Yazar: furkan

  • Otomatik Hukuk: Hukuk Sisteminde ve Mesleğinde Yapay Zekâ

    Adalete erişim zor. Dava masraflarının yüksekliği ve uzun yargılama süreci bir yana, hukuki içerikleri anlamak da adalete erişmenin önündeki engellerden bir diğeri. Hukuk, herkesin anlayamayacağı kadar karmaşık. Peki böyle olmak zorunda mı? Adalet sisteminin saygınlığı, karmaşıklığından değil, toplumun her bireyi için eşit derecede ulaşılabilir, anlaşılabilir, şeffaf, tarafsız, bağımsız ve adil olmasından kaynaklanır[foot]Ozan Özparlak, Başak: “Yeni Çağın Hukukunu Teknoloji ve Tasarım Şekillendirecek”, HBT Dergi, 12.1.2018.[/foot]. Bu hedefe ulaşmada yapay zekâ insanlığa yardımcı olabilir, bu yazıda yer vereceğimiz bazı koşulların sağlanması kaydıyla.

    Yapay zekâ, Prof. Dr. Cem Say’ın tanımı ile doğal sistemlerin her türlü bilişsel etkinliğinin, yapay sistemlerce daha yüksek başarıyla yapılabilmesi için inceleme ve çalışmalar yapan bir bilim dalıdır[foot]Say, Cem: Elli Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.83.[/foot]. Bugün kullanımı yaygınlaşan yapay zekâ teknolojilerinden kastedilen, temelinde verileri kullanarak öğrenen ve tahminler yapabilen sistemlerdir[foot]Kızrak, Ayyüce: Yapay Zeka ve Derin Öğrenmeye Başlama Rehberi https://medium.com/@ayyucekizrak/ yapay-zekaya-ba%C5%9Flama-rehberi-91e79d3de8e1.[/foot]. Bu anlamda yapay zekâ çalışmaları; makine öğrenmesi (veri madenciliği, büyük veri ve profil çıkarma dahil olmak üzere), derin öğrenme, yapay sinir ağları gibi sistemleri içeren genel bir kavram olarak da düşünülebilir[foot]Alpaydın, Ethem: Machine Learning, The MIT Press, s. xiii ile 14 vd.[/foot]. Dünyanın ilk bilgisayar programcılarından kabul edilen Ada Lovelace, Oxford Üniversitesi Kütüphanesi’nde yer alan el yazması mektuplarından birinde, makinelerin bir gün insan gibi düşünmek hariç, insanların yapabildiği her şeyi yapabileceklerini yazmıştır[foot]Isaacson, Walter: Geleceği Keşfedenler, Domingo Yayınları, İstanbul, 2017.[/foot]. Bugüne kadar haklı çıkan Ada’nın bu öngörüsü, insan gibi düşünen makineler, süper zekanın[foot]Süper Zeka, “insanların bilişsel performansını hemen hemen her alanda katbekat aşan her türlü zeka”dır (Bu konuda bkz: Bostrom, Nick: Süper Zeka, KÜY, 1. Baskı, İstanbul).[/foot] ortaya çıkması ve/veya teknolojik tekillik[foot]Teknolojik Tekillik (Technological Singularity), yapay zekanın insan zekasını geçmesinden sonraki aşamada, insan ve yapay zekanın birleşmesini ifade eden bir kavram olup özellikle Vernor Vinge ve Ray Kurzweil tarafından dile getirilmiştir (Ayrıntılı bilgi için: Kurzweil, Ray: İnsanlık 2.0, Alfa Yayınları, İstanbul, 2016).[/foot] hedefleri ile sürdürülen bazı bilimsel ve teknolojik çalışmalar ile belki de bir süre sonra geçerliliğini yitirecektir.

  • Söyleşi: İnsanlık Çağ Değişimi Yaşıyor: Yapay Zekâ

    Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. A.C. Cem Say ile yaptığımız çok keyifli sohbet için öncelikle kendisine tekrar teşekkür ediyoruz. Yapay Zekâ alanında önemli çalışmaları olan Cem Say, Hukuk Defterleri’nin sorularını, biz hukukçuların da anlayabileceği sadelikte yanıtladı.

    Selin Aksoy: Herkesin merak ettiği veya popüler diyebileceğimiz bir soru ile başlayalım. Karel Çapek’in 1920 yılında yazdığı Rossum’un Evrensel Robotları’dan beri sorulan ve korkulan bir soru belki de. Yapay Zekâ insanların işlerini kaybetmesine mi neden olacak?

    Cem Say: Herhalde, bütün öteki insanların eskiden daha iyi yaptığı işleri artık insanlardan daha ucuza veya daha yüksek kalite ile filan yapabilen teknolojilerde olduğu gibi muhtemelen bu da bazı mesleklerin ya da Kay Fu Li’nin belirttiği gibi bazı mesleklerin değil de her mesleğin bazı alt kısımlarının insanlar tarafından değil makineler tarafından yapılması sonucunu doğurabilir. Bir mesleğin komple ortadan kalkması ayrı bir şey. Aslında detaylı incelediğimizde her mesleğin mekanik aslında o işi yaparken robot gibi davrandığımız veya google gibi davranmaya çalışıp başaramadığımız bölümleri var. Örneğin eminim avukatlığın da böyle bir sorunu vardır. Ama bir de daha karışık, en azından şimdinin teknolojisiyle makinelerin o kadar iyi yapamadığı, insanlarla etkileşim içine girmeniz gerektiği, böyle tek ayak üstünde türlü yalanlar söylemeniz gerektiği durumlar olabilir. Daha o manada bir makinenin yapamadığı veya günümüz teknolojisi ile çok iyi olmadığı durumlar da olabilir. Uzun vadede düşünüldüğünde ise bazı meslekler ortadan kalkacak bu gidişle. Bazı iş kollarındaki insanlar toplu şekilde işlerini kaybedecekler, o iş kolu adeta ortadan kalkacak, bunun gibi bir şey olabilir. Sanıldığı kadar yakın değil ama örneğin otonom arabalar falan gelecek, 3 yıl – 5 yıl olmasa da bizim hayat süremiz içerisinde bir değişim gerçekleşecek. Araba işini tamamen bilgisayara/ makineye devretmek, sürücü koltuğunda oturan insanın kontrolünü kaldırmak daha akıllıca bir şey olacak. Bu durumda tek marifeti o olan insanlar mesela işsiz kalacak. Bu dünyanın değişik ülkelerinde, değişik zamanlarda olabilir. Örneğin Bangladeş’teki insanlar o kadar ucuz olabilir ki onlarla yarışacak ucuzlukta bir makineyi yapmak zor olabilir ama Norveç’te insanlar çok maaş alıyorsa onların yerine geçecek makineler çok daha ucuza gelebilir, grev yapmaz, ağlamaz, hamile kalmaz… o gibi aritmetik gerekliliklerden ötürü makineler girebilir devreye.

