Yazar: furkan

  • Mizah: Hakikaten

    Tüm avukatların olduğu gibi, bizim meslek hayatımız da duruşmalar, savunmalar, ifadelerle geçti. Öte yandan; nedenine ister Türk işi yargı, isterseniz de coğrafyanın kaderi deyin, “paketlerle” de geçti ömrümüz. Tabii kanunlarda yapılan değişikliklere hukuken “İkinci Yargı Paketi”, “Üçüncü Yargı Paketi” demiyoruz; ancak kamuoyunda bu “paket” tabiri ilgi çekiyor. Şayet buna “kanun değişikliği” denseydi, herhangi bir şeyin değişikliği ne kadar ilgi çekerse, o da aynı ilgiyi çekerdi. Paket denince, mutlaka iyi bir şey yapılıyormuş gibi bir hava sezinleniyor yurdumuzda. İnsanlarda da bir “bakın adamlar yargı paketi çıkardı, bir de eleştiriyorsunuz aşk olsun” tavırları oluşuyor.

    Yalnız paketler fazlalaşıp ağırlaşınca ve taşınamaz hale gelince, bu kez farklı tabirler seçildi devlet büyüklerimiz tarafından, hem de iki tabir birden: reform ve strateji. Bu düzenlemelere de “Yargı Reformu Stratejisi” adı verildi. “Yargı Reformu” yetersiz görüldü herhalde. Sadece “strateji” denseydi, yanına “derinlik” de koymak icap edebilir diye reform ve strateji bir arada kullanıldı.

    “Benim bir avukat olarak aklım ermez; devlet ve avukat büyüklerimiz ne düşünüyorsa doğrudur” demek gelmedi içimden, çorbada benim de bir tuzum olsun diye belgeyi altını çize çize inceledim.

    Bir de avukat büyüğümüz Feyzioğlu’nun bu belgeyi alkışlarla karşılaması ilgimi çekmiş olacak ki, daha bir dikkatle inceledim belgeyi. Tabii belge ile ilgili görüşüme ayrıntılı olarak yer vermeyeceğim, zira bu konu dergimizde de etraflıca yazıldı çizildi.

    Ancak Feyzioğlu’nun bir gazeteye verdiği röportajda[foot]https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/saygi-ozturk/yargi-reformunda-gercek-gazetecileri-tahliye-edecek-duzenlemeler-de-olacak-5315613/[/foot] bu “Yargı Reformu Stratejisi Belgesi” ile ilgili konuşurken sarf ettiği bazı sözler hoşuma gitti, onu da söylemeden geçemeyeceğim: “Bizim elimizde şu anda Türkiye’yi refaha çıkaracak, düze çıkaracak dünyaya kendimizi doğru düzgün anlatmamızı sağlayacak, göğsümüzü gere gere uluslararası meslek örgütlerinde ‘Biz bunları yaptık’ dememizi sağlayacak, hakikaten gazeteciyse kişi, tahliye olmasını sağlayacak, hakikaten düşüncesi sebebiyle içerideyse onu derhal tahliye ettirecek bir düzenleme var. Bu düzenlemenin çıkması için, 82 milyon insanımız için çırpınıyoruz. Reform içinde bunlar var. Ama arkadaş bunu okumuyor ki. Bilgi sahibi değil ama maşallah her konuda fikri var. Üstelik kendinden azıcık farklı düşüneni de hain ilan ediyor. Anlamadan dinlemeden birbirimizi kırmayalım”.

    “Ama arkadaş”tan sonrası bize deniyor büyük ihtimalle de, siz okumasanız da olur. “Büyük resim” önemli. Büyük resme göre bu belge, dünyaya karşı göğsümüzü gere gere dolaşmamızı sağlayacak.

    Hemen önyargılı olmayın, Başkanımızı anlamaya çalışın. Ben belgeyi okudum diyorum. Bu belgeyle dünyada göğsümüzü gererek dolaşmamız gayet mümkün. Çünkü bu belge ile biz avukatlara yeşil pasaport sağlanacak. Vize sıkıntısı yaşamayacak; o park senin, bu restoran benim, şu diskotek onun dolaşabileceğiz (diskotek kelimesine takılmayın, biraz eski kafalıyım).

    Bununla birlikte, “hakikaten gazeteciyse kişi tahliye olmasını sağlayacak, hakikaten düşüncesi sebebiyle içerideyse onu derhal tahliye ettirecek bir düzenleme var” müjdesini de coşkuyla karşıladım Feyzioğlu’nun.

    Biliyorsunuz, kanunlarımız yeterli değil. Mevcut düzenlememize göre; kişinin hakikaten gazeteci olmaması ve sözlerinin hakikaten düşüncesinden kaynaklanmaması durumunda, ilgili şahsın tutukluluğu devam etmek ve şahıs cezalandırılmak zorunda. Sanığa ceza verilmesi için de şahsın “hakikaten” suç işlemesi gerekiyor, ancak kanunda “hakikat unsuru” yazmadığı için, uygulamada sıkıntılar çıkabiliyor.

