Hukuk ve Sanat: Suat Duman ile “Muamma” Üzerine…

Ernest Mandel “polisiye romanın toplumsal bir tarihi” alt başlığı ile yazdığı Hoş Cinayet kitabının (Yazın Yayıncılık, Nisan 1996, 2. Baskı, Türkçesi: N . Saraçoğlu, Bülent Tanatar) önsözünde “Eskiden bu romanları, düpedüz, kaçışçı bir eğlence olarak görürdüm. Onları okurken başka bir şey düşünülmüyor; biri okunup bitince, üzerine bir daha düşünülmüyor. Ama bizzat elinizdeki şu kitap, olaya böyle bakmanın en azından eksikli oluşunun kanıtıdır. Evet, herhangi bir polisiye romanı okuyup bitirince artık onun büyüleyici etkisinden kurtulduğunuz doğrudur; ama aynı ölçüde, sözgelimi ben, polisiye romanın, edebi bir tür olarak muazzam başarısı karşısında büyülenmeden edemem” demekte ve devamında da polisiye romanları incelemeye zaman harcamayı boşuna bulanlar için şu “özrü” sunmakta: “tarihi materyalizm bütün toplumsal olgulara uygulanabilir ve uygulanmalıdır. Bunlardan hiçbiri, niteliği gereği ötekilere göre incelenmeye daha az değer değildir. Bu kuramın üstünlüğü -ve geçerliğinin ispatı- kesinlikle bütün bu olguları açıklayabilmesinde yatmaktadır.”

Neyse ki polisiye romanlar hakkındaki olumsuz değerlendirmeler artık eskisi kadar yaygın değil. Onu ikinci sınıf olarak tanımlayan değerlendirmelere pek rastlanıldığı söylenemez. Türkiye’de de polisiye romanın 90’lı yıllardan itibaren içine girdiği gelişim ile birlikte bu tartışmalar büyük ölçüde geride kalmış gözüküyor. Kuşkusuz bunda esas pay ortaya konulan ürünlerde. Suat Duman da 2000’li yıllar ile birlikte yerli polisiyenin öne çıkan isimlerinden.

Dergimizin Danışma Kurulu üyesi Bilgütay Hakkı Durna’nın, aynı zamanda avukat da olan Suat Duman ile gerçekleştirdiği söyleşiyi ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz.

 

 

 

Bilgütay Hakkı Durna: Merhaba. Klasik bir söyleşi sorusu ile başlayalım. Avukat ve polisiye roman yazarı Suat Duman. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?

Suat Duman: 2004’ ten beridir avukatım. Yazarlığımı tanımlayan şeylerden biri avukatlık. Çünkü ilk iki romanın ana karakteri önce bir hukuk fakültesi öğrencisi, sonra bir avukat. İlk roman Ankara’da geçen bir hikâyeyi anlatıyor. O romanın karakteri ikinci romanda artık İstanbul’dadır, onunla birlikte hikâye de İstanbul’a taşınıyor. Karakterimiz Mehmet Cemil de artık öğrenci değil, stajyer avukattır. Kısacası ilk iki roman benim avukatlık macerama koşut gelişme gösteriyor. Bu iki çizgi birbirine bu kadar yaklaşınca polisiye kaçınılmaz oldu galiba. Bir yandan da 2012 yılından itibaren yayıncılık belasına bulaştım, Alakarga’mız yedinci yaşına girdi.

BHD: Bu arada bu sene Dünya Kitap Dergisi’nin 26 yıldır verdiği “Yılın En İyileri” ödüllerinde “Rakun” kitabınız “ Yılın Telif Polisiye Kitap” ödülünü aldı. Bunun için de tebrik ederiz.

SD: Teşekkür ederim. Açıkçası ödülün, klasik polisiyenin şifrelerini daha düzgün kullanan, klişelerle daha barışık başka bir romana verileceğini düşünüyordum. Kazandığım haberi gelince bu sebeple şaşırdım. Diğer taraftan sevindim de. Klasik polisiyenin olmazsa olmazı muamma meselesi, gizem unsuru. Bu hep hikâyeye gömülü olur, gizem hikâyenin unsurudur. Ben Rakun’da bunu hikâyeden alıp kurgunun meselesi, unsuru haline getirmeye çalıştım. Bizzat Rakun’un kurgusu bir muamma olsun istedim. Jüri de ödül gerekçesini açıklarken bunu söylemiş, benim için sevindirici olan bunun fark edilip takdir edilmesiydi.

BHD: Kitaplara döneceğiz, ama biraz Suat Duman’ dan devam edelim istiyorum. Bir avukata sormak garip olabilir, ama yazı ile ilişkiniz nasıl başladı?

