Söyleşi: OHAL Rejimi Altında Avukatlık Mesleğini Onuruyla İcra Eden Tüm Meslektaşlara… (03.10.2017)

Yayın kurulu üyemiz Bengisu İçten, Türkiye Barolar Biriliği Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş, avukatlık mesleğine ilişkin fiili mücadelesini ve akademik çalışmalarını sürdüren Avukat Başar Yaltı ile Avukatlık Kanun Tasarısı ışığında avukatlık mesleğini, yargı erkinin avukat sac ayağı üzerinden Türkiye’deki hukuk sistemini konuştu.

 

 

 

Bengisu İçten: Öncelikle tasarının hazırlanış süreci ile başlamak istiyorum. Avukatlık Kanunu’na ilişkin değişiklik yıllardan beri gündemde olan bir konu ve bu konuya ilişkin çeşitli taslak metinler üzerine çalışıldığı biliniyordu. Ancak son olarak Adalet Bakanlığınca 12 Haziran’da bir tasarı metni yayımlandı. Türkiye Barolar Birliği ve baro temsilcileri bu metnin hazırlanış sürecinde aktif olarak yer aldı mı? Adalet Bakanlığı Türkiye Barolar Birliği ve baro temsilcilerinden görüş istedi mi? 

Başar Yaltı: Avukatlık Kanunu’nun tümden değiştirilmesine ilişkin talep uzun yıllardan beri var. Bunun kaynağı hem mevcut kanunun çağdaş gelişmeler karşısında yetersiz kalması hem de ortaya çıkan bir takım ihtiyaçların giderilmesine yönelik olarak değerlendirilebilir. Bu ihtiyaçlar; birazdan ayrıntılarıyla konuşacağımız avukatlık sınavı, siyasi iktidarın rahatsız olduğu hususlar ve baroların, avukatların rahatsız olduğu hususlar olarak belirlenebilir. Siyasi iktidarın muhalif baro yönetimlerini elemine etmek amaç ve hedefine yönelik olarak Avukatlık Kanunu değişikliği gündeme geldi. Türkiye Barolar Birliği’ne bu tasarı getirildi. TBB’den bir temsilci Adalet Bakanlığı’ndan gelen uzmanlarla toplantıya katıldı. Ortaya bir taslak çıktı. Ancak bu taslak barolar birliği yönetiminde görüşüldüğünde ben şiddetle muhalefet etmiştim. TBB yönetimi olarak taslağı kabul edilemez bulduğumuzu belirten, kırmızı çizgilerimizi de belirttiğimiz bir bildiri yayınladık. Bizden bir arkadaş ile Adalet Bakanlığı’ndan gelen uzmanların yaptığı çalışma o zamanlar görevde olan bakan Bekir Bozdağ’ın önüne gittiği zaman, bakan Bozdağ taslağın üzerinde oynayarak özellikle barolar ve barolar birliğinin seçimine ilişkin hususlarda düzenlemeler yaparak son şeklini verdi. Bu tutum kabul edilebilir bir tutum değildir. Ancak daha sonra siyasi iktidarın değişiklik yönünde bir gayreti olmadı. Günümüze geldiğimizde Anayasa değişikliğinden sonraki tek adam yönetimine geçişten sonra artık en ufak bir muhalefeti bile fazla bulan siyasi iktidar anlayışı daha çok meslek örgütlerinden gelen siyasi muhalefeti kırmak üzere meslek örgütlerini ele geçirmeye karar vermiş gözüküyor. Mimar ve mühendis odaları, tabip odaları gibi. Hatta daha ileri giderek tam manasıyla hakim olamayacağını anladığı TOBB, sanayi odaları, ticaret odaları seçimlerini ertelediğini görüyoruz. Meslek odalarında ya bu kurumları işlevsiz hale getirecek düzenlemeler yapıyor ya da seçimlerine müdahale edecek yeni yöntemler bulmaya çalışıyor.