    Bu nedenle ben de, olur da bu dergiyi alırlar ve gözleri yazıma çarpar diye, bazı maddeler için naçizane önerilerde bulunayım dedim. Devlet katında herhangi bir beklentim yoktur, önemli olan vatandır; gerisi repertuvardır.

    Bir kısım madde önerilerim şu şekilde:

    Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (TCK m.220/1- 1. cümle): “Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla hakikaten örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye hakikaten elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

    Cumhurbaşkanına hakaret (TCK m.299/1):

    “Cumhurbaşkanına hakikaten hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

    Hükümete karşı suç (TCK m.312/1): “Cebir ve şiddet kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini hakikaten ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir”.

    Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Tabii önce Anayasa ile başlamak da gerekebilir. Örneğin madde 10/1: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde hakikaten eşittir”.

    Bakın şu önerileri yazarken bile doların düştüğünü fark edebilirsiniz, bir de bunlar kanun metinlerine işlenirse hiçbir sorunumuz kalmaz, arz ederim.

  • İktisat Notları: Prof. Dr. Korkut Boratav ile Türkiye’nin Ekonomik Durumu Üzerine ( 17.08.2019)

    Bu sayımızda İktisat Notları sayfamız için Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’de ekonominin durumuna, kriz başlığı ile ilgili yürütülen tartışmalara ve Yeni Ekonomik Program ile emekçileri nelerin beklediğine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

     

     

    Hukuk Defterleri: Ekonomide bir süredir “Krizde miyiz değil miyiz?” tartışmasının yerini “Krizin en sert dönemi geride kaldı mı kalmadı mı?” tartışması almış gözüküyor. Bakan Albayrak’ın “türbülansı” atlattık çıkışına karşı, sizin “hayır, krizin kendisini yaşıyoruz” açıklamanız var. Sizce krizin etkisi nasıl sürüyor? Bir olgunlaşma evresine girdiğimizi söyleyebilir miyiz?

    Korkut Boratav: Ekonomik bir krizin basit göstergelerine göz atalım: Üretimde, millî gelirde, istihdamda daralma; işsizliğin artması…

    Sanayi üretimi TÜİK’e göre Ağustos 2018’den, İstanbul Sanayi Odası’na göre Nisan 2018’den itibaren gerilemektedir. İnşaat sektöründe küçülme sanayiden önce başladı. İşsizlik oranındaki artışın başlangıcı Temmuz 2018’dedir. Krizin derinleşmesinin en kritik göstergesi istihdamda daralmadır.

    15-64 yaş aralıkları içindeki nüfusta istihdam edilenlerin toplamı Kasım 2018’den beri düşmektedir. Millî gelir istatistiklerine göre, ekonominin tümü Ekim 2018-Mart 2019 arasında küçüldü; Nisan-Haziran verilerinin de küçülme doğrultusunda çıkması aşağı yukarı kesindir. Daha da kötüsü, elektrik tüketimi, otomotiv üretimi, sanayide kapasite kullanımı ve reel kesim güven endeksleri Temmuz 2019’da da düşmüştür.

    Millî gelirin sabit fiyatlarla harcamalar itibariyle dökümü, en sert daralmanın yatırımlarda gerçekleştiğini ortaya koyuyor: Ocak-Mart 2019’da sabit sermaye birikimi yüzde 13 oranında gerilemiştir. Bu, ekonominin geleceğe dönük büyüme potansiyelinin de aşınmakta olduğunu ortaya koyuyor.

    Bu göstergeler ortaya koyuyor ki, reel ekonomide “iniş” belirtileri 2018’in ilk çeyreğinde başladı; altı ay sonra krize dönüştü. Nicel göstergeler, krizin 2019’un tümünü etkileyeceğini ortaya koyuyor. Yıl sonuna doğru ekonominin dibe vurması yani küçülmenin son bulması olasıdır. Orta dönemde yani 2020 sonrasında ise, ekonominin durgunluğa mahkûm olacağını yani yüzde 3’ü aşmayan bir büyüme temposu izleyeceğini düşünüyorum.

    Daha olumsuz bir senaryo da olasıdır: Bankaları da kapsayan bir finansal bunalımın patlak vermesi… Dış borçların döndürülme güçlüklerinden kaynaklanabilecek olan bu sert senaryo acil gündemde görünmüyor. Geçiştiriliyor mu? Ertelendi mi? Şimdilik belli değil.

     

    H.D.: Krizle beraber ekonomide en ciddi tartışma da krizin kökenine dair oldu. “Hukuksuzluğun krizi çıkardığına” ilişkin bir yaklaşım var. Buna karşın iktidarın krizi “dış müdahale” ile açıklama çabası bulunuyor. Sizce bu köken tartışmalarına nasıl bir yanıt üretmek gerekiyor?

