Yazar: furkan

  • Hâkim ve Savcılar Açısından Yeni Yargı

    Durum tespiti

    Türkiye’nin yeni yargısı konulu dosya için bir yazı yazmam istendiğinde, önce uzun uzun düşündüm. “Yeni” bir yargı söz konusu muydu acaba? Çünkü, bir yönüyle, “batı cephesinde yeni bir şey yok” iken, bir yönüyle evet yeni bir şeyler vardı! Yeni bir şey yok derken, ülkemiz yargısında yaygın olarak görülen davranış biçimi, tepki ve uygulamalarda bir değişiklik olmadığını belirtmek istiyorum. Büyük (hatta dünyanın en büyüğü bile var!) adliye binaları, çoğalan personel, araç-gereç, yükselen hâkim- savcı ve mahkeme sayısının getirdiği bir “yenilik” yok! Yani, savcılık ve mahkemelerdeki soruşturma ve dava sayıları yine artıyor, soruşturma ve davalar yine uzun sürüyor ve bitirilemiyor; adalet duygusunun tatmini yine alt düzeyde ve yargıya duyulan güven de öyle. Bu anlamda yeni bir yargı bulunmuyor aslında. Ama öte yandan, olumlu bir anlam taşımasa da, yeni denebilecek bir yargı oluşumuna doğru gidiş olduğu söylenebilir.

    Aslında bunun işaretleri 15 Temmuz 2016’da verilmişti. Önce olağanüstü hal ilanı ile başlayan süreç, OHAL kararnameleri ile sürüp gitti. Çıkarılan kararnameler ile çok sayıda yasada değişiklik yapıldı. Üstelik bu KHK’ler, Anayasa’ya aykırı olarak TBMM onayından geçirilmedi ve hemen uygulamaya sokuldu. Konu uzmanı Anayasacıların sözleri boşlukta yankılanıp kayboldu. Bu dönemde yapılan yasa değişiklikleri ile OHAL durumu “olağan” hale dönüştürüldü. Bir yandan da yargı düzeninin yeniden şekillendirilmesine gidildi. Önce 2017 yılında 6771 sayılı Yasa ile yürürlüğe konulan Anayasa değişikliği sonrasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirildi. Yasa’nın 14. maddesi ile Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişiklikle, “Yüksek”lik unvanı kaldırılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı tümüyle yeniden oluşturuldu. 2010 yılındaki Anayasa değişikliği ile HSYK’nun yapısı değiştirilip, Kurul’un 7 asıl ve 4 yedek üyesinin meslek içindeki hâkim-savcılar tarafından yapılacak seçimle belirlenmesi uygulaması getirilmiş ve yapılan ilk seçimde, iktidar-cemaat ortaklığı seçimi kazanmıştı. Ayrıca, Cumhurbaşkanı tarafından avukatlar ve öğretim üyeleri arasından 3 asıl ve 3 yedek üyenin seçilmesi, 3 asıl ve 3 yedek üyenin Yargıtay, 2 asıl ve 2 yedek üyenin Danıştay Genel Kurulları ve 1 asıl ve 1 yedek üyenin de Adalet Akademisi Genel Kurulu tarafından seçilmesi uygulaması ile, hükümet-cemaat etkisi kesin bir üstünlük kazanmıştı. Ancak sonrasında, dershanelerin kapatılması, MİT Tırları olayı, 17-25 Aralık soruşturmaları gibi gelişmeler, iktidar-cemaat ortaklığını bozduğu gibi, 15 Temmuz darbe girişimi, iktidar açısından yargının tekrar düzenlenmesini zorunlu kıldı. Sonuçta, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında oluşturulan kurulda, artık Fetö’cü olan cemaatin kurul üyeleri tasfiye edilerek, iktidarın kurulda tam egemenliği sağlanmış oldu. Buna göre, hâkim ve savcıların yaptığı üye seçimi uygulaması da kaldırılarak, kurulun tabii üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı ile Cumhurbaşkanı’nın seçeceği meslekten ve hâkim sınıfından 4 üye dışında, 3 üyenin Yargıtay, 1 üyenin Danıştay üyeleri arasından, ayrıca 3 üyenin üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından TBMM tarafından seçileceği uygulaması getirilerek, konu garantiye alındı. Zira, TBMM’deki seçimde, iktidar partisinin oylarının (dolayısıyla aynı zamanda bu partinin başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın!) tercihleri üstünlük sağlayacak sayıda olduğu için, istenmeyecek bir kişinin seçilmesinin önüne geçilmiş ve istenen kişilerin seçilmesinin önü açılmış oldu. Zaten Kurul’un başkanının Adalet Bakanı olduğu dikkate alındığında, toplam 13 üyeli Kurul’un iktidar istek ve güdümünde oluşturulduğu kolayca anlaşılır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İlerici Hukukçular S-400 Tartışmasında Nerede Durmalı?

    Giriş

    Bilindiği üzere, mer’i uluslararası hava hukuku, devletlerin kara ve deniz ülkelerinin üzerindeki hava sahasında tam ve münhasır egemenlik hakkını haiz olduğu ilkesine dayanmaktadır. Havacılık anlamında egemenlik, hava sahasının mülkiyetini ifade etmekte ve ulusal hava sahası üzerinde yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kullanılmasında ilgili devletin münhasır yetkili olduğu kabul edilmektedir. Bu husus, esasen sivil hava nakil araçları ile ilgili olmakla birlikte devlet hava araçlarına ilişkin olarak ülkelerin kendi hava sahaları üzerindeki yetkilerini de düzenlemesi sebebiyle önem arz eden, Şikago Konvansiyonu adıyla bilinen ve ülkemizce 05.06.1945 tarihinde 4749 numaralı kanunla onaylamış, Resmî Gazete’nin 12.6.1945 tarihli ve 6029 numaralı nüshasında yayımlamış olan Milletlerarası Sivil Havacılık Anlaşması’nın 1. maddesinde düzenlenmiştir. 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’nda da “Türk Hava Sahası”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaki ülke ile Türk karasuları üzerindeki saha” olarak tanımlanmış (m.3/a) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk hava sahasında tam ve münhasır egemenliği haiz olduğu düzenlenmiştir (m.4). Bu itibarla, Türk hava sahasında meydana gelebilecek güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi, bu tehditlere karşı vatandaşların can ve mal güvenliklerinin korunması için alınacak tedbirler Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık hakkı kapsamındadır.

    Hava sahasını kullanan başlıca unsurlar “barış, kriz ve savaş ortamında dost, tarafsız ve düşman ayrımına tabi olmak kaydıyla değişik irtifalarda uçan sivil ve askeri uçaklar, helikopterler, insansız hava araçları, karadan-denizden (altından) havaya/karaya ve denize (altına) fırlatılan seyir ve balistik füzeler” biçiminde ortaya çıkmaktadır. Hava sahasının takip ve gözleminde kullanılan radar sistemleriyle ülkemiz hava sahasını kullanan tüm hava araçları 24 saat izlenmektedir. Yakın tarihte yapılan mevzuat değişiklikleriyle drone ve benzeri insansız hava araçları da bu kapsama dahil edilmiştir. Bu bağlamda Türk Sivil Havacılık Kanunu’nun 144. maddesi de yeniden düzenlenerek insansız hava araçlarının uçurulması özel izne tabi tutulmuştur.

