İç Güvenlik ve Otoriter Devlet Üzerine

1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:

“Faşistleşme sürecinin başlangıcı ile birlikte ‘demokratik parlamenter’ devlet biçimi görünüşte dokunulmamış kalsa da artık, bir taraftan egemen sınıf ve fraksiyonlar, öbür taraftan devlet aygıtı arasındaki ilişki-ler özellikle bu siyasal partiler kanalı ile düzenlenmeyip, gittikçe doğrudan bir niteliğe bürünür.[…] Devlet aygıtının kendi rolünün genişlemesi (ordu, polis, mahkemeler, idare); biçimsel hükümeti bir çeşit kısa devreye sokar, kurulu hukuki düzeni karakteristik biçimde değiştirir, gerçek siyasal iktidarı bu partiler forumundan –yani parlamento- alıp mutlak anlamda devlet aygıtındaki kliklere aktarır”1

Peki bugün biçimsel anlamdaki hükümetin ve -Poulantzas gibi söyleyecek olursak- siyasal partiler forumunun bir çeşit antebellum (before the war) ve anayasa (daha özel olarak Başkanlık) bağlamında yaşadığı kriz tam da böylesi bir sürecin ara sonucu değil mi? Dolayısıyla bu sonuca dair bir düşünüm, liberallerin yaptığı gibi biçimsel-parlamenter siyaset kanallarının hukuki güvenlik altında işlerliğini yeniden sağlama çabasıyla sınırlandırılamaz. Sözü edilen aktarımın içerildiği gerçek sürecin acil ve derli toplu bir analizine ihtiyaç duyuyoruz.

Elinizdeki yazı [her ne kadar böylesi kapsamlı bir analize giriştiğini iddia etmese de] geçtiğimiz sene kabul edilen Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın (İç Güvenlik Paketi) “otoriterleşme” sürecinin bir parçası olarak, özellikle de siyasal iktidarın aktarımı ve hukuki düzenin karakteristiğinin değişimi düzeyine kayıtlı olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda paketin ayrıntılı bir incelemesinden ziyade söz konusu bağlam açıklanmaya çalışılacaktır. Biçimsel hükümetin girdiği kriz ise iç güvenlik paketiyle birlikte yargı ve kolluk gibi alanlarda yapılan diğer düzenlenmelerin tarihselliğine eşlik eden sekansta, siyasal iktidarın, kısmen, merkezinde başkanlık düşüncesinin ve devletin baskı aygıtlarının bulunduğu ağa teslim olması sonucu, devlet aygıtındaki kliklere aktarılmasıyla ortaya çıkmıştır. Gördüğümüz kadarıyla bir siyasal parti olarak AKP’nin buraya bütün olarak yedeklenmeye çalışılması krizin bir diğer boyutudur.2

2. Bu türden bir akıl yürütme iç güvenlik paketinin, siyasal karar ve stratejilerin ürünleri olan olumsal süreçlerin hukuki dolayısıyla da belirlenebilir-öngörülebilir süreçlere dönüştürüldüğü son dönem Türkiye’sinin söz konusu matrisine neyi eklediği sorusunu sormayı gerektirir – ya da daha açık bir ifadeyle siyasal süreçlerin hukuksal süreçlere dönüştürülerek müdahaleye daha açık bir biçimde yönetildiği verili durumda iç güvenlik paketinin nasıl bir dönüşümü sağladığı sorusunu. Tam bu noktada hukukun üstünlüğü (rule of law) nosyonunun liberal-otoriter yüzüyle ve otoriter devletçilik kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz.Alışıldık kullanımının ve liberal vurgunun aksine hukukun üstünlüğü nosyonunun kendinde bireyleri ve/veya grupları (ve haklarını) otoriteye karşı koruması gibi bir anlam taşımadığını belirtmemiz gerekir. Devletin hukuka bağlı kalması gibi bir prensip hukukun üstünlüğü altında işleyen otoriter bir devlet için de oldukça uyumludur ve hatta bu devletin yönetim biçimi diktatörlük ya da oligarşik olabilir.3  Türkiye’de söz konusu olan da ilk önce böylesi bir otoriter legalizmin ya da hukukun üstünlüğünün otoriter bir devletçilikle uyumlu şekilde işletilmesidir.4  Fakat iç güvenlik paketi bu noktada bir paradigma değişimini ifade eder.

