Bize “Sadece” Laiklik Gerek

1990’ların ikinci yarısının ardından 15. yılına girdiğimiz AKP iktidarında da 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından laiklik ilkesinin fazlasıyla tartışıldığı ve aşındığı dönemleri birlikte yaşadık.

12 Eylül darbesiyle Türkiye’de burjuvazinin net ve tartışmasız tercihi işçi sınıfının örgütsüz kılınması ve dinin bunun aracı yapılmasıydı. İkili eğitim anlamına gelecek şekilde imam hatip okullarının kurulması, türbanın serbestleşmesi, gerici dernek ve vakıfların çocuklar ve gençler üzerindeki artan etkisi, siyasetin dini referanslara indirgenmesi Türkiye’nin 1946’da başlayan “çok partili demokrasi” hikayesinin esas olarak bütün bir özetini oluşturdu.

AKP yıllarının özelliği, 2002’ye kadar Demokrat Parti’den Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’ne merkez sağın oy kaynağı olan tarikatların AKP altında siyasal İslamcılarla buluşması oldu. Sonrasında ise “Arap Baharı”na uzanan süreçte emperyalizmin başından beri piyonu olan siyasal İslam’a biçilen yeni rol ile cihatçı terör örgütlerinin gelişimiyle paralel olarak dinci gericiliğin yükselişini izledik.

Devletin “emniyet sübabı”nın gerekçelerinde laikliğin gerilemesi

Gericilerin 1923 Cumhuriyeti’ni yıkarak 2. Cumhuriyet’i kurmaya çalışırlarken yararlandıkları liberal tezler Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi çok hızlı bir şekilde yansıdı. 1990’ların sonunda 2010’ların başına sadece on beş yıl içerisinde devletin ve aynı anlama gelmek üzere burjuvazinin laiklik ilkesinden kurtulmak için yaptığı tercihler daha açık olamazdı.

Anayasa Mahkemesi, 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin verdiği kararda, laiklik ilkesini, “ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir” diye tanımlıyordu. Mahkeme, bununla birlikte dinin bireyin iç dünyasına ait olduğu vurgusunu da ihmal etmiyordu.

Oysa 2003yılına gelindiğinde, AKP’nin eğitim sisteminde birliği bozan “ 4+4 +4 ” sistemini yasalaştırmasına karşı açılan iptal davasında Yüksek Mahkeme’nin gündeminde artık laiklik değil “özgürlükçü laiklik” vardı. Mahkeme, gerekçeli kararında, “özgürlükçü laiklik dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Laiklik anlayışı, dini sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kolektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğüne imkân tanımaktadır.” demiştir.

Yine aynı kararda, “Türkiye’de laikliğin baştan beri devlet ile İslam arasındaki kurumsal ilişkiyi mutlak surette dışladığı da söylenemez. Anayasa, resmi bir dine yer vermemekle birlikte, çoğunluk dininin mensuplarının inanç, ibadet ve eğitim gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik resmi mekanizmalar öngörmüştür.” diyerek “özgürlükçü laiklik” üzerinden kurumsal dini de çoğunluk üzerinden devletin bir parçası haline getirmiştir.

Karşı devrimci çıkışa karşı iki kolu da bağlanan laiklik

Devletin en üst düzey yargı organının, ortaçağ dogmatizmi, aklın öncülüğü, özgürlük, insanlık, dinin bireyin iç dünyasına ait olması gibi vurgulardan dine toplumsal bir rol biçilmesi, kişinin kimliğinin bir parçası olması, toplumsal görünürlüğü ve kurumsal dinin çoğunluk üzerinden devletin parçası haline getirilmesine uzanan yolda bir mücadele verilmediği elbette söylenemez.

Öte yandan, karşı devrimci bu cüretkar çıkışın gerçekten karşılık bulmasını sağlayan en önemli faktörlerden birisi laiklik mücadelesinin bir kolunun Kemalizmin bu mücadeleyi şekli unsurlara indirgeyerek düzenin yönelimine karşı esastan karşı çıkmaması ve sonrasında özellikle liberal tezler çerçevesinde siyasal İslam’ın oyun sahasına balıklama dalması ile ve diğer kolunun liberallerin kimlik temelli siyasetlerinin yakıtlarından biri olarak kullanıp laiklik mücadelesini laikliğe karşı bir mücadeleye çevirmesi ile arkasından bağlanmış hale getirilmesiydi.

Sermayenin tercihlerini silikleştiren laikliğin kollarını arkasından bağlama hali esasında laiklik mücadelesinin “sahte umutlara” bağlanmasına neden oldu. Bu bağlamda, gerek laiklik karşıtlığının gerekse de laiklik ilkesinin şekilsizleşmesine neden olan yukarıdaki yaklaşımların karşıya alınması gerekiyor.