    Günümüzde nükleer, biyolojik, kimyasal veya konvansiyonel başlık taşıyan balistik füzeler ile seyir füzeleri, sınır bölgelerinde kısa menzilli roket sistemleri, toplar ve havanlar, düşmanca niyetle yaklaşan uçaklar ciddi tehditler oluşturabilmekte, devletler de bu tehditlere karşı tedbir almak ve karşı koymak için hava-füze savunma sistemleri geliştirmeye çalışmaktadırlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Hukuk – Siyaset – Yargı, Yeni Adli Yıl Başladı…

    Yeni adli yılın açılışı, dergimizin okuyucularının da yakından takip ettiği gibi, ülke gündeminde önemli bir yer tuttu. Adli Yıl Açılışının Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde olmasını reddeden baroların yarattığı etkinin yanında, gerek açılış toplantısındaki vurgular gerekse sonrasındaki gelişmelere bakıldığında herhangi bir adli yıla girmediğimizi göstermektedir.

    Merceği önce barolara tutalım.

    Öncelikle, Yargıtay’ın Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde yapılacak açılış için barolara gönderdiği davete, ilk olarak İzmir Barosu’nun verdiği cevapta “Bir kişi rahatsız olduğu için, Türkiye Barolar Birliği Başkanının adli yıl açılış törenlerinde konuşma yapmasının önüne geçmek amacıyla yasa değişikliği yapanların salonlarında, avukatları dinleyici olarak törene çağırmanızı ancak naiflik olarak adlandırabiliyoruz. Anlaşılan o ki; halkından kopuk bir yargı sisteminin mimarlarının, vatandaşın adalete erişimini zorlaştıranların, hiçbir canlıya yaşama imkanı tanımayanların, hakimlik ve savcılık teminatını yok sayanların, hayalleri avukatsız bir yargı olanların salonlarında adli yılı açmak, 2019 yılında da sizlere nasip olacak. Bu cevabi yazımızla, siyasi kararlarla, mesleki faaliyetlerini gerekçe göstererek yüzlerce mensubunu tutsak ettiğiniz onurlu bir mesleğin temsilcileri olarak, yaptığınız nazik daveti geri çevirmek zorunda olduğumuzu bildiriyoruz. Bize kalırsa, siz de o salona gitmeyin” derken, bu reddiyeye onlarca baro sonrasında yaptığı açıklamalar ile ortak oldu.

    Yeni Adli Yıl açılışı, avukatların ezici çoğunluğunu temsil eden onlarca baronun açılışa katılmaması kararı sonrasında, TBB’yi temsilen katılacağını duyuran Metin Feyzioğlu verdiği bir demeçte, “İstanbul, Ankara gibi bazı barolar “Yargı reformu Külliye’de mi açıklanır” demiş. Ben de dedim ki “Sizin evinizde mi açıklayacak, benim ofisimde mi açıklayacak”. Devlet kurumlarının uyumlu çalışmasından anayasa gereği sorumlu olan Cumhurbaşkanı millete bir söz veriyor. Cumhurbaşkanı açıklamasın demek büyük bir çelişki. Yani devlet buradan yönetilmesin diyorlar. Devletin nereden yönetileceğine millet karar verecek. Anayasaya göre devletin nerede yönetileceği açıklanmış” diyerek kendisine dönük eleştirilere cevap vermiş oldu. Ancak bu cevapta en önemli husus, hiç kuşku yok ki 2019 Yargı Reformu Stratejisi’ne yapılan atıftır. Ve Yargı Reformu Strateji Belgesi yeni adli yılın değil, önümüzdeki bir dönemin ana tartışma konularından biridir.

    Baroların aldıkları konumun ise sadece Yargı Reformunu merkeze alarak açıklama yapmak değil, aynı zamanda 17 yıllık AKP iktidarının yargıyı düşürdüğü duruma dair de ortak bir tepki vermek olduğu görülmüş, bu ortaklığın içerik ve biçiminin nasıl ilerleyeceği ya da ilerleyip ilerlemeyeceği de, önümüzdeki günlerin konusu olarak kalmıştır.

    ***

    Geçtiğimiz sayımızın, Mercek sayfasında Evrim Şenöz tarafından kaleme alınan “2019 Yargı Reformu Stratejisi Belgesi” makalesinde ana vurgular, uzun süredir AKP’nin yargıda dönüşüm adı altında hukuku önemli bir araç haline getirdiği ve bu aracın da yargıyı yürütme erkine daha fazla bağladığı, yargının/ hukukun sermayenin talepleri ile uyumlu olarak piyasalaşmasının önünün açıldığı, savunmanın da bu sürece uygun hale getirildiği, reform paketinin desteklenmesinin ise bu sürecin aklanmasına yarayacağı noktalarına yapılmıştı.

    Yazının kaleme alınmasından bu yana geçen zamanda sadece ilgili makalede yazılanlar dışında AKP’nin daha da fazla noktayı açık ettiğini söylemek mümkün.

    İlk açığa çıkanın ise, Yeni Adli Yıl açılışında söylenen ve davete icap etmeyen barolara dönük bir seslenme ile cisimleşen, barolar başta olmak üzere meslek örgütlerindeki seçim sistemine dönük müdahale olduğunu söylemek mümkün.

    Cumhurbaşkanı’nın adli yıl açılış töreninde “İlk çözmemiz gereken meselelerden biri, tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesidir” cümlesinin AKP’nin eskiye dayanan bir isteği olduğunu, baro seçim süreçlerinde AKP’ye yakınlığı ile bilinen seçim gruplarının bunu kürsülerden çoğu kez dile getirdiğini bilmekteyiz. Çoğu baronun daveti boykot ettiği, sonrasında bazı baroların TBB için olağanüstü genel kurul çağrısı kararı aldığı bir dönemde, bu değişikliğin ya da bu müdahalenin, Ekim ayı içerisinde ayrı bir tasarı olarak mı yoksa reform paketi içerisinde mi yer alacağı henüz belirsizliğini koruyor. Belli olan ise şudur ki; AKP, kısa vadede bugün yargı alanında en önemli müttefiki haline gelen TBB Başkanı’nı yerinden edecek bir çıkışa önlem almakta, uzun vadede ise baroların yek vücut iktidar aleyhine bir adım atmasının önüne geçmek istemektedir. Reform paketi ile ya da reform paketinin gölgesinde avukatları, meslekî sorunların daraltılmış ve geçici çözümleri ile meslek örgütlerinin etkisizleştirileceği bir düzlemde, bocalayacakları daha da karmaşık bir süreç beklemektedir.

    ***

    2019 Yargı Reformu Strateji Belgesi, Cumhurbaşkanı’na göre “Sisteme güvenin sağlanması”, Adalet Bakanı’na göre “Hak ve özgürlüklerin genişlemesi”, TBB Başkanı’na göre “Normalleşmenin sağlanması”dır.

    Üç özetin kesiştiği yer, AKP’nin yaratmış olduğu hukuk düzleminin de bir dönüşüme ihtiyaç duyduğudur. Bu dönüşüm, hukuk alanındaki piyasacılık, kadrolaşma ve sermayenin ihtiyaçlarının başa yazılmasından çark etmek anlamına gelmemekte, 17 yıllık AKP iktidarının ülkeyi dönüştürme aracı olarak kullandığı hukuk/ yargı düzleminin, ileriki dönemin acil ihtiyaçları çerçevesinde yeniden planlamasının zamanının geldiğini göstermektedir. Önümüzdeki süreçte hem meclis açısından hem de tüm hukuk ve siyasi alanlar açısından AKP’nin bu ihtiyacının karşılanmasında yeni ortaklar arama, bu sürece ikna etme mesaisinin hızlanacağını öngörmek mümkün.

    Tam da bu ikna sürecinde Yeni Adli Yıl açılışında başlayan ve yukarıda özetlenen tartışmaların düzlemi de yeniden belirlenecek; Barolar mesleki ve teknik sorunların çözümüne hapsedilerek bu konuda taraf olmaya zorlanacak, ana muhalefet açısından ülkenin kangren sorunlarına çözüm diyalogları başlatılarak, buzdağının görünen yüzü etrafında dolaşılacak, iktidar ortağı MHP’nin af talebine bir formül bulunmaya çalışılacak, tutukluluk kapsamı ve süreleri açısından farklı bir yol aranacaktır. Bugüne kadar Yargı Reformu’nun ikna sürecinin ayaklarının buradan örüldüğünü görmekteyiz.

