Sovyetler Birliği Deneyiminde Yerel Yönetim

1) Yerel yönetimlere dair liberal kurmacalar ve sosyalist perspektif

Reel sosyalizmin çözülüşünden bu yana, yerel yönetimler bahsi liberalizmin düşünsel tahakkümünün en çok hissedildiği alanlardan biri. Devletçilik karşıtı, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci söylemiyle öteden beri batı demokrasisinin tarihsel geleneklerini temsil etme iddiasındaki liberalizm; günümüzde demokrasi, özgürlük, etkinlik, verimlilik gibi kavramlar üzerinden yerel yönetimler bahsinde de ideolojik hegemonyasını kurmuş durumda.

Yerel yönetimleri on dokuzuncu yüzyıldan beri “yerel halk tarafından seçilmiş kişilerce yönetilen, bir tüzelkişiliği olan, bağımsız ya da özerk bir konumu ve kendisine ait bir maliyesi bulunan yönetsel kurumlar” olarak tanımlayan liberal yaklaşım, bunların batı siyasal geleneğinin aşağıdan yukarıya doğru kesintisiz bir evrim sonucunda geliştirdiği demokratik kurumlar olduğunu ve evrensel bir geçerliliğe sahip bir model oluşturduklarını iddia etmektedir.

Yine liberal iddialara göre kamu hizmetlerinin giderek artan biçimde yerel yönetimlere devri, etkinliği ve verimliliği sağlamanın yanı sıra demokrasinin gelişmesine de katkı koymakta, sivil toplumun bir parçası olan, kendi bağımsız gelir kaynaklarına sahip bulunan yerel yönetimler halka en yakın yönetim birimleri olmaları hasebiyle merkez karşısında dengeleyici bir unsur teşkil etmekte, halkın demokrasi terbiye ve tecrübesini arttırmakta, küreselleşmenin getirdiği eşitsizliklerin aşılmasına imkân sunmaktadırlar.1

Bilindiği üzere bu liberal yaklaşımın doğrudan yön verdiği düşünceler olan, yerel makamların her türlü demokratik rejimin temellerinden birisi olduğu, özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin demokratik ilkelere ve idarede ademimerkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşturulmasında önemli bir katkı sağlayacağı, vatandaşlara yakın bir yönetimi sağlayabilmek için gerekli kaynaklar bakımından geniş bir özerkliğe sahip yerel makamların varlığının şart olduğu ön kabullerinden hareket eden Avrupa Konseyi tarafından 1985 yılında üye ülkelerin imzasına açılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Türkiye Cumhuriyeti tarafından da bazı çekincelerle 1988’de imzalanmış, 1991 yılında 3723 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanması uygun görülmüş ve 1 Nisan 1993 tarihinden itibaren yürürlükte olmak üzere 1992’de 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır. Ülkemizde özellikle AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği’ne entegrasyon tartışmaları sırasında sık sık gündeme gelen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Kürt ulusal sorununun çözümü için kendisi tarafından geliştirilen demokratik cumhuriyet – demokratik özerklik tezleri ile uyumlu olduğu gerekçesiyle Kürt Siyasi Hareketi tarafından da savunulmakta ve uygulamaya konması talep edilmektedir.2

Bütün “demokratik” cilasına ve yurttaşların yönetime katılımına dair tüm parlak vaatlerine karşın, yerel yönetimlere ilişkin liberal yaklaşım tarihsel ve bilimsel gerçekleri tahrif ederek kapitalizmin sosyal devlet anlayışına ve ulusal kalkınmacılığa karşı küresel ölçekte yürüttüğü siyasi-ideolojik taarruzu maskeleyen bir örtü işlevi görmektedir.

Her şeyden önce, yerel yönetimlere ilişkin batı deneyiminin “evrensel” bir model oluşturduğu şeklindeki liberal iddianın fazlasıyla Avrupa merkezci bir bakış açısının ürünü olduğu açıktır. Kaldı ki batı ülkelerindeki yerel yönetimlerin aşağıdan yukarıya örgütlenmiş, ortaçağdan beri kesintisiz devam eden bir evrim süreci ile bugünkü halini almış sivil toplum müesseseleri olduğu iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Zira batıda yerel yönetimler, on ikinci yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ortaçağ kent yönetimlerinin, merkezi devlet iktidarının oluşumuna ayak bağı olmaları nedeniyle radikal biçimde tasfiye edilmesinden sonra, on dokuzuncu yüzyılda, aşağıdan yukarı değil yukarıdan aşağıya kurulmuşlardır.3

1970’lerdeki stagflasyon tartışmalarının ve Petrol Krizi’nin ardından Keynesyen iktisadi politikalara karşı “neo” önekiyle hortlatılan liberal tezler doğrultusunda; sermayenin hareketini sınırlayan kural ve engellerin kaldırılması, piyasanın tümüyle serbest bırakılması, üretim ve yönetim alanlarının deregüle edilmesi, üretimin ve emeğin üretimdeki rolünün esnekleştirilmesi, “kamusal” alanın boşaltılması, sosyal devlet uygulamalarının tasfiyesi amaçlanmakta, bunun için de “devletin küçültülmesi” söylemiyle kamu hizmetleri ya doğrudan ya da yerelleştirilerek özelleştirilmekte, “merkez” yerine “yerel” öne çıkarılmaktadır.4