B.İ.: Yeni tasarı avukatlık stajına kabul ve avukatlığa kabul olmak üzere iki sınav öngörüyor ve bu sınavların uygulayıcısı olarak Adalet Bakanlığı, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi veya uygun görülecek başka bir kurum işaret ediliyor. Öncelikle bu sınavın işlevliliğini sormak istiyorum. Her yıl yenileri eklenen yüzün üzerinde hukuk fakültesi binlerce öğrenci alıyor. Hukuk fakültesi elbette meslek edindirme amaçlı bir fakülte değil ancak on binlerce mezuna biz sizi mezun ettik ama sayınız çok fazla diyip sınava tabi tutmak, asıl sorunu görmezden gelen kolaycı bir uygulama değil mi? ayrıca gerek hakimlik savcılık sınavları gerekse diğer merkezi sınavlarda sicili pek de parlak olmayan yukarıdaki kurumlar ne kadar şeffaf ve güvenilir bir sınav yapabilir? 

B.Y.: Başta da belirttiğim üzere Avukatlık Kanunu’nun değişiklik talebini oluştursan kimi ihtiyaçlar söz konusu. Bunların başında da sınav konusu geliyor. Bildiğiniz gibi avukat sayısı hızla artıyor. Bunun kaynağı gereksiz ve denetimsiz bir şekilde açılan hukuk fakülteleri. Yaklaşık 70’in üzerinde hukuk fakültesi faal olarak eğitim veriyor. Bu fakülteler her yıl on beş bin civarı öğrenci alıyor. Türkiye’de avukat sayısı 105,000 civarında. Bu sayı hızla 5 6 sene içinde 150,000’i geçecektir. Çünkü hiçbir eleme yapılmadan hukuk fakültesinden mezun olanlar 1 yıllık stajın ardından avukat olabilmekte. Uzun yıllardan beri avukat sayısının azaltılması için bir yöntem olarak sınav düşünülmüştü, aslında bildiğiniz gibi geçmiş dönemde avukatlık kanunda sınav getiren bir değişiklik olmuştu. Ancak daha sonra siyasi değerlendirmelerle o hükümler uygulanmadan kaldırılmıştı. Türkiye sınav yapılmadan avukat olunabilen tek ülke. Bir eleme sistemi getirilmesini doğru buluyorum. Bana göre sınavın uygulayıcısı Türkiye Barolar Birliği olmalıdır. Bunun altından kalkacak teknik imkanlarda, maddi imkanlarda var.

B.İ.: Yıllardır tartışılan işçi avukatlık ifade olarak olmasa da ücret karşılığı birlikte çalışan avukat biçiminde kavramsal olarak tasarıda yer alıyor. Danıştay’ın işçi avukatlık yönetmeliğinin yürütmesini durdurmasını da birlikte değerlendirdiğimizde neler söyleyebilirsiniz?

B.Y.: İstanbul Barosu yönetiminde bulunduğum zaman bir avukat yanında çalışan arkadaşlarımızla, bu konuya ilişkin çalışma yürüten gruplarla uzun görüşmeler yapıp, İstanbul Barosu Yönetimi olarak o zaman bir taslak yönerge hazırlamıştık. Barolar Birliği yönetimine seçilince aynı mücadeleyi orada da verdik. Nitekim önce bir yönerge daha sonra da uzun mücadeleler sonucunda bence çok büyük bir kazanım olan yönetmeliği yayımlamayı başardık. Daha sonra avukat arkadaşlar bu yönetmeliğe karşı davalar açmış ve Danıştay’da maalesef yönetmeliğin yürütmesini durdurmuştur. Bu yönetmeliğe bir avukat yanında çalışan avukat arkadaşların sahip çıkması gerekir düşüncesindeydim ama sayıları çok olmasına rağmen bir araya gelmeyi beceremedikleri, bir araya gelenlerde kendi içinde parçalandıkları için bu yönetmeliğin arkasında yeterince durulmadı. O davaya çok sayıda avukat tarafından müdahale edilmiş olsaydı zannediyorum Danıştay’ın bakış açısı çok farklı olurdu. Danıştay yönergeyi iptal ederken bunun bir yönetmelik olarak düzenlenmesi gerektiğini belirtmişti. Ancak yönetmeliğin yürütmesini de aynı konunun kanunla düzenlenmesi gerektiği gerekçesiyle durdurdu. Tasarı da ücret karşılığı birlikte çalışan avukat olarak yer alması bu haliyle kanuna girmesi halinde ve orada da yönetmeliğe atıfta bulunulması durumunda mevcut yönetmelik iptal edilse dahi yeni yönetmelik barolar birliği tarafından düzenlenir. Yönetmeliğin içeriğinin nasıl olacağı ise geniş bir mücadele alanıdır. Bizim çıkarttığımız yönetmeliğin iki temel amacı var; birincisi bir avukat yanında çalışan avukat arkadaşların emeğinin sömürülmesinin önüne geçilmesidir, ikincisi de Yönetmelik koşullarının çok ağır olduğunu söyleyen pratikte patron, tırnak içinde patron avukat geçinenleri ki bunların içinde baro başkanları da var ortak çalışmaya zorlamaktır.