    K.B.: Cumhurbaşkanı, bunalımın sert bir aşamasında “kriz yok; komplo var” söylemi başlattı. Albayrak, çeşitli “ekonomi paketleri” sunarken aynı söylemi, “Türkiye’ye (veya TL’ye) karşı ekonomik saldırı” benzeri ifadelerle sürdürdü. Şimdi de “türbülansı atlattık” diyor.

    Bu ifadeler, kriz teşhisini döviz piyasaları ile sınırlı tutan bir algılama yetersizliğini yansıtıyor. 2002 sonrasında AKP politikaları, Türkiye ekonomisinin büyüme- durgunlaşma-küçülme çevrimini tümüyle dış kaynak hareketlerine bağımlı kıldı. Bu bağımlılık zamanla ağırlaştı; büyüme temposu yavaşlarken dış açık (ekonominin döviz gereksinimi) tırmandı.

    Bu ortam, Türkiye ekonomisini büyük ölçüde uluslararası finans kapitalin değerlendirmelerine teslim etti. Finans kapitalin spekülatif öğeleri (sıcak para), döviz piyasalarının ana belirleyicisidir. Bu çevreleri söylemlerinizle, kararlarınızla tedirgin ederseniz, hızlı çıkışlar gerçekleşir; bir döviz krizi tetiklenir ve reel ekonomi de bunalıma sürüklenebilir. Türkiye’de iktidar, 2017’de seçim ekonomisi ölçüsüzlüğüne savruldu; Mayıs – Ağustos 2018’de “aykırı” söylem ve eylemlerle bir döviz krizi tetikledi; sonraki aylarda ekonominin tümünün bunalıma sürüklenmesi karşısında çaresiz kaldı.

    Krizin ekonomik öyküsü budur. Kaynağında AKP’nin Türkiye ekonomisini sürüklediği ağır ve giderek yoğunlaşan dış bağımlılık var. Kendi eserleri olan bu bozukluğu, “dış komplolar” suçlamasına dönüştürme çabası çaresizliklerini yansıtıyor.

    Öte yandan, Anayasa değişikliği sonrasında hukuk sisteminin yaşadığı ağır sarsıntı, krizin oluşmasını ve yönetimini etkilemiştir, etkilemektedir. 1980 sonrasında kronikleşen yolsuzluk olgusu, AKP döneminde daha da yoğunlaştı. Bu yozlaşmanın kriz yönetiminde daha da ağırlaşmasını frenleyecek hukukî ve kurumsal güvenceler ayrıca zafiyet içindedir. Vahim bir meşruiyet bunalımı gündemdedir.

    H.D.: Yeni Ekonomik Program ve 11. Kalkınma Planı ile birlikte iktidar tarafından ekonomide bazı hedefler konulmuş durumda. Bu hedefler arasında “üretim” vurgusu ve “hedef çeşitlenmesi” dikkat çekiyor. Sizce ekonomide bir paradigma değişimi mi mevcut?

    K.B.: Yeni Ekonomi Programı, IMF’siz bir IMF programıdır; ana öğeleri Mart 2018’de IMF uzmanlarınca hazırlanan bir Türkiye raporundan alınmıştır. O belgede, sonraki OVP’de, yıllık programda ve 11. Kalkınma Planı’nda göstermelik üretim vurgusu ve hedefleri ciddiye alınamaz. Zira hepsi, neo-liberal modelin serbest piyasacı ana doktrinini benimsemektedir. Bu doktrin, ekonominin dış bağımlılık öğelerinin azaltılmasına ve bunun için üretim yapısının dönüştürülmesine öncelik veren bir planlama perspektifinin tam karşıtıdır.

    H.D.: Peki bu tabloda işçi sınıfı ve emekçi halkı bekleyenler neler? Ciddi bir saldırı programı hazırlanmış durumda. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda kıdem tazminatının fona aktarılması, esnek çalışma biçimlerinin arttırılması ve teşvik edilmesi hedefler arasında yer alıyor. İşçi sınıfının krizden “sosyal” ve “ekonomik” anlamda ciddi bir kayıpla çıkması olası. Buna karşı ne yapmalı, ekonomide işçi sınıfı ve emekçi halk lehine neler yapılmalı?

    K.B.: Bir yıllık ekonomik kriz, tüketimi, istihdamı, reel ücretleri, maaşları, emekli aylıklarını eriterek, emekçileri borç tuzağına sürükleyerek daha da ağır bir toplumsal bunalıma dönüşmüştür. Ekonominin küçülmesi, 2019’da son bulsa dahi, sonrasında (yukarıda değindiğim) bir durgunlaşma dönemi yaşanacaktır. Bu, kriz ortamındaki işsizlik oranlarının ve emek-karşıtı bölüşüm kayıplarının sonraki yıllara da taşınması anlamına gelir.

    İktidar, dış kırılganlıkların ağırlaştığı bir ortamda seçim ekonomisini sürdürmeyeceğini fark ettiği için seçim takvimini öne aldı. Mart-Haziran 2019 yenilgileri bu sayede sadece yerel yönetimlerle sınırlı kaldı.