Oysa gerek merkezi yönetim gerekse yerel yönetim kurumları “devlet” bütününün birer parçasıdır ve liberalizmin merkezi yönetimin devlete (siyasal topluma), yerel yönetimin ise sivil topluma ait olduğu, her koşulda merkezi yönetimin toplumu otoriterliğe, yerel yönetimlerin ise demokrasiye taşıyacağı şeklindeki tezleri de birer kurmacadan ibarettir.5

Yerel yönetimlere dair liberal yaklaşımın anti- tezi olan sosyalist bakış açısı ise, merkezi ve yerel yönetimlerin her ikisinin de içinde devindikleri sosyoekonomik formasyonun muhtevasını ve belirleyiciliğini yok farz eden bu liberal kurmacaların aksine, meseleyi merkezi ve yerel yönetimlerden hangisinin daha demokratik olduğuna dair soyut bir eksende değil, devlet iktidarının somut sınıfsal içeriğini dikkate alan bir tarzda ele alır.

Doğal ve toplumsal zenginliklerin küçük bir sömürücü azınlığın elinde toplandığı, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçilerin ise üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun olduğu bir toplumsal düzen olan kapitalizm, devletin idari yapılanmasında merkezi veya yerel hangi tür ve ne kadar geniş “demokratik” katılım mekanizmaları öngörülmüş olursa olsun, kategorik olarak anti-demokratiktir. Tersinden, sömürücü sınıfların mülksüzleştirilerek üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, işçi ve emekçilerin sosyalist mülkiyetin sahibi haline gelmekle kalmayıp devlet yönetiminde doğrudan rol aldıkları sosyalist düzen, devlet yönetimine katılım kanallarında hangi tür aksaklıklar ve eksiklikler olursa olsun, kategorik olarak “burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratiktir”.

İnsanın insan tarafından sömürülmesine son vererek sınıfsız topluma geçişi hedefleyen sosyalizmde üretim araçlarının özel mülkiyetine ve mülk sahibi egemen sınıfların ayrıcalıklarına son verilir. İktidar, işçi sınıfının toplumsal örgütlenmeleri aracılığıyla doğrudan yönetimde olduğu bir sosyalist demokrasi olarak örgütlenir. İktidar organları fabrikalar, atölyeler, bürolar, çiftlikler, okullar ve kışlalardan başlayarak aşağıdan yukarıya doğru uzanır. Sosyalizmde işçi ve emekçileri devlet yönetimine katacak bir araç olarak ele alınan yerel yönetim ağı, tüm devlet organları ile sürekli iletişim, etkileşim ve denetim ilişkisi içinde devlet yönetiminde sorumluluk üstlenir ve en küçük birimlerden yukarıya doğru yaygın toplumsal örgütlenmeler aracılığıyla yurttaşlara toplumsal yaşama müdahale etme olanağı sunar.

Sosyalizmde üreticilerin üretim araçları ve ürünleri üzerinde egemenliklerinin sağlanması, egemen sınıfların elindeki üretim araçlarının kamulaştırılarak devlet mülkiyetine alınması biçiminde görece basit bir siyasal – hukuki tasarrufa indirgenemez. Üretim araçlarının işçi sınıfı ve emekçiler tarafından iktisap edilerek toplumsallaştırılması, emekçilerin üretim araçlarının gerçek sahipleri olarak davranmalarını, dolayısıyla da devlet yönetimi başta olmak üzere toplumsal yaşamın tüm alanlarında yönetimde rol almalarını sağlayacak bir dönüşümü zorunlu kılar.6

Marksist-Leninist devlet ve devrim kuramına göre, sınıfsız topluma giden yolun ilk adımı işçi sınıfının devlet erkini ele geçirerek burjuva devlet aygıtını parçalaması ve kendisini yönetici sınıf konumuna yükselterek devletsizliğe doğru ilerleyecek yeni tipte bir devlet örgütlenmesini inşa etmesidir. Sınıfların ortadan kaldırılmasını hedefleyen sosyalist devletin, toplumsal gelişmeye koşut biçimde değişime uğrayacağı, zamanla kimi işlevleri ortadan kalkarken, kimi işlevlerinin değişerek toplumsallaşacağı, öteki sınıflar üzerinde baskı işlevi ortadan kalktığı zaman devletin de sönümlenmesinin başlayacağı öngörülür.7

2) Sovyetler Birliği’nde yerel yönetimler

Büyük Ekim Devrimi ile iktidarın Bolşevik Parti öncülüğündeki işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini müteakiben yaşanan iç savaş, bu dönemde uygulanan savaş komünizmi, onun ardından gerek I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın gerekse iç savaşın yıkıntıya uğrattığı ülke ekonomisinin toparlanması için zorunlu bir geri adım olarak hayata geçirilen NEP (Yeni Ekonomik Politika) dönemleri sona erip işçi iktidarının konsolidasyonu sağlanınca; kapitalizmden sosyalizm olarak da adlandırılan komünizmin ilk aşamasına geçişi örgütlemek üzere merkezi plana dayalı bir kuruluş sürecini başlatan Sovyetler Birliği’nde sovyetler, yerel yönetim organları olarak aynı anda birçok ihtiyaca cevap veren siyasi ve toplumsal işlevler üstlendiler.