3. Poulantzas Devlet, İktidar, Sosya-lizm (L’etat, Le Pouvoir, le Socialism) isimli kitabında 70’li yıllarda batılı devletlerde meydana gelen dönüşümü gösterebilmek için otoriter devletçilik terimini kullanır.5  Otoriter devlet biçimsel özgürlüklerin ciddi bir biçimde kısıtlandığı ve demokratik-parlamenter kurumların işlevsizleştirildiği devlet formunu ifade etmektedir.6  Christos Boukalas’ın ifade ettiği gibi; otoriter devletçilik biçiminin ayırt edici özelliği demokratik özgürlüklerin ve daha genel anlamda halkın devlet iktidarını etkileme kapasitesinin kısıt-lanmasıyla birlikte, toplumsal hayat üzerinde genişletilmiş ve yoğunlaştırılmış devlet kontrolünün sağlanmasıdır.”7

Aynı zamanda bir devlet bunalımını işaret eden otoriter devletçilik ekonomik ve toplumsal yaşamı tümüyle kuşatan ve siyasal-demokratik kurumların işleyişinde bir çözülüşü ifade eden yeni bir devlet biçiminin tanım-lanmasıdır.8  Devlet biçimindeki bu dönüşüm aynı zamanda siyasal bir bunalımın da bir ifadesidir. Siyasal-demokratik kurumların işleyişindeki çöküş ve siyasal iktidarın yukarıda sözü edilen devlet aygıtları düzeyine aktarımı esasen otoriter devletin tek yönlü olarak sürekli güçlenen bir devlet olmadığını imlemektedir. Poulantzas’a göre “bu devletçilik […] daha çok bir eğilim sonucunu oluşturur ve kutupları da devletin güçlendirilmesinden-zayıflatılmasına eşitsiz olarak gelişirler.”9  Bununla birlikte söz konusu olan bir nitelik olarak bunalım değildir. Otoriter devletçilikte devlet siyasal bunalıma ve devlet bunalımına eklemlenmekle birlikte doğrudan bunalım halinde olan bir devlet değildir ve fakat özel bir konjonktürün alanına ait bu bunalımlar devlet kurumlarının işlevleri düzeyinde dile gelirler.10  Kapitalist devletin bu siyasal bunalımları bir devlet bunalımına çevirmeden atlatabilme yeteneğinin olduğunu unutmamak gerekir.

Bu noktada yukarıda faşistleşme sürecinden söz edildiği için Poulantzas’ın otoriter devletçilik ve faşist devlet-faşistleşme süreci arasındaki ilişkiye dair koyduğu şerhe değinmek-te yarar var. Tarihi faşizmin (Almanya ve İtalya’da olduğu gibi) bütünüyle özel bir siyasal bunalıma gönderme yaptığı tespitiyle11  birlikte Poulantzas’ta faşist devlet kapitalizmin belli bir evresindeki devleti nitelemez.12  Fakat Kapitalist demokratik devletlerin her biçiminin zaten totaliter eğilimler ve faşizan ögeler taşıdığını kabul ederek (yürütme erkinin güçlendirilmesi yönündeki eğilim vs.) otoriter devletçiliğin kapitalist devletin yeni bir “demokratik” formu olduğunu söyleyebiliriz.13  Poulantzas yukarıda sözünü ettiğimiz gibi siyasal bunalım unsurlarının keskinleştiği bu devlet biçiminde eskiye nazaran faşizan ögelerin ve eğilimlerin “çok daha belirgin bir tarzda kendilerini göster”diğini belirtmektedir. Dolayısıyla; “Tarihi faşizmlerde görüldüğü gibi, faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızması ve yerleşmesinden çok, bundan böyle hali hazırdaki şekillenme içine çizilmiş çizgiler uyarınca devlete içsel bir kopuş söz konusu olacaktır.14

Öyleyse otoriter devletçiliğin hem siyasal bunalımların ve devlet bunalımlarının kesinleştiği yeni biçimler içinde faşistleşme sürecine dair nüveler barındırdığını ve faşistleşme sürecinin yeni bir biçimiyle iç içe geçme potansiyelinin olduğunu belirtebiliriz. Kapitalist devlet içinde devlet bunalımlarının 70’li yıllardakinden çok daha fazla kesinleşme potansiyeli taşıdığı ve bunun oldukça belirle-yici olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Poulantzas bunun ipucunu görüldüğü gibi 70’lerde güçlü bir biçimde sunmuştur. Dolayısıyla tam da iç güvenliğin, otoriter devletçiliğin her zamankinden daha çok taşıdığı faşizan ögeler içinde en önemlilerden biri olduğunu ve onun da yeni bir aşamasını temsil ettiğini düşünüyoruz.

