Kapitalizmin Ölçek Sorunu: Küresel – Ulusal – Yerel?

Öncelikle belirtelim ki, bu satırların yazarı, dinamiklerine aldırmaksızın, “yerelleşme demokrasi getirir, merkeziyetçilik antidemokratiktir” tezinin izleyicisi değildir. Yerel projecilik işlerini demokratik, merkezi planlama anlayışını antidemokratik ilan eden neo-liberal görüşün piyasa fetişizmi, dünyanın dört bir yanında çoktan mahkûm edilmiştir…

O halde yönetim ölçeği ve demokrasi ilişkisine yönelik görüşümüzün başlangıçta ortaya konulmasında yarar var: Verili kapitalist koşullarda, seçilen yönetim ölçeği, birikim modelinin gereksinimlerine göre şekillendirilir. Bundan da öte, ulusal ölçekte iktidarlar da, bu genel eğilimle uyumlu olmak kaydıyla (küreselin siyasi/ iktisadi taleplerini garanti ederek), kendi “özgün modellerini” inşa etme muhtariyetine sahip olabilirler.

Bu teorik çerçeveden hareketle şimdi, Türkiye’nin yakın geçmişini ve referandum sonrası görünen geleceğini analiz edebiliriz.

Türkiye’de 1961 Anayasası’nın kurduğu yerel yönetimler- merkezi hükümet ilişkisi, AKP’li yıllarda adeta dağıtılmıştır. “Çevre’nin merkeze yürüdüğü” siyasi iddiasıyla kurgulanan yeni iktidar, hem merkezi hem de çevreyi, yalnızca siyasi değil, iktisadi gerekçelerle de biçimlendirmeye çalışmıştır.

Buna ilişkin birkaç önemli kilometre taşını hatırlayalım…

Türkiye bugünlerde Olağanüstü Hal KHK’ları ile yönetiliyor. Oysa AKP- KHK ilişkisi, “olağan sayılan” dönemlerde de kendisini göstermişti. Hatırlayalım; AKP, seçimleri öncesinde Meclis tatile girerken, ay süreyle KHK çıkarma yetkisi aldı. Bu çerçevede, birçok Bakanlık yanında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yetkilerini düzenleyen KHK da Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Basitçe söyleyelim: Bu KHK ile yerel yönetimlerin reddettiği

imar taleplerinin (neredeyse tamamı emsal artırmak şeklinde ortaya çıkmıştır) Bakanlık tarafından re’sen karşılanabilmesi sağlanmıştır. Haramiliğini toplumun gözüne sokmaktan aldığı zevk açıkça görünen, “ortanca eşi ile Beyoğlu’nda dolaşırken” fotoğraflarını paylaşmaktan çekinmeyen AKP müteahhidinin, ilçe ve büyükşehir belediye meclislerinin reddettiği emsal talebini, “patronla çözeceğine” olan inancını hepimiz kulaklarımızla duyduk. Nitekim, KHK yetkisinin kullanılma biçimi, dönemin Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın 17/25 Aralık süreci sonrasında kullandığı sözlerden anlaşılmaktadır: “Ne yaptıysam, Başbakan’dan aldığım talimatlara uyduğum için yaptım. Ben değil Başbakan istifa etsin”.

Benzer biçimde, maden ruhsatlarının ve kentlerdeki “kupon arsaların” bizzat Başbakanlık onayıyla verilmesine yönelik düzenlemelerin Resmî Gazete’de yayımlanması, kentsel/kırsal tüm rant yönetici yetkilerin, merkezileşmeden öte, tek elde topladığını göstermektedir. Kamu ihalelerini alanların toplantıya çağrılması, oluşturulan havuza milyon dolarlar düzeyinde katkı yapmalarının istenilmesi, bu kaynakla medya satın almalarının yapılması, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak şekilde örtülü ödeneklerin oluşturulması, bütçe olanakları yanında yerel ya da merkezi düzeyde oluşturulan rantın, kuralsız/denetimsiz koşullarda siyasetin finansmanında kullanıldığına ilişkin canlı örnekler sunmaktadır.

30 Mart seçimleri öncesi Büyükşehir düzenlemesi, yerel – merkez ilişkisinin finansal ve siyasi sonuçlar üretmede kullanılmasına ilişkin bir başka akıl açıcı örnektir. Bu bağlamda, il Büyükşehir ilan edilmiş, buralarda il sınırları ile büyükşehir sınırları birleştirilmiş, belde belediyeleri kapatılmış, köyler mahallelere dönüştürülmüş, o ilde yaşayan tüm yurttaşların Büyükşehir Belediyesi için oy kullanmaları sağlanmış, İl Özel İdareleri ve İl Genel Meclisleri kapatılırken Büyükşehir Belediye Meclisleri tüm rantı yöneten yetkiyle donatılmışlardır. Aynı yasa ile, siyaseten kritik ilçe sınırları da (Sarıyer, Yenimahalle, İskenderun, Defne vb.) yeniden çizilmiştir. Bu düzenlemelerle gidilen seçimde, “ustaca kurgulanan” bu yeni kurallar, eski kurallarla yapılsaydı CHP’ye geçecek/CHP’de kalacak Ankara, Antalya, Mersin, Ordu Büyükşehir ve birçok ilçe belediyesini AKP’ye armağan etmiştir. Köy orta mallarının mülkiyeti ve kapanan belde belediyelerinin malvarlıkları ise, büyüyen ölçeğe sahip olanlar tarafından kapışılmıştır.