Bu ihtiyaçlar kabaca, sanayileşme ve tarımda kolektivizasyon yoluyla planlı sosyalist ekonominin inşası, halkın devlet yönetimine katılımı ve çok uluslu bir devlet realitesinde ulusal sorunun çözümü başlıkları altında toplanabilir. Bunlara ilaveten, 1960’lı yıllardan itibaren “sosyalizmden komünizme geçiş” ve “gelişmiş sosyalist toplum” tartışmalarında da, devletin sönümlenmesine giden yolda yerel yönetimlere önemli işlevler atfedilmiştir.

İlk kez Rus Devrimi sırasında, Mayıs ayının ortalarında Moskova’nın tekstil bölgesi olan Ivanovo Voznesensk’te kurulan temsilciler meclisi ve onu izleyen diğerleri ile birer mücadele örgütü olarak tarih sahnesine çıkan sovyetler8, yenilgiyle sona eren bu ilk devrim girişiminden on iki yıl sonra Mart (eski Rus takvimine göre Şubat) ayında gerçekleşen burjuva demokratik devrimin ardından, işçi ve/ veya asker nüfusunun yoğun olduğu bölgeler başta olmak üzere Rusya’nın hemen her yerinde yeniden kendiliğinden ortaya çıktılar.9 Ülke sathında kendiliğinden oluşan bu işçi, köylü ve asker sovyetlerinin içlerinde barındırdıkları devrimci unsurların etkisini katbekat aşan bir toplumsal güç oluşturduğunu gören Lenin’in formüle ettiği “bütün iktidar sovyetlere” sloganıyla Kasım (eski Rus takvimine göre Ekim) ayında gerçekleşen devrimle iktidara gelen Bolşevikler, sosyalist iktidarın yönetim aygıtını derhal sovyetlere dayandırdılar.

İçişleri Halk Komiserliğince yayınlanan Ocak tarihli genelgede;
Bütün yerelliklerde sovyetler yerel iktidar ve yönetim organlarıdır ve idari, ticari, mali ve kültürel işlevleri olan tüm devlet daireleri onlara itaat etmelidir. … Bölge, şehir ve yöre komiserlikleri, toplumsal örgütlenme komiteleri, volost idareleri vs. bütün eski yerel organların yerine, bunlara tekabül eden işçi, asker, köylü ve kır işçisi temsilcilerinin sovyetleri geçirilmelidir. Bütün ülke bir sovyetler ağı ile kaplanmalı ve bunlar kendi aralarında yakın ilişkiler sürdürmelidir. Bu örgütlerin her biri, en küçüğüne varıncaya kadar, yerel meselelerde tamamen özerktir ancak faaliyetlerini merkezi yüksek sovyetin genel kararname ve düzenlemeleri ile uyumlu olarak yürütür. Bu sayede kendi içinde tutarlı ve tamamen entegre olmuş bir sovyet cumhuriyeti ortaya çıkacaktır.” deniyor, bilahare bu ilkeler 1918 tarihli ilk Sovyet Anayasası’nda anayasal çerçeveye oturtuluyordu.10

3) Halkın devlet yönetimine katılımı ve sovyetler

1905 ve 1917 Devrimleri sırasında kendiliğinden ortaya çıkan sovyetler eski düzeni karşıya aldıkları oranda esasen “yıkıcı” örgütlerdi, devrimci dönemin ardından yeni düzenin kuruluş aşamasına gelindiğinde karşılarında iki seçenek vardı: kurumsallaşmak veya yok olmak.11 İç savaş sürecinde egemen sınıfların direncinin kırılmasının ve devrimin başarıya ulaşmasının ardından sovyetler, işçi sınıfının öncüsü Bolşevik Parti’nin yönlendiriciliğinde, halkın devlet yönetimine katılmasının birer aracı olarak kurumsal yapıya kavuşturularak yeni devlet aygıtının temel unsuru haline geldiler.