4. Öncelikle söylemek gerekir ki otoriter devletçiliğin yasama ve yürütme arasındaki ilişkiyi neredeyse bir ilişkisizliğe dönüştüren mantığı sözü edilen faşistleşme sürecindeki unsurları doğrudan hatırlatmaktadır.

Günümüzde artık şüphe uyandırmayacak biçimde belirginleşen tabloyu Boukalas “yasamanın müzakereye dayalı işleyişi ve mantığı[nın] ciddi şekilde alt üst ol[ması]” şeklinde ifade eder: “[yasama] neredeyse yürütmenin özel bir komitesi gibi işlemeye başlar.”15  Burada ifade etmek istediğimiz, otoriter devletçilikle uyumlu bir biçimde yürütülen hukukun üstünlüğü nosyonunun geçerli-liğini yitirmesidir. Önce mevcut hukuk sistemi işlevi ve mantığını kaybeder ve hukuk yalnızca idarenin politik amaçları doğrultusunda kullandığı bir araç haline gelir.16  Yasama, özellikle de cezai soruşturmalar ve ekonomi politikaları bağlamında ucu açık düzenlemelerle yürütmenin önündeki engelleri sistematik olarak kaldıran bir işlev üstlenir.17  Hukukun işlevi ve mantığındaki alt üst oluşa ise, iç güvenlik paketinde içerilen vali-kaymakamlara soruşturma yetkisinin verilmesi ve kolluk istihbaratının-raporlarının soruşturma/kovuşturma makamlarının faaliyetleri yerine geçmesi (ifade alma yetkisi) düzenlemeleri gösterilebilir. Bu en basit ifadesiyle yargının kolluk faaliyeti üzerindeki denetiminin kalkması demektir. Yargıdaki yapısal değişikliler ve ona eşlik eden kadro değişiklikleri de bu işleyişin aksamasını önleyecek biçimde gerçekleştirilir.

Devletin baskı aygıtlarıyla (polis, yargı vs.) ideolojik aygıtı (hukuk) arasındaki ilişkiselliğin mümkün olması sayesinde, hukuk artık ne üstünlerin hukuku ne de hukukun üstünlüğü formunda yürürlüktedir. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluğu konusundaki Anayasa Mahkemesi Kararı karşısında Erdoğan’ın “saygı duymu-yorum-tanımıyorum-uymuyorum” tavrı bu bağlamda işaret edicidir. Bunlarla birlikte hukukun araçsallığındaki esas dönüşüm ancak güvenlik-önleyicilik-terörle mücadele (counterterrorism)  gibi kavramların oluşturduğu eksende anlaşılabilir.

Dolayısıyla odaklanılması gereken iki önemli husus var: İlki özellikle yargı süreçlerinde güvenlik ve önleyiciliğin öne alınması ve buna terörle mücadelenin eklemlenmesi. İkinci ise bu bağlamda devletin aygıtlarının kilit konuma yerleşmesi ve bunun toplumsal alanı kuşatmayı oldukça kolaylaştırması. Boukalas’a göre otori-ter devletçiliğin bu yeni aşamasında ceza soruşturmalarında önleyiciliğin merkeziliği, yardım ve yataklık suçlarına yapılan vurgu ve şüphenin önemini kaybedişi herkesin işlenmemiş suçların şüphelisi oldukları anlamına gelir.18  Buraya bilindiği üzere Türkiye’de kullanışlı bir ceza aracı haline gelen terör örgütü propagandası yapma suçunu da ekleyebiliriz:19 Böylece toplumsal alanın kuşatılması devlet aygıtının hukukla sınırlanamayan (oluşturulan yeni hukuka aykırı uygulamalar söz konusu olsa bile) keyfi müdahaleleriyle gerçekleşmektedir.20  İşte kolluk faaliyetleri iç güvenlik paketin de olduğu gibi tam da bu kuşatma doğrultusunda yeniden düzenlenir: hakim kararı olmaksızın dinleme yapılabilmesi; polisin silah kullanımına dair kapsamın genişlemesi; aslen savcıya ait olan ifade alma yetkisinin kolluğa devredilmesi; aramanın savcının hatta amirin yazılı izni olmadan yapılabilmesi vs.. Terörizmin siyasal atmosferi ise tüm siyasal faaliyetin sürekli bir biçimde hedef haline gelmesine olanak sağlar.21

