Yazar:

  • Mizah: Çıktı

    Tanıdığım ve bende vekaleti de olan meslektaşımı, müvekkilinin boşanmak istediği şahıs, yani karşı taraf CİMER üzerinden şikâyet etmiş. Müvekkiline ve ailesine küfrettiği sabit olan şahsın ceza davasında aldığı mahkumiyet/HAGB kararını şikâyete konu ettiği görülmekle, şikâyet dilekçesinde meslektaşımın hâkim ve savcılarla birlikte hareket etmiş olabileceği söylenmiş, boşanma davasında ceza davasındaki kararın beklenmesinin istenmesi manidar bulunmuş, meslektaşımla hâkim ve savcıların telefonlarına elkoyularak inceleme yapılması talep edilmiş. CİMER güzel bir mecra gerçekten; kanepende çayını kahveni içip, pijamanı giyip uzanarak böyle taleplerde bulunabiliyorsun.

    CİMER’den gelen talep üzerine yemeyen içmeyen ve İstanbul’dan birkaç saat uzaklıkta butik bir adliyede arzı endam eden savcılık makamımız da, iddiayı ciddi bulmuş olacak ki soruşturmayı başlatmış. (Bir CMK m.158/6 vardı, lekelenmeme hakkını koruyordu, ne oldu ona?)

    Avukatımız “şüpheli” olduğu için savunması istenmiş, Mart başında İstanbul Adliyesinden muhabere ile savunmasını sunmuş, ayrıca baroya yazı yazılmış, yazıda “Böyle bir avukat var mı?” denmiş, avukatımızın “varlığı” ispat edilmiş.

    Ben de o taraflarda işim olduğu için Nisan sonunda dosyayı sordum, hatta dosyaya vekaletname de sundum. Bana, savcının henüz dosyayı incelemediğini, Mart ayındaki dilekçenin fiziken gelmediğini ama sistemlerinde görüldüğünü, çıktı alıp dosyasına koyacaklarını söylediler. Savcı ile görüşmek istedim, dilekçeyi anlattım, şikâyete ve şikâyetçiye güldü, dosyayı Adalet Bakanlığına göndermek zorunda olduğunu, haftaya göndereceğini söyledi. Meslektaşıma bu müjdeyi verdim, çok da dertlenmemesi gerektiğini söyledim.

    Sonra yolum bir daha, Haziran ayında oraya düştü. Savcımızın kararname ile tayininin çıktığını, şu anda adliyede olduğunu, ancak dosyalardan elini eteğini çektiği için bir şey yapamayacağını, yeni savcının da adli tatilden sonra belli olacağını, muhtemelen dosyanın ona verileceğini, dosyanın henüz Adalet Bakanlığına gitmediğini söylediler. Savcının eline ve eteğine bir sonraki adliyesinde başarılar dileyerek olay yerini terk ettim.

    Eylül sonunda yolum tekrar oraya düştü. Henüz savcının belli olmadığını, ama bu tür dosyalarla başsavcının ilgileneceğinin kuvvetle muhtemel olduğunu, ancak bir başka savcıyı da yetkilendirebileceğini, dosyalara kimin bakacağının yarın veya öbür gün belli olacağını, “Tüh keşke yarın gelseydiniz.” bitiş cümlesi ile söylediler. Bu sırada şikâyetçinin ifade verip vermediğini sordum. Vermediğini, oralara yolunun düşmediğini söylemiş, bu husus zabıt altına alınmış. Benim yolum düşüyor; şikâyetçinin nayn! Yani dosyayı şikâyetçi bırakmış, savcı bırakmış, adliye bırakmış, hatta suç isnadı altındaki benim meslektaş bırakmış; ben sarılıyorum can havliyle.

    Dosyayı fiziken görmek istediğimi söyledim, dosyaya bir baktım, meslektaşın Mart başında sunduğu dilekçe dosyaya girmemiş, “Hani çıktı alacaktınız?” dedim eski savcının kâtibesine, “Dilekçe sistemde gözükmüyor ki.” yanıtını aldım. “Daha önce görülmüştü ama.” diye sormadım, herhâlde yanlış hatırlıyorum diye düşündüm. Bu arada ekleyeyim, avukatların soruşturulduğu “BM” (Bakanlık Muhabere) dosyalarını UYAP’tan göremiyoruz. Ama anlaşıldı ki, kâtibe hanım da göremiyor. Sonra “Ben o zaman yanımdaki İstanbul Adliyesi alındılı dilekçeden fotokopi çekerek, elimde olan eklerle birlikte bir üst yazı ile sunayım.” dedim. Hazırladım üst yazıyı küçük mü küçük baro odasında. Sunmadan önce nöbetçi savcıdan havale aldım (Hey gidi eski ve havaleli günler), dosyasına sunmak için kâtibe hanıma gittiğimde, “Şimdi o dosyayla kim ilgileniyor belli değil, o nedenle yazı işleri müdürüne gidin.” buyurdu kâtibe hanım.

    Yazı işleri müdürü, nöbetçi kâtibe gitmemi istedi. Nöbetçi kâtibe hanıma, neden böyle bir dilekçe hazırladığımı uzun uzun anlattım, nöbetçi kâtibe hanım bilgisayarına baktı, dosya numarasını girdikten sonra dilekçenin sistemde gözüktüğünü söyledi. Bu sevindirici gelişmeyi, ekleri ile birlikte 27 sayfadan ibaret dilekçeden çıktı alıp dosyasına koyarak kutlama teklifinde bulundum; nöbetçi kâtibe hanım, “Ben nöbetçiyim, çıktı alıp dosyaya koyma yetkim yok.” dedi.

    Yazılarımı takip edenler hatırlayabilirler, iş yavaş yavaş iki sayı önceki Ekran yazıma dönüyor. Farkı şu; burada adli tatil yok, fakat herkes kafa olarak tatilde.

    Kâtibe hanıma, 2 saatlik yoldan geldiğimi, bir sonraki gelişimde tek işimin ilgiliyi bulup ctrl+p yapmasını sağlamak mı olacağını söyleyince nöbetçi olduğu kadar yapıcı da olan kâtibe hanım, “Gelin bu konuyu yazı işleri müdürüyle görüşelim.” dedi. Bu arada Ekran yazısından güzel fark şu, o odadan o odaya gidişlerim neyse ki 20-25 adım tutuyor. Ekran yazısında adliye parkurunu 10.000 adımda tamamlamıştım.

    Yazı işleri müdürü, “Sen bir çıktı alıver.” diyerek nöbetçi kâtibe hanıma bu zorlu ve riskli görevi verdi; bana da “Tamam avukat bey siz gidebilirsiniz, o alır çıktıyı.” dedi. Çıktıyı almadan memleketime dönmeyeceğim kendisine söylenmekle birlikte bir şekilde yazıcıdan o çıktıların çıktığı görülmeden memlekete doğru yol alındı. Bir sıkıntı olma ihtimaline binaen -ki o bina yükselmeye gayet elverişli- nöbetçi kâtibe hanıma cep numaramı, TC kimlik numaramı ve ihtiyaç olması durumunda e-nabız şifremi bildirerek ve nöbetçi kâtibe hanımın dahilisini alarak adliyeyi terk ettim.