Bolşevik Parti önderi Lenin,

Hedefimiz, yoksulların tümünü idareciliğin pratik görevlerine çekmektir. Bu doğrultuda atılan adımların tümü (ne kadar çeşitlilik gösterirlerse o kadar iyi) özenle kaydedilmeli, incelenmeli, sistemleştirilmeli, daha geniş deneyimler aracılığı ile sınanmalı ve yasalara yerleştirilmelidir. Hedefimiz, üretken alanlardaki sekiz saatlik “görevi” biten her emekçinin aynı zamanda ücretsiz devlet görevi yapmasını sağlamaktır. Bunun sağlanması özellikle güçtür ancak sosyalizmin nihai bir biçimde pekiştirilmesi, ancak bunun sağlanmasıyla mümkündür. Doğal olarak, değişikliğin getireceği yenilik ve güçlükler, aynı anda el yordamı ile pek çok iş yapılması, yanlışların bolluğu ve kararsızlık gibi sonuçlar doğuracaktır. Ancak bu olmadan herhangi bir ciddi ilerleme de mümkün değildir.”12şeklinde vurgular içeren çok sayıda makale ve konuşmasıyla işçi ve köylülerin devlet yönetimine katılmalarının teşvik edilmesi ve onların devlet işlerini kendi ellerine almak üzere eğitilmeleri gereği üzerine ısrarla duruyor, bu hedefler parti tarafından alınan yüzlerce kararda da tekrar tekrar vurgulanıyordu.13

Bu sayede, otokrasiye karşı yıkıcı devrimci örgütler olarak kendiliğinden ortaya çıkmış olan sovyetler, yeni sosyalist devletin kurucu unsuru haline dönüştürüldü ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından sosyalizmin bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte, yerel yönetimde sosyalist model olarak kurumsallaştı.14

Sovyetlerin yeni devlet düzeninin yapı taşları haline dönüşümünün evrensel ve tarihsel önemi hakkında Lenin şunları söylüyordu:“Sovyetler, bir kere en başta işçilerin ve köylülerin silahlı güçlerini ortaya çıkardığı için yeni bir devlet aygıtıdır ve bu güç eski düzenli ordu gibi halktan kopuk olmayıp ona yakından bağlıdır. Eğer askeri açıdan bakacak olursak, aynı güç, eski tip orduya göre çok daha güçlüdür. Ve nihayet, devrimci açıdan baktığımızda, onun yerine başka bir gücü geçirme olanağı yoktur. İkinci olarak, bu aygıt, halkla, halkın çoğunluğu ile öylesine yakın öylesine çözülmez, denetimi ve yenilenmesi öylesine kolay bağlar kurmuştur ki, eski devlet aygıtında bunun uzaktan bir benzerine bile rastlanmaz. Üçüncü olarak, personelinin seçimle işbaşına gelmesi, herhangi bir bürokratik formaliteye gerek kalmaksızın aynı personelin halkın isteği üzerine görevden alınabilmesi olanaklarını sağlayan bu aygıt, daha önceki herhangi bir aygıttan çok daha demokratiktir. Dördüncüsü, en değişik meslek ve işler arasında yakın bir ilişki kurulması sayesinde, çok yönlü ve köktenci reformlar, bürokratik engellemelerle karşılaşılmaksızın uygulanabilir. Beşincisi, Sovyetler aygıtı, öncü için, yani ezilen sınıflar olan işçilerin ve köylülerin en enerjik ve en ilerici kesimi için öyle bir örgütsel biçim vücuda getirir ki, bu örgüt sayesinde bu öncüler, o ana dek politik yaşamın ve tarihin bütünü ile dışında kalan geniş yığınların tümünü geliştirip yetiştirebilir, eğitebilir. Nihayet altıncı olarak, Sovyetler sistemi, parlamenter sistemin avantajlarının, yakın ve doğrudan demokrasinin avantajlarıyla, yani hem yasama hem de yürütme erkinin halkın seçilmiş temsilcilerinin elinde toplanmasından kaynaklanan avantajlarla bütünleştirilmesi olanağını yaratır. Burjuva parlamenter sistem ile kıyaslandığında, bütün bunlar, demokrasinin gelişiminde evrensel ve tarihsel önem taşıyan yönlerdir.15

4) Ulusal sorunun çözümü ve sovyetler

Yasama-yürütme-yargı yetkilerine sahip ‘iktidar organları’ olarak yapılandırılan ve ülkeyi baştanbaşa bir ağla kaplayan yerel sovyetler, çok uluslu bir devlet gerçekliğinde ulusal sorunun çözümünde de önemli bir işlev gördüler.

Bolşevik Parti’nin ulusal topluluklardaki uyanışın karşı devrimci milliyetçi bir kanala akmaması, işçi sınıfının birliğini bozmaması, sosyalist devrime enerji katması, geçmişteki asimilasyon politikalarından kaynaklanan güvensizliklerin bertaraf edilmesi ve halklar arasındaki önyargıların yıkılması hedefleri doğrultusunda federatif bir yapı olarak örgütlediği Sovyetler Birliği’nde; Rusya, Ukrayna, Belarus, Özbekistan, Kazakistan, Gürcistan, Azerbaycan, Litvanya, Moldova, Letonya, Kırgizistan, Tacikistan, Ermenistan, Türkmenistan ve Estonya’dan oluşan on beş birlik cumhuriyetinin yanında; tüm ülke sathında özerk cumhuriyetler (Dağıstan, Kalmuk, Çeçen-İnguş özerk cumhuriyetleri vb.), özerk bölgeler (Adige, Karaçay, Dağlık Karabağ özerk bölgeleri vb.) ve daha da küçük özerk alanlardan oluşan on binlerce ulusal/etnik idari birim kuruldu.