SD: Aslında hukuk fakültesinden önceye gidiyor. Beş kardeşiz. Büyük abim tiyatro okudu, tiyatro yazarlığı, oyunculuğu, yönetmenliği oradan da mizah yazarlığı, karikatüristlik yaptı/yapıyor. Benden bir büyük abim, 10 yaşından beri öyküler yazıyor ve yayınlıyor. Ablam edebiyat öğretmeni. Hep okunup yazılan bir aile oldu. Buna rağmen ailede yazmaya en geç meyleden galiba ben oldum. Ama hep bir yerde vardı. Fakülte yıllarında öğrenci dergilerine edebiyat denemeleri yazmaya başladım. Hatta yazmaya meylimi keşfettiğim dönem de bu zamanlar oldu. Yine bunun bir romana dönüşmesi benim için de sürpriz. Fakülte yılları geride kalıp çalışma hayatına başlayınca, herkese olmuş mudur bilemiyorum; ama ben yakın maziyi, yani öğrenciliği çok özlemeye başladım. Öğrencilik sonrası hayata adaptasyonum biraz zaman aldı. “Cinayet Mevsimi”ni yazmaya başlamam tamamıyla bunun sonucudur. Cinayet Mevsimi’ni geç kalmış bir günlük gibi yazdım.

BHD: Polisiye olarak başlamadı o zaman.

SD: Evet başlamadı. Hatta “Cinayet Mevsimi”ni yazana kadar polisiye okurluğum bile orta karardı.

BHD: Ama sonrasında romanlar hep polisiye olarak devam etti.

SD: Evet beni de sardı, daha sonra daha fazla polisiye okumaya başladım. O zamana kadar Agatha Christie’ler okumuştum. Lise yıllarımda okuduğum “Gülün Adı” macera janrının, dedektif hikâyelerinin edebiyatın zirveleriyle buluştuğu tek kitap olarak aklıma kazınmıştı ama başka, derin bir temasım da yoktu henüz. Polisiye bende bir tutku değildi. Olsa olsa kaçıp kaybolmaya ihtiyaç duyduğumda baktığım bir yan okumaydı. Yazmaya başladıktan sonra daha ciddiye almaya başladım diyebilirim.

BHD: Peki aslında biraz önce Rakun’dan bahsederken değinir gibi oldunuz ama, polisiyenin şu türünde yazıyorum demeniz mümkün mü ya da ne türde yazıyorsunuz?

SD: Romanlarımın polisiyenin alt türlerinden hangisine dahil edilebileceği benim dışımda gelişen bir süreç. İlk iki romanım siyasi polisiye başlığında okunup tartışılmıştı. Sanırım bunda her iki kitap için de ilk yazıları kaleme alan değerli ağabeyim Ömer Türkeş’in de payı olmalıdır.

Gerçekten de Cinayet Mevsimi ve Müruruzaman Cinayetleri, siyasi polisiyenin sınırlarını fazlasıyla zorluyordu. Sonrasında siyasi polisiye yazmak isteyip istemediğimi sordum kendime. Hatta bir süre yazmadım, sadece notlar aldım bir kenara. Ta ki Dünyanın Leşleri’ne dek. Üçüncü romanda karakterler çatışma içinde görünseler de egemen siyasetin dolaylı üretenleri olarak kabul edilebilir, buna rağmen ne hikâye, ne karakterler siyasetin doğrudan birer unsuruydu. Aksini söyleyenler olduysa da, konusunu siyasetten almayan ama dili ve derdiyle en siyasi romanım Dünyanın Leşleri’dir bu nedenle. Öyle ki yazarken, özellikle romanın üçte ikisini geride bıraktıktan sonra kendimi yalnızca ve yüksek sesle marş dinlerken buldum. Ne olursa olsun yine de bu roman, dil, atmosfer ve karakter yaratma konusunda en çok kafa yorduğum, bana aslında ne yapmam, neyin peşine düşmem gerektiğini gösteren romandır. Onun açtığı yol beni Rakun’a çıkardı. Hammet’leri, Chandler’ları ve onların çağdaş mirasçılarını okumaktan ne büyük zevk aldığımı fark ettim. Bu polisiyenin farklı bir damarına doğru sürükledi beni.

BHD: Arada sorayım, yazarken hangi marşları dinliyorsunuz?

SD: Bu Dünyanın Leşleri’ne özel bir ruh haliydi. Enternasyonal’den Sakarya Marşı’na, kavgaya çağıran marşlardan zafer kutlayan marşlara, her kıtadan her milletin dirençli, umut dolu marşları, romanın dilini de derdini de çokça etkiledi.

BHD: Ömer Türkeş’in müdahalesi olumlu olmakla beraber sanıyorum bir duraksamaya da sebep olmuş. Belki bu nedenle kategorize etmeye çalışmamalı. Ama en azından son iki romanınıza ilişkin Amerikan polisiyesi üzerinden verdiğiniz örneklerden hareketle, siyasi polisiyeden kara polisiyeye doğru bir geçiş var diyebilir miyiz?