    S.A.: Sanayi devriminde olduğu gibi… Buradan devam edelim. Dünya nüfusu/ popülasyon ile bilim/teknolojinin gelişimi arasında önemli bir açı var. Yani şöyle diyelim, işsizlik halinde nasıl bir kriz yaşanacak, bu kriz nasıl aşılacak, bu kriz esnasında önemli ölçüde popülasyonun hayatını kaybetmesi, evrimsel sürecin başka türlü devam etmesi söz konusu olabilir mi? İnsanların işsiz kalması nedeniyle, popülasyonu değiştirecek bir temel kriz yaşanır mı sizce? Yoksa yavaş yavaş/tedricen ilerleyen bir süreç mi söz konusu olur?

    C.S.: Bazı teknolojileri aniden/toptan yerleştirmek işin mantığı gereği daha kolay olabilir. Yavaş yavaş, her sene arabaların yüzde birini değiştirelim, böylelikle yüz senede hepsi değişsin demek daha zor ve daha karışık bir durum yaratıyor. Kitabımda da (50 Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Yayınları) otonom araçlar meselesinde, hepsi birden otonomlaşsa çok daha kolay bir problem yaratır. Yarısı insan yarısı otonom olursa zor problem olur. Bunun yaratacağı ekonomik ve sosyal problemleri, isyan problemlerini falan da düşünmek lazım. Bu dediklerimiz yöneticilerin ya da buna karar veren her kimse onların alternatifleri bu şekilde düşünüp ona göre tartması gereken sorunlar. Saf kapitalizm ortamında dahi ben pat diye bütün şoförleri işten çıkardım, otonom arabaya geçiyorum denemez. En saf kapitalist ülke de bile buna izin verilmez. Çünkü çıkaracağı problemler ortada.

    İnsanlık kendi başına bir problem çıkarıp, sonra onu çözüp sonra yine başka bir sorun çıkartıp sonra onu çözme şeklinde ilerliyor. Benim bir fizikçi arkadaşımın öyle bir tarih tezi var, çok mantıklı bence. Yani bunu yaparsak böyle olur, dolayısıyla bunu yapmayalım deme yeteneğimiz çok yok. Yapıyoruz, oluyor, sonra onu nasıl çözeceğiz diye düşünüyoruz, arada bazı nesiller güme gidebilir, evet. Bunu yeterince iyi düşünmezsek, düşünmesi gerekenler aman ne olursa olsun diye koyverirlerse, dediğiniz gibi kötü durumlar olabilir, teknoloji buna elverecek veya böyle senaryoların yaşanmasına yol açabilecek iyilikte atlamalar yapabilecek nitelikte. “Vay arkadaş, bir tane bile insana gerek yokmuş meğer” diyebilecek bazı işler olabilir. Bazı işler gerçekten de öyle çünkü. Bazı ofis çalışanlarını filme çeker ve hızlandırırsanız robot gibi davrandıklarını görürsünüz, oradan gel oraya git, düşünmeyi gerektirmeyen de işler yapıyorlar, bir tür sonsuz döngünün içinde çalışıyorlar gibi. Onlar rahatlıkla o manada ortadan kaldırılabilir. Sosyal çalkanmalar olur ama yapmazsak da olmaz. Yani matbaa için Osmanlı’nın yaptığı hareketi yaparak, kendimizi 300 yıl geriye atabiliriz.

    S.A.: Bu arada benim aklıma Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız kitabı geliyor. Orada da artık her şey makineleşmiş, insanlar sadece makinelerin işlerini denetler konumda, günde sadece 2 saat çalışıyor ve istedikleri işi yapıyor, kalan vakitlerinde de örneğin kültürel, bilişsel gelişimleri ile ilgili kendi zamanlarını kendilerine ait (yani bir işverene vakfetmeden) geçirebiliyorlar.

    C.A.: Bir ütopya da bu evet. Birkaç yapay zekâcı arkadaş şöyle diyor: bunun faydası, hepimizin daha az çalışması olsun, Çarşamba da tatil olsun mesela, bir kaç yıl sona Perşembe de tatil olsun gibi. Ama bu o kadar basit değil, çünkü bizim bu aynı işi yapmaya devam etmemiz işin mantığına aykırı. O iş zaten öyle yapılmaz hâle gelecek. O yüzden çarşamba, perşembelik bir durum olmayacak, koyverip giderseniz az önce dediğim gibi radikal değişikliklere yol açabilir teknoloji. Örneğin fotoğraf makinesini eski tür yapan fabrikalar artık hiç yok.