    Kendiliğinden gelişen, Haziran’da başarılı olan siyasî muhalefet bloku, emek örgütlerinin özellikle sendikalaşmanın zayıfladığı bir dönemde gerçekleşti. Muhalefet blokunun halk sınıflarında etkili olması, kök salması için, emekçilerin ekonomik, toplumsal taleplerine duyarlı olması; krizin kapkaççı sermaye çevrelerince yönetimine açıkça karşı çıkması gerekiyor. Tüm ilerici, sola dönük meslek örgütlerine, partilere, hareketlere, aydınlara bu doğrultuda büyük ödevler düşüyor. Demokratikleşme programlarının, sıradan işçilerin, diplomalı, diplomasız işsizlerin, topraksız köylülerin, çiftçilerin, kent ve kır yoksullarının özlemleriyle bütünleşmesi, kaynaşması gereklidir.

  • Hukuk Felsefesi: Yeni Akademik Yıla Eski Sorular

    “Okullar” açılıyor. İçinden geçtiğimiz son üç yıl, yarattığı bütün yıkım bir yana, üniversitenin gerçek anlam ve değerini eleştirme imkanını da elimizden almamış olsaydı, belki çok daha geniş bir perspektiften, rahat bir tartışma yürütülebilirdi. Ancak dönem, bize akademinin bir nostalji nesnesi olarak kavrayışımızda yeniden biçimlenmesini, biçimlenirken güzellenmesini dayatırken ideolojik işleviyle “bir zamanlar” kalıbını sunuyor. Öyleyse öncelikle bu alandaki daralmayı tespit etmek yerinde olur.

    Chomsky, ısrarla üniversitelerin işlevinin ikili olduğunu vurgular. Bir yandan iş gücü üretirken ideolojik aygıt olarak tarihsel vazifesini icra eden akademi; diğer yandan da işleyişiyle, devingen bir güç ve ısrarla karşı dalgayı örgütler. Aydınlanma mirasını eleştirirken dahi mecbur kalınan ilk emir (“Sapere aude!”) bunu zorunlu tuttuğu için değil sadece; üniversite öğreteni, öğreneni, araştıran ve uygulayanıyla bilginin toplumsallaşmasına ister istemez hizmet edecek bir kurum olduğundan da…

    Tam da bu nedenle, üniversiteyi sadece öğreten kadrolardan ibaret görüp, uğratıldığımız kırıma atıfla sonunu ilan etmek, fazlaca “profesyonel” bir defoya işaret ediyor olabilir. KHK’lar marifetiyle mesleğinden uzaklaştırılan, ekmek parası derdine düşen, ceza davalarına muhatap olan meslektaşlarımızın hesabını sormak, bir bütün olarak üniversiteye sahip çıkmanın bugün için öncelikli parçası elbette. Ancak daha büyük mücadele alanının YÖK’ün kurulduğu günden itibaren kısmi felç koşullarında yaşamaya ve üretmeye çalışan akademik hayatımızla çizildiğini unutmamak gerekir.

    Sadece bir başlangıç olması açısından, sürekli dem vurduğumuz akademik özgürlüklere biraz yakından bakmak, üniversitenin asıl önemli işlevinin nasıl hasar gördüğüne ve dolayısıyla ne ile mücadele etmek gerektiğine işaret edebilir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Avukatlar Sendikası Üzerine (12.09.2019)

    Ülkemizde hukuk ve siyaset gündemi her zamanki gibi çok yoğun. Özellikle 2019 Adli Yılı, açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde yapılması kararı ile barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin farklı konum alışları ile başladı. Yeni yargı reformu, baroların yapısının değiştirilmesi gündemde. Avukatın ekonomik açmazları ve emek sömürüsünün çay parasına indirgenerek şov malzemesi yapıldığı şu günlerde avukatın emeğini, mesleki itibarını, avukatlar nezdinde hukuksal ve toplumsal gündemi konuşmak ise elzem. 2019’da yeni yönetimini belirleyen Avukatlar Sendikası, yeni Adli Yıla ilişkin yaptığı açıklamada tüm bu durumlara ilişkin olarak etkin ve yaygın mücadele çağrısında bulundu. Yargının yoğun gündemine dair söyleyecekleri, yapacakları ve sendikal statüsü ile tartışılan ve konuşulan bir kurum olan Avukatlar Sendikası ile ilgili merak edilenleri Sendika başkanı ve aynı zamanda yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy’a sorduk.

     

     

    Hukuk Defterleri: Öncelikle Sendika’nın yeni yönetimini ve başkanlığını kutlarız. Hemen Avukatlar Sendikası’nın ne zaman faaliyete başladığına ilişkin sorumuzla söyleşimize başlayalım.