    Ancak yukarıda değindiğimiz gibi, reform paketi AKP’nin yaratmış olduğu hukuk düzeni içerisinde, bu düzenin devamını amaç edinmiş onlarca yargı paketinden şu an en sonuncusudur.

    Yargının yürütmenin kıskacında kaldığı, hukukun piyasanın emrinde olduğu, avukatların yargı dışı yollarda kimliklerini yitirdiği, yargı emekçilerinin birer makineye dönüştüğü, baroların meslek örgütü olmaktan çıkarılacağı sürecin Yargı Reformu adı ile gölgelenmesi karşısında hukukçuların mücadelesi “teferruat” değil asli bir yan taşımaktadır.

  • “Türkiye’nin Yeni Yargısı” üzerine

    Dergimizin 21. sayısının yayına hazırlandığı Ağustos ve Eylül ayları, hukuk ve siyaset gündemlerinin oldukça hızlı aktığı, 2019 Yargı Reformu Strateji Belgesinin bazı önemli yanlarının kamuoyuna açıklandığı ve Yeni Adli Yılın açılışı ile başlayan tartışmalar ile geçti. Bu süreç, “Türkiye’nin Yeni Yargısı” olarak belirlediğimiz dosya konumuzun güncelliğini ve kapsamını da belirledi.

    “Türkiye’nin Yeni Yargısı” dosyası kapsamında, Danışma Kurulu üyemiz İbrahim Fikri Talman, “Hakim ve Savcılar Açısından Yeni Yargı” başlıklı makalesinde, hakim ve savcıların politik süreçler karşısındaki durumları ve bu politik süreçlerin yargıyı getirdiği noktayı öncesi ve sonrası ile bizlere sundu. Yine Danışma Kurulu üyemiz Cem Alptekin “Düşük Yoğunluklu Hukuk Anlayışının Sefaleti” başlıklı makalesinde odak noktasına baroları ve TBB’yi alarak tarihsel ve güncel bir kesiti bizler için kaleme aldı. Bir diğer Danışma Kurulu üyemiz Bilgütay Hakkı Durna, “Düzenin ‘Yeni’ Hukuku” başlıklı makalesinde bir bütün olarak yaratılan yeni hukuku son gelimeler ışığında yorumladı. Yayın Kurulu Üyemiz Ahmet Mert Duygun, “Karşılaştırmalı Hukuk Işığında Türkiye’de Yargıç Bağımsızlığına İlişkin Notlar” makalesinde yargıç bağımsızlığı kavramını son gelişmeleri de içine alarak çözüm önerileri ile birlikte okurlarımız için kaleme aldı.

    Bir dosyaya sığdırılamayacağını bildiğimiz “Türkiye’nin Yeni Yargısı” üzerine üretimlerimizi önümüzdeki sayılarda da sizlere sunmaya devam edeceğiz.

    ***

    21. sayımızda iki söyleşimiz sizleri bekliyor.

    2014 yılında kurulan ve çalışmalarına hız veren Avukatlar Sendikası’nın Genel Başkanı, aynı zamanda dergimizin Yayın Kurulu üyesi olan Av. Selin Aksoy ile, sendikanın dünü, bugünü ve geleceğini konuştuk. Bu vesile ile Avukatlar Sendikası’na çalışmalarında başarılar diliyoruz.

    Diğer söyleşimiz Prof. Korkut Boratav ile ekonomik kriz, emeğin kriz karşısındaki göstergeleri ve çare olarak sunulan programlar üzerine oldu. Ülkemizin değerli iktisatçısının tespitlerini dergimiz aracılığı ile okurlarımıza sunmaktan ayrıca onur duymaktayız.

    ***

    Merceğimizi bu sayıda yine son gelişmeler kapsamında yargı reformu ve yeni adli yıl açılışına çevirdik. Yazarımız Aysel Tekerek,  Mercek sayfasında “Hukuk – Siyaset – Yargı: Yeni Adli Yıl Başladı…” başlıklı yazısında yargı reformuna ilişkin baroların aktif tutumunu, reform paketiyle gelen tartışmaları sebep ve sonuç ekseninde değerlendirdi.

    ***
    Yargının bağımsızlığının ülkenin bağımsızlığından ayrı düşünülemeyeceğinden hareketle son dönemlerde sıkça gündeme gelen S-400 alımları ile ilgili Afşin Burak Umar “İlerici Hukukçular S-400 tartışmasında nerede durmalı” başlıklı yazısı ile dergimizin bu sayısında yer alırken, Emine Bulut cinayeti ile tekrar gündeme gelen İstanbul Sözleşmesi ile ilgili makaleyi İlerici Kadınlar Derneği Genel Sekreteri Nuray Yenil bizler için kaleme aldı. Yaz aylarında Kaz Dağlarındaki talan ile ilgili Jeoloji Mühendisi İbrahim Öztürk Türkiye’de madencilik uygulamalarını bizler için özetledi.

    Yayın Kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, Hukuk Felsefesi sayfasındaki “Yeni Akademik yıla Eski Sorular” başlıklı yazısında akademide performans sistemi vb. yöntemlerle getirilen denetimlerin akademik özgürlüklere etkisini kaleme aldı.

    Öğrenci Gözünden sayfamızda ise hukuk fakültesini bu yıl kazanan Rohiv Arpak, “İdeal Meslek Var mıdır? ‘O’ Meslek Mümkün mü?” başlıklı yazısında hukuk mesleğine ve üniversite eğitimine ilişkin sorularını ve sorunları dile getirdi.

    Mizah sayfamızda Hüsnü Niyetli bu defa “Hakikaten” yazısıyla, Yargı Reformu belgesinin altını satır satır çizmiş bir avukatın çıktığı hakikatler yolculuğuna bizleri davet ediyor.

    ***

    Dergimizde ayrıca, İstanbul, Eskişehir ve Kocaeli illerinde Ekim ayından itibaren gerçekleştireceğimiz atölyelerimizin yıllık planını sizlere sunuyor, yeni dönemin ilk atölyeleri olan İstanbul için “Popülizm ve Anayasacılık” başlığında 14 Ekim 2019 tarihinde saat 19.00’da Tasarım Book Shoop Cafe’de, Eskişehir için “Avukatlık ve Barolar” başlığında 12 Ekim 2019 tarihinde saat 16.00’da Uçurtma Kitap Kafe’de, Kocaeli için ise, “Asimov ve Robot Yasaları” başlığında 5 Ekim 2019 tarihinde saat 16.00’da Tiyatro 262’de yapılacağını hatırlatıyor, atölyelerimizde sizlerle buluşmayı diliyoruz.

    ***

    Dergimizin 22. sayısının dosya konusunu “Çevre ve Hukuk” olarak belirledik. Sizlerden gelecek önerilere her zaman açık olduğumuzu yine belirtmek isteriz.

    Gelecek sayıda buluşmak dileği ile, keyifli okumalar…

    Yayın Kurulu

  • Yargı Reformu Gölgesinde Yeni Adlı Yıl – 02.09.2019

    02.09.2019

    Bugün yeni bir adli yıl daha başlıyor.

    Başkanlık rejimi ile birlikte kuvvetler ayrılığının artık ülkemizde fiilen de işlemediğini biliyoruz.

    Üstelik yasama, yürütme ve yargı sacayağının en fazla tahrip edilmiş ayağının yargı olduğunu hem hukukçular hem de yurttaşlar olarak bizzat yaşıyoruz.