Bu yeni oluşturulan ulusal birimleri yönetmek üzere yerel halklardan idareciler yetiştirilerek sorumluluk verildi, her bir bölgede konuşulan ulusal dil hükümetin resmi dili olarak ilan edildi, yerel dillerin resmi dil olarak kullanımını mümkün kılmak üzere dili yazıya geçmemiş birçok etnik grup için yazılı dil bizzat Sovyet devleti tarafından yaratıldı, ulusal dillerde kitaplar, dergiler, gazeteler, filmler, operalar, müzeler, halk müziği toplulukları ve diğer kültürel araçların seri üretimi devlet tarafından finanse edildi.16

Sovyetler Birliği’nde ulusal sorunun çözümü için, yalnızca belirli ulusların çoğunlukta bulunduğu bölgelerde bu uluslara ait idari birimlerin kurulması ile yetinilmedi. Söz konusu idari birimler içerisinde azınlıkta kalan diğer etnik kimliklerin asimilasyonuna engel olmak ve bunların da kendilerini ifade edip geliştirebilecekleri bir ortamı yaratmak üzere, ulusal-bölgesel birimlerin içerisinde aşağıya doğru, en küçüğü tek bir köy ölçeğinde olan daha küçük ulusal sovyetler yaratıldı.

Böylece farklı bölgelere dağılmış milliyetler asimilasyon tehlikesinden uzak tutularak, tepkisel milliyetçiliklerin ve etnik çatışmaların doğmasının engellenmesi, halklar arasındaki düşmanlık, yabancılaşma ve önyargı duvarlarının yıkılması hedeflenmekteydi.17

5) Sosyalist ekonominin inşası ve sovyetler

Kapitalist ülkelerdeki yerel yönetimlerden bir başka önemli fark da, sovyetlerin her şeyden önce üretici birer kurum olmalarıydı.18Yerel iktidar organları olarak sovyetler, Anayasası’na kadar olan kuruluş sürecinden SSCB’nin yasal varlığının sona erdiği yılına kadar sosyalist ekonominin örgütlenmesinde ve merkezi planların hem oluşturulmasında hem de hayata geçirilmesinde önemli rol oynadılar.

Yerel sovyetler, yürütme komiteleri aracılığıyla, yetki alanlarındaki tüm iktisadi işletmeleri bağlayıcı kararlar alma konusunda anayasal olarak yetkiliydiler. Ancak sovyetlerin üstlendiği rolün sadece ekonomik işlevlerle sınırlı olduğu düşünülmemelidir. Finans, ekonomi, kamu hizmetleri, sosyal güvenlik, kültür, inşaat ve kent mimarisi, ticaret, mal tedariki ve satışı, iletişim, kamu düzeninin korunması, sağlık, zirai üretim, arşiv yönetimi, yerel yargı organları, radyo ve televizyon, istatistik kurulları ve yetki alanlarındaki bölgeyi ilgilendiren diğer pek çok alanın yönetimi yerel sovyetlerin sorumluluğundaydı.19 Yerel sovyetler bu sorumlulukları kendilerine bağlı yaygın ve kitlesel toplumsal örgütlenmeler aracılığıyla yerine getirmekteydi. 1966 yılında batıda yayınlanan bir araştırmada yetişkin ülke nüfusunun beşte birinin yerel sovyet işlerinde yer aldığı belirtilmekte ve 1964 yılına ilişkin olarak verilen bir tabloda tüm SSCB sathında değil, sadece Rusya özelinde bu toplumsal örgütlenmelerin sayısının 966.412, bunlarda görev alan yurttaş sayısının da 9.774.372 olduğu aktarılmaktadır.20

6) Yerel yönetimlerde reform arayışları

Stalin döneminde örgütlenen sosyalist kuruluş sürecinin, bu süreçte zorunlu bir kesinti yaratan II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ve savaş sonrası yeniden inşa döneminin özgün koşulları, ekonomik yapının yönetiminde hükümetin merkezi olarak sorumluluk üstlenme düzeyinin artmasını ve katı bir merkeziyetçiliği kaçınılmaz kılarak ülkenin sıkı idari yöntemlerle yönetilmesi zorunluluğunu getirdi. Bu dönemde parti ve devlet aygıtlarının görev ayrımının silikleştiğine, hatta yerel parti organlarının ideolojik rehberlik işlevinin ötesine uzanarak yerel sovyetlerin görev alanındaki işlerin yönetimini doğrudan devraldıklarına tanık olundu.

Devlet yönetiminde ve ekonominin örgütlenmesinde dönemin şartlarının ve sosyalist inşa sürecinin yapısı gereği kendiliğindenliği değil iradi müdahaleleri zorunlu kılmasının dikte ettiği bu aşırı merkeziyetçiliğin, savaş sonrası konsolidasyonu izleyen yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap vermediğini düşünen Hruşçov önderliğindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi yönetimi, 1960’ların başında ulusal cumhuriyetlerin ve yerel sovyetlerin güçlendirilmesi esasına dayanan büyük bir reform hareketine girişti. Tüm birlik düzeyindeki otuz Halk Komiserliğinde merkezileştirilmiş olan ekonomi yönetimi, ulusal cumhuriyetlere aktarıldı.21 Planlı ekonominin yürütülmesine ilişkin sorumluluklar da büyük ölçüde merkezden alınarak yeni oluşturulan yerel ekonomik konseylere verildi.