5. Son olarak otoriter devletin bir ulus ötesi süper devletin uzantısı olmaktan öte ulusal düzeydeki gerçek bir kopuşa tekabül etmesi22  tespiti, iç güvenliğin mevcut ve olası krizlere karşı bir silahlanma olduğu  tespitini doğrular. Gezi direnişinin böylesi bir (mevcut) krize tekabül ettiği23 ve iç güvenliğin de buraya bir cevap olduğu açıktır. Halkın siyasal faaliyeti düzeyinde yaşanan kopuş devlet aklı düzeyinde artık böylesi faaliyetlerin tamamen dışlanacağı yeni bir mekanizmayı çağırmıştır. İç güvenlikle birlikte keyfiliğin hukuka bağlılığın herhangi bir biçimine kısa devre yaptırdığı, yürütmenin faaliyetlerine sınırsız bir imkan veren, toplumsal yaşam üzerindeki denetimin yayıldığı ve yoğunlaştığı otoriter devletçiliğin yeni bir biçimine geçildiğini söyleyebiliriz. Özellikle yazının başında sözü edilen, siyasal iktidarın partiler forumundan devlet aygıtına aktarılması, özellikle de iktidarın iç güvenlikle birlikte devletin baskı aygıtlarında (polis-yargı) yoğunlaşması, bu aygıtların cumhurbaşkanının kontrolü altına girmeleri Poulantzas’ın dediği gibi bir eğilimin sonucunu oluşturmuş ve fakat parlamentoyu/hükümeti ciddi bir krize sokmuştur (yani devleti bir kutbunda zayıflatmıştır). Bu bağlamda Erdoğan’ın “başkanlık” düşüncesi de bugünkü kapitalist devlet biçiminin mevcut krizden arındırılarak devam ettirilmesi planı doğrultusunda işlemektedir.

print
Notes:
1. Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Çev. Ahmet İnsel, Metis, 2012, İstanbul, s. 91.
2. Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in son zamanlar daki çıkışlarıyla birlikte Ahmet Davutoğlu’da bu durumu destekler niteliktedir.
3. Lynne Henderson, Authoritarianism and The Rule Of Law, Indiana Law Journal, vol. 66, Issue 2, 1991, s. 400.
4. Örnekler burada sayılmayacaktır.
5. Nicos Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, Çev. Turhan Ilgaz, Epos, 2004, Ankara, s. 228.
6. Bob Jessop, Devlet Teorisi. Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak, Çev. Ahmet Özcan, Epos Yayınları, Mayıs 2008, Ankara, s. 98.
7. Christos Boukalas, Olağanüstülük Yok: Otoriter Devletçilik. Agamben, Poulantzas, İç Güvenlik, Çev. Anıl Aygen, Praksis, 40, 2016/1, s. 57.
8. Poulantzas, 2004, s. 227.
9. A.g.e., s. 230
10. A.g.e., s. 231
11. Poulantzas tarihi faşist devlet biçiminde faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızdığını ve öncesindeki halkçı hareket ve işçi sınıfının uğradığı bozgunla birlikte devlet içinde gerçekleşen bir kopuşun söz konusu olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu tarihsel özgüllük bağlamında kopuşun tamamıyla içsel olduğunu söyleyemeyiz.
12. A.g.e., 234.
13. A.g.e., 234-5.
14. A.g.e., 235
15. Boukalas, s. 59.
16. A.g.e., s. 59.
17. A.g.e., s. 60.
18. A.g.e., s. 60.
19. Geçtiğimiz günlerde barış talep eden Barış İçin Akademisyenler bildirisi nedeniyle Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un terör örgütü propagandası yapmak suçundan tutuklanmaları en güncel örnektir.
20. Hükümetin güneydoğuda anayasal olağanüstü hal kurumunu çalıştırmaması bununla ilgilidir
21. A.g.e., s. 60.
22. Poulantzas, 2006, s. 239.
23. Boukalas, s. 61.