SD: O, benim okumayı en sevdiğim polisiye türü. Hatta onun da Fransız örnekleri, her yerde söylüyorum, en büyüğümüz Léo Malet’tir. Yer yer arabesk isimli Güneş Bize Haram, Hayat Berbat falan, romanların acayip yazarı. Çok ilginç biri. 1. ve 2. Dünya Savaşlarını görüyor. Sokak çocuğu, kimsesiz büyüyor. 15 yaşında anarşist, 18 yaşında komünist, toplama kamplarından kurtuluyor vs. Canı pahasına macera dolu çarpıcı bir hayatı var. Metinlerinde de Paris’i, Parislilerin hiç sevmeyeceği şekilde anlatıyor. Fransızlar, Paris’in kötü gösterilmesine kızarlar. Onun kitaplarında ise Paris, kanalizasyonların, batakhanelerin, ciğeri beş para etmezlerin, kirin bulaşığın şehri olarak arzı endam eder, bir de buradan bakın der ahaliye. Ve ondaki politik doz da çok güzel. Mafya çatışmasını anlatırken bile anlıyorsunuz yazarın nosyonunu. Léo Malet dışarda tutulursa, hatta belki yer yer onda da var, bu Kıta Avrupası yazarlarının tamamında dil biraz yoğun, süslü gelir bana. Amerikalı yazarlarda ise, bu süslü dili bulamazsınız. Bu yüzden Amerikalı yazarları, Anglosaksonları diyelim, büyük İngiliz edebiyatını ihmal etmeyelim, daha tercih ediyorum. Hatta her seferinde yazmaya başlamadan önce bir arınma gibi Faulkner, Steinbeck okurum. Sadeliği dilde ve üslupta da yakalamaya çalışıyorum o da her şeyi hızlandırıyor. Hemen hemen herkes Rakun için nefes nefese okudum diyor. Ama bunu olumsuz olarak söyleyen de çok oldu. ‘Aman nefes nefese okuduk’ diye.

BHD: Yok, benim açımdan öbür sayfaya, öbür bölüme hemen geçeyim isteği uyandırdı bu hız.

SD: Ben de amaçladığım şeyi yaptığımı düşündüğüm için bunları duyunca ‘ne güzel isabet olmuş’ diye düşündüm. Hâlâ da böyle bakıyorum ama şu var tabi. Ben de artık, roman bitip okura ulaştıktan sonra, birkaç ay sonra genelde metne bir daha bakıyorum. Hemen hemen her kitapta oldu. Bazı karakterleri çok hızlı geçtiğim, bazı hikâyeleri eksik anlatmış olduğum hissine kapıldım. Şu da olmalıydı, bu da olmalıydı diye. Bu biraz da belli bir aşamadan sonra yazma sürecimi çok hızlandırıyorum, bundan kaynaklanıyor.

Macerayı seviyorum, maceranın rüzgâr gibi geçmesini istiyorum, final bölümlerine giderken ve finalde.

BHD: O zaman, yazma süreci hep böyle mi gidecek?

SD: Şimdi Rakun’un karakterinin yeni bir hikâyesini yazıyorum.

BHD: Hemen araya gireyim. Bunu Hukuk Defterleri vasıtasıyla ilk kez duyurmuş oluyoruz, değil mi?

SD: Evet evet, başka bir romana başlamıştım aslında. Mehmet Cemil hikâyesi yazacaktım, hatta biraz da ilerlemiştim ama bir sebeple Rakun hikâyesi öne çıktı. Onda yol alıyorum. Bu sefer arada yaptığım okumalarımın da etkisiyle bu türün yani Rakun’ daki üslup, dil ve hikâye tarzını uzun uzun okumayı sevdiğimi ben de anladım. O tarzın çeviri romanlarına baktım ve okumanın çok zevkli olduğunu hissettim, bizde pek örneği yok. Yine de hız tamam bir yere kadar, hikâye ihtiyaç duyduğu hızı zaten taşıyacak ama biraz daha detaylı, hikâyelerin daha derinleştiği bir romanın daha doyurucu, tamlık duygusu veren, yalnızca hız ve macera arzusunu değil; karakterin derinlerine, hikâyenin çeperlerine daha bir vakıf olma, kelimenin tam anlamıyla doyma hissine ulaştıracağını ben de düşünmeye başladım. Bu her hikâyeden beklenmez ya da şöyle diyelim her hikâye tamlık noktasına bu şekilde varmaz. Bu yazarken sınanacak fakat kolay kolay planlanamayacak kısmı yazmanın.

BHD: Peki. Aslında daha önce de girmiş olduk ama bu noktada daha derli toplu olması açısından kitaplara geçmek istiyorum. Dört polisiye romanınız var. Öncesinde denemelerinizin olduğunu söylediniz ama onlar kitaplaşmadılar, dergi sayfalarında kaldılar diye anladım. O halde dört kitap: Cinayet Mevsimi, Müruruzaman Cinayetleri, Dünyanın Leşleri ve Rakun. İlk iki kitabın karakteri Mehmet Cemil isimli bir hukuk fakültesi öğrencisi. İlk kitapta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyor. İkinci kitapta, her hukuk fakültesi mezunu gibi İstanbul’a stajyer avukat olarak geliyor! Aslında daha sonra soracaktım, ne oldu Mehmet Cemil’e, avukat oldu mu para kazandı mı?