Bu radikal adımlar ademimerkeziyetçi bir modele geçiş anlamını taşımaktaydı. Bir uçtan diğer uca savrulmayı getiren ve aşırı bir desantralizasyona yol açan bu reformun yarattığı ağır sorunlar, eşzamanlı olarak yürütülen bakir toprakları tarıma açma politikasında da başarısız olan Hruşçov’un görevden alınmasını ve söz konusu reforma son verilerek daha mutedil çözüm arayışlarının devreye sokulmasını beraberinde getirdi:

Yerel ekonomik konseylerin (sovnarhozi) kurulması ile başlayan ademi merkeziyetçi dönemin sonuçları oldukça acımasız oldu. Sosyalist bir ekonominin ancak ve ancak sektörler baz alınarak planlanabileceğini hesaba katmayan yönetim, dev bir ekonominin iç bağlantılarında önemli kopukluklara neden oldu. Teknoloji kullanımında dengesizlikler ortaya çıktı, üretim düştü, birçok işletme aramal sıkıntısı çekti, bölgeler arası eşitsizlikler arttı. Sovyet ekonomisi bu kamburu 1965’e kadar sırtında taşıdı.22

1965 yılında; Hruşçov döneminde kurulan yerel ekonomik konseyler sistemi kaldırıldı, önceki dönemin merkezi yapısı yeniden kuruldu ve merkezi planlama teşkilatı Gosplan’a temel yetkileri iade edildi. Ancak bu dönemde de planlamada idari yöntemler yerine maddi özendiricilere ağırlık verilerek iktisadi işletmelere inisiyatif veren ademimerkeziyetçi karakter korundu.23 Başbakan Kosigin’in adıyla anılan bu reformlarda, yerellere bırakılmış olan karar yetkisinin tümüyle merkezi devlet organlarına geri verilmesi yerine, kısmen doğrudan üretim birimine yani iktisadi işletmelere devredilmesi yoluna gidildi.24

Ekonomi yönetiminde aşırı desantralizasyona son verildiği ancak ademimerkeziyetçi eğilimin başka bir forma büründürülerek sürdürüldüğü Brejnev döneminin “gelişmiş/olgun sosyalizm” açılımlarında yerel sovyetlerin güçlendirilmesi hedefi yine ön plandaydı. Gelişmiş sosyalist toplumu, “komünist formasyonun ilk evresi çerçevesi içinde, yeni düzenin sosyoekonomik olgunluğunun yasal bir aşaması” olarak tanımlayan Brejnev, Sovyetler Birliği’nde Lenin’in deyimiyle “tamamıyla sağlamlaşmış bir sosyalizm” olan bu aşamaya varılmış bulunduğunu, sovyet insanlarının maddesel ve tinsel yaşam düzeyinin mukayese kabul etmeyecek ölçüde yükseldiğini, devletin proletarya diktatörlüğünden “tüm halkın sosyalist devleti”ne dönüştüğünü ifade ediyor, halkın gerçek egemenliğinin uygulanmasında en etkili araçlar olarak tanımladığı sovyetlerin sosyalist demokrasinin genişletilmesindeki rolünü vurgulayarak “Biz, Sovyet demokrasisini yetkinleştirmek ve devletimizin yapısını komünist toplumsal özyönetime doğru yöneltmek için her şeyi yapıyoruz.” diyordu.25

Sovyet idari örgütlenmesi, birbirine paralel üç hiyerarşik yapıdan oluşuyordu, karar organları olan sovyetlerin temsilcileri, her bir düzeydeki sovyetlere tabi olan yürütme organları ve komünist parti. Her bir idari kademede (tüm birlik, cumhuriyet, bölge, şehir, mahalle vs.) bir sovyet, bir yürütme komitesi ve bir parti örgütü vardı. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi çerçevesinde “çifte bağımlılık” esası söz konusuydu, yani SSCB’nin Anayasası’nın . maddesinde formüle edildiği şekilde, her bir yürütme komitesi hem onu seçen sovyete hem de hiyerarşik kademede bir üzerinde yer alan icrai ve idari organlara karşı doğrudan doğruya sorumluydu.26

Yürütme komiteleri sorumlu oldukları bölgedeki tüm işletmelerin, kurumların ve örgütlerin yanı sıra memurları ve yurttaşları bağlayıcı kararlar alma konusunda anayasal yetkiyi haizdiler. Parti organları ise ideolojik rehberlik işlevi görmekle yükümlüydüler ve yerel sovyetlerin işlerine doğrudan müdahale etmeleri kesin biçimde yasaklanmıştı. Ancak uygulamada parti organlarının kendilerini yerel sovyet yürütme komitelerinin yerine ikame etmeleri sık rastlanan bir durumdu. Hatta zaman zaman hem yerel sovyet yürütmesinde hem de yerel parti organında aynı kişilerin yönetici pozisyonda olduğu durumlarla da karşılaşılıyordu. Parti, yerel iktidar odaklarının oluşumunu engellemek için üst düzey parti ve devlet görevlilerinin görev yerlerini bilinçli olarak değiştiriyor, ancak yerellikle bağı kesen bu uygulama yurttaşlar ile yöneticiler arasında bir yabancılaşmaya da yol açabiliyordu.27