    Bugün içinde bol bol hukuk, adalet ve reform kelimelerinin geçeceği Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki adli yıl açılışı sonuçları itibariyle evvellerinden farklı olmayacaktır.

    Yargının bağımsızlığını yok eden, hâkim ve savcıları cübbelerini elleri ile otorite karşısında bağlamaya mecbur bırakan, yargı dışı alternatif uyuşmazlık yolları ile hukuk düzlemini piyasaya terk eden AKP’nin yargı politikasının ülkeyi getirdiği yer bellidir.

    Bir yangın yerine dönmüş ülkemizde yargı AKP’nin önemli bir aracıdır. Hukuksuzluk iktidarın hukukuna dönmüştür. AKP’ye uymayan yargı kararları ise hayata dahi geçmemektedir. Adı ne olursa olsun herhangi bir yargı reformu ile bu hukuksuzluğun içinden çıkılamaz.

    Durum bu kadar vahimken, Adli Yıl açılışını boykot eden onlarca baroya, Yargıtay üyelerine, biz hukukçulara ve yargı emekçilerine, adil ve bağımsız yargı mücadelesini daha da ileriye taşıma görevi düşmektedir.

    Gerçek bir adalet mücadelesinin, AKP’nin yargıya ve hukuka çizdiği sınırları aşarak verileceğini düşünüyoruz.

    Ülkemizin hukukçu birikimine olan güvenimizle, ilerici, yurtsever, eşitlik ve özgürlükten yana olan tüm hukukçuları her dönemde olduğu gibi içinden geçtiğimiz bu dönemde de, adaletten ve eşitlikten yana bir cumhuriyet için birlikte mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

    HUKUK DEFTERLERİ

  • Mizah: Bay Q

    Bu yazıda, yaklaşık 10 yıl öncesine dayanan ve hâlâ devam eden bir hukuki süreçten bahsedeceğim sizlere.

    2010 yılında Anadolu’nun bir ilinde yapılan operasyonla, suç örgütü faaliyeti kapsamında ihaleye fesat karıştırdığı iddia edilen yirmi dört şüpheli tutuklanıyor. Q ise şüphelilerden biri (X çok klasik diye Q’yu seçtim, umarım okurken sizi yormam); ancak yakalanamadığından veya yeri tespit edilemediğinden bir şekilde ifadesi alınamıyor Q’nun, dolayısıyla gözaltına alınamıyor ve tutuklan(a)mıyor.

    Soruşturmada savcı, birbiri ile bağlantılı dört ayrı suç örgütü tespit ediyor ve yüze yakın kişi hakkında iddianame düzenliyor. Buna göre, eylemlerden bazıları cebir ve tehditle de işlendiğinden, davaya o dönemin özel yetkili ağır ceza mahkemeleri bakacak. İddianameye göre Q da, dosyadaki dört suç örgütünden birinin lideri olarak gözüküyor. Ancak yirmi dördü tutuklu yüze yakın sanığın içerisinde bir örgüt lideri olan Q tutuksuz yargılanıyor. Bu; kaderin bir cilvesi mi diyelim, “Allah’ın sevgili kulluğu” mu diyelim, bilemiyorum.

    2011’de görülen ilk celse itibariyle dosyada on altı tutuklu yer alıyor. Bu sayı ve Q’nun da liderlerden biri olması, Q’yu tedirgin ediyor ve zaten başka şehirde ikamet eden Q, ilk celseye gitmeme kararı alıyor. İlk celse sonunda on altı sanığın tutukluluk hali devam ediyor. İkinci celsede Q mahkemeye geliyor ve ifadesini veriyor. Bu ifadeden sonra beklenen, Q ya tutuklanacak ya da tutuklu yargılanan bir kısım örgüt yöneticileri tahliye olacak. Ancak Q tutuklanmadığı gibi, diğer liderler ve bazı yöneticiler tutuklu kalmaya devam ediyor ve tutukevinde geriye sekiz kişi kalıyor. Netice itibariyle dava bir süre, lideri tutuksuz, yöneticisi tutuklu olarak görülmeye devam ediyor. Daha sonra 2011 yılının yaz aylarından birinde tüm sanıklar tahliye oluyor ve dosyada tutuklu kalmıyor. Süreç de biraz olsun normalleşiyor.

    Tabii yüze yakın sanığın davasını hemen bitirmek kolay değil. İncelenmesi gereken altmışa yakın ihale var, ayrıca bilirkişi raporu hazırlanacak. Burada artık hukuki süreç, Q’nun aleyhine cereyan edebilir.

    Dosyaya 2012 yılının sonunda bilirkişi raporu intikal ediyor ve raporda, beklendiği gibi Q’nun birçok ihaleye fesat karıştırdığına yönelik tespitler bulunuyor. Rapora göre Q, örgüt faaliyeti kapsamında zincirleme şekilde ihaleye fesat karıştırdığı için en az dokuz yıl hapis cezası alacak. Yani -geç de olsa- çanlar Q için çalıyor.

    Bu kez, 2013 yılının Mayıs ayında çıkan “4. Yargı Paketi”, hukuki ifadeyle 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun imdada yetişiyor. Bu kanunla ihaleye fesat karıştırma suçunun cezasının alt sınırı, kamu zararı olmadığı durumda 5 yıldan 1 yıla, kamu zararı olduğu durumda ise 7,5 yıldan 3 yıla iniyor. Bu durumda Q hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi dahi mümkün. Yani kanun, sadece insan hakları ve ifade özgürlüğü değil, Q’nun özgürlüğü bağlamında da değişiklikler içeriyor. Bu, kaderin (veya yasamanın) Q’ya ikinci gülümsemesi oluyor.

    Ancak unutmayalım, neticede yargılamayı yürüten merci özel yetkili ağır ceza mahkemesi. Cezayı alt hadden tayin etmeyebilir, hukuka aykırı telefon konuşmalarını delil sayabilir, her şeyden önce bu mahkemeler, tarihi ve yapısı itibariyle “cezacı” mahkemelerdir. Bu bakımdan Q açısından tehlike devam ediyor.

    Q’ya bu kez, 2014 yılının Şubat ayında çalışmaları başlanan ve özel yetkili mahkemelerin kapatılmasını öngören yeni paket gülümsüyor. Buna göre özel yetkili ağır ceza mahkemeleri kaldırılacak; dolayısıyla dosyalar artık özel yetkili ağır ceza mahkemesi eli ile yürütülemeyecek.

    Dosya, “düz” ağır ceza mahkemesine tevdi ediliyor. Heyet, dosyayı esaslı bir şekilde incelemeye başlamadan önce, İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle, 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen geçici 14. maddenin 4. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “bulundukları aşamadan itibaren kovuşturmaya devam edilmek üzere” ibaresini Anayasa Mahkemesi’ne götürmesini dikkate alarak, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre dosyaya bakmak veya bakmamak şeklinde karar vermek için dosyayı bir anlamda askıya alıyor (yukarıdaki resmî, bir o kadar da karışık ibareler silsilesi için özür diliyorum).

    Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin ret kararını öğrendikten sonra da, kararının aslını göndermesi için Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliği’ne yazılar yazıyor. Bu kararın dosyaya intikali için Mahkeme, yaklaşık iki yıl, altı celse bekledikten sonra, “gelinen aşama itibariyle Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğine yazılan yazı cevabının beklenmesinden vazgeçilmesine” karar veriyor. Bu sırada Q’nun takvimi 2017 yılını gösteriyor.

    Daha sonra dosyaya, başka sanıkların da dosyaları ekleniyor ve böylelikle dosyadaki sanık sayısı arttıkça artıyor. Bu sayı 2018 yılında durduğunda, tüm sanıklar açısından değerlendirmeleri içeren yeni bir bilirkişi heyetine gönderilmesi kararı alınıyor. Ancak dosya eksik gönderildiği için tam dosya bir celse sonra gönderilebiliyor ve aradan beş ay daha geçiyor.