B.İ.: Avukatlık şirketlerinin kurulması ve reklam yasağının kaldırılması da yeni düzenlemeler arasında. Aslında ayrı ayrı üzerine çokça şey söylenebilecek bu iki başlığı ben size avukatlık mesleğinin piyasalaşması hususunda sormak istiyorum. Bu iki düzenlemeyi mesleğin piyasalaşması konusunda nasıl değerlendiriyorsunuz?

B.Y.: Avukatlığım ticarileşmesinin, piyasalaşmasının ayrı bir boyutu var. Avukatlık şirketlerinin ticari bir şirket olarak faaliyet göstermesinin kabulü mümkün değil. Ancak şu boyutunu da unutmayalım. Sonuç olarak Avukatlık Kanunu’nun 2. maddesi dikkate her zaman alınmalıdır. Avukatlık Kanunu 2 ve 34 dikkate alınarak kendine özgü bir şirketleşmenin, ihtisaslaşmanın normal karşılanabileceği düşüncesini taşıyorum. Ama dediğim gibi avukatı bağımsızlığından koparmayacak şekilde, patron çalışan ikilemi yaratmayacak bir ortaklık söz konusu olabilir. Şirketleşme en çok vergi avantajları bakımından talep ediliyor. Avukatın emeğine %18 KDV uygulanması, bir takım masraflarını gider olarak gösterememesine ilişkin pratik ihtiyaçlardan kaynaklı, temel olmayan çözülebilir bir konu olduğunu düşünüyorum. Zaten avukatlık ticari bir faaliyet olarak asla görülemez ve değerlendirilemez.

B.İ.: Ama kapitalist sistem içinde uygulaması ne olur, nasıl olur bunlar da ayrı tartışma konusu.

B.Y.: Elbette, bazı şeyleri hangi sistem içerisinde, hangi düzen içerisinde yaşadığımızı görmezden gelerek değerlendiremeyiz. Türkiye siyasi bakımdan liberal, ekonomik bakımdan tam bir kapitalist sistem içerisindedir. Neo-liberal anlayışla, emeğin sömürüldüğü, gelir dağılımının bozulduğu, belli sermaye kesimlerinin oluşturulduğu, örneğin siyasal İslama dayanan yeşil sermayenin yaratılması gibi ve cehaletin, yoksulluğun arttırılmasına dayanan bir ekonomik sistemin siyasal sistemle uyumlu olduğunu düşünüyorum. Mevcut siyasi iktidarı 1980 askeri darbesinin devamı ve tamamlayıcısı olarak görüyorum. Belki sermaye düşük ölçekte el değiştirdi ancak sömürü, gelir dağılımındaki dengesizlik ve bozukluk giderek arttı. Özal’ın bir zamanlar söylediği orta direk diye bir kesim kesinlikle kalmadı. Yeni açıklanan gelir dağılımı rakamları da bunu ortaya koyuyor. Bir tarafta sermayeyi, banklardaki hesapların %80’ine yakınını kontrol eden dar bir kesim öbür tarafta yoksulluk içinde ama tevekkülle kendisini avutan, yardımlarla yetinen bir çoğunluğun olduğu iki uçlu bir yapı söz konusu. Bunun sonuçları siyaseten de iyi olmayacaktır.

B.İ.: Peki reklam yasağının kaldırılmasına gelecek olursak, ekonomik gücü daha yüksek olan avukatların daha da büyümesi ve daha küçük ölçekli hukuk bürolarını, avukatları yutması sonucunu doğurmaz mı?