Önümüzde duran tehlike: Ilımlı laiklik

Bununla birlikte, dünyada rüzgarın siyasal İslam, açısından ters döndüğü söylenebilir. Emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği yeni rol kapsamında Osmanlıcılık ile siyasal İslam’a önderlik etmesi ve böylece Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesi büyük ölçüde miadını doldurmuş gözüküyor. Bununla birlikte ılımlı İslam’ı “özgürlükçü laiklik” ile pazarlayan düzenin şimdi de “ılımlı laiklik” ile siyasal İslam’ın artıklarını pazarlayacağı söylenebilir.

Türkiye’de siyasal İslam’ın kadro kanadı “İslamcı” bir iktidar tarafından tasfiye ediliyor. Elindeki iktidarı kaybetmek istemeyen Erdoğan öncülüğündeki siyasi popülist kanadı ise yıllarca her yere “Hakimiyet Allah’ındır” diye yazdıktan sonra tüm ülkeyi “Hakimiyet Milletindir” afişleriyle donatıyor, milliyetçiliğe giderek daha fazla sarılıyor, İslamcı bir ideolog yerine pragmatist, liberal bir muhafazakarı başbakanlık koltuğuna oturtuyor.

Siyasal İslam, elbette tarihe karışmayacaktır. Ancak “ılımlı İslam” yerine “ılımlı laiklik” konularak yeni bir soluk getirilmesi pekala mümkündür. Unutmayalım, Erdoğan Mısır’da Müslüman Kardeşler’e büyük tepki çekme pahasına “laiklik” önermiştir. Bundan sonra, yapabilecekleri de hepimizi “şaşırtabilir”. Sermaye, gericiliği yeni maskelerle sunabilecektir.

Laiklik ne değildir?

Önümüzdeki dönemde, tartışmanın temelinde bir laiklik tanımı yapmak gerekmekle birlikte sade bir tanıma ulaşmak için öncelikle reddedilmesi gereken kimi yaklaşımların da öncelikle vurgulanması yerinde olacaktır.

En temelden itiraz edilmesi gereken yaklaşımın laiklik ilkesinin inanç özgürlüğüne dayandırılması olmalıdır. Bunun bir adım ötesi işi inançlara özgürlük noktasına varan bir ifrata vardırmaktır. Açıktır ki, insanlar diledikleri şeye inanmakta özgürdürler. Bu inançların toplumsal bir karşılık bulması da mümkündür. Ancak ne olursa olsun sonuç itibariyle insanların inandıkları şeylerin kendilerine “özgürlük” tanıması esas olarak sorgulanamayan, yanlışlanamayan ve toplumda herkes tarafından paylaşılmayan bir önermenin tüm topluma egemenlik kurması ya da her inancın kendi kurallarıyla var olarak toplum içerisinde örgütlenmesi gibi dogmatik durumlara izin verilemez.

Burada ifade edilmesi gereken bir husus, laikliğin kişilerin inanç ve vicdan özgürlüğünü inançlara ve toplumsal baskıya karşı da koruması zorunluluğudur. İnançlara özgürlük noktasına vardırılan bir anlayışın örgütlü ve kurumsal dinin kişiler üzerindeki baskısını “özgürlük” diyerek görmezden geldiği açıktır.

Unutulmaması gereken, bir grup elitin geniş halk yığınlarını baskı altında tutması türünden bir masalın gerçekliğinin olmadığıdır. Kişilerin inanç özgürlüğü, şeyhlerin, şıhların, din adamlarının, örgütlü ve kurumsal dinin kişilerin yaşamlarını belirlemesine alan açan bir şekilde anlam- landırılamaz. Kişilerin inanç özgürlüğü tartışılmaz ancak bunun yolu kişilerin özgürlüğünün sağlanmasından geçer, inançların değil.

Bunun yanı sıra, devletin hiçbir dini kurumu olmaması, din işleri, organizasyonu, eğitimi ve öğretimi gibi hususların “sivil topluma” bırakılması da düşünülemez. Kuşkusuz devletin doğrudan bir mezhebin kurumsal işleyişini üstlendiği mevcut yapı kabul edilebilir değildir. Ancak tarikatların, cemaatlerin, gerici vakıfların ve derneklerin karanlık sicilleri düşünüldüğünde en azından öngörülebilir gelecekte dini kurumların ve din eğitiminin devletin denetiminden ve kontrolünden çıkarılmasının herhangi bir haklı gerekçesi olamaz. Bu “statükoculuk” veya yasakçılık değil ülkede cüretkar hale gelmiş olan gericiliğin dizginlenmesinin ön koşuludur.