    Alınmış mıdır çıktı, belli olmuş mudur savcı, soracağım nöbetçi kâtibe. “Ben artık nöbetçi kâtip değilim, nöbetçi kâtip şu arkadaş, onunla görüşün.” derse ve o yeni nöbetçi kâtip sistemde dilekçeyi göremezse de, üç ay sonraki “yol tekrar düşüşünde” görüşürüz.

  • Mizah: Paketiniz Hazır

    “Yargı Reformu Strateji Belgesi” olarak açıklanan yenilikler kapsamında, 2019 sonundan bu tarafa 8 (sekiz) yargı paketimiz oldu, 9. paket yolda: Paketiniz hazırlanıyor.

    Bu arada şu paket işi 2019 yılında hayatımıza girmiş değil; mesela 5 Temmuz 2012’de yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun da 3. Yargı Paketi. Bu kadar paketi anladık diyelim, neden birden fazla 3. Yargı Paketi var? Nasıl ayrışıyorlar? “Birinci 3. Yargı Paketi” ve “İkinci 3. Yargı Paketi” diye mi?

    O dönem, yani şimdi kulağa ve göze nostaljik gelen 2010’lu yıllar için “yargı paketi” araması yaptım bu arada (tarihler arası arama yapmayı öğrenmiş oldum bu vesile ile), birinci ve ikinci yargı paketi diye bir şey yok, direkt üçüncüden başlanmış gözüküyor (Gerçi birinci ve ikinci dünya savaşları yapılırken de, savaşanlar bunlara bu isimleri vermemişler, daha sonra verilmiş; şimdi ise “3. Dünya Savaşı yolda” deniyor).

    6459 sayılı Kanun da 2010’ların 4. Yargı Paketi bu arada. Hatta bu Kanunun başında “İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında” geçiyor. Bir cümlede “bağlamında” kelimesi kullanıyorsanız, o cümlenin muhtemelen hiçbir anlam ifade etmediği hususu bir yana, Kanunun yürürlüğe girdiği 30.04.2013 tarihinden bu yana 11 yıl geçmiş olmasına rağmen, insan hakları ve ifade özgürlüğü henüz “bağlamlaşamamış” görünüyor. Aslında bu konuda kanun koyucularımızın ikrarı da olmuş, 2021 yılında kanunlaşan 4. Yargı Paketinin gerekçesinde; Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında (yani 2019 yılından itibaren) önemli reformlar hayata geçirildiği, ifade özgürlüğünün güçlendirildiği, hak arama yollarının genişletildiği, soruşturma evresinde tutuklama süresinin sınırlandırıldığı söyleniyor. Bir gerekçede, “Zamanında şunları yaptık.” demek, çok “siyasi mitingvari” bir söylem olduğu gibi, ifade özgürlüğünde yapılan “ilerici” hareketlerin 2013 yılında değil de, 2019’da başlatılması “Vatandaşlar pakette görsün.” söylemi tabii. Olsun, dünya devleti olmak kolay değil.

    Peki neden bu kadar aynı numaralı paket var derseniz; bu yenilere, “Yargı Reformunun” 1. Yargı Paketi, 2. Yargı Paketi denmiş. 2012’de olanlar birer reform değil demek ki. Hâlbuki o dönem özel yetkili mahkemeler kalktı, Terörle Mücadele Kanunu’yla yetkili mahkemeler kalktı, sulh ceza hâkimlikleri geldi vs. Şimdi onlar reform olarak nitelendirilmiyor. “Devrim” deniyordu hâlbuki o dönem bu kanunlarımıza. Devrim kelimesi de ayağa düştü tabii. Şimdi bir futbol takımı teknik direktörü dörtlü savunmadan üçlü savunmaya geçince devrim yapmış oluyor. Olsun, şimdi bu yeniler devrim, takılmayalım.

    Bu arada bir gariplik daha; Temmuz 2020’de kanunlaşan “3. Yargı Paketi” (ikinci olan), bazı kaynaklarda “2. Yargı Paketi” diye geçiyor. Arada gerçek “2. Yargı Paketi” kaçmış demek ki. Koronavirüs dolayısıyla herhâlde…

    Gelelim yeni dönem yargı paketlerimizin bir kısım gerekçelerine. Örneğin 12.03.2024 tarihinde yürürlüğe giren 8. Yargı Paketinin genel gerekçesinde şunlar yazmış: “Ceza yargılamasında kabul edilen koruma tedbirleri, yargılama sürecinde bir cezalandırma aracı değil, soruşturma ve kovuşturmaların daha etkin bir şekilde yürütülebilmesi için kabul edilmiş tedbirlerdir. Bu tedbirlerin yanlış veya haksız uygulanması durumunda meydana gelebilecek zararların tazmini, hukuk devletinin bir gereği olarak benimsenmiş ve Yargı Reformu Strateji Belgesi ile İnsan Hakları Eylem Planında bu yönde faaliyetler belirlenerek, daha güçlü bir insan hakları koruma sistemi oluşturulması amaçlanmıştır”.

    Koruma tedbirlerini uygulamada sıkıntı olduğu ne güzel yazılmış. Belli bir yaşını almış insan olarak önerilerim olabilir ama, Yılmaz Tunç kadar adaletten anlamam. Sesli düşünüp, tutuklama yasağındaki üst sınırın artırılması, bazı suçlarda tutuklama kararı verilemeyeceğine dair düzenleme ve insanların bu vesile ile pata küte tutuklanmaması şeklinde önerimi iletebilirim. Ama iletmiyorum, cezaevi kantinlerini işleten ağabeyler, ablalar taş mı yesin?

    Diğer bir husus, “daha güçlü bir insan hakları koruma sistemi” vurgusu. Gayet yerinde bir vurgu. Biliyorsunuz bunlarda aşamalar var. İnsan haklarını korumak için yola çıkan sistem, İnsan haklarını koruyan sistem, insan haklarını daha da koruyan sistem, insan haklarını güçlü bir şekilde koruyan sistem, insan haklarını daha güçlü bir şekilde koruyan sistem, insan haklarını öyle böyle korumayan sistem. Biz şu anda insan haklarını daha güçlü bir şekilde koruyan sisteme geçiyoruz. Son derece önemli bir gelişme. Paketi hazırlayanların elllerine sağlık.