    Selin Aksoy: Çok teşekkür ederiz. Belirtmek isterim ki, bu Genel Kurul’da Sendikaya yeni üye olan birçok arkadaşımızla ve eski yönetimdeki arkadaşlarımızın deneyimleriyle birlikte, çok daha güçlü bir şekilde mücadelemizi büyüteceğimize inanıyorum. Hemen soruya döneyim. Avukatlar Sendikası yani Av-Sen, Türkiye’nin ilk ve tek avukat sendikasıdır. 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kuruldu. Kuruluşunu ise, Yargıçlar Sendikasına karşı açılan kapatma davasının duruşması olan 9 Aralık 2014 günü ilan etti.

    H.D.: Bildiğimiz kadarıyla meslek sendikacılığı hala mevzuatımıza göre kabul edilmiyor. O halde Sendikanın yasal statüsü nedir?

    S.A.: Aslında Türkiye’de meslek sendikacılığının yasaklanması (kamuda bu yasak açıkça halen var ancak özel sektör açısından yasak kalkmış olmasına rağmen halen iç mevzuat sadece “işçi-işveren” üzerine kurulu olduğu için, fiilen yasak sürmektedir), işkolu esasına göre sendika kurma zorunluluğunun getirilmesi, uluslararası hukuka açıkça aykırı. Nitekim, Yargıçlar Sendikası’nın başvurusu üzerine Mart 2012’de ILO, meslek sendikacılığının mümkün olması gerektiğini, örgütün şikayetinin haklı olduğunu ifade etmiş ve konuyla ilgili Hükümet’in iç mevzuatını ILO sözleşmeleriyle uyumlu hale getirmesi gerektiğini belirtmiştir. Buna göre tüm çalışanlar, “çalışan” sıfatıyla sendika kurabilir/ sendikalara üye olabilir.

    Avukatlar Sendikası da yürürlükteki mevzuatın meslek sendikası kurulmasını yasaklaması nedeniyle 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun ekindeki tabloda yer alan “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” işkolunda kurulmuş olmakla beraber, hem sigortalı çalışan (işçi) hem de serbest çalışan avukatlar sendikamızda mücadele etmektedir.

    Avukatlar Sendikası mahkemelerce de tanınmakta işçi avukatlara ilişkin davalarda emsal ücret bilgisi vermeye yasal olarak yetkili olduğundan meslektaşlarının haklarını almalarına yardımcı olmaktadır.

    H.D.: Peki avukatların mücadele ettiği bir sendika olarak, sizin diğer sendikalardan farkınız nedir?

    S.A.: Elbette önceliğimiz meslektaşlarımızın mesleki sorunlarının çözülmesi için mücadele etmek ama onunla birlikte Türkiye’nin hukuk sistemindeki sorunlar, adaletsizlikler, hukuka aykırılıklar gibi konularda aktif sorumluluk üstlenmek ve bu konularda da çalışma yapmak. Çünkü biliyoruz ki, avukatın yaşadığı sorunlar, ülkemizdeki hukuk politikasından ve sistemsel dönüşümden azade değil.

    H.D.: Sendika barolara bir alternatif midir? S.A.: Bu soruyu cevaplamadan meslekteki genel tabloya biraz bakalım isterim.

    Avukatlığın, bir meslek olarak değer ve nitelik kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biri de ülkemizdeki hukuk eğitimi, hukuk fakültelerin eğitimci kadrosu ve kontenjan bolluğudur. Mesleğe yeni başlayan ve bürolarını açan genç avukatlar ise, piyasa koşulları altında ezilmekte ve meslek odaları olan barolardan hiçbir yardım görememektedirler.

    Bunun yanında, başka bir avukatın yanında çalışan avukatlar, çok düşük ücretlere çalışmakta, buna rağmen çoğunun sigortaları gerçek ücretleri üzerinden yatırılmamakta, mesleki güvenceleri ve iş güvenceleri bulunmamaktadır. Avukatlığın fazla mesaisi olmaz denilerek ağır çalışma şartları altında çalışma yapmak ise olağan hale gelmiştir.

    Mesleğe yeni başlayan genç avukatlar, ofislerini açar açmaz devlet ve barolar nezdinde dezavantajlı konuma gelmektedirler. CMK ve adli yardım hizmetleri, ne bu hizmetlerden yararlanan yurttaşları ne de görev alan avukatları memnun etmemektedir.

    Stajyer avukatlar, staj süreleri boyunca kayıt dışı, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışmaya mahkûm edilmekte ve çoğu kez onur kırıcı muamele ile karşılaşmaktadır.

    Avukatlığın geldiği bu geri dönülemez duruma ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan “Yargı Reformu Strateji”sindeki amaçların ise sorunları çözmekten çok uzakta olduğu, avukatların ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz görmezden gelinerek hazırlandığı, çözüm önerisi olarak sunulan modellerin avukatlığı bir “hukuk piyasası” olarak görerek tekelleşmeye, niteliksizleşmeye ve işçi avukatların daha da fazla yoksullaşmasına ve sömürülmesine yol açacağı da anlaşılabilmektedir.