Öte yandan dinsel eğitimin serbest bırakılması da yine kabul edilmemelidir. Bu bağlamda, dinler tarihi ve genel din bilgilerinin ötesinde bir değerler eğitimi tarifini de içerecek şekilde dini eğitimin hele ki zorunlu olarak okullara sokulması da mümkün değildir. “Kindar ve dindar nesiller”e ihtiyaç yoktur.

Buna göre, meselenin dinin devlet işlerine ve devletin din işlerine karışmaması gibi bir basitliğe indirgenmesi de kabul edilmemelidir. Devlet, kişilerin hak ve özgürlüklerini gerçekleştirmesinin araçlarını güvence altına almak zorundadır. Bu yükümlülüğünü üçüncü kişilere devredemez. Ancak bunun ötesinde gerek dinin niteliği gereği gerekse geride bıraktığımız gerici saldırının insanlığın kazanımlarında neden olduğu erozyon nedeniyle bu karışmama halinin karşılıklı olamayacağı açıktır.

Ayrıca, dinsel kimliğin toplumsal alanda bir kimlik vurgusu olarak dışa vurumu ve görünürlüğü de reddedil- melidir. Bunun bir yanı devletin dini simgelerden arındırılmasıdır. Bir diğer yanı ise kişilerin “özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşamaları” gibi süslü ifadeler arkasına gizlenen toplumsal baskı mekanizmalarının da ortadan kaldırılması olmalıdır. Hiç bir durumda laikliğin bir dinsel kimlik politikası haline getirilmesini kabul etmek mümkün değildir.

Laiklik nedir?

Bu çerçevenin ardından laiklik için daha genel bir tanımı yapmaya çalışabiliriz.

Laiklik, en temel olarak, dinin etkilerinin siyasi ve toplumsal yaşamın belirlenmesinden tamamen yalıtılmasıdır. Laiklik sadece dünya ve din işlerinin veya daha utangaç bir tanımla devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılması olarak geri tanımlardan kaçınılması gerekmektedir. Buna göre, laiklik, siyasi ve toplumsal yaşamın doğanın ve toplumun ihtiyaç ve işleyişine göre insan aklı tarafından düzenlenmesidir. İfade edilen tanım çerçevesinde dinin rolü ancak kişilerin iç dünyasına ve vicdanlarına ilişkin bir olgu olarak kabul edilebilir. Bunun ötesinde siyasi ve toplumsal yaşamın düzenlenmesinde dinin ve inançların herhangi bir etkisi kabul edilemeyeceği gibi bu alanlar mutlaka aklın ve bilimin ışığında kişilerin eşitliği ve özgürlüğü doğrultusunda düzenlenmelidir.

Laiklik elbette kişilerin inanç özgürlüğünü de güvence altına almalıdır. Kişilerin inanma ve inanmama tercihlerinin herhangi bir toplumsal baskı ve ayrımcılıkla karşılaşmadan yapabilmesini güvence altına alması esas olarak kişilerin bu tercihleri yapan diğer kişilere karşı korunmasını gerektirir.

Bu bağlamda, laiklik kurumsal ve örgütlü dini düzenlemek ve denetlemek durumundadır. Dolayısıyla, cemaatler, tarikatlar gibi örgütlenmelerin serbest bırakılması mümkün değildir. Dahası bunlar arasında bir rekabetin ve toplumsal yaşama egemen olma mücadelesinin de engellenmesi bir zorunluluktur. Kurumsal ve örgütlü dinin, kişinin inancına ulaşması dışında bir amaç taşıması kendi tanımını da reddetmek olacağından esas olarak bunun bir özgürlük alanı olmadığı açıktır.

Bunun yanı sıra insan aklının özgürleştirilmesinin de sürekli olarak vurgulanması ve laiklik tanımında silikleşmesine izin verilmemesi gereklidir. Bu bağlamda, bilim ve eğitim alanlarının inançlardan tamamen ayrılması da tartışılmaz olarak sağlanmalıdır.

Bugün bir kez daha doğadaki ve toplumdaki süreçlerin, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamış olduğu, doğa ve toplum yasalarına tabi oldukları ve insanlığın aklıyla bu yasaları kavrayabileceğinin mücadelesi verilmeli ve kazanılmalıdır. Bu çerçevede, mücadelenin bir kimlik sorununa indirgenmesi, hoşgörü seanslarıyla sulandırılması, “özgürlükçülük” safsatasıyla altının oyulmasına izin verilmemelidir.

Gelinen noktada laiklik mücadelesi eşitlik ve özgürlük mücadelesinin stratejik cephesi haline de gelmiştir. Yeni bir refah hikayesi bulamayan düzenin çürümüşlüğünün ve kitlelerin uyanmasını engellemesinin neredeyse tek aracı olarak elinde kalan gericiliğin yenilmesi düzenin de yenilmesi anlamına gelecektir.

print