    Son olarak; 10 yıldan fazla süre önce, 06.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanunun koruma tedbirleri ile ilgili gerekçesine ise şunları yazıldığını söyleyerek aranızdan ayrılıyorum (malum, yeni adli yıl başladı): “Anayasanın 19 uncu maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, ceza muhakemesi işlemleri sırasında ihlalinin önlenmesi amacıyla, teklifte yapılan önemli bir düzenleme de gözaltı, tutuklama, arama ve elkoyma gibi koruma tedbirlerine başvurulabilmesi açısından ‘somut delil’ kriterinin getirilmiş olmasıdır. Bu şekilde bu koruma tedbirlerine soyut birtakım şüpheler nedeniyle başvurularak, kişi hürriyeti ve güvenliği ile mülkiyet hakkının zedelenmesinin önüne geçilecektir”.

    Geçilememiş ne yazık ki. O dönem neden böyle bir düzenleme yapılmıştı, ne olmuştu o dönem, ileri yaşımdan kaynaklı olarak hatırlayamıyorum. Okuyucular onun yorumunu yaparlar muhakkak.

    Merak etmeyin, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının zedelenmesinin önüne geçilecektir, bundan kimsenin şüphesi olmasın. “Üçüncü 6. Yargı Paketinde”, Yüce Rabbimizin izniyle, Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle inşallah…

  • Mizah: Ekran

    Avukatlığını üstlendiğim şahsın tutuklu olduğu, henüz soruşturma aşamasında olan tipik bir kavga/gürültü dosyasında, eksik hususların giderilmesi, özellikle kavga/gürültünün karşı tarafı olan şahsın ifadesinin savcılığa intikali bekleniyor.

    Sayın savcım ilgili yerlere yazısını yazdı ve 19 Temmuz saat 17.00 itibariyle kontak kapatarak 1 Eylül saat 09.00’a kadar kendisini sessize aldı. Pek doğal tabii ki bu, herhangi bir serzenişte bulunmuyorum. Zaten ben kendisiyle tatili öncesi görüştüm; adli tatilde adliyede olmayacağını, ama adli yıla kadar ancak ifadelerin tamamlanabileceğini ve yazı cevaplarının geleceğini söyledi ve Eylül’de gel dedi Alpayvari bir tavırla.

    Adli tatile girdikten bir hafta sonra, dosyada yaralılardan en kritik kişinin, yani karşı taraf diyebileceğimiz esas oğlanın karakolda ifade verdiği ortaya çıktı. Karakol arandı, “Böyle bir duyum aldık.” denildi, dosyada avukat olduğumuz söylendi, işin tutuklu, dolayısıyla acil olduğu söylendi. Oradaki memurlar ise, “Doğru duymuşsunuz, geçen hafta şahsın ifadesini aldık ve ifade zaptını adliyeye gönderdik.” dediler.

    Biz de gönderilen ifadenin bir hafta sonra dosyasında olacağını bilerek veya düşünerek, dosyamıza gittik. Savcının yerine bakan savcıyı -ki o savcılara “refik savcı” derler, mesleğimin ilk yıllarında Refik isimli savcı arardım, notlarımın arasına ileteyim- kâtibinin yerine bakan kâtibi öğrendik. Meğer refik savcının kâtibi de, esas kâtibi değil, savcılarla epey alakasız üçüncü bir savcının kâtibiymiş. O kâtip arkadaşa (refika kâtip diyelim) geçen hafta karakolda ifade veren bir vatandaşın ifade zaptının gönderildiğini söyledik. Refika kâtip, böyle bir belgenin gelmediğini söyledi. Bunun üzerine karakol arandı, karakoldan, böyle bir belgenin gelmesi gerektiği söylendi. Evrakın takibini yapmak istedik, takiplik bir durum olmadığını, belgenin fiziken gönderilmediğini, ifadenin sistemden görüleceğini söyledi “karakol ağabey”.

    Refika kâtip, kendisine bu husus söylenince, belgenin savcının ekranına düştüğünü, savcının ve hâliyle ekranının yıllık izinde olduğunu, refik savcının da esas savcının ekranını göremediğini, hâliyle refik savcının kâtibiyle kendisinin ekranında da bu belgenin gözükmediğini deklare etti. Bu ana kadar her gelişmeye son derece sabırlı şekilde, “Aa öyle mi?” türü tepkiler veren bendeniz, “Eee adamın tatilden çıkmasını mı bekleyeceğiz arkadaş.” diyerek sebat modundan çıktım ve refik savcının odasına girdim. Zira şahsıma, refik ve bir o kadar da ekransız savcının karakola telefon açması ve evrakı fiziken istemesi hâlinde ifadenin fiziken girebileceği söylendi. Refik savcıyla konuştum, “Bir zahmet karakolu arar mısınız?” dedim, “Ararım.” dedi, birkaç gün geçti, öğrendim, aramamış. Bir süredir devam eden karakol – adliye mekiği sonrası karakol ağabey evrakı fiziken getirmiş, bize öyle dediler.

    Peşine, adliyede refika kâtibin yanına vardım. Refika kâtip yine şaşırtmadı, evrakın fiziken de gelmediğini, evrak kabulde olabileceğini söyledi. Evrak kabule indim, evrak kabul, böyle bir evrak kabul etmediklerini, zaten ifadelerin savcının ekranına düştüğünü, evrakın 2023 Türkiyesi’nde fiziken girmesine çok da gerek olmadığını söyledi. Evrak kabule, aradan geçen süreçte neler yaşandığı özet geçildi, evrak kabul, evrakı değil ama hatasını kabul etti, “Tamam o zaman, ama evrak gelmedi.” dedi.

    Bunun üzerine karakolla görüştüm, karakol ağabey yemin billah etti ve işin tutuklu olduğunu da söyleyerek evrakı bizzat evrak kabule verdiğini söyledi. Evrak kabule yeniden gittim, evrak kabul abla, evrakı kabul etmediğini söylemekle birlikte, arkasında oturan, ondan daha yaşça büyük evrak kabul abla, evrakı kendisinin kabul ettiğini, esasında evrakın savcının ekranında gözükmesi gerektiğini söyledi. Ona da süreç hakkında özet geçildi.

    Sonrasında evrak kabulden, evrakı savcının kâtibine çıkarmalarını istedim; evrakı kendilerinin çıkarmadığını, kâtibin alması gerektiğini söylediler. Refika kâtibe çıktım; refika kâtip, evrakı kendilerinin indirmediğini, evrak kabulün vermesi gerektiğini söyledi.

    Hüsnü niyetliliğimi yavaş yavaş terk edip, TCK m.125 kapsamına girmeyecek derecede bir kısım sözler söyledim ve şahısları -3. kat ile 7. katın tam ortasında, 2. katta buluşturdum ve refika kâtip evrakı aldı. Kendilerine bir de, baro odasından aldığım, İstanbul Barosu’nun bizlere kazandırdığı -başka bir şey kazandırıyorlar mı pek emin değilim- son güzellik Hamidiye sularından ikram ettim.