SD: (Gülerek) Hemen söyleyeyim, kazanamadı.

BHD: (Gülerek) Aslında biraz önce söylediniz Mehmet Cemil’in yeni romanını da yazdığınızı. Ama ben görüşmeye gelmeden, bilmediğim için, herhalde para kazanmaya başladı ki artık macera peşinde koşmayı bıraktı diye düşünmüştüm… Üçüncü kitap olarak ise Dünyanın Leşleri geliyor. Dünyanın Leşleri’nin ana karakterinin ismi yok. İsimsiz; ama onun da Mehmet Cemil ve Rakun’daki Can karakteri gibi devam etmesinin önünde bir engel yok. Ama sanıyorum bu yönde bir düşünceniz yok.

SD: Bir seri olarak düşünmedim Dünyanın Leşleri’ni. Aslında yazma planımdan kopuştu, bir ara durak gibiydi. Pek devamının geleceğini sanmıyorum.

BHD: Anladım. Ve dördüncü olarak da Rakun. Biraz önce bahsettiğimiz gibi anlatım, kitaplardaki karakterlerin kişilikleri, yaşadıkları çevre vb. şeyler öncekilerden farklılık gösteriyor. Bir de, Dünyanın Leşleri’ndeki ana karakter de hukuk fakültesinden terk; yani hukukla yine bağlantılı ama Rakun’ da hukukla bağlantılı karakter de yok. Sizin gözünüzden, Rakun’la birlikte romanınızdaki değişimi, gelişimi, sıçramayı paylaşır mısınız?

SD: Cinayet Mevsimi neredeyse yazmaya dair tüm acemilikleri deneyip sonuna kadar gittiğim bir metin. Onda, çekingen, korkak, daha açık ifade etmekten çekinen bir dil var.

BHD: Kendinizi eleştiriyorsunuz…oldukça acımasız

SD: Ama bunu kısmen, hatta birkaç katı Müruruzaman Cinayetleri’nde aştığımı, Dünyanın Leşleri’nde ise büsbütün koptuğumu da kendimde gözlüyorum.

BHD: Tabii, bir sıçrama olduğu kesin.

SD: Bu yüzden de rahatım bunu söylerken. Ama gerek hikâye anlatma becerisi açısından, gerek dil ve karakter çalışma yönünden, Cinayet Mevsimi bana çok şey katmıştı. Tabi ilk kitabınızı yazarken bir hikâye anlatmayı otobiyografi yazmak zannediyorsunuz. Çünkü bir yanılsama da olsa, en vakıf olduğunuz alanın kendi hayatınız olduğunu sanıyorsunuz. Bu yanılsama metne de yansıyor. Yayınevine gelen ilk kitabını yazmış bazı yazarlarımıza da böyle cevap veriyorum. İlk dosyanızı yayınlamamanızı tercih ediniz diyorum. İnsanlar için aslında bir iddia bu; yazdım ve yayınladım. Ama yanlış olduğunu düşünüyorum. Devam edecekseniz ve diretecekseniz yazarlıkta, ilk kitap problem olarak kalıyor. Kendine de saklamayı bilmeli insan dosyayı.

BHD: Benim çok uzak olduğum bir alan tabii ama, her ilk kitap ilk kitap değil mi yayınlanınca?

SD: Hayır değil. Yayınlanan ilk kitapla, yazılan ilk kitap farklı şeyler.

BHD: Tabii ama, yazılan o kitap yayınlanmadığı sürece bu problem aşılabiliyor mu diye sormak istemiştim.

 

 