    S.A.: Buradan irade meselesine geçmek istiyorum. Yapay zekânın iradi karar vermesi mümkün mü? Bizim yapay zekâya verdiğimiz verilerin çok yanlı olması gerçeği karşısında, yapay zekânın kendi geliştirebileceği bir iradesinin olup olamayacağı sorunu. Bazı felsefeciler insanın dahi toplumdan (ve bence ekonomik sistemlerden) bağımsız bir iradesinin, yani insanın kendisinden menkul/kendisine özgü bir iradesinin olmadığını söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim. Dolayısıyla bugün yapay zekânın iradesi meselesinin de böyle tartışılması mümkün mü?

    C.S.: Bence bu düşünen makineler yapabilir miyiz projelerinin en heyecanlı yan etkilerinden biri ve belki esas kazancı da budur diyebilirsiniz, insanlardaki bu tip düşüncesel işlerin ne olduğuna dair kafamızı daha netleştirmemize yol açmış olması. Ben de dediğiniz nedenlerden, aslında insan denen şeyin de bir tür girift robot olduğunu düşünüyorum, her şeyden bağımsız bir irademizin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bunun bir kere fizik kurallarına aykırı olduğunu görmemiz lazım. Evrimsel süreç içerisinde ötekilere sorumluluk atfetmenin rasyonel olması nedeniyle, “şu karşı masada oturan kişi bir robottur” diye düşünürsem o gürültü ettiğinde ona kızamam; ama “onun bir iradesi var” diye düşünürsem ona kızabilirim, “onun gerekli düğmelerine basarsam onu kapatabilirim” fikrinin evrilmesi sayesinde kendimizin ve diğer insanların sıfırdan karar verebilme diye tarif edebileceğimiz anlamda iradesinin olduğunu varsayıyoruz. Böyle düşündüğümüzde robotlarda olamaz, insanlarda olabilir diyebileceğimiz bir şey yok ortada, insanlarda da yok çünkü.

    Oradan robotlara önyargı yükleyebilir miyiz’e gelebiliriz. Evet, bu konuda epey çalışma var, erkek doktor daha çok olduğundan, yapay zekâ erkeklerin daha uygun olduğunu düşünüyor. Ama bunun aynısının tıpkısı enteresan bir şekilde insanlarda olan şey. Yani robot hâkim önyargılı olursa bu insan hakimlerin önceki yıllarda çok önyargılı olmasından kaynaklanıyor. Ama meseleye iyi yanından bakmak lazım; robot hâkim FETÖ’cü olmaz, robot hakim karnı acıktığı için çabuk gitsin diye kararı fazla düşünmeden vermez, izne çıkmaz… Teknik açıdan -ben bunu her geçen gün daha kuvvetli bir biçimde savunuyorum- kanun dediğimiz şey, biraz daha uzaktan baktığımızda, bilgisayar programı gibi bir şey, bu-bu-bu olduysa bu ve bu determinizme ihtiyacımız var aslında.

    S.A.: Geçtiğimiz hafta Gezi Davası’nın ilk duruşması vardı, tüm sanıklar ve avukatlar olarak hepimiz, iddianamenin oldukça dayanaksız, niteliksiz olduğunu söyledik. Neyle suçlandığını bilmeyenler, tüm suçlardan mahkûmiyeti istenenler, hukukta var olmayan kavramların başka anlamlarda kullanılması… Bir mantığı olmayan iddianame.

    C.S.: Bunu asla bir robot yapmaz.

    S.A.: Sebep-sonuç ilişkisinin olmadığı bir metin.

    C.S.: Bilgisayar programı yazdığımızda biz, derletmek diye bir şey vardır, compile etmek, yani programı yazıp hop diye bilgisayara çalıştırtmıyoruz, önce compile, derleyici denen bir programdan geçiyor o program. Basit birtakım kurallara uyuyorsa ancak o zaman çalışıyor. Bence iddianamelerde bu yapılabilmeli, öyle bir dilde yazılabilmeli, bilgisayarın makine dili gibi bir dilde yazılabilmeli, bunda akıl mantık yok deyip direkt döndürülebilmeli.

    S.A.: Biz yapay zekâya iradeyi şundan koymak istiyoruz, çünkü iradesi varsa sorumluluğundan da bahsedilebilir.

    C.S.: Zaten ilk başta o yüzden uydurmuşuz.

    S.A.: Yapay zekâ kullanımına sahip olanların kusurluluğu meselesi, yapay zekâ veya robotik teknoloji kullananların hukukta araç sahibinin sorumluluğu gibi/ işverenin sorumluluğu gibi sorumluluğa sahip olması meselesi tartışıluyor. Roma Hukuku’ndan beri bu böyle, köle sahiplerinin sorumluluğundan beri. Yapay zekânın kendisine özgülenmeye çalışılan hukuki sorumluluk konusunda ne düşünüyorsunuz? Mümkün müdür ya da AB’nin bu konuda yapmaya çalıştığı hukuki düzenlemelerin amaçladığı şey ne sizce?

    C.S.: “Kişi” hukukun en heyecanlı kavramlarından biri. Kişi nedir ne değildir… Yani bunun suçlusu Ahmet de değil, Mehmet de değil bilgisayar dersek, yani sorumluluğun orada durduğu sistem kurarsak bu tutmaz, çünkü bu insanların evrimsel algı altyapısı buna müsait değil. Herhalde bu ceza ile ilgili bir şey. Tamam suçlusu bu, cezası da bu diyebilmek istiyoruz. Bilgisayara nasıl bir ceza vereceğimiz net olmadığından sorumlusu oymuş, kusura bakmayın demenin bir yolu olmadığından ve bunu da çözmenin en azından bizim evrimsel kişi algımız değişmedikçe başka bir yolu görünmediğinden herhalde bilgisayarlara o anlamda bu işin suçlusudur deyip onun sahibi, yapanın sorumluluğunu bertaraf ettiğimiz bir düzene geçebileceğimize ben inanmıyorum.

    S.A.: Madem böyle, insanlık neden yapay zekânın geleceğinden bu kadar korkuyor?