    Yakalayabildiğimiz ifade tamam; ancak anladığım kadarıyla bir sürü bilgi, belge hâlâ esas savcının ekranında bekliyor, 2023 Türkiyesi’nden sevgiler, Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun…





  • Mizah: Büyük A ve Ağabeylerimiz, Ablalarımız

    Haklı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu, malumunuz, Türk Ceza Kanunumuza “217/A” maddesi olarak eklendi. Hükümetimiz döneminde çok oldu bu ekler tabii; kanunumuzun bazı fiilleri cezalandırmaya yetmediği veya bazı fiillerin özellikle cezalandırılmasının istendiği durumda sorun, “büyük a” şeklinde yeni suç eklenerek çözülmeye çalışıldı.

    En son eklenen “büyük a” olan TCK’mızın 217/A maddesi de kamuoyunda tartışıldı tabii. Dergimizde de yer buldu hâliyle bu tartışma. Bense, düzenleme henüz yasalaşmadan söylenenleri ve düzenleme yürürlüğe girdikten sonra yaşananları aktarmaya çalışacağım naçizane, sonra da yazımı gönderip seçim anketlerine bakacağım, ilk turda bitiyor mu diye. Romatizmam var, ikinci tur yorar da beni.

    TCK m.217/A ile ilgili olarak “yerli ve milli” ağabeylerimiz, ablalarımız; bu düzenlemenin elzem olduğunu, yalanla ve dezenformasyonla mücadelenin artık kaçınılmaz hâle geldiğini, kaldı ki bu düzenlemenin başka ülkelerde de olduğunu söylediler. Yine bu suçun oluşması için birçok şartın bir araya gelmesi gerektiğinden dem vurdular, kolay işlenemezmiş yani bu suç. Mesela dediler ki, sırf yalan haber, suçun oluşması için yeterli değil; haberin ülkenin güvenliğini ve kamu sağlığını etkilemesi lazım. Yine bu bilgi paylaşımı, halk arasında endişe, korku veya panik yaratmalı, kamu barışını bozmalı ve aleni olmalı, olmalı da olmalı. Bir de şunu ekledi bu ağabeylerimiz, ablalarımız: “Yurttaşa, gazeteciye baskı ve maskı hikâye, ceza miktarı itibariyle zaten tutuklama olmaz”.

    Çizgili pijamamla televizyon başında oturup bu ağabeyleri, ablaları dinlerken ve pijama üstü cebimde bulunan kağıdıma kırmızı tükenmez kalemimle not alırken içim rahat etti tabii. Çünkü ben bu düzenleme ile; gazetecilerin ve sade vatandaşların hürriyetlerinin tahdit edileceğini, bu şahısların paylaşımlarından dolayı tutuklanacaklarını düşünmüştüm. Neyse ki öyle olma ihtimali yokmuş. Sonuçta o ağabeylerimiz, ablalarımız bilir, neyin suç olup neyin olmayacağını, kimlerin tutuklanıp tutuklanmayacağını. Nihayet düzenlememiz, muhalefetin muhalefetine rağmen, çizgili pijamam rahatlığında 18 Ekim 2022 tarihinde yürürlüğe girdi.

    Aradan geçen 6-7 ay sonrası dergiye yazı yazma zamanı gelince, 217/A ile ilgili haberleri araştırmalara giriştim kısıtlı Googleşinas imkânlarımla. Haberlere göre Bitlisli bir gazeteci, bir kız çocuğuna cinsel saldırıda bulunulduğuna yönelik 13 Aralık 2022’de yaptığı bir paylaşımdan dolayı gözaltına alınmış, 14 Aralık 2022’de tutuklanmış, 8 gün cezaevinde “konakladıktan” sonra tahliye edilmiş. Şahıs, Şubat ayında da 10 ay hapis cezası almış. Ağabeylerimin, ablalarımın söylediği; haberin ülkenin güvenliğini ve kamu sağlığını etkilemesi, halk arasında endişe, korku veya panik yaratması, kamu barışını bozması, evlerine ateş salması şartları oluşmuş demek ki, cezayı kesmişler, önden de tutuklamışlar gazetecimizi.

    Osmaniye’de de 26 Şubat 2023 tarihinde tutuklanmış iki gazeteci, depremzedelere yardım için gelen çadırların bekletildiği yönünde haberlerinden dolayı. 1 ayı aşkın süre de tutuklu kalmış gazeteciler, hamdolsun çadırlar da hiç bekletilmemiş.

    Yine, afet bölgesi ile ilgili sosyal medyada yanlış bilgi verdiği iddia edilen şahıs 12 Şubat 2023 tarihinde tutuklanmış, 1,5 ay sonra salıverilmiş. Demek ki hassas kamu barışımız ve ince ruhlu iç ve dış güvenliğimiz kötü etkilenmiş bu paylaşımdan.

    En son da malumunuz; Serdar Akinan TCK m.217/A’da tanımlı suçunu işlediği iddiasıyla gözaltına alındı, Çanakkale’den İstanbul’a götürüldü, orada serbest bırakıldı; yurt dışına çıkış yasağı ve haftada 2 kez karakola imza verme şartıyla. Hürriyeti tahdit yok gibi bir şey, “tahditçik” bir nevi…

    Sonuç olarak ağabeylerimizin, ablalarımızın söyledikleri ile gerçek çok da örtüşmemiş gözüküyor. Hâlbuki ne kadar iyi niyetli bir şekilde hazırlanmış bir düzenlemeydi bu, yazık oldu. Ama olsun, yalana karşı ne güzel mücadele örneği sergiliyoruz; bazı “istisnalar” olsa da, “büyük a” düzenlememiz ve uygulaması yerinde gözüküyor. Ağabeylerimize, ablalarımıza destek verdikleri için teşekkürler. Destekleri bol olsun…

  • Mizah: Akşam’da Bir Haber

    Bir haber okudum Akşam’da, yeni bir yargı paketi geliyormuş. Şu, 2022 yılının sonunda teklif metnini gördüğümüz, “adil yargılanma hakkının güçlendirilebilmesi amacıyla” ceza davalarında süreleri “fiksleyen” paket değil ama başka bir paket geliyormuş. Akşam’ın yalancısıyım. Belki de Akşam, bu bilgiyi Sabah’tan almıştır, bilemiyorum.

    Sabah demişken; bu yeni pakete göre, artık sabah baskını olmayacakmış. Sabahın erken saatlerinde yapılan ev baskınlarına “ev bir devlettir, kimse işgal edemez” sloganı ile çekidüzen verilecekmiş. Güzel slogan. Demek ki bundan sonra baskınlar sabah değil, tok karnına akşam yapılacak, evler de akşam basılacak, o işgal sayılmıyor herhalde, Akşam’a göre.