Yerel sovyetlerin, yürütme komiteleri aracılığıyla, yetki alanlarındaki tüm iktisadi işletmeleri bağlayıcı kararlar alma konusunda anayasal yetkisi bulunmakla birlikte, doğrudan ilgili merkezi bakanlıklara bağlı olan ve ekonomik, finansal nüfuza sahip bulunan büyük iktisadi işletmeler karşısında bu yetkinin icrası çoğu kez mümkün olamıyordu. Çünkü temel hedefi kendilerine bağlı sanayi işletmelerini güçlendirerek ülke genelinde ekonomik planının hayata geçirilmesi olan merkezi bakanlıklara, yerel yönetimlerin ve yerel parti organlarının söz geçirebilmesi mümkün değildi. Kaldı ki bazı sanayi şehirlerinin yönetsel harcamaları ve kamusal hizmetleri tümüyle oradaki belli bir veya bir kaç sanayi işletmesinin bütçesine bağımlı durumdaydı. Bu hallerde, yerel yönetimler söz konusu sanayi işletmelerinin idari uzantıları haline gelebilmekteydi. Zaman zaman ilgili merkezi bakanlıklara bağlı olan bu büyük sanayi işletmelerinin merkezi plan doğrultusunda attıkları büyüme adımları, o bölgenin geneli için öngörülen büyüme ile çelişki oluşturan kimi koordinasyon sorunlarına da yol açmaktaydı.28

Brejnev döneminde iktisadi işletmeler, parti organları ve yerel yönetimler arasındaki yetki mücadelelerinin yarattığı sorunlar, yerel parti organlarının sovyetlerin işleyişine müdahalesinin engellenmesine dönük çok sayıda idari tasarrufla ve komünizme giden yolda devletin tedricen sönümlenmesinde yerel yönetimlerin büyük önemine işaret eden bir ideolojik vurguyla çözülmek istenmiştir. Parti, yerel sovyetlere daha fazla inisiyatif vermek, temsilcilerin daha fazla sorumluluk üstlenmelerini ve temsil ettikleri yurttaşlara hesap vermelerini sağlamak, yerel sovyetlerin mali yapılarını güçlendirmek, iktisadi işletmeler üzerinde yerel yönetimlerin kontrolünü arttırmak, daha üst organlarla ve komünist parti aygıtıyla ilişkilerindeki sorunları gidermek amacıyla kamuoyu önünde çok sayıda açık tartışma örgütledi ve bu hedefleri gerçekleştirmek için hükümet tarafından birçok yasal düzenleme yapıldı.29 Ancak parti-devlet- sovyet ilişkilerindeki bu demokratikleştirici yönelim, ekonomik alanda piyasacılığı güçlendiren ademimerkeziyetçi uygulamalarla zafiyete uğradı.30

Brejnev’in ’de ölümünden sonraki, mevcut tabloda herhangi bir esaslı değişim yaratamayacak kadar kısa süren Andropov ve Çernenko yönetimlerinin ardından göreve gelen Gorbaçov’un ilk işi, merkezi bakanlıkların yetkilerini desantralizasyon yoluyla azaltarak, iktisadi işletmelere daha geniş yetki ve sorumluluklar tanımak oldu. Glasnost ve perestroyka adı altında parlak sloganlarla yürütülen siyasi reformlar aracılığıyla iktisadi gücün merkezi bakanlıklardan iktisadi işletmelere kaydırılması yönündeki bu radikal desantralizasyon adımı, iktidarın partiden devlete (esas olarak da yerel sovyetlere) kaydırılmasını önüne koydu. Bu adım aslında açıkça merkezi parti aygıtının zayıflatılmasını amaçlıyordu.31

Sonuç yerine

Gorbaçov “reform”larının esasında gerçek niyetini “Yolumuz Ekim’in Yoludur”, “Her şey İnsan İçin”, “Daha Fazla Sosyalizm” türü sosyalist sloganlar arkasına gizleyen bir kliğin yukarıdan aşağıya örgütlediği bir karşıdevrim süreci olduğu bugün tartışma götürmez biçimde ortaya konmuş durumdadır.32 Yerel oligarşilerin ortaya çıkmasına ve nihayetinde hem SSCB’nin hem de çok sayıda diğer sosyalist devletin çözülüşüne yol açan bu “reform”lar sonucunda, günümüzde sosyalist yerel yönetim anlayışının hayata geçirildiği pratik zemin Küba gibi az sayıda sosyalist ülkeye daralmış, böylelikle yerel yönetimler alanı da büyük ölçüde liberal kurmacaların rahatça at koşturduğu bir görünüm almıştır.