    C.S.: Bütün insanlık demek yanlış olur. Batılılar korkuyor. Japonların hiç korktuğunu düşünmüyorum ben mesela, onların dine ya da olaylara yaklaşım felsefeleri bakış açısı çok farklı. Onların robotlarla olan ilişkisine bakın mesela… Amerika’da adam yolda pizza götüren makineye tekme atıyor, Amerikalılar robotları sevmiyor. Amerikalılar herhalde geçmişlerinde kendileri bir kıtadan başka bir kıtaya geldiler, oradaki ötekileri ve onlara ne yaptıklarını hatırlıyorlar, buna benzer bir paralellik olabilir akıllarında. Doğuda ben böyle bir şey görmüyorum. Örneğin Alfa Go, Kasparov’u yendiğinde Batılılar bayağı korkmuştu, öbürleri bayağı sevindiler. Kendilerinin yaptıkları tarihi davranışların bir paralelini görme gibi bir eğilimleri var herhalde.

    S.A.: Robotların “Mekanik Köle” olarak okunduğu epey bir araştırma var zaten. Etik anlamda önemli bir tartışma. İnsanların geçmişte köle-efendi kodunu bugün başka bir şekilde robotlar ve yapay zekâ üzerinden devam ettirdiği, bilişsel olarak yeniden ürettiği ileri sürülüyor.

    C.S.: Evet, şimdi yeni bir köle ırkı üretiyoruz.

    S.A.: İşte böylece biz insanlığın kölecilik anlayışı değişmemiş oluyor.

    C.S.: Onları kendi suretimize benzer şekilde yaparsak, mesele aynı hâle gelecek. Ama öyle çamaşır makinesinde olduğu gibi dikdörtgen prizması şeklinde olduğunda buna kimsenin çok fazla dokunacağını zannetmiyorum. Ya da insanlar gibi sesleri olursa… Üretilecek sistemlerin şekli durumlarının bu konuda önemli rol oynadığını düşünüyorum. İnsana benzerlerse, onlar için mutlaka bir hak hareketi doğar mesela, hayvan hakları gibi.

    S.A.: Devletlerin iç istihbaratlarında yapay zekâ kullanımının geleceği nedir?

    C.S.: Biz eskiden dünyanın öbür ucundaki ya da şehrin öbür ucundaki insanlarla zaten hiç konuşamıyorduk. O yüzden aramızda hiçbir iletişim yoktu. Şimdi var, ama bunun için şeytanla anlaşma gibi bir şey yaptık. Aslında her ne kadar özel iletişim gibi görünse de aslında değil. Başkalarının tellerinin üzerinden falan geçiyor. Telin sahibi olan adamın insafına kalmış durumdasınız. Sonradan bunun önemini anlayınca, “bu tel kutsaldır, tele kimse el atamaz, haberleşmenin gizliliği” falan gibi birtakım kavramlar uydurmaya çalıştık; ama görüldüğü gibi her fırsatta bu delinebiliyor; devletin yüksek menfaatleri… Maalesef bizim bütün verilerimize sahip olabiliyor, bizim ciğerimizi bilebiliyor, karşılığında bize 20 yıl önce olmayan harika servisler verebiliyorlar, ona benzer şeytanla bir anlaşma var. Bu bizim evrimsel olarak hiç alışık olmadığımız yepyeni bir evrimsel varoluş ve iletişim atmosferi sağlıyor. Ama karşılığında -en azından onu kullandığımız zaman- öyle de sandığımız kadar gizli ve bize özgü olmuyor, şu andaki durumu ben ortaya koyuyorum. Bunun böyle olmamasını istiyorsak, o zaman kriptoloji diye matematiğin en enteresan alanlarından bir tanesine dayalı bir bilim dalı var, Turing’in temelini attığı birtakım teknikler var, başkalarının dinleme ihtimali olan hatlar üzerinden, onların anlayamayacağı şekilde konuşmanın bazı yolları var. Yani bu sorunu çıkaran teknoloji bunun cevabını da getirebilir. Ama devletler buna uymayabilir, eskiden de insanların çöp kutularını karıştırıp mektuplarını bulabiliyorlardı. Şimdi iç ve dış dünya ile sanal dünyanın fazlaca karışması sonucu ve bir de insanların özel hayatlarını telefona koyma/ internete koyma saçmalamaları nedeniyle bu husus daha karışık hale geldi.

    S.A.: Bu artık yeni insanın durumu. Bugünün insanı başka şekilde yaşamaya çalışıyor sanki. Bugün hayatınızı göz önünde yaşamak çok popüler. Örneğin Netflix’e girdiğinizde 5 dizinin 4’ü, tamamen yapay zekâ ile ilgili.

    C.S.: Şu anda bir çağ değişimi yaşadığımız çok açık. İyi mi kötü mü bilemiyorum. Biz tam devrim gibi bir şeyin ortasına düştük. İnternet zaten bir devrimdi. Bu katlanarak üstümüze üstümüze geliyor.

    S.A.: Bir şekilde olumlu-olumsuz bakma konusunda bir tarafgirliğe zorlanıyoruz. Ancak buradan yapay zekânın kötüye kullanımın yasaklanması tasarılarına gelelim. Bu ne kadar riayet edilebilir bir şey olabilir ki sizce? Bu nasıl düzenlenebilir?

    C.S.: Kullanımının devletlerin kendilerine de büyük risk yaratabileceği anlatılabilirse, böyle şeylerin toptan yasaklanma ihtimali var. Örneği Birinci Dünya Savaşı’nda kimyasal gaz kullanımı meselesinde değerlendirildi, rüzgâr farklı yönden eserse bizimkileri de öldürüyor. Bunu hiç kullanmamak aslında her taraf için daha kârlı. Buna benzer şekilde, kendi kendine ateş etme kararı verebilen otonom, mobil şeyler yaparsak çok küçük bir değişiklikle bizi düşman olarak kabul etmek isteyip istemeyeceği belli değil. Biraz akıl ve mantıklı bunun aslında sadece bir taraf için değil bütün taraflar için kötü fikir olduğu konsensusu sağlanabilir. Ben bu konuda hâlâ umutluyum. Ancak böyle konsesyonel işlerde sıkıntı şu ki, bir tane çıkıntı çıkıp bu konsensusa uymayabilir.