    Bunun yanında; avukatların da hâkim ve savcılarla aynı haklara sahip olmaları için adım atılacakmış. Tabii çok muğlak bir kavram bu, aynı haklara sahip olmak ne demek? Hâkim ve savcılar hangi haklara sahip ki avukatlar da o haklara sahip olacak? Mesela adliyelerde artık biz avukatların da mı özel asansörü olacak? Baro kartımızla örneğin İstanbul Adliyesinde -2. kattan 7. kata 17 dakikada çıkarken, hâkimlerimiz savcılarımız gibi VIP asansörle 17 saniyede mi erişebileceğiz gittiğimiz yere? (Hoş, esas VIP asansör gibi bir şey olacaksa, ona sadece avukatların sahip olması lazım; zira avukat her mahkemeyegider,hersavcıylagörüşür;hâkim ise sadece mahkemesine gider, savcı da sadece kendisiyle görüşür, neyse…)

    Avukatların hâkim ve savcılarla aynı haklara sahip olacağına başka bir örnek olarak da tuvaletler geldi. Biliyorsunuz biz avukatlar ancak sade vatandaş tuvaletine girebiliyoruz, kalemlerin karşısında bulunan tuvaletlere ise personel harici kimse giremiyor. Biz de adliye personeli değiliz. Belki bu paketle bu mağduriyetimiz giderilir, avukatlar da hâkim ve savcılarla, mübaşirlerle aynı yerde ihtiyaç giderir. Ama bunu bir paketle nasıl anlatacaklar, onu pek anlayamadım. Herhalde pek yakışık almaz, “avukatlar da hâkim ve savcılarla aynı yerde ihtiyaç giderecek” gibi bir düzenleme. Aklıma da başka türlü bir düzenleme gelmedi öte yandan. Ha etkin bir çalışma yaparlarsa helal olsun, sonuçta henüz görevine yeni başlamış bir hükümetin ilk işlerinden biri olarak avukatların hâkim ve savcılarla aynı hakka sahip olması gerektiğini düşünmesi takdire şayan. Çiçeği burnunda işbu hükümetimizin her daim destekçisiyiz.

    Yine habere göre; aile hekimi gibi herkesin bir aile avukatı olacakmış, vatandaş her türlü hukuki sıkıntıda avukatlarından yardım alacakmış, parayı ise devlet ödeyecekmiş. Zaten yargının iş yükünün büyük bölümü, dilekçe ile bile kapanabilecek bir olayın vatandaşların haklarını ve hak arama yollarını bilmediği için uzamasından kaynaklanıyormuş, aile avukatları ile aynı zamanda yargının iş yükü de büyük oranda rahatlayacakmış.

    Haberin bu kısmını okuyunca hemen dışarıya çıktım ve aile gibi görünen 100 insan topluluğuna bu düzenlemeyi sordum. 100 topluluktan 70’i “bizim oğlumuz / kızımız / gelinimiz / damadımız / kaynanamız / kayınpederimiz / baldızımız / kayınçomuz / kuzenimiz / eniştemiz / yengemiz / bacanağımız / eltimiz avukat, başka avukat istemeyiz” dedi, 15’inde de direkt “ben avukatım” diyen çıktı. Kalan o 15 toplulukla da anlaşamadık, “No Turkish” dediler.

    Tabii Akşam sağ olsun, vatandaşların haklarını ve hak arama yollarını bilmemesinden kaynaklı olarak davaların bu kadar uzadığını öğrendim ve çok üzüldüm. Aşk olsun o vatandaşlara, ne diye uzatıyorlar bizim davalarımızı? Bir de Akşam’a göre bazı olaylar bir dilekçe ile kapanıyormuş. Üç düzine yıldır bu meslekteyim, dilekçe ile kapanan davam olmadı, demek ki Akşam’ın olmuş.

    Bir de yeni pakete göre, hukuk fakültesi kontenjanları düşürülecekmiş. Yukarıda yaptığım “Hüsnel” ankette 100 grubun 15’inde direkt ben avukatım diyen çıktı, sayı 100’de 30’lara 40’lara varmadan kontenjan düşmemeli, olmaz öyle şey. Avukat çok olsun, hem aile avukatlarıgelmeyecekmiydi?

    Neyse, akşam, pardon paket şeriflerimiz hayrolsun.
    Ailenizin avukatı,
    Hüsnü

  • Mizah: Önce Bazı Sorularım Var

    Pandemi nedeniyle 2020 yılında baro seçimleri yapılamasa da ve üç sene seçimsiz kalsak da; 2021 ve 2022’de, yani iki sene üst üste seçim yapmanın güzelliğini yaşayacağız.

    İstanbul’da adaylar da belli oldu sayılır. Yönetim kurulu adaylarını tam bilmiyoruz ama, lider adayları üç aşağı beş yukarı tamam.

    Önceden vapur iskelesine gider, kalabalık olmasın diye bankaya saat 8.59’da varıp emekli maaşını çeken amcalar gibi ilk “baro vapuruna” binip Sözcüsünü okuyan amcalarla konuşur, Önce İlke kritiği yapardım. Şimdi yine kritik yapacağım ama, Önce İlke için kâğıt kalem almam gerekecek sanırım veya aynı vapurla dönüp bir daha geçeceğim Haliç Kongre Merkezi’ne; yani üç sefer yapacağım konuyu anlamak için. Zira vapurdaki, yaşları benden azıcık büyük, 60 yaş üstü avukatlara danışmam gerekebilir, “Pardon siz hangi Önce İlkedensiniz” diye sorabilirim, bu benim en doğal hakkım.

    Baromuz “önce ilkeli” bir baro malumunuz. Bu sene de; aktif Önce İlkeli olan, Önce İlkeden çıkmış, sonra Önce İlkeli olmuş veya daha sonra Önce İlkeli olması muhtemel meslektaşlarla seçime gidiyoruz.

    Tabii bilemiyoruz bunların hangisi daha bir Önce İlke? Hem o ilke ne? Tamam isim Önce İlke de, hangi ilke o? Çok ilke var sonuçta. Ben size bir sürü ilke sayarım şimdi başlasam, o nedenle başlamıyorum.

    Bir de şu var, hangisinin önce ilkesi daha iyi, neden bu kadar çok Önce İlke var? Mesela diğer şehirlerde niye Önce İlke yok, onlar neden önce ilkesiz? Önce İlke illa boğaz manzarası mı arıyor?

    Çağdaş Avukatlar Grubu var malum, ama onlarda da başta Önce İlke yazan Çağdaş Avukatlar Grubu var, başta Önce İlke yazmayan, düz Çağdaş Avukatlar Grubu var. Ne bu ilke, söyler misiniz lütfen?

    Hadi Önce İlkeyi anladık diyelim, sonrasında “Yükseliş”, “Diriliş” ve “Kuruluş Osman” gibi isimler niye ilave edilmiş bazı gruplara?

    Geçen sene “omurgalı olduğumuz için seçimi kazandık” demişti Durakoğlu, peki bu seçimde hangi Önce İlkenin omurgası var, hangisininki yok? Son seçimi kazanan Önce İlkeden bölünenler oldu şimdi, omurgalı olan hangisi; yoksa hepsi omurgalı veya hepsi omurgasız mı? Omurga sadece Durakoğlu’nda olan bir şey mi? Durakoğlu başkan seçilemeyeceğine göre, bundan sonra mahkeme duvarlarına çarpıp çarpıp geri dönecek mi sözlerimiz ya dişimizi ya yumruğumuzu mu sıkacağız duruşmalar sonrası?