Yukarıda verilen tüm örnekler, yetkileri tek adam ve tek parti devletinde toplayan bir mekanizmaya işaret etmektedir. İktisadi ve siyasi amaçlar ve olanaklar, bu yöne doğru kullanılmış, iktidarın parçalanmasına izin verilmemiştir. Bu çerçevede yasama, yürütme ve yargı erklerini de tekleştiren anlayışın, neo-liberalizmin “bağımsız idari otoritelerine” tahammül etmemesini sürpriz saymamak gerekir. “Siyasi akılla iktisadi aklı ayırma” üzerinden rasyonalize edilen kurullar ya resmen ortadan kaldırılmış ya da yönetimleri itibariyle tek siyaset şemsiyesi altına alınmışlardır.

Görüldüğü üzere, AKP siyasetinin merkez – yerel yansımaları pragmatiktir. Merkezden ve yerelden beklenen “amaca hizmet etmesi”dir. Bu dinamiğin salt demokrasi temelinde tartışılması da kanımca yetersizdir. Üstelik artık yeni bir dönem, yeni bir iklim söz konusudur.

Referandum sonrası ortaya çıkan partili cumhurbaşkanlığı sistemi, fiilen uygulanan tek adam sistemini ete kemiğe büründürmüştür. Yeni düzenin kamuoyunca çokça tartışılan diğer boyutlarına dağılmadan, merkez – yerel ilişkilerinin geleceğine ilişkin öngörülerimizi ortaya koymaya çalışalım…

KHK’larla yönetilen ülkede Meclis, yasama işlevi açısından önemini kaybetmiş olsa da, Cumhurbaşkanının denetlenmesi süreci açısından, tüm eksiklerine rağmen, kontrol edilmesi gereken bir güç niteliğindedir. Bu bağlamda partili Cumhurbaşkanı kendi seçeceği vekillerle partisinin çoğunluğunu koruma kaygısı içinde olacaktır. Diğer taraftan Belediye Başkanları ve meclis üyelerinin yetkileri, belediyelerin ihale ve istihdam olanakları, merkez yanında belediyeler eliyle yürütülen sosyal politikalar, belediye seçimlerinin önemini ortaya koymaktadır. baharı ve sonbaharından söz ediyoruz, belki de öncesinden. Kimileri için kritik viraj, kimileri için yangından önceki son çıkış…

Bu noktada, Erdoğan’ın seçim öncesi, seçim yasalarının zaman engeline takılmadan yapabileceği hamlelerin öngörülemez olmadığını düşünüyorum.

Öncelikle, yeni bir büyükşehir dalgası sürpriz olmamalı. Büyükşehir için nüfus kriteri olan bin’i bin’e çektiğinizde, il daha büyükşehir olarak ilan edilebilir duruma geliyor. Böylece Zonguldak, Çanakkale, Giresun, Edirne, Kırklareli’nin AKP’lileştirilmesi söz konusu olacak (İlk etapta direnebilen Eskişehir yanına, bu etapta yalnızca Edirne’nin katılabileceği görünüyor). Bunun yanında, Kars ve Bolu gibi kent merkezinde muhalif dinamik barındıran iller de bir süreliğine daha garanti edilmiş olabilecek. Güneydoğu il ve ilçelerinde AKP ve Kürt siyasetinin aldığı yeni biçim, beklenmeyen sonuçlar doğurma potansiyeline sahip.

Buna eşlik edebilecek bir başka hamle ise, her ilde tek belediye uygulamasına geçilmesi olabilir. Başka bir deyişle, belde belediyelerinden sonra ilçe belediyelerinin de kapatılması. Bu durum, mevcut MHP’yi yerel yönetimlerden tümüyle silerken, CHP ve HDP için de ağır sonuçlar yaratabilecektir. Partilerden öte, Türkiye’nin sosyolojik ve siyasi çeşitliliğine uygun biçimde yönetime katılma süreci üzerinden buldozerle geçecek bu uygulamanın, hukuka ve demokratik düzenin işleyişine aykırı olduğuna yönelik itirazların, Anayasa Mahkemesi duvarlarına çarpıp orada sönümleneceğini söylemek, kahinlik değildir.

Bu yapı, kendisini tüm erklerin üstünde sayan partili Cumhurbaşkanı ve Başkomutan anlayışını, aynı zamanda ve fiilen, ildeki tek belediye sisteminin de başkanı haline getirecektir. Partisini elinde tutan, başkan ve meclis üyesi adaylarını parti üzerinden tek yetkiyle belirleyen bir gücün, “metal yorgunluğu” söylemleriyle” kendisine siyasi yaşamını borçlu olan ve dolayısıyla makro iş ve kararların tamamında bu borca uygun davranacak kadrolara yöneleceği açıktır. “AKP’siz Türkiye, Erdoğan’sız AKP olmaz” propagandalarıyla pedallara yeniden abanmak…

Şüphesiz, tüm bu senaryo çeşitliliğinin karşısında gelişen muhalefet dinamikleri, Türkiye’nin ve sonrasının şekillenmesine etki edecektir.

Başlangıçta söylediğimizi tekrar ederek bitirelim: AKP’nin kendi modelini inşa çabaları, bugüne dek küçük ve çoğu zaman göstermelik çatışmalarla yürüyen AKP – Batı kapitalizmi ilişkisinin, siyasi ve iktisadi uyumu sorununu da sürekli gündemde tutacaktır.

print