğunu akıldan çıkartmamak gerektiğidir. Bu akıldan çıkartılmadığı sürece; devlet organlarından bir tanesinin “hareket alanının” sınırlarının çok da geniş olmadığı unutulmayacaktır.

Bu, elbette, tartışmaların gerçek olmadığı ya da burjuvazinin veya onun araçları içerisindeki bu tür çelişkilerin birer kriz yaratmayacağı ya da var olan bir krizi derinleştirmeyeceği anlamına gelmez. Ancak, kalıcı değişim ve dönüşümlerin kaynağının devlet organları olamayacağını kesin olarak söylemek gerekir.

Bu bağlamda, belirli bir dönemde, devlet organlarının kendi tanımlı alanları içerisinde bir tür dengeye kavuşmak için birbirlerini zorlamaları alan açıcı olsa da; sonuç alıcı olmayacaktır. Hukuka ilişkin sorunlar da geçici bir takım rahatlamalar sağlasa da son tahlilde kalıcı ya da yaygın sonuçlar doğurmazlar.

Bir liberal masal: Anayasacılık

Yukarıda da ifade edildiği üzere burjuvazi önce devrimin bir sonu olduğunu kabul edip, aristokrasinin iktidarını sınırlandırırken ardından da kendi çıkarlarını ortak çıkarlar olarak gösterip, sınıf mücadelesinde bir “uzlaşı” ile hareket etmenin uygunluğuna ikna olup ve böyle yürümeye devam etmektedir.

Bu “uzlaşılar” ilk zamanlarında da bugün de esas olarak liberalizmden türemiştir. Aristokrasinin iktidarı sınırlanırken söylenen tezler daha sonra kapitalizmin gelişen ihtiyaçlarına da karşılık gelebilmiştir. En özet haliyle, günümüzde, hukukun burjuvazinin rekabette aşırı uçlara savrulmasını engellemek üzere piyasayı “düzenleyici ve denetleyici” bir işlev üstlenmesi öngörülmektedir.

Burada devreye, anayasalcılık girmektedir. Hukuk toplumdaki üretim ilişkilerinden türeyen bir kurum olarak bir ihtiyaca cevap vermek zorunda olduğuna göre “etkin yönetim” gereklerinin kontrolden çıkmaması için daha önce aristokrasiyi sınırlandıran metinler devamında “devlet” üzerinde sınırlayıcı kılınmak istenmiştir.

Devleti sınıfsal yapısından koparmak için büyük uğraşlar veren liberalizm bu noktada aynı zamanda bir “günah keçisi” olarak sorunların kaynağını toplumsal üretimdeki çelişkiler yerine “devlet”e yıkmanın kolaylığı çabuk görülmüştür. Böylelikle hem bir “özgürlük masalı” uydurulabilmekte hem de siyasal iktidarın yükü burjuva-
zinin omuzlarından alınmaktadır.

Kapitalizmin doğasında bulunan “kaos”un bir “düzen”e dönüştürülmesi içinse zaman zaman devlet organlarının bir kısmının “sağduyulu” tavırlar göstermesini gerektirmektedir. Bu bir gün için “kardeş kavgasını bitiren” bir askeri müdahale olabileceği gibi bir başka gün için “bir gazetecinin serbest bırakılması” şeklinde ortaya çıkan bir mahkeme kararı olabilir. Anayasalcılık ise tüm bu yöntemler içinden “zor”un son tercih olmasını sağlamaya yönelik olarak devrededir.

Çoğunluk yönetiminin her zaman iyi sonuçlar çıkarmadığı görüldüğünde, kapitalist devletin “çoğulcu” olmasının yolu yine böyle “sağduyulu” davranan unsurlarda aranmalıdır. Burada kapitalizmin kırk yıllık yönelimi olan “etkin yönetim” ihtiyacı ile bir çelişki bulunmamakta olup etkinlikle “tehlikeli riskler” arasındaki çizgiye dair bir düzeltme ihtiyacı vardır denilebilir.

Anayasa Mahkemeleri nasıl ortaya çıkmıştır?