    Ayrıca, sırf sosyalleşme için veya eşini dostunu görmek için seçime giden, gruplardan ve adaylardan bihaber, oy kullanacağı grubu arkadaşlarına soran meslektaşlarımız var. Onlara “Önce İlkeye oy ver” denirse ne yapacak bu meslektaşlarımız? Yıllar önce bir siyasi seçim sonrası yaşlı bir teyzenin “bana ‘tırmığa sakın basma, ampule bas’ dediler” açıklamasına benzer şekilde “oyunu Önce İlkeye bas” derlerse ne olacak?

    Tüm bu soruların cevabını 22-23 Ekim 2022 tarihinde almamız zor, ancak geçmiş ve gelecek Önce İlkelilerden bu konuda açıklama alırsak, en azından dünya para harcanan broşürlere bunlarla ilgili açıklama yazılırsa, ona göre oy kullanır seçmenler.

    Sonuç olarak; genel kurullar, seçimler iyidir, ben severim, hem çok da seçim gördüm. Ama Önce İlke ile ilgili bazı sorularım vardı, önce onları sorayım dedim, mazur görün.

    Bu seçimden beklentim ne evvel ne ahir Önce İlkeli adaylarım; Hukuk Defterleri standı, uykuluk, rakım ve ben, bahtiyarım.

  • Mizah: Çok Tuhaf Soruşturma

    Müvekkillerimden biri yana yakıla ofisimi aradı; bir yakınına “haber gönderilmiş”, hakkında soruşturma olduğu söylenmiş. Telaşlıydı hâliyle. Bu gibi telaş durumlarında, bir nevi acil koduyla müvekkillerimiz hakkında soruşturmalar olup olmadığı konusunda araştırma yapmaya girişiriz; burada da giriştik. Ofis olarak İstanbul’daki adliyelerde şahsın ön büro sorgularını yaptık. Şahısla ilgili hiçbir soruşturmaya rastlanmadı; sadece bir yerde, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçundan (eski tabirle kara para aklamadan) soruşturma yürütüldüğü bilgisini aldık. Konu suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri de, hangi suçtan kaynaklandığı da belli değil. Ortada gelir elde edilen suçla ilgili kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı, hatta soruşturma da yok. Çünkü suç olacak ki, o suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri aklansın. Bu kara parasoruşturmasındada,hangisuçtaneldeedilen değerlerin aklandığı bilgisine yer verilmiyor, “araştırın, bu adam suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamış olabilir” deniyor sadece. Tuhaf bir soruşturma anlayacağınız.

    Müvekkilin içi rahat değil yine de ve haklı olarak. O nedenle, başka hangi il ve ilçelerde soruşturmasının olabileceğini düşünüyor ve bize “geze geze Anadolu” bir liste çıkarıyor. Bu arada sanmayın ki bu şahıs acayip illegal veya karanlık bir arkadaş. Bugüne kadar sadece bir dosyası olmuş, onda da beraat etmiş bu iş insanı arkadaşımız. Hangi şehirlerde iş yaptıklarını döküyor ortaya. Biz de şehir dışındaki meslektaşlarımıza, tanıdıklarımızın tanıdıklarına o şehirlerden dosya sorgusu yaptırıyoruz. Çıkmıyorhiçbirsoruşturma.Hattaaklımageliyor; son yıllarda otobüs ve otomobille yaptığı şehir dışı seyahatlerinde mola verdikleri yer adliyelerinde dahi soruşturma sorgusu yapmayı deniyoruz. Müvekkile de “böyleyken böyle” diyoruz.

    Dahasonrakaraparadosyasınıayrıntılıincelerken, dosyada polisler tarafından düzenlenen ve polislerin hukuki değerlendirmelerine ve mevzuatla ilgili ceza hukuku yorumlarına yer verdikleri, yani “uzmanlıklarını konuşturdukları” bir raporun küçük bir yerinde, bir soruşturma numarasına rastlıyoruz. Ancak o soruşturmanın yürütüldüğü adliyede müvekkilimiz tertemiz. Yine de savcılıktan soruyoruz o dosyayı, bizim müvekkil var mı o dosyada diye. “O dosyada kimse yok” diyorlar. Kimsenin olmadığı bir dosya… Tabii dosya “kimsesiz” bir dosya olamaz, mutlaka kimseler vardır. “Dosyada kimin olup olmadığı konusunu biz de bilmiyoruz, kimse onu bilemez” diyorlar, ne kadar esrarengiz bir cümle. Özetle şöyleymiş efendim, dosyada bir kişinin olup olmadığı ancak bu şahıslara “operasyon” düzenlenirse ortaya çıkarmış. Gizli dosya anlayacağınız. Ancak gizli de olsa alabileceğimiz belgeler var malum. Soruyoruz, “şu an dosyada hiçbir şey yok” diyorlar. Suçüstü yokmuş, suça konu fiil yokmuş, şüpheliler yokmuş, suç içerikli görüşmeler yokmuş, ifadeler yokmuş. Yani yazıcımda yazdırılmayı bekleyen onlarca beyaz ve kalbim kadar temiz A4 kâğıdı nasıl bir dosyayı teşkil edebilirse, o dosya da “şimdilik” öyle bir dosyaymış. Tam kalemle vedalaşıp meslektaşlarımla “adliyede çay keyfi” yapmak üzere kapıdan çıkacakken, şöyle bir cümle ediyor kâtip arkadaş: “dosyada olursanız haberiniz olur zaten”. Meali: “Bir şafak ansızın gelebiliriz”.

    Adliye bayat çayı sonrası o “haberimiz olma” hâlini tahayyül ediyorum. Herhâlde, hâlihazırda yürütülen kara para dosyamız gibi olacak, onda da suç var sözde. Ama hangi suçtan kaynaklandığı belli olmayan gelir aklama hâli, ayrıca bilinemeyen bir gelir var. Öte yandan o soruşturma da devam ediyor, şüpheliyiz, suç isnadı altındayız. Biri resmiyette biri “bir şafak ansızında” olmak üzere, hiçbir fikrimiz olmayan tevatür soruşturmalar…

    “Gözetmen, kibrit kutusunu masanın üstüne fırlattı. ‘Büyük bir yanılgı içindesiniz’ dedi. ‘Gerek buradaki beyler gerekse ben sizin olayınızda bütünüyle önemsiz kişileriz, dahası konuya ilişkin hemen hiç bilgimiz de yok. Üstümüzde en resmî üniformalar bulunsaydı bile, sizin durumunuzda herhangi bir değişiklik olmazdı. Ayrıca size davalı olduğunuzu da söyleyemem, daha doğrusu, davalı olupolmadığınızıbilmiyorum.Tutuklandınız,bu doğru, ama bundan fazlasını bilmiyorum. (…) Her ne kadar şimdi sorularınızı yanıtlamıyorsam da, daha çok bizi ve başınıza gelecekleri değil, kendinizi düşünmenizi öğütlerim. Ayrıca suçsuzluğunuzu da böylesine gürültücü dile getirmeyin, çünkü uyandırdığınız ve pek kötü sayılamayacak izlenimi bozuyorsunuz” (Franz Kafka, Dava [Çeviren: Ahmet Cemal], 11. Basım, Can Yayınları, İstanbul, s.27-28).