SD: Ben şimdi kendime dönüp düşündüğümde Cinayet Mevsimi’ni, Müruruzaman Cinayetleri’nden sonra bir daha bakıp, yayınlayacaksam da o zaman yayınlamalıydım diyorum. Çünkü bütün hataları, bütün günahları o kitapta işliyorsunuz nerdeyse ve kaleminiz olgunlaştığında çok acımasız oluyorsunuz artık. Cinayet Mevsimi’ni seviyorum, çünkü beni polisiyeyle tanıştırdı, Müruruzaman Cinayetleri’ni yazma olanağı verdi bana. Müruruzaman Cinayetleri’ndeki hikâyeyi ahlak ve vicdan meselesi sayıyorum. O hikâyeyi anlatmış olduğum için çok mutluyum. Sırf bu yüzden bile yazarlığımı onurlandıran kitap olduğunu düşünüyorum. Cinayet Mevsimi’nde bazı şeyleri söylemeye cüret edemedim. İlginç bir duyguydu aslında, bu yanı bile benim için güzel. Çünkü hep yazarken şu duyguyla savaştım. Büyük kitaplarla dolu feci bir edebiyat var bizi çevreleyen ve bütün hayatım onları okumakla geçti. Bu yaptığım, yazıyor olmam densizlik aslında duygusu beni çok ezdi. Niçin bununla uğraşıyorsun deyip durdum kendime. Bu duygu da ifadelerimi hep tutuk hale getirdi. Cinayet Mevsimi yayınlanınca rahatladım. Müruruzaman Cinayetleri’nde, bu hissediliyordur diye düşünüyorum, dil daha kendine güvenli, cüretkâr olmaya başladı. Müruruzaman Cinayetleri’nde aşılan eşik bu oldu. Kendine daha güvenen bir dil vardı. Fakat bunu yayınladıktan sonra da şunu çözmeliydim. İlk başta konuştuğumuz mevzu. Politik polisiye yazmak için kendimi zorlayacaktım sanırım, öyle bir eşikle karşılaştım. Öğrencilik yıllarımızda politik insanlardık. Çokça siyaset düşünüp çokça konuşuyorduk. Öğrencilik zamanlarında broşür yazmışlığım da, bildiri yazmışlığım da oldu. Dergilere yazdığım yazılar da ağır ajitatif metinlerdi. Onların gelip romanı ele geçirmesinden korktum. Bir yandan da bunu istiyordum içten içe. Yüksek sesle siyaset olsun diyordum. Ama bunu nasıl yaptığınız, aslında yapıp yapamadığınızı belirliyor, yani biçim bu noktada her şeyin önüne geçiyor. Bunu şuradan seziyorsunuz. Beni ikna eden bütün iyi romanlara baktığımda, siyaset onların içinde bir gölge en fazla. Bu en angaje yazarlarda; örneğin Gorki de bile öyle. Onda bile siyaseti arkada seziyorsunuz ama onun karakteri slogan atmıyor. Onun karakteri bir işçi. Orhan Kemal’de de öyle. Örneğin çok güzel bir hikâyesi var. Dolmuşa biniyor adam, dolmuş parası uzatıyor, ancak bir türlü para üstü gelmiyor. İndi inecek, para üstüne çok ihtiyacı var ama istemeye de çekiniyor. Tam durağa geldiğinde söyleyecek oluyor, şoför ağzına tıkıyor, amma abarttın diye ve karakter utançla dolmuştan iniyor. Burada siyaset yok, slogan yok ama halk var, toplumdan bir kesit var. Bunu hep çok seviyordum. Bundan daha fazla da siyaset girebilir. Ne bileyim, Emile Zola’nın kitaplarında olduğu gibi. Ama polisiyede bu ne kadar olmalı bilemiyordum doğrusu. O yüzden uzun zaman bekledim Müruruzaman Cinayetleri’nden sonra. Ben beklerken, bambaşka bir şey düşünürken, Gezi Olayları başladı. Biraz da Gezi’nin de heyecanıyla madem siyasi polisiye, eteklerimdeki bütün taşı dökeyim dedim. Bu görülüyor mu bilemiyorum, Dünyanın Leşleri’ni bu duyguyla yazdım. Ama orada da siyasi polisiyeyle işimi kapatma anlamında doğru bir işti, bir yandan da bana Rakun’un dil ve üslubunu yaratma imkânını verdi çünkü. Rakun’u daha tam dışarıdan tanımlayacak durumda değilim doğrusu. Ama bir şeyi fark ettim, biraz kopuk tipleri buranın diliyle yazabildiğimi ve bundan da zevk aldığımı fark ettim. Şimdi bunun üzerine gideceğim diye düşünüyorum.

BHD: Bu son anlattıklarınızla ilgili iki şey sormak istiyorum. Birincisi; Cinayet Mevsimi ilk roman, Müruruzaman Cinayetleri hikâyesi sebebiyle yazmanız gereken önemli bir roman, Rakun için benim bundan sonraki dilim üslubum artık bu olmalıdır diyorsunuz. Dünyanın Leşleri arada kalıyor. Bildiriye varır cümleler kurmuştum demiştiniz öncesinde. Siyasi polisiyeyle ilgili taşlarımı döktüm diyorsunuz. Ama Dünyanın Leşleri’nde Haziran Direnişi olmakla beraber odağında değil, arka planda esinti şeklinde var. Dünyanın Leşleri’ne haksızlık mı yapıyorsunuz diye sorayım. Çünkü o romanda da aslında doğrudan Gezi’yi anlatmadan insanların hayatlarına Gezi’nin nasıl girdiğini anlatmışsınız.