    Gelinen aşamada, bilirkişi raporu halen dosyaya intikal etmedi. Q’nun suçu sabit görülse bile, zamanaşımı hükümlerinin uygulanması, bu aşamada pek muhtemel.

    Bu yazıda Yılmaz Özdil veya Sunay Akın gibi, “Q şuydu” demeyeceğim. Bay Q, birçoğumuz gibi düz bir vatandaş; yargı makamlarına göre ise düz bir lider. Sadece biraz şanslı bir lider.

    Şansın yüzünüze güldüğü, hayırlı adli tatiller…

  • Hukuk ve Sanat: Adli Tatilde Okuma Önerileri

    2019 yılı sanıyorum hepimiz için oldukça yoğun geçiyor. Türkiye siyasetine baktığımızda 2 seçim atlattığımız, ekonomik krizin kendisini çok daha fazla hissettirdiği, kendimize ayırdığımız zamanın günden güne azaldığı dönemlerden geçiyoruz.
    Geçen sene yaptığımız gibi bu sene de bazı okuma önerilerimiz var. Başlığa “Adli Tatilde Okuma Önerileri” dedik; ancak aslında okuyucularımız arasında avukat/hâkim/savcı/adliye çalışanı ve hatta hukukçu olmayan epey kişinin olduğunu biliyoruz. Belki “Yaz Molasında Okuma Önerileri” de diyebiliriz.
    Önereceğimiz kitaplar yine alışılmışın dışında. Sizlere hukuk teorisi ile ilgili kitaplar yerine edebiyat alanında metinler öneriyoruz. Hukukun hayatla ilintisinin çok kuvvetli olduğunu düşünen bizler için, bu kitapların hepinizin kafasında yeni soru işaretleri bırakmasını, sizleri heyecanlandırmasını ve ayık tutmasını dileriz.

     

     

  • Hukuk Tarihi: Kontrgerilla Hukukuna Reddiye

    İnsanlık tarihinde kutup yıldızı gibi parlayan, başta hukukçular olmak üzere tüm adalet savaşçılarına her daim yol gösteren; yüzyıllar geçse de parıltısı hiç kaybolmayacak olan davalar vardır. İşin doğası gereği, bu davaların görüldüğü mahkemelerin iddia makamı da yargıcı da “müesses nizam”ın temsilcileridir. Kahramanları ise, bir şekilde hâkim sınıfın çıkarlarıyla ters düştükleri için sanık sandalyesine oturtulan filozoflar, bilim insanları, aydınlar, şairler, dava adamları veya sıradan yurttaşlardır. Çağlar boyunca bu tür davalarda yargılanan şahsiyetlerin çoğu, hükmünü baştan vermiş mahkemeler karşısında; ya haklılıklarıyla, ya kendilerini bekleyen sonu bildikleri halde onurlarıyla dimdik ayakta durarak ya da itham eden savunmalarıyla müesses nizamı sarsmayı başarmışlardır. Bunların çok azı, ancak cezalarının infazından sonra yine aynı mahkemelerce, ama yanmayı göze alan ezici bir çoğunluğu ise tarih önünde ve toplumun vicdanında aklanmak suretiyle, insanlık tarihini aydınlatmışlardır.

    Yine işin doğası gereği; bir toplumda siyasi altüst oluş yaşanmadığı, müesses nizam el değiştirmediği sürece; devletin gizli- gerçek hukuku çerçevesinde görev yapan (buna, “görünür hukuka göre suç işleyen” de diyebiliriz) siyasi aktörleri, bürokratları ve memurları hiçbir zaman bu görevleri nedeniyle yargı önünde hesap vermezler. Verirlerse, bu, asli görevlerinden dolayı değil, aksine; ya sistemin tahkim edilmesi veya restorasyonu için ya da devletin gizli- gerçek hukukunu ihlal ettikleri için olur. Tarih boyunca İktidarlara karşı verilen hak ve sınıf mücadeleleri sonucunda, müesses nizamı görece de olsa hukukla sınırlayan demokrasi ve onun “Hukuk devleti”, “Hukukun üstünlüğü” ve “İnsan hakları” gibi büyülü kavramları ve ilkeleri etrafında gelişen; bu özellikleriyle Doğu toplumları için her anlamda çekim merkezi olan Batı Demokrasileri için de durum aynen böyledir. Hatta günümüzde, içleri boşaltılarak emperyalizmin başlıca ihraç ürünleri arasında yerini alan bu büyülü kavramlar dahi hâkim sınıflar lehine bir tahakküm aracına dönüşmüştür[foot]http://www.halksahnesi.org/2014/01/27/tarihin-en- buyuk-afyonu-hukukun-ustunlugu-suat-parlar-yigit- tuncay/[/foot]. Sonuç itibariyle; günümüzün anlı-şanlı “hukuk devletleri”nde dahi bu derin yapılanmalara karşı bir bariyer oluşturulamamış; bunlardan yargı önünde hesap sorulamamıştır. Bunun da ötesinde, gizli-gerçek hukukuyla derin devlet yapılanmasının varlık sebebi ve güvencesi de bugün bizatihi Batı Demokrasilerinden başkası değildir. Bu yüzden müesses nizamın verili “demokrasi”, “güçler ayrılığı” ve yargı düzeni içinde görünür “hukukun üstünlüğü”nün tesis edilebilmesi; özgürlüklerin ve “insan hakları”nın yargı yoluyla güvence altına alınması da aslında bir fanteziden ibarettir.

    Ancak bu gerçeklik, “derin devlet”ten yargı önünde hesap sorulamayacağı veya bu yapının deşifre edilemeyeceği anlamına da kesinlikle gelmez. Tam da bu nedenle; müesses nizamın ete-kemiğe bürünmüş hali olarak devletin süslü hukuk kavramlarının ardına gizlenen sınıf çıkarları, sömürü düzeneği ile sistemin görünür hukuk dışı faaliyetlerine karşı verilecek siyasi-toplumsal mücadele kadar, yargı önünde verilecek hukuk mücadelesinin de vazgeçilmez bir önemi vardır. Örneğin; bugün, anayasal düzene ve kendi vatandaşlarına karşı silahlı kalkışma, saldırı, sabotaj, kumpas davaları gibi her türlü hukuk ve insanlık dışı operasyonları planlayıp, organize eden “derin devlet”e (dünyada bilinen adıyla Gladyoya, bizdeki adıyla Kontrgerillaya) karşı verilecek hukuk mücadelesi de işte bu nitelikte bir mücadeledir… Aynı zamanda bu mücadele; müesses nizamın kodlarının çözülebilmesi ve nihayetinde tahakküm düzeninin hukuken ve siyaseten tasfiyesi için de ertelenmez bir insanlık ve demokrasi görevidir.