    Müvekkilimiz, K. mertebesinde değil henüz; ancak olabilir mi? Olabilir. Daha önce olanlar olmuş mudur? Olmuştur. Daha sonra da olacak mıdır? Olacaktır.

    Neyse, şimdi beni aradı müvekkil. Geçen de şehir dışında bir sünnet düğününe gitmiş, ora adliyesinde de sorgu yaptıracağız. İyi yazlar….

  • Mizah: Farazi Dava

    Fakültede yaptığımız sınavlarda ekstra kâğıt alanlardan olmadım hiç. Millet kâğıt üstüne kâğıt isterken -ki bu husus, sınıfta “cık cık”, “vay arkadaş” vs. tepkilere yol açardı- ben efendi gibi sınav sorularını cevaplandırıp, bana verilen kâğıtla “Türkiye çöl olmasın”cı şekilde hareket etmekteydim. Sadece bir kere ekstra kâğıt istediğimi hatırlıyorum, onda da soruyu yanlış anlamış, iki sayfayı baştan aşağı hatalı cevaplamıştım. Bu durumda da sayfanın sol üstünden sağ altına bir köşegen çizerek, hatta cümle içinde muhtelif gaflarımı görünmemecesine karalayarak, hatalarımı saklamaya çalışmıştım.

    Fazladan kâğıt isteyenler genelde hakikaten bu işi bilenler oldu. Çoğunluğu kız olan ve notlarını alabilmek için iyi geçinmeye çalıştığımız bu arkadaşlarımıza selamlarımı sunmuş olayım, dergimize abone olsunlar.

    Bu arkadaşlarımızın yanında, bir de soruların cevaplarını hakikaten bilmeyen, ama bildikleri ne varsa anlatmak isteyen, konunun etrafında dolanan, ama asıl soruya cevap vermeyen/ veremeyen (ve tabii bunun farkında olan) veya göz boyamaya çalışan arkadaşlarımız da oldu. Yani, “meşru savunmanın savunmaya yönelik şartlarını bilmiyorum ama haksız tahrikte iyiyimdir, gelin size bunu anlatayım” türü cevaplar ekstra kâğıt alınmasına vesile oldu fakültede. O arkadaşların sınav sonuçları da beklendiği üzere çanın altında kaldı, hem hocalar hem TEMA Vakfı buna çok kızdı.

    Bir savcının iddianamesi bana yukarıdaki paragrafta yer verdiğim tipi hatırlatmadı değil, ama tabii ki fazlası var.

    Sedef Kabaş’ın Cumhurbaşkanına bir Çerkez atasözüne yer vererek hakaret ettiği, yine İçişleri Bakanına “soyadına ihanet edercesine” sözü ile, Ulaştırma Bakanına da “yalan haberlerden medet umarcasına bir zavallılık sergilemek” sözü ile hakaret ettiği iddiası ile iddianame tanzim edildiğini görüyoruz. Yani sırf şu üç husus esasında 1-2 sayfaya yeter gibi gözüküyor. En azından ben bırakalım ekstra sayfa istemeyi, kâğıdın arkasını çevirmesini bile istemezdim hocanın (örneğimizde hâkimin, tarafların).

    Cumhurbaşkanına ve diğer kamu görevlilerine hakaretlerle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay kararlarına, ifade özgürlüğüne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne vs. girmiyor, suç var mı, yok mu değinmiyorum bu arada. Barolar, hukuk fakülteleri, Adalet Bakanlığı vs. birim bir farazi dava yarışması düzenliyor, orada bana iddianame yazma görevi veriliyor, öyle düşünelim.

    Sayın Savcımızın iddianamesi 10 (on) sayfa. İçeriğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine yer verilmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Müller, Laurens, McVicar, Purcell, Janowski, Dorner kararları anlatılmış, Yargıtay kararları, doktrin atıfları, her şey fiyakalı. Gurur duymamak mümkün değil.

    İddianamede yer verilen kararlar da özetle şu şekilde: “Gazeteciler suç işlememelidir, suç işlerlerse cezalandırılmaları çok da yanlış olmaz, eleştirileri varsa hakaret etmemeleri beklenir, eleştiri sınırları aşılırsa, şeref ve saygınlığa saldırılırsa suç olur” vs. vs. vs.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin toplasanız bir dünya karması çıkaracak isimleri haiz kararlarında bir vatandaşımız eksik: Vedat Şorli. O karar yok on sayfalık anlı şanlı iddianamede. Ve dahası, yukarıda bahsettiğimiz dünya karması kararlarında ve Yargıtay kararlarında Sedef Kabaş’ın sözleri ile benzerlik de yok, benzerlik olup olmadığı da tartışılmamış. “Kararlar bunlardır, aha bu da Sedef Kabaş, cezalandırın farazi farazi”. Olsun; iddianame bu sonuçta, mahkeme değerlendirir.

    Sayın Savcımızın ismini arattığımda, malum dosyayla ilgili haberler dışında İstanbul Barosu’nun ceza hukuku kurgusal/farazi dava çalışmasında isminin geçtiğini görüyorum. Bir başkası olamaz, çünkü ismi son derece orijinal. Sayın Savcımız o farazi dava çalışmasında muvaffak olmuş mu bilemiyoruz; ama burada muvaffak olmuş, iddianame kabul edilmiş ve tutuklanmasını istediği ve serbest bırakmadığı Sedef Kabaş hâlâ tutuklu.

    Sahi 10 sayfalık iddianamede, 1 satır da olsa şunu göremedim: Sedef Kabaş neden tutuklu?

    Neyse; sıra hâkimde, kendisine muvaffakiyetler.

    page66image45761344

  • Mizah: Kadük

    Son dönem gelen işler tekdüze. Ya biri uyuşturucu ile yakalanmış, maddeyi kendisi için temin ettiğini açıklamaya çalışıyor ya da boşanmak üzere olan çift birbirine hakaret ediyor, birbirlerinin Instagram hesaplarına filan izinsiz giriyor.

    Yalnız geçende e-posta ile bana ulaşan bir kişi, tekdüzeliği sona erdirdi. Şahıs; çok önemli bir dosyası olduğunu, dosyasının Yargıtay’da olduğunu ve dosyanın 2011’den bu tarafa devam ettiğini, artık bir şeyler yapılması gerektiği söyledi. Bana nasıl ve neden ulaştığını, neredeyse on bir yılı devirmiş dosyada artık bir şeyler yapacak kişinin neden ben olduğumu ve artık yapılması gereken o şeyin ne olduğunu sormadım, soramadım. Hatta suçu dahi söylemedi adam, “gelince anlatırım, yüz yüze konuşalım” gibi esrarengiz bir ifade takındı, ben de kendisini ofise davet ettim.