    Bu tabloda kanımızca Barolar, avukatlığın içinde bulunduğu dönüşüme karşı bütünlüklü ve örgütlü bir mücadele verememekte, özellikle mesleğe yeni başlayan avukatları yalnız bırakmaktadır.

    Bununla beraber Sendikaların, barolardan tamamen farklı yetkileri mevcuttur. Avukatlar Sendikası, baroların alternatifi olmayıp, zorunlu üyelik sistemi bulunan baroların işlevlerini yerine getirirken aksayan yanları, eksiklikleri tespit ederek barolara bu konularda uyarılarda ve tavsiyelerde bulunan, hukukun üstünlüğünün ve meslektaşların haklarının korunması konusunda barolara yardımcı ve gereğinde baskı gücü olan, kamuoyu oluşturma işlevi üstlenen örgütlenmiş bir güç olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

    H.D.: Bağlı çalışan/işçi avukatların statüsü sizce ne şekilde değerlendirilmeli?

    S.A.: İşçi avukatlık gerçeği, tüm meslektaşlarımızın kimi zaman bizzat içinde olarak yaşadığı, kimi zaman şahit olarak izlediği ancak mutlaka bildiği bir gerçeklik haline gelmiştir. Bugün işçi avukatlar, serbest hukuk piyasasında emeğini satarak geçimini sağlamaya çalışıyorlar. Serbest piyasa koşulları tarafından belirlenen ve yaşadıkları şehre göre değişkenlik gösteren ücretlerin mevcut olduğu; fazla çalışmanın ücretlendirilmediği, gerçek maaş üzerinden sigortalanmayan, öğle tatili-yemek molası-çay molası gibi hakları olmayan bir ortamda çalışıyorlar.

    İş Kanunu’ndaki işçi ve işveren tanımını şöyle; “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.” İşçi tanımı yapılırken, 2821 sayılı Kanunun 2..maddesinde olduğu üzere, “iş sözleşmesine dayanarak çalışma” yeterli görülmüştür. İş sözleşmesi ise kanunda şu şekilde yer almıştır; “Madde 8. – İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir.”

    Kanundaki tanımdan da anlaşılacağı üzere işçi kavramının unsurlarından olan “bağımlı olarak iş görme eylemi” ile, klasik avukat tanımındaki “bağımsızlık kavramı” çelişiyor gözükmektedir. Klasik avukatlık tanımındaki bağımsızlık; avukatın mesleğini icra ederken diğer yargı organları ile resmi kurumlara ve bunların yanında müvekkile karşı sahip olduğu bağımsızlık olarak kodlanmıştır. Ancak burada şöyle bir ayrım var; avukatın müvekkile karşı bağımsızlığı, işi reddetme noktasında var olup, hukuki meselenin özü itibariyle vekili olduğu kişi adına yönelteceği taleplerde müvekkilin talimatlarının dışına çıkamaz. Avukat, hukuki meseleyi inceler ve müvekkilinin talepleri doğrultusunda harekete geçer. İzlenecek hukuki yolun içeriğine karar verme inisiyatifine sahip olmakla beraber inisiyatifi, sadece müvekkil tarafından belirlenen taleplerin gerçekleştirilmesinde izlenecek hukuki yoldan ibarettir.

    Serbest çalışan avukatların işçi avukatlarla aralarındaki farkın bağımsızlık düzlemindeki yansımasının, esasında, işçi avukat ve işveren avukat arasındaki ilişkide ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Zira işçi avukatı yukarıda izah ettiğimiz işlevsel bağımsızlık tanımına yerleştirdiğimizde, öncelikle bağımlılık ilişkisinin diğer yargı kurumları, resmi organlar ya da müvekkillerle değil, işvereni olan avukatla var olduğunu görebiliriz. Bu bağımlılığın temelleri ise ikilinin arasında var olan ekonomik ilişkide yatmaktadır.

    Avukatlık Kanunu’nda işçi avukatlık, 12. maddenin c bendinde “Özel hukuk tüzelkişilerinin hukuk müşavirliği ve sürekli avukatlığı ile bir avukat yazıhanesinde ücret karşılığında avukatlık,” şeklinde yer alarak “avukatlıkla birleşebilen işler” başlığı altında düzenlenmiştir. Ancak kanunun devamında ücretli olarak çalışan bu avukatlara dair hiçbir düzenleme getirilmemiş ve bırakılan bu boşluk işveren avukatlar ve serbest hukuk piyasası tarafından doldurulmuştur. Ortaya çıkan tablo ise, günde 12 saate varan çalışma süreleri, hafta sonu çalışmasının yaygınlaşması, resmi tatillerde dahi çalışma zorunluluğu, tüm bu fazla çalışmalar sebebiyle hiçbir ödeme yapılmaması, avukatların aldıkları gerçek maaş üzerinden değil alt sınır üzerinden sigortalanmaları, öğle tatillerinin olmaması ve mesleki etik kuralları dışında davranışlara maruz kalınması şeklindedir.

    H.D.: Kimler üye olabilecek? Sendika kimleri hedefliyor?