    Bugün (sistem içinden geleceği muhakkak olan her türlü baskı ve engellemeye rağmen) müşteki/müdahil sıfatıyla tarafı olunan (ya da olunacak) bir siyasi cinayet, katliam, kumpas soruşturması ve/veya davasında işe öncelikle; sistemin hukuku tarafından davaya sanık sıfatıyla monte edilmiş masumları gerçek suçlulardan ayırmakla başlamak gerekir. Ardından; sanık sandalyesinde olsun olmasın, somut olayla doğrudan bağlantılı Gladyo tetikçilerinin suça konu eylemlerinin yanı sıra, bu eylemdeki amaç ve saikleri ile örgütsel bağlantılarının da; mevzuat, hukuk yaratıcılığı ve tekniğinin verdiği imkanlarla delillendirilip, mahkemenin (ve tabii ki kamuoyunun da) önüne konması şarttır. Mahkemenin tahkikatı bu yönde genişletmesi ve buna göre yeni deliller toplamaya başlaması halinde ise; benzeri olaylar, soruşturma ve davalar arasındaki illiyet bağının somut olarak ortaya çıkartılabilmesi yönünde de ciddi bir adım atılmış olacaktır. İşte o zaman, mevcut yargılama da kaçınılmaz olarak bir “derin devlet” yargılamasına dönüşecek; mahkeme sonuç olarak ne yönde hüküm verirse versin; “derin devlet” legal- illegal sorumluları ve gizli-gerçek hukukuyla birlikte kendi yargısı önünde (kısmen veya tamamen) deşifre edilmiş olacaktır. Doğal olarak bu durum da, siyasal-toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleri için başlı başına bir kazanım olacaktır. Haliyle o zaman, ucu Batı Demokrasilerine uzanan o “hukuk devleti”nin, ismiyle müsemma olup olmadığı; o süslü kavramın ardında, gerçekte hangi “hukukun üstünlüğü”nün yattığı toplum tarafından tüm çıplaklığıyla görülecek; mevcut sistemin hukuk sosuna bulanmış munis çehresindeki boya döküldükçe, altından gizli-gerçek hukukuyla müesses nizamın ceberrut çehresi arz-ı endâm edecektir.

    Üzerinden çağlar aksa da, müesses nizamı o gün bu gündür sarsmaya devam eden tarihsel savunmaların günümüzü aydınlatan gücünden hareketle; bu kez sisteminin kendi yargısı önünde, kendi hukuk tekniği ve araçlarıyla sorgulandığı, deşifre edildiği bu mücadele yönteminin, (iddiayı delillendirme, ispat imkanları ve inandırıcılık açısından da) politik mücadele araçlarıyla siyaset arenasında verilen/verilecek olan mücadeleden çok daha etkili olacağı izahtan varestedir.

    Bunun için; günümüz şartlarında, sistemle yargı önünde yapılacak bir hesaplaşmanın (sanık sıfatıyla) savunma mevziinin yanı sıra (müşteki/müdahil sıfatıyla) artık iddia makamı mevziinden de yapılması şarttır. Maalesef mahkemeler önünde bugüne kadar gerektiği gibi yapılmayan da işte bu tür bir mücadeledir. Oysa bu mevzi, dünyada ve özellikle uzun zamandır Gladyonun av sahasına dönüşen ülkemizde -şartlar ne kadar zor olursa olsun- toplumsal ve siyasal muhalefete, (konunun teknik yönü nedeniyle de) en çok hukukçulara, her zaman ciddi imkanlar sunmaktadır. Hal böyleyken; Gladyonun yargı tarafından soruşturulduğu veya bu amaçla kadrolarının sanık sandalyesine oturtularak doğrudan ya da dolaylı olarak yargılandığı (birisi Gladyonun dolaylı olarak soruşturulduğu İtalya’dan; diğeri ise; bir siyasi katliam davasının Gladyo davasına dönüştürüldüğü ülkemizden olmak üzere) -iki çarpıcı istisna dışında- bilinen bir dava örneği de bulunmamaktadır.

    İstisnalardan ilki…

    1989 yılında, ülkesindeki faili meçhul suikastları soruşturan İtalyan sorgu hâkimi Felice Casson’un, İtalyan hükümeti ve gizli servislerine yönelik, devlet içerisinde resmi olarak görevlendirilmiş silahlı bir gizli yapının olup olmadığına ilişkin sorusuna, biraz gecikmeli de olsa dönemin Başbakan’ı Andreotti yanıt verir. Bu yanıta göre; devlet içinde gizli servis SİSMİ tarafından yönetilen ve NATO ile işbirliği içinde olan bir örgüt vardır. Casson’un ısrarlı takibi ve bu konuda kurulan Meclis Komisyonunun talebi ile, Başbakan Komisyon’a da aynı minvalde bir rapor sunar. Takip eden süreçte, önemli devlet adamları da örgüte ilişkin yeni ve önemli önemli ipuçları verirler. Nihayet, 1996 yılında Roma savcılığı, SİSMİ’nin eski şefi ve eski Genelkurmay Başkanı hakkında devlet güvenliğiyle ilgili belgelerde yolsuzluk yaptıkları, Gladyodan sorumlu SİSMİ eski kısım şefi hakkında da, görevi kötüye kullandığı iddiasıyla dava açar. Ancak yargılananlar Gladyo mensupları da olsa; bu dava, bir suç örgütü olarak Gladyonun doğrudan suçlandığı ve yargılandığı bir dava değildir. Nitekim, anılan soruşturmalar ve yargılamalar sırasında son derece önemli sorular “devlet sırrı” kapsamında değerlendirilerek yanıtlanmadığı gibi; başlangıçta, Gladyonun varlığını itiraf ederek çok istekli gibi görünse de; kısa bir süre sonra aniden tutum değiştiren Başbakan Andreotti; süreci karartma faaliyetinin başını da hükümetiyle birlikte bizzat çekecektir. Sonuç itibariyle; müesses nizam zincirinin önemli bir halkası olan İtalya’daki emsal davada, Gladyo (dolayısıyla, NATO’nun gizli orduları) kamuoyunda bilinçli olarak yaratılan algının aksine; yargı marifetiyle sorgulanmamış, mahkûm edilmemiş ve/ veya hiçbir surette tasfiye de edilememiştir. Ancak, sistemin yargısını zorlayarak işleten cesur bir hukukçunun özel gayreti, (soğuk savaşın sona ermesi gibi) dönemin getirdiği imkanlarla birleşince; müesses nizama ilişkin dünyayı heyecanlandıran önemli bir gerçek açığa çıkmıştır. Hepsi bu!… Böylece; (Her ne kadar, Batılı hükümetlerce ya “devlet sırrı” kapsamına alınarak; ya da alışılmış inkâr politikaları hemen devreye sokularak, üstü örtülse de), bu kez mızrak çuvalı delmiş; o güne kadar ağırlıklı olarak komplo teorisi diye geçiştirilen bu “derin gırtlak” da Casson’un hukuk mücadelesi sonucunda artık tartışmasız hale gelmiştir. Tabii bu sayede, “hukukun üstünlüğü”, “hukuk devleti”, “insan hakları”, “insanlığa karşı suç” gibi süslü hukuk kavramlarının arkasına gizlenen Batı Demokrasilerinin insanlık ve hukuk dışı politikaları ile gizli- gerçek hukuku da daha görünür ve tartışılır hale gelmiştir.