B.Y.: Eğer uzmanlaşmayı kabul edeceksek reklam yasağının kaldırılmasını bu kapsamda değerlendirmek gerek. Uzmanlaşma endüstri çağının, bilişim çağının kaçınılmaz bir sonucu.

B.İ.:    Reklam yasağının kaldırılmasının etkisi ihtisaslaşma düzeyinde kalır mı?

B.Y.: Reklam yasağının ihlalleri şu an bile önlenemiyor. Örneğin avukat levhasının boyutları bile mevzuatta düzenlenmiş ancak ona bile uyulmayan etik dışı bir tutum görülüyor.

B.İ.: Tasarının 129. maddesi TBB’ye ve barolara müdahale açısından çok kritik. Faaliyetten men’e varan düzenlemeler söz konusu. İktidarın avukatlık mesleğini kendine tehdit olarak gördüğü ve sıranın avukatlara geleceğini her fırsatta vurguladığı şu dönemde bu düzenlemeyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

B.Y.: Türkiye genelinde barolar mevcut siyasi iktidara muhalif görüş taşıyan yönetimlerden oluşmaktadır. Elbette bu muhalefet birazdan ayrıntılarıyla konuşacağımız üzere ciddi bir muhalefet oluşturmasa da siyasi iktidarı rahatsız ediyor. Çünkü bugün Türkiye’de otoriter, tek kişiye bağlı bir siyasi iktidarın anti-demokratik, hukuk devletiyle, hukuk ilkeleriyle, evrensel insan haklarıyla bağdaşmayan uygulamaları olduğunu, hukukun araçsallaştırıldığını, yargının bir silah olarak kullanıldığını biliyoruz. Tepkilerini yeterli görmesek de bu uygulamalara tepki gösteren kurumların başında barolar geliyor. Benim tepkilerini yeterli görmediğim, eleştirdiğim baro yönetimlerinden siyasi iktidar son derece rahatsız. Hele ki İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Bursa barosu gibi avukatların yaklaşık %60’ını temsil eden bu barolar muhalif yönetimler tarafından yönetildiği için siyasi iktidar tarafından çıkarılan hukuksuz, dayanaksız, evrensel ilkelere aykırı yasalaşma çalışmalarında, insan haklarına aykırı uygulamalarda örneğin olağanüstü hal uygulamalarında ya da yargılamalardaki usulsüzlükler kapsamında tepki gösteriyorlar. Bu tepkilerden rahatsız olan siyasi iktidar bu barolardaki yönetimlerin gücünü kıracak bir yöntem olarak Avukatlık Kanunu’nun barolardaki seçimler barolar birliğindeki seçimler modelini değiştirmek istiyor. Avukatlık Kanunu’ndaki değişikliklerin asık amacı bu. Bu değişikliklerin bugüne kadar neden bekletildiği ya da Avukatlık Kanunu’nun örneğin neden Kanun Hükmünde Kararnamelerle tırpanlanmadığına gelirsek kağıt üzerinde de olsa Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’nın 2. Maddesinde de belirtilen niteliklerin varlığında dışarıda demokratik bir devlet olarak görülüyor, biliniyor. Bu nedenle içeride majestelerinin muhalefeti şeklinde bir muhalefetin varlığı siyasi iktidarı dış görüntü bakımından çok da rahatsız etmiyor.

B.İ.: Tasarı haziran başında yayımlandı, TBB’nin veya baroların bu konuyla ilgili bir girişimi çalışması söz konusu mu? Tüm bu süreçlerde TBB’nin müdahalelerde geciktiğini veya atıl kaldığını söyleyebilir miyiz?