    S.A.: Yapay zekâyı kullanabilen devletler ve kullanamayan devletler arasında, teknolojik güç bağlamında önemli üstünlük farkları olduğunu görüyoruz. Yani teknolojik güç ekonomik vs. güç yanında büyük değer kazanmış durumda.

    C.S.: Bu teknoloji diğer teknolojilerle birlikte sahip olanlarla, olmayanları net bir şekilde birbirinden ayırıyor. Esas beka meselesi de bu, ülkeler açısından. Sizin ülkenizdeki herkesin ne dediğini, başka bir ülkedeki yetkili dinleyebiliyorsa -ki bunun geçerli/mevcut olduğunu görmek zor değil- onların bir avantajı var demektir. Yani sizin iş adamlarınızın, önemli kararlar veren yetkililer dahil olmak üzere… Bizim bakanımızın e-postada ne ısmarladığını bütün dünya okuyabilirsa -o bakan aynı zamanda silah falan da ısmarlayan yetkili de olabilir- eğer bizim ülkemizin devamı önemli diyorsak, o zaman bizim kaynaklarımızı geliştirmek, yerli ve milli şekilde yapmak, öbürününkini almamak, kendi ürettiğimizi kullanmayı geliştirmemiz lazım. Küreselleşme diyorlar ama Trump şimdi Çin’in 5G sistemini kullanmak istemiyorum, Huawei’yi tamamen yasaklıyorum diyor mesela. O bundan kaygılandığına göre, bizim gibi hiçbirisine hâkim olamadığımızı da düşünürsek, bizim iyice kaygılanmamız lazım.

    Bizim hâkimleri gördükçe, yapay hakimlere şans verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta yapay zekâ meselesinde en iyi case’in bizim hakimlerin durumu olduğunu düşünüyorum.

    S.A.: Türkiye’de yapay zekâ hakimleri için pilot uygulama diyorsunuz yani…

    C.S.: İnsan hâkim bunu yaptı, yapay zekâ hakim bunu yapar mıydı gibi… Eminim onun da yapacağı birçok hata olabilir, yazılım çok rahat hata yapılabilen bir şeydir ama bu kadar da değil.

    S.A.: Yapay zekâyı nerede kullanmak istediğimiz ile ilgili bir şey bu, bazı alanlar bunu çok rahatlıkla kullanabileceğimiz ve sonunda oldukça olumlu sonuçlar alabileceğimiz alanlar. Örneğin hukuk ve yasalar bence de bunlardan biri. Mesele bunu kullanmak istiyor muyuz? Biz aslında adil yargılama yapmak istemiyoruz ki… Biz insanları hukuk eliyle yönetmek (gütmek) istiyoruz, niye yapay zekâ kullanalım ki…

    C.S.: İyimser olalım, belki kapitalist mantıkla da çıkış yolu görülebilir, mahkemeler çok kalabalık o halde özel mahkemeler açılsın, onlar kendileri rekabet yoluyla çalışsın, biraz daha fazla para veriyorsunuz ama işiniz/davanız daha çabuk görülüyor… Onlar da ben niye bunu seçeyim, yapay zekâlı sağlam olanı seçeyim diye reklam yapabilirler, belki özel sektördeki mahkemelerde başlayıp, onun faydasını görüp, yavaş yavaş devlete uzayabilir.

    S.A.: Şahsen ben yargının özelleştirilmesine açıkça karşıyım; ama bu biraz konu dışı ve uzun bir mesele…

    C.S.: Şimdikinden daha beter nasıl olabilir bilemediğimden ben böyle çeşit çeşit fikirler ortaya atıyorum.

    S.A.: Türkiye yapay zekâ çalışmalarının neresindedir sizce?

    C.S.: Akademik olarak dış dünyadan geri kalır bir yanımız yok. Başka teknolojilerin aksine, örneğin bir milyon dolarlık tesis yapmazsanız o teknolojinin düğmesine bile basamıyorsunuz, bu öyle bir teknoloji değil. Buna gerçekten az para harcayarak alabileceğiniz cihazlarla yapabiliyor, başlayabiliyorsunuz. Ayrıca bu teknolojiyi yapanların ruhunda paylaşım var, yeni bir şey bulundu mu haber ediyor dünyadaki diğer insanlara. O açıdan akademik sıkıntımız yok, öğrencilerimizi güncel – dünyadaki bilgi seviyesi ile yetiştirebiliyoruz. Ancak devlet bunun öneminin ne kadar farkında, onda emin değilim.

    S.A.: Son olarak okuyucularımıza önereceğiniz kitap ya da film önerisi var mıdır?

    C.S.: Özelliklere hukukçulara Star Trek’in (Star Trek: The Next Generation) 2. Sezon 9. Bölümünü (The Measure of a Man) öneriyorum.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için Hukuk Defterleri olarak tekrar tekrar teşekkür ederiz…

  • İnsan İnsan! Kısa Bir Gezi İddianamesi Değerlendirmesi

    657:

    1- Devlet Memurları Kanunu’nun kanun numarası

    2- 1996 yılında konservatuarda öğretim görevlisi 6 kişi tarafından kurulan grubun adı. Hem opera hem klasik müzik formlarını içinde barındıran Türkçe Progresif Rock müziği yapıyorlardı, işbu yazıyı okurken “Yurdumun Güzel İnsanı” başlıklı parçalarını açabilirsiniz.