    S.A.: 31.12.2018 verilerine göre (TBB) Türkiye’de 116.779 avukat bulunuyor. Bu sayının son 10 yıl içerisinde ikiye katlandığı da ikinci bir gerçek. Bu avukatların üçte birinden fazlası ise başka bir avukatın yanında sigortalı olarak çalışan/ işçi avukat. Sendikamız ise tüm bu işçi avukatları olduğu gibi, serbest çalışan avukatların da üye olmasını mümkün kılıyor. Kaldı ki sendikamız kapsamında emeğini ve önce kendi hakkını savunan bütün avukatların birlikte mücadele etmesini amaçlıyoruz.

    İşçi avukatlar yani 4A’ya tabi olarak çalışanlar, e-devlet üzerinden sendikamıza üye olabilirken, serbest avukatların üyeliği için internet sitemizde yer alan üyelik formunu doldurarak bize göndermesi veya sendika merkemizi ziyaret ederek form doldurması gerektiğini bu vesileyle buradan duyurmuş olalım.

    H.D.: Dergimizin bu sayısının dosya konusu Türkiye’nin yeni yargı düzeni. Söyleşi vesilesiyle, Yargı reform paketi ile ilgili Sendika’nın düşüncelerini de öğrenmek isteriz.

    S.A.: Yargı Reformu Strateji Belgesi bildiğiniz gibi yerel seçimlerden önce açıklanmıştı. Dolayısıyla metnin açıklandığı dönem ve özellikle yine AB’ye hoş görünme çabalarının manidar olduğunu düşünüyoruz. Metnin içeriğini incelediğimizde ise belgenin “demokrasisini güçlendirmeye, hak ve özgürlükleri geliştirmeye ve genişletmeye güçlü bir şekilde vurgu” yaptığı ve amaçladığı iddiasında olduğunu görüyoruz. Oysa her ne kadar metnin her yerinde “ifade özgürlüğü” geçse de kadınların yaşam, çocukların eğitim hakkının bile sağlanamadığı bu ülkede, avukatlar savunmalık görevini yaparken, gazeteciler ve akademisyenler cezaevlerini doldururken akla gelecek son hak “ifade özgürlüğü” olabilir. Burada neredeyse bir alegori olduğu bile söylenebilir. Dolayısıyla “Yargı Reformu Stratejisi” de aslında AKP’nin kendi rejimini kurması sürecinde hukuku ve yargıyı kullanmasının bir kez daha tescil edilmesi gibi geliyor.

    Reform niteliksizleşmeyi önlemeyi amaçlayarak mesleğe giriş sınavı getirmeyi amaçlıyor örneğin. Metnin kısıtlı açıklamasına göre bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedefleniyor. Ama işin gerçeği, Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısının günden güne artarken, kadrolarında yeterli profesör/doçent olup olmadığının denetlenmediği bir ortamda niteliksizleşme sorununun öğrenciler üzerine bırakılmasıdır. Bu avukatlık alanının daha da piyasalaşması, şirketleşmesi anlamına gelecektir. Bir yandan bu sınavlara hazırlık için kurslar ortaya çıkacak, sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişiler (ara elemanlar) ortaya çıkacaktır. -iddiaya göre- böylece de mesleğin niteliksizleşmesinin önüne geçilecektir. Belirtilen tablonun oldukça gerçekdışı olduğu ortadadır.

    H.D.: Türkiye Barolar Birliği’nin son dönemlerdeki tutumu ve Adli Yıl açılışına ilişkin baroların açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    S.A.: Adli yıl açılışında Metin Feyzioğlu yaptığı konuşmasında “Bizim için vatan söz konusu ise gerisi teferruattır, işte biz bugün bunun için buradayız.” dedi. Bir başka dikkat çeken ifadesi ise “Ülkemiz 15 Temmuz darbe girişimi ile iç savaşa sürüklenmek istenmiştir. Milletçe tek yumruk olarak bunu önledik. Bir daha böyle bir felaketle karşılaşmamak için demokratik kurumlarımızı ve hukuk devletinin taşıyıcı sütunlarını güçlendirmek zorundayız.” Şeklindeki ifadesidir. Bu ifadeler artık üstü kapalı şekilde değil, açıkça AKP tarafından inşa edilen yeni rejimde, hukukun ve yargının rolünün, siyasi iktidarı güçlendirmek yönünde ve onun talimatları ile hareket edeceği bir ortamın kabulüdür.

    Buna karşı çıkan ve Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ndeki Adli Yıl Açılışı’na katılmayan ve bu konuda açıklama yapan baroların bu tavırlarının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Keza Feyzioğlu’nun konuşmasının ardından da Barolar TBB’yi olağanüstü genel kurula çağırdı. Gerçekten de Feyzioğlu’nun konuşması, içerisinde AKP iktidarının yargıya ilişkin projeleri ile paralel şekilde, yargıyı daha fazla iktidara bağımlı hale getirmeye ilişkin ifadeleri barındırmakla beraber, üye çoğunluğu anlamında avukatların önemli bir kısmını temsil eden barolar tarafından yapılan açıklamaları yok sayması ile de ayrıca dikkat çekici. Bu şekilde, TBB Başkanı, Avukatlık Kanunu madde 110/1’de yer alan ve baroları ilgilendiren konularda barolarla görüşerek çoğunluğun düşünce ve görüşünü belirtmek zorunda olduğuna ilişkin görevini de ihlal etmiştir.