SD: Yok, aslında Dünyanın Leşleri’ ni seviyorum. Gezi ile ilgili birçok yazı yazıldı. Doğrudan bahseden bir iki roman da var. Ama Haziran Direnişi kendisi hakkında konuşan herkesi yutuyor. Şimdi otursak ben Gezi hakkında ne diyeceğimi açıkçası tam bilemiyorum. O gün daha yakın bir tarihti ve baskın bir heyecan duygusu hâkimdi. Gezi’yi doğrudan odağına alıp yazmak pek olur şey gibi gelmedi bana. Çin’in büyük önderlerinden Deng Xiaoping demişti galiba, Fransız Devrimi hakkında ne düşünüyorsunuz diye soruyorlar, ‘hakkında konuşmak için çok erken’ oluyor yanıtı. Halbuki 200 yıl geçmiş. Biz ise Gezi hakkında hemen konuşmak istedik, çünkü bizi çok heyecanlandırdı. Ama çok hataya düşürebilecek bir şeydi, bugün de bu böyle. Dünyanın Leşleri’ni 2013’ün ilk günü yazmaya başladım. Gezi henüz yoktu. Karakteri çok büyük bir karmaşanın içinde bırakmayı düşünüyordum, yalnızca bu. Fakat o karmaşanın ne olacağı hakkında fikrim yoktu. Belki bir deprem, bir saldırı yani tüm ülkenin etkileneceği bir büyük olayın içinde bırakıp nereden düştüm ben deyip geçip geçsin oradan istiyordum. Ben bunları düşünürken Gezi oldu. Ben o gün bıraktım yazmayı. Dergiler kapandı, kitaplar satmadı. Gezi olurken kim kitapları düşünürdü ki! Ben de yazmadım çok uzun bir süre. 2014’ün sonlarında tekrar kitabın başına oturdum. Gezi’nin gelip hikâyeyi bir açıdan ele geçirdiğini de o zaman fark ettim. Riskli bir şey tabi, Gezi’yi esas almak doğru olmayacaktı yine de başta düşündüğüm gibi en azından kıyısından geçen ve ‘ne oluyor lan burada’ diyecek bir karakterdi yazdığım. O ana kadar karakterin bir adı da vardı hatta, ama Gezi de gelip romanın içine girdiğinde karakterin ismi bana fazla gelmeye başladı. Milyonların dahil olduğu büyük bir dalgalanma ve isimlerin önemsizleştiği bir şeydi. O yüzden isme gerek duymadım.

BHD: İkinci soruma gelirsek, sormayı düşünüyordum siz zaten cevapladınız. Mehmet Cemil devam edecek, Rakun’ daki Can devam edecek dediniz. Peki ama Mehmet Cemil’in romanları ile Rakun arasında bir sıçrama ve farklılık da var. O zaman Mehmet Cemil o dönemin romanı veya karakteri olarak kalmadı mı ya da bu dönem yazılacak Mehmet Cemil; örneğin Rakun tarzında mı yazılacak?

SD: Mehmet Cemil her iki kitapta da son derece mahcup ve maceraya girmekten son derece çekinen birisi. Aslında bir olayı çözdüğü de yok. Olaylar çözülüyor, Mehmet Cemil de orada bulunuyor. Ve de daha çok bir gözlemci gibi çok içine girmeyen, uzak duran, Rakun’daki tüm tiplerin çok uzağında, steril bir çocuk. Ama dünyayla tüm derdini kafasında çözüyor. Polisiye olaylara da dahil olamıyor. İkisinin de dili çok farklı.

BHD: Rakun oldukça mizahi bir dile de sahip.

SD: Evet, onu nasıl ifade etmek lazım acaba, sınırda tiplerin dili, onlar için değil ama bizim için komiktir her zaman, mizahsa bu evet. Haliyle daha kirli bir dil. Ama Mehmet Cemil hikâyeleri aynı dili koruyacak. Mehmet Cemil hikâyesini yazmaya başladım. Rakun’un diline alışınca Mehmet Cemil’i yazmakta zorlandığımı hissettim. Bu iyi mi kötü mü emin değilim ama mesela Mehmet Cemil’de espri yapılmıyor, kimsenin ağzı bozulmuyor. Ne tuhaf bir dünya!

BHD: (gülerek) Ama Mehmet Cemil kaç yıllık avukat şimdi? Ağzı bozulmuş olabilir belki.

SD: (gülerek) Meslekte öyle mi oluyor?

BHD: En azından düşüncede, diyelim. Yeni romanda avukatlığı nasıl yaptığını da görürüz belki. İşçi avukat mı, patron avukat mı olacak bakalım.

SD: Mehmet Cemil hikâyelerinde farklı bir şey yapacağım gibi görünüyor. Klasik polisiyenin çok yerleşik kalıplarını Mehmet Cemil’le yeniden yazmayı deniyorum. Fazla konuşmayayım, bakalım.

BHD: Bunlar daha vadesi belli olmayan çalışmalar mı peki?

SD: Rakun’u önümüzdeki yıl bu zaman yayınlamayı hedefliyorum. Mehmet Cemil’i de en erken ondan bir yıl sonra.

BHD: Ölümlüler dünyasında bunlar uzun zamanlar. Kolay gelsin diyeyim buna dair… Başka bir şeye geçmek, polisiye romandan bahsedelim istiyorum. Polisiye roman nedir sizce? Sonrasında da Türkiye’ de polisiye romanı, gelişimini sorayım. Bir de, nereye doğru gidiyor? Görüşlerinizi öğrenmek isterim.