    3- Gezi İddianamesi’nin sayfa sayısı

    Gezi İddianamesi’nin 657 sayfa olduğunu görünce, çok eskilere giderek, grubu ve grubun düzene karşı eleştirel tavrını hatırlamamam olanaksızdı. Bu arada eğer nitelikli bir iddianame olsaydı 1657 sayfa olmasını da yeğlerdim. Oysa ancak sayfa sayısı ile ilgili böyle anıştırmalar yapabileceğimiz kadar niteliksiz ve seviyesiz bir iddianame.

    Kısaca bu 657 sayfalık iddianame nedir, özetleyelim: Bu iddianame, aralarında Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay, Egemen Bağış, Fatma Şahin, Faruk Çelik, Ahmet Davutoğlu, Hayati Yazıcı, Muammer Güler, Ömer Çelik, Bekir Bozdağ, Beşir Atalay, Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu 61. Hükümet’in tüm bakanlarının mağdur sıfatıyla, 746 (!) tane müştekinin şikayetçi olarak, sanıklardan Osman Kavala’nın 17.11.2018 tarihinden beri tutuklu olduğu, Memet Ali Alabora, Ayşe Mücella Yapıcı, Can Dündar, Ayşe Pınar Alabora, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, İnanç Ekmekçi, Mine Özerden, Ali Hakan Altınay, Şerafettin Can Atalay ve Tayfun Kahraman olmak üzere 16 kişinin şüpheli olarak yer aldığı; bu şüphelilerin 10 ayrı suç nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile (her bir şüpheli açısından ayrı ayrı birer kez) cezalandırılması talep olunduğu ve aslında büyük Gezi Direnişi’nin itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı ve Türkiye’nin aydınlık geleceğinin hayalini kuranların yargılanmak istendiği iddianamedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 20. sayısında okuyabilirsiniz…

  • Yapay zekâ tartışmaları üzerine

    Dünyada ve Türkiye’de yapay zekâ tartışmaları teknolojideki gelişmeler ve ekonomik krizin etkileri arttıkça daha fazla tartışılmaya başlandı. Yapay zekâ insanlığın sonu mu olacak yoksa özgürlüğünün aracı mı? İnsanları işsiz mi bırakacak, kimi meslekler yok mu olacak? Peki ya yapay zekâ hukuki bir özne olarak kabul edilecek mi? Hukuk ve hukukçular bu gelişmelerden nasıl etkilenecek? Tüm bu ve benzeri sorulara herkes bir cevap arıyor. Biz de Hukuk Defterleri olarak yapay zekâ tartışmalarını bu sayımızın dosya konusu olarak ayrıntılı bir şekilde ele almak istedik.

    Yapay zekâ tartışmaları” başlıklı dosyamızda, yayın kurulu üyemiz Selin Aksoy’un değerli hocamız Prof. Dr. Cem Say ile gerçekleştirdiği “İnsanlık Çağ Değişimi Yaşıyor: Yapay Zekâ” başlıklı söyleşi konuyu teknik açıdan anlayabilmemiz için bize ışık tuttu; Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Araştırma Görevlisi Ömer Furkan Özdemir “Bilimkurgudan Gerçeğe: Robotlar da Sosyal Adalet İster mi?” başlıklı yazısında robotların sosyal adalet talep edebilmelerinin mümkün olup olmadığına ve bunun nelere/nelerle bağlı olduğuna dair görüşlerini bizlerle paylaştı. Danışma Kurulu üyemiz Doç. Dr. Sevtap Metin, “Robot ve İnsan İlişkilerine Dair Kısa Saptamalar” yazısında yapay zekâ konusunu; hukuki sorumluluk, yapay zekanın hukuk öznesi olup olmayacağı ve roboetiğe ilişkin soru ve tartışmalar üzerinden incelerken; Av. Dr. Başak Ozan Özparlak ise “Otomatik Hukuk: Hukuk Sisteminde ve Mesleğinde Yapay Zekâ” başlıklı yazısında yapay zekâ konusunu, hukuk bilimi ve hukuk alanındaki mesleklere ilişkin gelişmeler ve gerçekleşen/ gerçekleşecek etkileri üzerinden değerlendirdi.

    ***

    20. sayımızda dosya konusu yazılarıyla birlikte, yine dostlarımızın değerli yazıları yer alıyor.

    Türkiye’nin gündeminde önemini koruyan tartışmalardan biri de nafakaya ilişkin. İstanbul Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Hande Doğan, “Yoksulluk Nafakasında Mağdur Taraf Sorunu” başlıkla yazısında yoksulluk nafakasını ve yapılmak istenen değişikliğin ne anlama geldiğini değerlendirdi.

    Mercek sayfasında yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz yargı strateji belgesini değerlendirirken; Hukuk Tarihisayfasında danışma kurulu üyemiz Av. Cem Alptekin, vekilliğini de yapmış olduğu ve gladionun mahkeme tarafından kabul edildiği Türkiye’nin ilk davası olarak tarihe geçen ancak sonunda tüm siyasi davalar gibi üstü kapatılan 16 Mart Katliamı davasını “Kontrgerilla Hukukuna Reddiye” yazısında kaleme aldı.

    Hukuk ve Sanat sayfasında ise yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy’un adli tatil için kitap önerilerini inceleyebilirsiniz. Bu vesileyle, iyi tatiller ve keyifli okumalar dileriz.

    Mizah sayfasında Hüsnü Niyetli arkadaşımız, bu sayıda da “Bay Q” yazısıyla yargılamalarda adeta “korunan”, aynı dosyada yargılananlar tutuklanırken kendisi bulun(a)mayan/ tutuklan(a)mayan ve bir türlü ceza al(a)mayan o şanslı sanıkları yani adalet sistemimizin bir başka yüz akını(!) yine mizahi diliyle ele aldı.