B.Y.: Barolar birliği başkanının, baro başkanlarının veya temsilcilerinin yayınladığı bildiriler, verdiği demeçler siyasi iktidar tarafından pek hoş karşılanmasa da az önce belirttiğimiz demokratik görünüm bakımından katlanılan durum haline geliyor. Zaten bu muhalefet şekli sonucu olmayan, etkisi olmayan, havada kalan bir muhalefet şekli olduğu için mevcut baro yönetimlerini rahatsız edecek bir uygulamaya da girmiyor. Oysa Türkiye’nin içinde bulunduğu, özellikle yargı alanında yaşanılan duruma ilişkin siyasi iktidarın 2010 Anayasa Referandumundan da önceye dayanan, yargıyı ele geçirme, yargıya müdahale çalışmaları, o süreçte FETÖ ile bir ayrılıkta söz konusu olmadığı için FETÖ terör örgütü ile birlikte yaptıkları 2010 Anayasa değişikliği ile Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapılanmasının tam istedikleri gibi oluşması, onun öncesinde de özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin aracılığıyla, kumpas davaları yoluyla, toplumun üzerinde, muhalif olabilecek kesimler üzerinde tam bir sindirme yapılmıştı. Bu davalara az veya çok baro yönetimleri ve avukatlar karşı çıkmıştı. Ancak baroların gösterdiği muhalefetin, o gün de bugün de çokta yeterli olduğu söylenemez. Benim de bir dönem içinde bulunduğum barolar birliği döneminde yapılan bildiri yayınlamaktı. Yargının, hukukun bu kadar ayaklar altına alındığı, hiçe sayıldığı, araçsallaştırıldığı, siyasetin sopası haline getirildiği, toplumun ve muhalif bütün kesimlerin üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi tutulduğu bir ortamda yapılan muhalefet, verilecek tepki bildiri yayınlamanın ötesine geçmesi gerekirdi. Ancak maalesef muhalif dediğimiz baro yönetimleri bile bunu başaramıyorlar, sağlayamıyorlar, etkili bir muhalefet, etkili bir hak arayışı gösteremiyorlar. Bu durum sadece baroların sorunu, avukatların sorunu değil. Anayasa’nın 36. maddesinde de belirtilen hak aramanın etkili bir şekilde yapılabilmesi için avukatların varlığını tam olarak hissettirmeleri gerekiyor. Çünkü yargılamada halkın, vatandaşın tek bir temsilcisi var, o da avukat. Dolayısıyla yargılama süjesi olarak avukatın etkili bir konumda olması gerekiyor. Boynu bükük, ittirilen kaktırılan, onuru kırılmış bir avukat istenemez, kabul edilemez, avukatların buna isyan etmesi gerekir.  Hem kendi adlarına hem halk adına. Yargılamada, hak aramada, adil yargılamanın koşullarının yerine getirilmesinde halkın biricik temsilcisi avukattır. Avukatın onuru her şeyin üzerindedir. Bu onura sahip çıkacak olan baro yönetimleridir. Baro yönetimlerindeki bu ataleti irdelediğimizde avukatla baro yönetimleri arasında çok ciddi bir yabancılaşmanın var olduğunu görüyoruz. Bu yabancılaşma ortadan kaldırılmadığı takdirde baro yönetimlerinin tepkisi sadece söz olarak kalacaktır. O sözün ağırlığı ne kadarsa siyasi iktidardaki etkisi de o kadar olacaktır. Eylemselliğe dökülmemiş muhalefet zaten görülmez, görmezlikten gelinir, iktidar tarafından da dikkate alınmaz.

 

B.İ.: Baro yönetimleri ve avukatlar arasındaki yabancılaşma eylemselliğin önüne geçiyor olabilir mi?

B.Y.: Yabancılaşma mevcut baro yönetimleriyle avukat arasındaki kopukluğun biricik nedenidir. Bugün İstanbul Barosu delegelerini bile toplayamaz haldedir. Herhangi bir yerde eylemli bir muhalefet yapamamalarının birincil nedeni de budur. Bütün büyük barolar için aynı şeyi söyleyebiliriz. Tepki vermesi gereken, üstelik muhalif oldukları bilinen baro yönetimlerinin eylemli bir tepkisizlik içinde olmalarının nedeni arkalarında avukatın desteğini bulamamalarından kaynaklanıyor. O nedenle siyasi iktidar aslında barolardan çok da şikayetçi değil. Buna rağmen avukatlık kanunu değişebilir. Çünkü siyasi iktidar kendini o kadar güçlü hissediyor ki muhalefet olasılığını bile ezecek, yok edecek önlemleri şimdiden alıyor.