SD: Polisiye romanı Edgar Allen Poe ile başlatıyorlar, teknik olarak yanlış da değil; ama aslında çok daha önceye macera romanlarına kadar gidiyor. Üç Silahşörler’e kadar da gidebilir, daha eski şövalyelik hikâyelerine kadar da gider. Ama polisiyenin,

-19. yy ortalarına bir çizgi atarsak- oraya özgülenmesinin bir sebebi var. O da Sanayi Devrimi. Daha ziyade kentleşmenin kirleriyle karşılaşıyoruz polisiyede. Ortaya çıkışı, gelişimi ve bugün aldığı son durum farklılıklar, çelişkiler barındırıyor. O yüzden yekpare bir polisiye tanımı bana mümkün ve doğru gelmiyor. Eleştirel yaklaşımlar polisiyenin devlet mekanizmasını pekiştiren rolünden söz eder. Ama bunu yaparken bir yandan da toplumun, devletin, sanayi devriminin yaşandığı ileri kapitalist ülkelerin arka sokaklarında yaşanan adaletsizliği birçok romandan, hikâyeden daha iyi sergilediğini de görmemiz gerekiyor. Siyasi polisiyeden çok konuştuk. Aslında polisiye bu ayrıma ihtiyaç duymayacak kadar zaten politize bir tür. Sherlock Holmes çok bilinen örneği. Ona baktığımız zaman aslında basit adi suçları çözüyor. Ama şöyle de okunabilir. Sherlock Holmes aklın temsilcisidir. Çünkü tamamen aklına güveniyor, rasyonel bir adam. Holmes bir hikâyesinde şöyle diyor: “Hakikat ışığının her şeyi delip geçeceğine dair bir umudum var”.

Dönemin özelliği, dogmalarla mücadele ediyor. Referansları metafizik değildir, maddeye olgulara bakıyor, analiz ediyor. Bilimsel atılımlar ile batıl inançların çatışmasında rasyonalizmi temsil ediyor. Bu yönüyle aslında politik. Amerikalı muadillerinde de sigorta şirketlerinden, mafya çatışmalarına, alelade boşanma davalarından, dolandırıcılık vakalarına dek görürsünüz bunu, yozlaşmayı çırılçıplak gösterir ama Amerikan polisiyelerinde adaleti kendi sağlama, dedektiflerin suçluyu tespit edip cezasını vermesi de var tabii…

BHD: Bu mekanizmaya güvensizlikle ilgili olabilir mi?

SD: Evet, bir yandan da okuyucuyu tatmin eden tarafı, aslında devlet öncesi, daha doğrusu güçlü merkezi otorite öncesi dönemdeki gibi kendi başına suçluyu tespit etme ve cezasının verilmesi vesaire meselesi var.

BHD: Türkiye’de polisiye…

SD: Polisiye, Türkiye’ de de çok erken başlıyor. Arada neredeyse bir 20-30 yıl fark var. Tek problem çok az yazılması. Osmanlı döneminde herkes bir denemiş. Cumhuriyet döneminde herkesin bildiği isimler yazıyor Kemal Tahir’den Peyami Safa’ya. Müstear isimlerle. Polisiye hep yazılıyor ama çok sınırlı üretiliyor. Türk polisiyesinin geri kalmasının en önemli sebebi budur diye düşünüyorum. Herkes, bir aşağılık kompleksiyle zeki katil olmadığı için zeki dedektif karakteri de yazılamıyor diyor. Batının katilini bile zeki görmek bir aşağılık kompleksi herhalde. Ben buna bağlamıyorum. Esas sorun çok üretilmemesi. Sanayileşmenin gecikmesi mesela problemlerden biri. 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başındaki Londra’yı hayal etmek çok zor. Bizde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş ve bunun edebiyatı yazıldı, iyi de yazıldı. Bizde polisiyenin yeniden yükselmesi, daha popüler hale gelmesi 80’ler hatta 90’larda oluyor. Ahmet Ümit’in katkısı küçümsenmemeli, çünkü tek başına ısrarla yazdı. Bir dönem sadece o yazıyordu. Türü popüler hale getiren bir yazar olması açısından hakkının teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bugün benim de tahminlerimin ötesinde çok yazılıyor. Polisiye Yazarlar Birliği kuruldu. Bu birlik kurulduktan sonra ben de bu kadar çok polisiye yazar olduğunu gördüm. Yüzün üzerinde düzenli yazan ve kitap yayınlayan yazar var. Bence hiç fena yazarlar da yok; hatta birkaçını çok beğeniyorum. Birisini de yakın zamanda kaybettik. Onu da anmak istiyorum, ruhu şad olsun, Esra Türkekul’un bence Cadıbostanı Cinayeti romanı çok iyi bir romandı.

BHD: Gerçekten Esra’nın Cadıbostanı Cinayeti romanı ile ilk romanı arasında büyük bir sıçrama var.

SD: Çok iyi, aksiyonu becermişti, muammayı çok iyi korumuştu. Mizah duygusu, kadın karakteriyle çok başarılıydı. Daha da iyilerini yazacağını beklerken, ölüm haberini duyunca çok üzüldüm. Başka yazarlarımız da var. Aynı düzeyde iyi yazan.

BHD: Peki sizin dünyada ve Türkiye’deki favori polisiye roman yazarlarınızı ve romanlarınızı öğrenmek isterim.