    İkinci istisnaya gelince…

    16 Mart 1978 tarihinde, faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu halde çıkan sol görüşlü öğrenciler, üzerlerine bomba atıldıktan sonra silahla taranmışlardır. Bu saldırıda 7 devrimci öğrenci hayatını kaybetmiş ve yüzlercesi de yaralanmıştır. Olayın ardından “adiyen adam öldürme” iddiasıyla açılan davada, yargılanan tüm sanıklar sonuç itibariyle delil yetersizliğinden beraat etmişler ve dava dosyası da faili meçhul olarak adliyenin tozlu raflarına kaldırılmıştır. Ancak olaydan on yıl sonra, ölenlerin dönem arkadaşları olan (içlerinde bu makalenin yazarının da bulunduğu) bir grup genç avukat delillerinin çoğu karartılmış bu dava dosyasını yeniden açarak, kamuoyuna yönelik çağrıları ve ısrarlı takipleri ile geçen 4 yılın sonunda; ortaya çıkan yeni tanıklar, kanıtlar ve faillerle birlikte; müşteki/müdahil vekilleri sıfatıyla olayı ve davayı bir kez daha yargıya taşımışlardır. Ancak; Emniyetin engellemeleriyle uzayan 3 yıllık soruşturma ve 1995 yılında başlayan yargılama aşamalarında her şeye rağmen toplanan çok önemli delillerle, bu olayın bir Kontrgerilla eylemi olduğunu tespit eden avukatlar; “adiyen adam öldürme” iddiasıyla açılan davanın esasen “anayasal düzeni ortadan kaldırma” ve “halkı silahlı çatışmaya teşvik” amacıyla işlenmiş örgütlü ve siyasi saikli bir suç olduğunu, bu suçun da Kontrgerilla tarafından işlendiğini ileri sürerek; delillerin buna göre toplanmasını ve sanıklara da TCK’nin bu suçlara ilişkin maddeleri uyarınca ek savunma hakkı verilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu taleplerinin mahkemece kabul edilmesi üzerine de, dava, Türkiye’nin ilk ve tek Kontrgerilla davasına dönüşmüştür. Ardından mahkeme Kontrgerilla faaliyeti olma ihtimali kuvvetle muhtemel olan dönemin derdest veya kapanmış önemli siyasi cinayet ve katliam dava dosyalarının celbine de karar vererek; Kontrgerilla faaliyeti olduğu şüphesi taşıyan tüm bu önemli olaylar arasındaki illiyet bağını araştırmaya koyulmuştur. Bu arada, 16 Mart faillerinin adının geçtiği bir MİT belgesinin yanı sıra, Susurluk Kazası’nda ortaya çıkan yasa dışı mafya-devlet-siyaset üçgeninin aktörleri ve 16 Mart katliamı failleri arasında kurulan somut bağlantılar da, müdahil avukatlarca mahkemeye sunulan deliller arasına girmiştir. Bu gelişmeler üzerine dava ülke gündemine otururken; durumdan vazife çıkaran ve ortaya çıkan bağlantılardan rahatsız olan iktidar mahvillerince de, davaya ve müdahil avukatlara yönelik operasyonlar da hemen devreye sokulmuştur. Örneğin; dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, MİT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgelerin ele geçirilerek yayımlanmasının suç oluşturduğunu anımsatan ve gerekli önlemlerin alınmasını isteyen bir genelge yayınlayarak, C.savcılıklarına göndermiş[foot]http://www.hurriyet.com.tr/gundem/mahkemelere-mit-belgesi-uyarisi-39241532[/foot]; ardından (mahkemece kendisinden bilgi belge istendiği halde, “bende belge yoktur” diye olumsuz cevap veren) MİT Müsteşarlığı da; öyle bir belge olduğunu ortaya çıkaran ve anılan belgeyi mahkemede delil olarak kullanan avukatlar (ve olayı haber yapan medya kuruluşları) hakkında, suç duyurusunda bulunarak, dava açılmasını sağlamıştır[foot]https://www.yenisafak.com/gundem/savunma-yargilaniyor-587217[/foot].

    Gelinen aşamada, davanın müdahil avukatları üzerinde yoğunlaşan baskı ve yargıya yönelik operasyonlar sonucunda ortaya şöyle bir dramatik tablo çıkmıştır: eski İstanbul adliyesinin giriş katındaki mahkemede, müdahil avukatlar devletten hesap sorarken; bir üst katındaki mahkemede ise devlet (yargı üzerinden), sırf yaptıkları görev nedeniyle (sanık sandalyesine oturttuğu avukat Cem Alptekin’in şahsında) müdahil avukatlardan hesap sormaktadır. Ayrıca dönemin Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nun “olur’u” ile, Alptekin hakkında başlatılan ilk soruşturmanın ardından, son soruşturma kararı veren mahkemenin başkanı da 16 Mart Davasının görüldüğü mahkemeye başkan olarak atanmıştır… Böylece dava her yönüyle kuşatılmıştır. Müdahil avukatların “reddi hakim” talebi nedeniyle, yeni başkan katıldığı ilk duruşmada davadan çekilmek zorunda kalsa da; mahkemenin ısrarlı taleplerine ve avukatların tüm uğraşlarına rağmen, başta MİT olmak üzere, bazı devlet kurumlarının direnci nedeniyle, çok önemli delilleri toplama işi tamamlanıp, bunların değerlendirmesi safhasına bir türlü geçilemeyecek ve dava hızla zamanaşımına doğru götürülecektir[foot]https://www.birgun.net/haber-detay/dosya-ogrenciler-gibi-hukuk-da-katledildi-32217.html[/foot]. Bunun üzerine, müdahil avukatlar da zamanaşımı tartışması başlatırlar… Aslında bu tartışmayı 1996 yılındaki Susurluk kazasında 16 Mart’a ilişkin ortaya çıkan yeni kanıtlar ve faillerle ilgili yaptıkları suç duyurusuna ilişkin verilen “zamanaşımı” kararına itirazla çok önceden başlatmışlardır. 16 Mart davasının final aşamasında tekrar ettikleri itirazlarının dayanağı da şudur: TCK hükümlerine göre; bu tür yargılamalarda zamanaşımı süresi, suç örgütünün varlığı ve faaliyetinin sona erdiği güne kadar işlemeye başlamaz. Devlet içindeki suç örgütü Kontrgerillanın varlığı ve faaliyeti ise halen sürmektedir -eldeki tüm kanıtlar da bunu açıkça göstermektedir-. Bu durumda örgütün mütemadi (kesintisiz) ve müteselsil (zincirleme) cürümleri devam ettiği, yani temadi veya teselsül kesilmediği sürece (bırakın dolmasını bir yana) zamanaşımı süresi işlemeye dahi başlamaz (eski TCK. md. 103). Üstelik buna doktrin kadar uygulama da izin vermez. Zira; bidayette anayasal düzeni hedef alan silahlı “sol” örgütlere ve eylemlerine ilişkin yargılamalarda, mahkemeler; bu örgütlerin faaliyetlerini ve örgüt üyelerinin bu kapsamda işledikleri suçları “tamamiyle icra olunmuş cürüm” olarak görmeyip, örgütlü cürmün kesintisiz devam ettiğinden ve zamanaşımı sürelerinin de işlemeye başlamadığından bahisle, bu sanıkların cezalandırılmasına karar vermişler ve Yargıtay da bu kararları bir güzel onamıştır. Yargının içtihat haline gelen emsal kararlarına rağmen, Kontrgerilla yargılamasındaki çifte standardını gözler önüne seren; adaletten uzak duran adalet sisteminin çarpıklığını ve yargı üzerinde cari olan gizli-gerçek hukukun kodlarını açığa çıkaran avukatlar; benzeri davalarda kendileri gibi vekalet üstlenen meslektaşlarının ve hukuk kurumu olan baroların bu konudaki derin sessizliğine; özellikle de İstanbul Barosunun, Türkiye’de “derin devlet” gerçeğini, (neredeyse bir iddianame gibi, somut eylemleri ve bağlantılarıyla) ilk kez bu kadar kapsamlı biçimde ortaya koyan kendi Komisyonunun hazırlamış olduğu Susurluk Raporunu hasıraltı etmesine çok sert tepki göstermişlerdir.

    Gerçekten de, bugün ülkemizde yaşanan siyasi cinayet, katliam, kumpas ve sair eylemlerin arkasında “derin devlet”in, nam-ı diğer Kontrgerillanın olduğu herkesçe bilinir; yazılır-çizilir; sorumlulardan hesap sorulması istenir; ancak iş dava boyutuna geldiğinde bu tespit ve taleplerin gereği hukuken yapılmaz. Hatta, maalesef, İstanbul Barosu örneğinde olduğu gibi, çok daha kötüsü de yapılır… Böylece Kontrgerilla faaliyeti kapsamındaki siyasi cinayet ve katliamlara ilişkin eylemlerin çoğu faili meçhul olarak kapatılırken; tesadüfen veya kasten ele geçirilen bir-iki tetikçinin dışında, çoğu suçla ve örgütle hiç ilgisi olmayanların sanık sandalyesine oturtulduğu “adiyen adam öldürme” davaları açılır ve öylece de devam eder… Bazen isabetle, suçun anayasal düzene karşı işlendiği (Sivas Katliamı Davasında olduğu gibi) tespit edilse de; bu tür davaların bırakın bir Kontrgerilla yargılamasına dönüştürülmesini, çoğu dava süreçlerinde, her nedense, bu örgütün adı bile telaffuz edilmez.