B.İ.: Az önce değinmiştik aslında, siyasi iktidarın baro yönetimlerini yakıcı bir tehdit olarak görmesi halinde bunu OHAL rejiminin koşullarından faydalanarak Kanun Hükmünde Kararnamelerle getirilecek düzenlemelerle kontrol etme yoluna gidebilirliğini. Ancak sizin de vurguladığınız gibi böyle bir durum söz konusu değil.

B.Y.: Şu an da benim kanaatim o yönde. Olağanüstü halden yararlanarak Anayasa’ya açıkça aykırı Kanun Hükmünde Kararnameler yayımlamaktan çekinmiyor siyasi iktidar. Çünkü Anayasa Mahkemesi dediğimiz kuruluş olağanüstü hal süresince Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı KHK’leri denetlemeyeceğine karar verdi.

B.İ.: Eski kararlarına aykırı olarak… 2001 değişikliği ile Avukatlık Kanunu’na baro yönetimlerinin görevlerine ilişkin olarak giren hukukun üstünlüğü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak görevi az önce konuştuğumuz hususların hukuksal dayanağını oluşturuyor diyebiliriz.

B.Y.: Bu yetki hem barolar hem barolar birliği için geçerli. Bu göreve bağlı olarak barolar ve barolar birliği meclisin çıkardığı yasalara ve siyasi iktidarın uygulamalarına karşı zaman zaman tepkiler veriyorlar ancak bu tepkiler yetersizdir. Yetersizlik öyle bir noktaya vardı ki geçenlerde Urfa Barosu Başkanı polisler tarafından darp edildi. Buna ilişkin hiç kimse doğru dürüst bir tepki veremedi. Yani artık siyasi iktidarın gözünde avukatın bir itibarı yoktur, olması da gerekmez. Çünkü avukat ne kadar itibarlı olursa hukuk o kadar itibarlı olur. Dolayısıyla hukukun itibarsızlaştırılması gerekiyor ki otoriter bir yönetim kurulabilsin. Hukuku bir bütün olarak ele aldığımızda bu iktidar döneminde özellikle iki alanda ciddi müdahale olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin temel değerleriyle hesaplaşma hevesi ve anlayışı özellikle hukuk ve eğitim alanında yoğunlaşıyor. Geçenlerde cumhurbaşkanının biz her yeri ele geçirdik tek kişiyiz. Ama maalesef bu toplumun kültürünü tam anlamıyla değiştiremedik minvalinde bir açıklaması olmuştu. Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki devrimlerin temel amacı aydınlanmadır. Aydınlanma devrimini biz gecikmiş olarak Avrupa’dan 300 400 yıl sonra cumhuriyetin kurulmasıyla yaşadık. O biçimsel gözüken, yapılan bütün devrimlerin temel amacı kültürel değişim için uygarlaşma içindi. Uygarlaştıkça dinin etkisinin toplum üzerindeki etkisinin kalmayacağı bilindiği için eğitim sistemini imam hatipleştirmeye, emevi anlayışının bugünkü yansıması olan Suudi-sünni anlayışına bağlı olarak değiştirmeye çalıştılar. Hukuka müdahale ise hukukun meşruluk üretme niteliğinden gelir. Siz hukuka uydurarak eylemlerinizi, işlemlerinizi yaparsanız o meşru gözükür. Yargı karar verdi diyerek meşruluğunuzu belli ölçüde sağlarsınız. Ancak nasıl bir yargı? Nasıl bir Yargıç? İşte burada yargıcın nasıl olması gerektiği hususu gündeme gelir.  Şuan da Türkiye’de yargıcı memurlaştırdılar. Hatta daha da ileri giderek polisi yargıçlaştırdılar. Kamu yönetimini yargıçlaştırdılar. Böyle bir kamu yönetimi oluştu. Buna bağlı da yargı sistemi. Yargının evrensel amacı yasama yürütme işlemlerini denetlemektir. İçinde bulunduğumuz durum bu tablo çok vahim. Ancak tüm bu koşullara rağmen mücadele kararlılığını kaybetmemek gerekir.

B.İ.: Kesinlikle. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

 

 

print