SD: Daha önce bahsettiğim Léo Malet benim favori polisiye yazarım. Bulabildiğim yazılarının hepsini okudum, çok üretken ancak bütün eserleri çevrilmedi. Onun kitapları diyebiliriz. Yine Fransız yazar Daniel Pennac’ı çok seviyorum. Çok hafif, zeki ve okuruna çok güvenen bir yazar. Onun da GulyabanilerCennetiromanınıçoksevmiştim. Karakteri çok güzel, kıskandığım bir tip. Bir günah keçisi karakteri yaratmış. Şöyle, bir AVM’de çalışıyor baş karakter, işiyse şu, bir mağazada müşteriyle problem yaşandığında onu çağırıyorlar, o geliyor ve tüm problemi üstleniyor. Benim hatam çok özür dilerim efendim diye. Paparayı yiyor ve müşteri de rahatlayıp gidiyor. Bir başka macerasında Küçük Yazı Satıcısı romanındaydı galiba, bir yayınevinde çalışıyordu, orada da reddedilen dosyalar sebebiyle yazarlarla o görüşüyordu. Yazar ona kusuyordu bütün egosunu, o da haklısınız deyip elektriğini alıyordu. Amerikalı kara romancıları sevdiğimi söylemiştim. Raymond Chandler’ı mesela. Romanı da Büyük Uyku’ydu sanıyorum. Polisiyenin birkaç zirvesinden biri bu roman. Polisiyeciler hep nitelikli bir referans aradıkları için Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler vs. derler, polisiyeye dahil etmeye çalışırlar. Ancak buna gerek olmadığını düşünüyorum çünkü o romanlarda muamma yoktur, yani Raskolnikov 70. sayfada tefeci kadını öldürür, niye öldürdüğü bellidir. Zaten vicdan azabından mahvolup gidip teslim de olur. Muamma orada kim öldürdü, neden öldürdü meselesi değil. Bu doğru bir eylem mi bunu tartışıyor, polisiye bir eylem değil. O yüzden büyük klasikleri polisiyeler arasında ben saymayı doğru bulmuyorum. İlla da büyük romanlardan polisiye olarak söz edeceksek Gülün Adı’nı söyleyebiliriz. Çok ciddi bir dedektif romanı, yazarı da zaten bunu söylüyor. Serial uzmanı aynı zamanda Umberto Eco ve denemelerinde beslendiği kaynakları da açıklıyor. Polisiye olarak illa büyük bir roman sahipleneceksek bunun Gülün Adı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’den Esra Türkekul’un Cadıbostanı Cinayeti romanını çok sevmiştim. Elçin Poyrazlar’ın son romanını henüz okumadım. Bir önceki kitabını, Kara Muska’yı çok beğenmiştim. Bence Türk kadın polisiye yazarları, aksiyonu herkesten daha iyi yazıyor.

BHD: Esmahan Aykol’u da beğenirim. Tabi başkaları da var.

SD: Doğru. İyi muamma kurup, iyi karakter yazıp ve aksiyonu çok iyi çeviriyorlar. Kendimi bu konuda meziyetli sanıyordum; ancak onları okuduktan sonra öyle olmadığını fark ettim. Algan Sezgintüredi sonra, polisiyeye mizahı ve eğlenceyi kepçeyle koyan adam, onu da saymalıyım.

BHD: Onun da oldukça eğlenceli bir dili var.

SD: Esprili ve iyi çalışılmış karakterler yaratmaya başardı. O karakterler kaldı artık. Unutulmayacak Türk polisiyesinde. Bunlar geliyor aklıma.

BHD: Bunlar yazarlar oldu, yazardan bağımsız Gülün Adı dışında iyi bir polisiye roman dediğiniz var mı?

SD: Kitap olarak yabancıları söyledim. Carl Hiaasen’in Pis Maymun’u. Okumayan varsa önermiş olayım. Rakun’u yazdıktan sonra okudum. Rakun’u bir türe dahil edeceksem, oradan yürüyen bir tür olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’ den de daha önce saydıklarımın yanında polisiye severler kimi bulursa okusun, edebiyatımız iyidir.

BHD: Bitirirken, Cinayet Mevsimi’ni yazmadan önce polisiyenin sizde bir tutku olmadığını söylemiştiniz, o zaman polisiye dışında favori yazarlarınız ve romanlarınızı sorayım.

SD: Kıta Avrupası edebiyatını çok nitelikli bulmakla ve çok sevmekle birlikte, Calvino mesela, Eco, Bruno Schulz, beni çok etkileyenler hep Anglosakson edebiyatçılar oldu. William Faulkner, Hemingway, Philip Roth, bunlar benim yazarlarımdır diyebileceğim yazarlar. Klasiklerden de Dickens’ı en başa yazıyorum. Bizden Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi ve Cumhuriyet döneminin tüm büyükleri evvela.

BHD: Hukuk Defterleri olarak teşekkür etmek istiyorum. Hukuk ve yargı üzerine konuşmadık ve bence iyi yaptık.

SD: Bence de. Teşekkür ediyorum bu güzel sohbet için.

print