    Ancak 16 Mart Katliamı Davası, yargı önündeki bu uyuşmacı/uzlaşmacı geleneği kırmıştır.

    Tahmin edileceği üzere; 16 Mart Davası kuşatıldığı noktadan itibaren, aynı ara kararların tekrarıyla geçen rutin duruşmalar ve avukatların itiraz, tepki ve boykotları arasında sistemin hedeflediği 30 yılını doldurarak, 2008 yılında, zamanaşımı gerekçesiyle düşürülür ve tabii sistem de rahat bir nefes alır. 1992 yılında ikinci kez yargıya taşınan 16 Mart Katliamı Davasının yargı ve kamuoyu önünde süren 16 yıllık öyküsü böylece biter. Bu karar kamuoyunda yankı ve infial yaratır. Hatta bu infialin etkisiyle dönemin Adalet Bakanı M. Ali Şahin bir açıklama yaparak, davanın savcı ve hakimlerine tepki gösterir, ardından da idari soruşturma açar. Tabii ne bu soruşturmada ne de avukatlarca temyiz edilerek Yargıtay’a gönderilen dosya açısından karar ve sonuç değişmeyecektir.

    Ne tesadüftür ki; sistemin yargısı, gerçek Kontrgerilla Davasını İstanbul’da zamanaşımı gerekçesiyle kapattığı gün, Silivri Cezaevi kampüsünde kurulan ibretlik bir mahkemede “Ergenekon” adıyla maruf, çakma Kontrgerilla davasını başlatıyordu. 16 Mart Davasının avukatları da bu gerçeği, o gün kendilerine uzatılan medya mikrofonlarına aynen böyle ifade ediyorlardı[foot]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/231090/Kilometre_tasi_oldu.html[/foot].

    Ergenekon davası ile birlikte, adalet “sarayları”dan çıkıp cezaevlerinde adalet dağıtma aşamasına geçen sistem ve onun ileri demokrasisi; adalet adına vites yükselterek “derin devlet”le yargı önünde hesaplaşmaya soyunuyordu!.. Bunun bir hesaplaşma olduğu doğruydu; ancak somut olayda kimin kimle hesaplaştığı işi biraz karışıktı!.. Sistem, Casson’un İtalya’da deşifre ettiği NATO menşeli “derin devlet”in artık inkâr edilemez bir gerçeklik olduğunun ve NATO üyesi Türkiye’de de bu konunun ciddi boyutta tartışıldığını ve hatta yargı önüne taşındığının fazlasıyla bilincindedir. Bu noktadan hareketle; Ergenekon davası aracılığıyla adeta bir taşla birkaç kuş vurmaya girişecektir. Bu vesile ile hem bir emperyal proje olan “kent devleti”ne geçişte iktidara engel teşkil eden, TSK’nin kemalist-laik bürokrasisi, hem önemli sol-kemalist siyasi aktörler tasfiye edilecek; hem de bu sürece “derin devlet”le hesaplaşma kılıfı geçirilerek “ileri demokrasi”ye çağ atlatacaktır!

    Tabii bunun için de, toplumun ve kamuoyunun Ergenekon’un Türkiye’nin “derin devleti” olduğuna ve bu dava sayesinde ülkenin “statüko” ile hesaplaştığına, bağırsaklarını temizlediğine inanması, daha doğrusu inandırılması gerekmektedir. Bunun için, “Statüko”yu egemen sınıf; olup-biteni ise devrim ya da reform sanan, sistem analizi yapmaktan bihaber kesim için böyle bir ihtiyaç olmasa da; bu sürece kaygı ve şüphe ile bakan toplumun çoğunluğunu, özellikle de hukukçuları ikna etmek için her türlü propaganda ve rıza üretim aracından sonuna kadar yararlanılacaktır. Hatta bu amaçla alay-ı vâlâ ile Türkiye’ye davet edilen, İtalyan hâkim Felice Casson’a “derin devlet” üzerine konferans verdirilecek; (sözleri de bir güzel çarpıtılarak) Ergenekonun, Türk Gladyosu olduğu; bu işin “uluslararası uzmanı” sayılan mutemet kişiye teyit ettirilecektir!.. Maalesef, medya bombardımanı ve neo-liberallerin stratejik katkısıyla, bir kısım “sol” zevat (ki, bunların içinde hukukçu olanlar da vardır) bu hikâyeye (neredeyse kasti bir saflıkla) inanacaktır!.. Oysa, bu konularda herkesten fazla meraklı, şüpheci ve sorgulayıcı olması gereken bu kesim çok basit bir sorunun cevabını da biraz olsun merak etmiş olmalıydı. O soru şudur: Bugün NATO’nun gizli ordusu “derin devlet”in varlık sebebi olan ve global kapitalizmin başını çeken ABD ve AB ile birlikte Batı’ya bağımlı olan Türkiye’nin bu yapının içinde kalarak “derin devlet”le hesap kesmesi mümkün müdür?

    Bunun mümkün olmadığını ancak yaşayıp gören, daha doğrusu görmek zorunda kalanlar, hatta tüm yaşananları görmek yerine; bu davada kurunun yanında yaşların ve birçok muhalif aydının neden ve nasıl yandığını hiç önemsemeden, kullanım süresi dolduğu için o torbaya atılmış bir- iki kılıç artığına bakarak, “ama orada “derin devlet vardı!..” diye hâlâ ihtirazi kayıt ileri sürebilen “şüpheci aydın”larla (!), bugün yargının “derin devlet”le FETÖ üzerinden hesaplaştığını iddia edebilen “inanmış aydın”ları (!) eldeki mevcut teknolojiyle aydınlatabilecek güçte bir ışık olmadığı muhakkaktır!.. Hukukun ve adaletin yalnızca sistem tarafından yönetilip araçsallaştırıldığı hiçbir dönemde yargının “altın günü” olamaz, olmayacaktır. Tabii böylesine derin saplantılarıyla bile-isteye sistem için bariyer görevi gören “aydın” zevatın da yatacak yeri olmayacaktır.

    Sonuç olarak; ucu “derin devlet”e çıkabilecek siyasi cinayet, katliam ve kumpas davalarında siyasal-toplumsal muhalefetin, en çok da hukukçuların her türlü hukuk ve yargı manipülasyonuna karşı doğru hat üzerinde mevzilenip; doğru hedefe yönelmek ve nihayetinde Kontrgerillayı sanık sandalyesine oturtup yargılamak; dolayısı ile sistemin kodlarını deşifre etmek gibi zorlu ve zorunlu bir görevi vardır. Türkiye’de, -16 Mart Katliamı Davası dışında- böyle bir davanın görülmemiş olması, bundan sonra görülemeyeceği anlamına da kesinlikle gelmez.

    Bunun için tüm mesele niyette ve yürektedir[foot]Burada yeri gelmişken; Kontrgerillayı 1972 yılında ilk kez deşifre ederek mücadelemize ışık tutan, (2017 yılında kaybettiğimiz) yürekli aydın Talat Turhan’ın ve 16 Mart Katliamı Davasında yıllarca omuz omuza mücadele verdikten sonra (2015 yılında kaybettiğimiz) dostumuz Avukat Emcet Olcaytu’nun değerli anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.[/foot]…