Anayasa Mahkemelerinin tarihine bakıldığında bu çerçeve daha da belirgin bir hal almaktadır. Dünyadaki ilk örneği ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1803’te verdiği bir kararla ortaya çıkan “Anayasa Mahkemeleri” Avrupa’da, Nazi yönetiminin ardından Almanya’da 1951’de, Benito Mussolini’nin ardından İtalya’da 1956’da, 2. Dünya Savaşı’nın ardından Fransa’da 1958’de, Demokrat Parti iktidarının ardından Türkiye’de 1961’de, Albaylar Cuntası’nın ardından Yunanistan’da 1975’te, Francisco Franco’nun ardından İspanya’da 1978’de, Karanfil Devrimi’nin ardından sağın iktidara gelmesiyle Portekiz’de 1982’de ve sosyalizmin çözülüşünün ardından eski sosyalist ülkelerde ise 1990’larda kurulmuştur.

Bu mahkemelerin kurulmasına giden süreçteki siyasi arka plan incelendiğinde yukarıda çizilen çerçeveyle uyum açıkça ortadadır. Uçlara savrulmalara karşı Anayasa metinlerinin korunması amacıyla kuruldukları açıktır. Bu haliyle Anayasa Mahkemelerinin esas rolünün de “düzenin korunması” olduğu ifade edilebilir.

Kararlarıyla “konuşan” Anayasa Mahkemesi

Türkiye’de de AYM’nin bu çerçevede işlediği açıktır. Son dönemde kamuoyunda çok tartışılan çeşitli davalarda verdiği kararlar da bu çerçevede değerlendirilebilir.

AKP’nin kapatılması davasında, dönemin AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın, AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olup olmadığına ilişkin herhangi bir karar verilmeden tüm üyelerin oylarını aynı anda isteyerek “garip” bir yöntem izlemesi. AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olmakla birlikte kapatılmayıp hazine yardımının yarı oranında kesilmesine hükmedilmesi ile de AYM Türkiye siyasetine “balans ayarı” yapmıştır.

AYM, çok tartışılan “dershaneler” kararında, dershanelerin yerine “ortaöğretime veya yükseköğretime giriş sınavlarına hazırlık” için alternatif imkânlar sağlanmadan dershanelerin kapatılarak eğitim sisteminden çıkarılması, eğitim ve öğrenim hakkına yönelik ölçüsüz bir sınırlama olduğunu kabul etmiştir. AYM bu kez toplumsal bir tartışmada “yumuşama” imkanının kullanılması için bir fırsat yaratmayı tercih etmiştir.

AYM, bir dönem Türkiye’yi şekillendirmek için kullanılan ve askeri darbe planlarının yapıldığı iddiasıyla hükme bağlanan Balyoz Davası’na ilişkin kararında, dijital delillere ilişkin itirazların değerlendirilmemesini ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök gibi tanıkların dinlenmemesini yeniden yargılama nedeni sayarak işlevini yerine getirmiş bu davanın gündemden düşürülmesinin yolunu açmıştır.

AYM, Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki çok tartışılan kararında ise, tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan haberler dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan ve tutuklamanın gerekliliğine ilişkin gerekçeler belirtilmeden başvurucuların tutuk-
lanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği gerekçesiyle yine “düzeltici” bir görev üstlenmiştir.

Öte yandan, sokağa çıkma yasaklarına ilişkin tedbir istemli başvurularda ise AYM’nin başvurucuların taleplerini delillendirmediği, idareye başvuru yapılmadığı, idarenin kendisine başvuru yapılması halinde gerekli tedbirleri alacağı yönündeki soyut cevapları kararlarına gerekçe yapılarak talepler reddedilirken AYM açısından gündemin hak ihlalleri olmadığı da görülmüş oluyordu.

Sonuç yerine: “Başkanlık anayasası” tartışmalarına girerken umut nerede?

Görüldüğü üzere, AYM kararlarında “düzenleyici ve denetleyici” bir işlevin ötesinde gerçek bir müdahalenin söz konusu olmadığı açıktır. “Devlet”in sıkıştığı anlarda bir çıkış yolu açmanın ötesinde hukuksal veya siyasal bir “ayrıklığın” olmadığı görülüyor. Bu bağlamda, AYM’den “her derde deva bir ilaç çıkması mümkün mü” sorusunun cevabı da ortaya konmuş oluyor.

AYM, AKP’nin bir türlü çözemediği “rejim yerleştirme” sorununda da kriz başlıklarına geçici çözümler üretmektedir. Bunun ötesinde, tartışmalar ne kadar sert olursa olsun “hukuk” arayışının yanıtını başka yerlerde aramak daha hayırlısıdır.

print