Yetmiş gün süren Paris Komünü’nden sonra işçi sınıfının ilk ve en uzun iktidar deneyimi olan Sovyetler Birliği, olumlu ve olumsuz yanlarıyla kapitalizmden sınıfsız topluma geçiş sürecinde yerel yönetimlerin rolüne ve halkın devlet yönetimine katılımına ilişkin zengin bir tarihsel birikim arz etmektedir. Parlak demokratik söylemler arkasına gizlenerek sermayenin emeğe topyekûn saldırısını yerel düzlemin kılcal damarlarına kadar taşımayı, kamu hizmetlerini özelleştirerek taşeronlaştırmayı, bu sayede yerel yönetimleri halkın değil piyasanın hizmetine koşmayı hedefleyen liberalizmin ideolojik tahakkümüne karşı verilen mücadelede bu deneyimden çıkarılacak çok değerli dersler olduğu şüphesizdir.

print
Notes:
1. Sağır, H. Liberal Öğreti ve Yerel Yönetimlerin İlişkiselliği: Teorik Bir İnceleme. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.8, S.14, Mart 2016, ss. .282-307.
2. Çelik, D., 2015. Demokratik Özerklik ve Özyönetim. Do Yayınları, İstanbul.
3. Güler, B. A., 2013. Yerel Yönetimler – Liberal Açıklamalara Eleştirel Yaklaşım, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, s.36.
4. Yurtsever, H. Yerelleştirme ya da İktidarın Görünmez Eli, Gelenek, S.80, Mart 2004.
5. Güler, s.15.
6. Sabuncu, Y., 1985. Sosyalist Ülkelerde Yönetime Katılma – Alman Demokratik Cumhuriyeti Örneği. Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, ss.5-7.
7. Yurtsever, H., 2006. Tarihten Güncelliğe Sınıf Savaşları ve Devlet. Yordam Yayınları, İstanbul, s.301.
8. Anweiler, O., 1974. The Soviets: The Russian Workers, Peasants, and Soldiers Councils, 1905-1921, Pantheon Books, New York, s.40.
9. Young, J.F., 1997. Local Government And The Russian State: The Quest For Local Self-Government And The Organization of Power. Toronto Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’ne sunulan doktora tezi, https://tspace.library.utoronto.ca/handle/1807/10556, s.85.
10. Anweiler, s.219.
11. Özalp, E. Sosyalizmin Geçmiş Dönemine Ait Tartışma Başlıkları: Öz Örgütlenme ve Özyönetim. Gelenek, S.82, Ekim 2004.
12. Lenin, V. İ., 2016. Halkın Devlet Yönetimine Katılımı Üzerine. Çev. Metin Çulhaoğlu. Yordam Yayınları, İstanbul, s.116.
13. Anweiler, s.241.
14. Güler, s.161.
15. Lenin, ss.51-52.
16. Martin, T., 2001. The Affirmative Action Empire – Nations and Nationalism in the Soviet Union, 1923-1939. Cornell University Press, Ithaca and London, s.1. (Martin, kitabında insanlık tarihinde çok uluslu bir devlet bünyesinde ilk kez bu ölçekte bir işe girişilmiş olduğunu ve yükselen milliyetçilik dalgasını kendi ülkesindeki etnik azınlıkların ulusal bilincini sistematik olarak geliştirmek suretiyle karşılayan ilk devletin Sovyet devleti olduğunu belirterek, Sovyetler Birliği’ni “pozitif ayrımcı imparatorluk” olarak nitelemektedir).
17. Martin, s.33.
18. Güler, s.174.
19. Perm oblastı özelinde yerel sovyet yürütme komitelerinin üstlendiği sorumlulukların bir dökümü için bkz. Churchward, L.G.. Soviet Local Government Today. Soviet Studies, C.17, S.4, Nisan 1966, s.436.
20. Churchward, ss.439-440.
21. Tewatia, T.C. Soviet Theory of Federalism. The Indian Journal of Political Science, C. 36, S. 2, Nisan-Haziran 1975, s.184.
22. Hekimoğlu, C., 1998. Stalin’i Anlamak. Gelenek Yayınları, İstanbul, s.14.
23. Akarcan, B. Sosyalist Planlama: Desantralist Uygulamalar ve Tartışmalar. Gelenek, S.70, Ocak 2002.
24. Somel, A. Reel Sosyalizmde Yönetim Sorunu: 1930’lu ve 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği Deneyimi, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C.71, S.2, 2016, s.556.
25. Brejnev, L. İ. Komünizm Yolunda Tarihsel Aşama. Yeni Çağ, S.12, Aralık 1977, ss.1065-1079.
26. Ross, C. Local Politics and Democratization in Russia. Routledge, 2009, London/New York, s.28.
27. Ross, ss.30-32.
28. Ross, ss.33-34.
29. Hill, R. J. Recent Developments in Soviet Local Government. Community Development Journal, C.7, S.3, Ekim1972, ss.169-175.
30. Somel, s.560.
31. Ross, ss.38-40.
32. Okuyan, K., 2009. Sovyetler Birliği’nin Çözülüşü Üzerine Anti-Tezler, Yazılama Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, ss.73-78.