Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…

Türkiye’de 2013 28 Mayıs’ında Gezi ile başlayan Olağanüstü Hal durumunun, artık olağan bir hal durumu olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. 15 yıldan beri Türkiye’yi tek başına yöneten bir adamın, yönetme gücünün tükendiği ve kontrolü kaybetme noktasına geldiğini anladığı fırtınalı Haziran sonrasında, bütün tek adamların yaptığını tekrarlamasıdır aslında olağanüstü hal…

Ve ne yazık ki artık olağan bir haldir bu durum, Türkiye için.

2010 Mayısında İsrail karasularına zorla girmeye çalışan bir gemi, Erdoğan-Gülen koalisyonundaki ilk çatlak olması bakımından önemliydi. İktidar paylaşımındaki bu savaş 2013 yılı sonundaki 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir çatışmaya dönüşünce Türkiye’de bugün olağanlaşan Olağanüstü Hal dönemi resmen başlamış oldu.

7 Haziran 2015 seçim sonuçları, Türkiye’yi yönetmeye devam edebilmenin tek yolunun, daha otoriter, daha baskıcı, daha yasakçı ve daha zalim olmaktan, kısaca olağanlaşan bir olağanüstü hal yönetiminden geçtiğinin göstergesiydi. İktidar sahipleri bir an bile tereddüt etmeksizin ve onlarca insanın kanı pahasına, iktidarda kalmanın tek yolu olan sıcak savaşı (içeride ve dışarıda) topluma dayatmaktan geri durmadılar.

Birkaç yıllık çözüm süreci ansızın sona erdirildi ve PKK ile neredeyse ortak bir mutabakatla başlatılan kanlı çatışmalar sürecine geçildi. Onlarca insan öldü. Suikastleri, bombalı saldırıları ve yerle bir edilen kentleri ile Türkiye de artık Arap Baharı mevsimindeydi. Böyle bir mevsim darbesiz geçiştirilemezdi elbette. 15 Temmuz 2016 da “Allah’ın lütfuyla” iktidarsavaşında son gülen Reis oldu.

Öldürmeyen her darbe ile daha da güçlenen RTE artık eline geçirdiği tüm iktidar olanaklarını kendi istikbali ve iktidarı için sınırsız bir şekilde kullanabilirdi. Geriye işin kolay kısmı kalmıştı. Yasaları fiili duruma uygun hale getirerek 1923 Cumhuriyeti’nin cenazesini defnetmek…

***

İçinde bulunduğumuz Olağan(üstü)Hal’inüstündeki örtünün 15 Nisan’da çekilmesi ile toplum olarak olağanüstü gayret ve çabamızın karşılığını almış olacağız.

Bu daha başlangıç…

İçinden geçmekte olduğumuz bu sıcak savaş sürecinde yüzlerce insan öldürüldü, öldürülmeye devam ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler ve NATO kapsamındaki bazı görevler ile garantörlük kapsamındaki Kıbrıs Harekatı dışında ilk kez yabancı bir ülkede savaşa girdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri askeriyle, polisi polisiyle savaştı ilk kez.

Mahkemeler yasalara göre değil apaçık talimatlara göre kararlar verir oldu.

Yöneticilerin kişisel çıkarları toplumun çıkarlarının önüne geçti.

Muhalif olmak düşman olmakla eş tutuldu.

Resmi söylemi benimsemeyen tüm basım ve yayın organları susturuldu.

Cehalet, kundakçılık, sübyancılık, üfürükçülük ve her türlü kural tanımazlık itibar ve iltifat görürken, yasalara saygılı davranmak ve iktidardan da yasalara saygı göstermesini istemek en ağır cezaya müstahak sayıldı.

Bilim adamları üniversitelerden, gazeteciler gazetecilikten uzaklaştırılıp hapislere atılırken, şaklabanlık profesörleri üniversite kürsülerine, ağzı bozuk yalakalar gazete köşelerine doluşturuldu.

Bu listeyi uzattıkça uzatmak mümkün…

Ancak kesinlikle yararsız…

Çünkü toplum olarak yaşadığımız olağanüstü süreci artık olağan bir süreç olarak algılamaktayız. İşte olağanüstü halin olağan hale gelmiş olmasıdır asıl mesele…

Büyük Nazım’ın dediği gibi;

“Mesele esir düşmekte değil,
Teslim olmamakta bütün mesele…”

Teslim olmamak için son bir şansımız var mı?

Olağanlaşan olağanüstü hali bitirmek için son bir şans olabilir mi?

2017 Nisan’ı Türkiye için yeni bir ilkyaz olur umarım.

13 Mart 2017-İstanbul

print