    ***

    Hukuk Defterleri atölyeleri Temmuz ayı itibariyle bu dönemini de bitiriyor. Ekim ayı ile birlikte İstanbul, Eskişehir ve Kocaeli illeri başta olmak üzere yeni döneme başlayacağımızı paylaşmak isteriz. Okurlarımızdan yeni atölyelerimize ilişkin hem şehir hem de konu önerilerini bekliyor olacağız.

    ***

    Dergimizin Eylül- Ekim aylarına ait olan 21. sayısının dosya konusunu “Türkiye’nin Yeni Yargısı” olarak belirledik. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Mizah: Afiyet Olsun

    Bu yazıda adliyelerde yaşadığım bir hadiseden değil, yaptığım bir kahvaltıdan bahsedeceğim sizlere. Yani size bir nevi özel hayatımla ilgili olacak yazı.Hem “avukatlığın mutfağı” bir yere kadar, bir kez de evin mutfağını açalım.

    Özellikle meslektaşlarımın malumu olduğu üzere, bizler gerek işin, gerek müvekkillerimizin bizlere bahşettiği stres ve gerilim sonucu ve her insan doğasından da bekleneceği üzere, hafta sonlarını iple çekeriz. Tabii büyük şehirde yaşayan insanın hafta sonu çıkıp bir yerlere gitme ve stres atma ihtimali zayıftır. Ya kalabalıktan bunalırsınız ya da kahvaltıya/ yemeğe vs. etkinliğe harcadığınız masraf, stresinizin daha da artmasına yol açar.

    Ben de hafta sonunu evde geçirip her normal insan gibi bir tost yapayım da, en azından “yerli ve milli” bir şekilde güne başlayayım dedim. Yaparken de nevi şahsına münhasır bir şey olmasını istiyorum. Son dönemlerde tostçu furyası da malum.

    Tabii “tost nasıl yapılır” diye internette aratmadım; ama ilginç bir tost çıksın da istiyorum ortaya. Youtube sitesine “tost” yazınca karşıma tost yapma videoları çıktı. Onlardan birinde, tostu yapan kişi epey tanıdık geldi: Barolar Birliği Başkanımız.

    Hiç tereddüt etmeden ve tost makinesinin başında ne işi var diye de sormadan, yani bu durumu kanıksayarak tıkladım videoya. Herhalde özellikli bir şey çıkacak ortaya diyorum; sonuçta başkanımız, paylaşımlarından da bildiğimiz üzere esnafa vakıf biri; vardır bu konuda da bildiği ilginç şeyler.

    Kaşarlı tost yapıyor başkan, sonra sucuk da koyuyor. Videoyu çeken mekân sahibi ile laflıyor. “Tost nasıl yapılır”konusunu bizlere görsel şekilde anlatmaya çalışan başkan, tostta bir püf noktasından bahsetmeden geçemiyor: “Tosta beyaz peynir koyulmaz, kaşar peyniri koyulur”. Bu beni bir yaşıma daha getiren mühim bilgi ile donatılmış şekilde videoyu izlemeye devam ediyorum. Esas vurucu cümle geliyor peşine: “Malzeme erken biterse şöhretin çabuk artar”. Tabii bu sözü başkanlığı için bir metafor olarak yorumlamıyor, bir esnaf kuralı olduğunu düşünüyorum. Yukarıda da söylediğim üzere, sonuçta başkanımız Anadolu’yu diyar diyar gezdiği, esnafı da sürekli ziyaret ettiği için bu gibi ipuçlarına vakıf olabilir.

    Tost videosunu bir ara durdurup Avukatlık Kanunu’mu açıyorum. Görevleri arasında, “Meslek onuru ve bağımsızlığı ile ilgili işlerde kanunlar ve meslek kurallarının gereğini her türlü organlara karşı savunmak ve bu konuda doğrudan doğruya veya dolayısıyla kendisini göreve zorlayan hususları yapmak” bulunuyor başkanımızın. Videoya devam ediyorum. Tam da bu kanunu düşünürken, “valla herkese hizmet etme imkânımız keşke olsa” diye bir cümle de kuruyor başkan. “Barolar Birliği Başkanı olarak esnafa tost yapacak raddeye gelmişsin başka, daha ne hizmeti edesin” diye de düşünüyorum bir yandan.

    Tahliye edildikten sonra, değişen mahkeme heyeti tarafından tekrar tutuklanan, tutuklandıktan sonra da ayrı kentlerde tutulan meslektaşlarımızın bu hukuksuzluklara karşı açlık grevine başladıkları malum, ünlü bir Türk “büyüğünün” söylediği gibi: Zamanlama manidar. Yani açlık grevi yapan avukatlara karşılık Barolar Birliği Başkanımız tost yapıyor. Her ülkenin bizimki gibi git gide “şaşırtmayan” bir Barolar Birliği Başkanı olsa keşke.

    Video bitiyor, yapılan kaşarlı ve sucuklu bir tost, o kadar. Burada da bir şaşırtmama hali.

    Aklıma başkanın daha önce halkına seslendiği “aynı gemideyiz, aynı gemideyiz, aynı gemideyiz” videosu geliyor. Gemiler de bölüm bölüm tabii, her yeri aynı değil, takılmıyorum.

    Sonuç: Tost yiyemiyorum; başkan tost yapma işini zirvede bırakmış, ne haddime. Yiyenlere afiyet olsun.

  • Yaşadıkları Çocukluk “Sahici” mi?

    Ah, ben bir gün tepelerden tepelerden,
    Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
    Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
    Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.
    O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
    Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
    Ben perişan utanmış bu köyün üstünde,
    Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

    (Ceyhun Atuf Kansu, Kızamuk Ağıdı Şiirinden)

     

    Büyüklerin aksine, çocukların gerçeklikle aralarında bir hayal perdesi vardır. O hayal perdesidir çocukları çocuk yapan. Hayallerinde canavarlarla dövüşür çocuklar, hayallerinde uçarlar. O yüzdendir oyuncakların süsü, tılsımı. O yüzdendir bu kadar renk. Çocukların hayallerinin arşına yetişmeyen yetişkinler hayatı sahici yaparlar. Türkiye’de çocukların hayallere vakti yok. “Sahi”ye koşturuluyorlar. Erken terkedilen yılkı atları gibi.