    H.D.: Daha önceki bir soruda biraz değindin. Ama biraz daha ayrıntı almak için son soru olarak, meslek sorunları ile ülkenin ve hukukun içinde bulunduğu durumu birbirinden bağımsız değerlendirmenin mümkün olup olmadığını soralım.

    S.A.: Değil tabi ki, bugün avukatlığın içinde bulunduğu durum genel anlamda yargının da dönüşümünün bir parçası. Yine belirttiğimiz gibi hukukun AKP tarafından araçsallaştırılması ve hatta hukuksuzluğun AKP’nin hukuku haline gelmesinin de bir sonucu. Bununla beraber avukatlığın dönüşümünün siyasal krizlerden etkilendiği kadar ekonomik krizlerden de etkilendiği, ülkenin içerisinde bulunduğu iktisadi durumun avukatlık mesleğinin bugünkü konumunda önemli bir rol oynadığını da belirtmek gerekir. Aslına bakıldığında avukatlıkta yaşanan bu dönüşüm, tüm mesleklerde yaşanmıştır. Kapitalizm, avukatlık, mühendislik, doktorluk, bankacılık vs. gibi üretim araçlarına sahip olmayan, ücretle geçimini sağlayan vasıflı emek gücünün geçmişteki ayrıcalıklı kimliğini alt üst etmiş ve bu ayrıcalık yanılsaması ortadan kalktığında gerçek, kendini, meslek mensuplarının kendi içinde ayrışması ve işçileşme olarak göstermiştir.

    Siyasi iktidar baroları ve yargıyı, kendi siyasi hedeflerine ulaşabilmek için araç olarak görmekte, hukuku araçsallaştırmak suretiyle kendi meşruiyetini sağlamaya çalışmaktadır. Yargının giderek bağımlılaşan ve niteliksizleşen yapısında avukatlık yapmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

    Tam da bu yüzden, avukatların ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, mesleki açıdan avukatlık mesleğinin olması gereken nitelikte icra edilebilmesi için tüm avukatları Sendikamız ile birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

    H.D.: Söyleşi için teşekkür ediyoruz. Sendika’ya başarılar diliyoruz.

    S.A.: Sendika olarak biz de sizlere çok teşekkür ediyoruz.

  • Düzenin “Yeni” Hukuku

    Yargıda geldiğimiz nokta nedir?

    Sanırım bunun için 2 Eylül tarihinde Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde yapılan 2019-2020 Adli Yılı açılış töreni bize bir dizi veri sunabilir. Bunun için de törende yapılan üç konuşmayı mercek altına yatıralım.

    Beş yıllık “ara” sonrası Adli Yıl açılışı töreninde söz alan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşması oldukça zayıftı. Ülkede yaşananları, dolayısıyla hukuk ve yargı alanında yaşanan birçok başlığı yok sayan, Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni konuşmasında merkeze koyan Feyzioğlu, öyle veya böyle herhangi bir tarafça dile getirilebilecekleri sıralamakla yetindi. Bu nedenle, konuşmasında yer alan ve bu yazı çerçevesinde değerlendirilebilecek olan, hukuk alanındaki mesleklere giriş sınavı ile hâkim ve savcı yardımcılığı müessesesi önerisini hatırlatmakla yetineceğim. Bir de tek“cesur”(yadakarşı)önerisisayılabilecek olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısının oluşturulmasına dair önerisini. (Tayyip Erdoğan da kendi konuşmasında HSK üyelerinin bugünkü seçim yönteminin -Meclis ve yürütme tarafından seçilmesinin- kuvvetler ayrılığı yorumu ile ilgili olduğunu ifade ederek, “Türkiye’nin örnek aldığı Batı demokrasilerinde yargı organlarının kararlarını kanun adına vermesi de yine bu anlayışın sonucudur. Ülkemizdeki tartışmalarda kuvvetler ayrılığına yönelik ithamların daha ziyade yürütme- yargı gerilimi üzerine bina edilmesinin sebebi, bu önemli gerçeği örtmeye yöneliktir” dedi. Konuşmalar önceden hazırlandığı için, Erdoğan Feyzioğlu’na cevap verdi demeyeceğim, denk gelmiştir. Ya da daha önce aralarında konuşmuş olabilirler, o nedenle konuşmasına konu olmuş olabilir.)

    Nihayetinde, Metin Feyzioğlu’nun tüm konuşması tek bir kelime ile özetlenecek olursa, bu, kendisinin de ifade ettiği üzere “normalleşme”dir. Arayış budur!

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.