    Tarihe not düşelim:

    2019 yılında Yargıtay 14. Ceza Dairesi, 14 yaşındaki kız çocuğunun daha önceden cinsel istismara maruz kalmasından ötürü ikinci kez istismara uğramasının çocuğun ruh sağlığını ayrıca bozmayacağına hükmetti.

    2017 yılında Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi Yavuz Ortaokulu’nda Fen Bilgisi ve Teknoloji öğretmeni olarak görev yapan aynı zamanda Gölbaşı Belediye Başkanı’nın oğlu olan Erdem Özdemir, lise öğrencisi bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan tutuklandı. Dosyada Özdemir’in avukatı Gökhan Çağlayan, “Şüpheli belediye başkanımızın oğludur. Tutuklanması halinde telafisi imkânsız zararlar doğacaktır” diyerek savunma yaptı.

    Yüksek yargı ve savunma makamına ilişkin geçmiş iki seneden iki örnek böyle. Akademinin ise teknik meselelere vakti çok, gerçekliğe karnı tok. Savaştan kaçan bir çocuk kıyıya vurmamış, namuslarını korumak için yurt kapıları içeriden kilitlenen kız çocukları yanmamış, çocuk tecavüzcüleri için Aile Bakanı: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.” dememiş gibi mağdur çocuk, suça sürüklenen çocuk tanımıyla başlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar takipçiliğiyle biten makaleler yazmaya devam etmekte.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hapishanelerin Mecburi Misafirleri: Mahpus Annelerin Çocukları

    İnsani gelişimlerinin henüz çok erken aşamasında olan 0-6 yaş grubundaki çocuklar, tutuklu/hükümlü anneleri ile hapishanelerde kalabilmektedir. Anne yanında kalmayan/ kalamayan çocuklar ise dışarıda bir bakım vereni olmaması halinde devlet korumasında yaşamaktadır. Uzun yıllardır, çocukların içeride amaannelerinin yanında mı, yoksa annelerinden uzakta ama dışarıda mı kalmaları gerektiği konusunda tartışmalar sürmektedir. Çocuğun anne ile geliştirmesi gereken bağlanma ve güven duygusu, anneden zorla ayrılmasından doğabilecek travmalar, temel bakım süreçlerine ilişkin ihtiyaçları ve aile ile yaşama hakkı göz önünde bulundurulduğunda, çocuğun anne yanında kalmasının önemi ortaya çıkmaktadır.Bununla birlikte hapishane koşulları, çocukların bedensel, bilişsel, psikomotor, sosyal, duygusal ve dil gelişimi açısından yetersiz ve uygunsuzdur .

    İnfaz kurumlarında annelerinin yanında kalan çocukların, süt emziren annelerin ve hamilelerin devlete emanet edilmiş özel korunmaya muhtaç, pozitif ayrımcılıkla korunması gerekenbireyler olduğuna vurgu yapan Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri’nin 2016 yılı faaliyet raporuna göre; hapishanelerde anneleri ile kalan 529 çocuk bulunmaktadır. Bu çocukların 12’sinin yaşı bilinmemekle birlikte, 412 çocuk 0-3 yaş; 117 çocuk 4-6 yaş grubundadır. Raporda, emziren veya hamile hükümlü ve tutuklu kadın sayısının net olarak tespit edilemediği bilgisiyer almaktadır . 07 Nisan 2017 verilerine göre hapishanelerde annesiyle birlikte kalan çocuk sayısı 594, 14 Kasım 2017 itibariyle 624’dür . Adalet Bakanlığı, 2019 itibariyle hapishanede mahpus anneleri ile kalan kaç çocuk olduğunu açıklamamaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çocuk Hakları ve Eğitim Sistemimiz!

    Tarih, doğal yıkımlar yanında bin yıllardır insanların yarattığı yıkımlara da tanık olmuştur. Güçlü olan güçsüz olana yaşam hakkı tanımamıştır. Güçlü olanın ele geçirdiği yerleri talan edip yağmalaması, mağlupların öldürülmesi ya da esir alınarak bir mal gibi kullanılması yüzyıllarca sürmüştür. Batıda Rönesans, aydınlanma, laikleşme ve uluslaşma süreçleri insancıl değerlerin giderek önem kazanmasına yol açmıştır. Afrikalıların yaklaşık 150 yıldır köle olarak kullanıldığı Amerika’da, uygulanması uzun zaman alsa da, 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde, “Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların arasında Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa erişme haklarının bulunduğu” açıklanmıştır1. 26 Ağustos 1789’da, ilk maddesinde, “insanlar sahip oldukları haklar yönünden özgür ve eşit doğarlar, özgür ve eşit yaşarlar” ifadesini içeren Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi2 yayımlanmıştır.

    Çocuk hakları konusu ise, ilk kez 1800’lerin sonunda gündeme gelmiştir. I. Dünya Savaşı sonrasında, milletler arasında barışı ve güvenliği korumak üzere 10 Ocak 1920’de Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Milletler Cemiyeti, Uluslararası Çocuk Hakları Bildirgesi’ni 26 Eylül 1924’te kabul etmiştir.

    II. Dünya Savaşı Milletler Cemiyeti’ni işlevsizleştirmiştir. Savaş sonunda 24 Ekim 1945’te adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlama amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) kurulmuştur. BM, 10 Aralık 1948’de, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi3”ni kabul etmiştir. Bu bildirgenin eğitim hakkıyla ilgili maddesi şöyledir: “Herkes eğitim hakkına sahiptir(m.26.1). Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir” (m.26.2).

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.