    Böyle esrarengiz konuşunca, muhtemelen faili meçhul bir cinayet veya uluslararası boyutu olan bir dosya geldi aklıma. Hâlbuki öyle değilmiş; dosya bildiğiniz, Anadolu’nun ücra bir yerinde konuşlanmış bir belediyenin açtığı ihaleye fesat karıştırma iddiası ile ilgiliymiş. Esrarengizlik, adamın kendisiyle alakalı. Ofiste çay isterken bile olaya esrar kattı çünkü adam. Dosya da klasik, uzamış bir dosya; Yargıtay’a gitmiş gelmiş, önce mahkumiyet almış şahıs, sonra kanun değişmiş, daha az ceza alsın diye Yargıtay bozmuş, yerel mahkeme kırmamış Yargıtay’ı, cezayı azaltmış, sonra Yargıtay bu kez ayrıntılı bilirkişi raporu alınsın denmiş, yerel mahkeme raporu almış, son verdiği cezayı tekrarlamış vs…

    Bir dönem ihaleye fesat dosyalarına baktığım için, kanun maddesini açarak hangi bentten ceza verildiğini ve o bendin hangi durumlarda vuku bulabileceğini beyefendiye açıklayayım dedim. Açtım kanunu, Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesine bakacağım. Çok ilginç, o sayfa yok, sayfa numaralarında eksiklik var, yani kanun yazıcı arkadaş bilerek o maddeyi yazmamış değil, yazmış, basacak ağabey/abla basmamış. Öndeki ve arka sayfalara baktım, başka yere monte edilmiş bir TCK m.235 ve 236 da yok. Acaba kanun doğru da, yani o suçlar artık suç olmaktan çıktı da, sayfa numaraları mı yanlış yazılmış diye de baktım; mevzuat.gov.tr adresine girdim, ihaleye fesat karıştırma suçları halen yürürlükte. Mülga olsa haberimiz olur da, yine de bakayım dedim.

    Toplantı sırasında açtığım, toplantı odası kanunumuzun baskı yılı 2020. 2021’de çıkarmadı yayınevi henüz, herhalde “yeni paketler geleceği söylendi, o paketler gelsin, öyle çıkaralım, iki iş olmasın” dediler. O nedenle 2020’den sonra kanunlarda yapılan değişiklikleri elimle işliyorum.

    Zaten ofiste o kadar cep kanunu var ki, kitaplığın bir kısmını eski cep kanunlarım oluşturuyor. Kanunlarım orada arzıendam ediyor, aralarında konuşup, kendi dönemlerinden bahsediyorlar. “Bizim zamanımızda sulh ceza hakimlikleri yoktu” diyor biri, diğeri “ohoo siz yeni sayılırsınız, bizim zamanımızda zina bile suçtu” diyor. Herkes kendi anısını anlatıyor, yanlarından geçerken kulak misafiri oluyoruz arada. Ancak o kanunların şu an hiçbir kıymeti harbiyesi yok, birini fırlatsam ekonomi vs. aynı kalır, o derece.

    Yalnız iki yıla yakın dönemde o eksik sayfalı kanunu avukatı stajyeri kullanıp da, hiçbirimizin o sayfa eksikliğine denk gelmemesi enteresan.

    Görev bilinciyle yayınevini aradım, durumu anlattım. “Beyefendi çok haklısınız (zaten niye haksız olayım ki), maalesef bir baskımızda o şekilde hatalar oldu, azımsanmayacak miktarda eksik sayfalı çıktı kanunlar. Ancak kimse de aramadı bizi bu konuda, ilk siz aradınız” dedi adam. Adamda mahcubiyetle karışık bir pişkinlik de var gibi geldi bana. Herhalde eksik sayfaları fark edince yetkiliye danışıldı o dönem, yetkili de “zaten bu aralar ihaleye fesat karıştırma suçlarından soruşturma olmuyor, seneye düzeltiriz” diye düşündü, kaldı öyle. Bir ben aramış oldum ilgilileri. O da esrarengiz adam sayesinde.

    Sonra baktım haberlere, ufak bir araştırmaya giriştim; “usulsüzlük” kelimeleri muhalif sitelerde bolca geçiyor, ancak ihaleye fesat karıştırma suçundan soruşturma, gözaltı vs. ona ilişkin hiçbir şey yok. Kadük olmuş bildiğiniz suç, dolayısıyla sayfa da.

    Eskiden belediye başkanları yargılanır, ihaleye katılacak şahıslar tutuklanır, hatta bu şahıslar özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde örgüt dosyalarında kovuşturulurdu, deyim yerinde ise “baba dosyalardı” bunlar; şimdi ise kanunda sayfa eksik, kimsenin haberi yok. Bırakın ihaleye fesadı; Fethullahçılığı bariz belediye başkanlarını bile yargılamıyorlar, onları istifa ettirip (görevden aflarını istetip) doğaya ve Twitter’a salıyorlar. Bakın ne güzel usul ekonomisi, yargılama olmazsa devlete yük de azalır.

    Hamdolsun ihaleye fesat karıştırma suçu, hatta yeri geliyor suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme, üye olma suçları artık işlenmiyor. Bu yazıyı da güzel bir haberle bitirmiş olduk böylece.

    2022 yılının fesatsız, suçsuz, gürültüsüz, az sayfalı, mis gibi geçmesi dileğiyle…

  • Mizah: Amin

    Yeni adli yılı açtık; ülkemize, meslektaşlarıma ve yurttaşlarıma hayırlı uğurlu olsun.

    Bu sene açılış, Yargıtay’ın yeni binasında yapıldı. Tabii ki Cumhurbaşkanının da konuşanlar arasında yer aldığı (Barolar Birliği Başkanı da konuştu, ama şarjım az, ona girmeyeceğim) açılışta Cumhurbaşkanı; Yargıtay’ı, Danıştay’ı, Anayasa Mahkemesi’ni yeni binasına kavuşturduklarını anımsattı ve bunlarla Türkiye’nin dünyaya bir mesaj verdiğini söyledi. Öz eleştiride bulunayım, yeni bina ile verilen mesajı ben tam olarak anlayamadım.

    Cumhurbaşkanı “devletin dini adalettir” dedikten sonra adliye, Diyanet İşleri Başkanının önderliğinde dualarla açıldı. Olsun, bu çelişkimsiyi mazur görelim, “yeni bina heyecanı” diyelim. Biz zaten %99’u Müslüman bir ülkeyiz, öyle öğretildi bize. Çok ciddi bir oran %99. Bu ne demek, “bir karışıklık olmadığı takdirde herkes Müslüman” demek. O hâlde yapalım bir Müslüman açılışı, bence makul. Hatta kim neden %1’lik dilimde, o nasıl bir dilim, onu çözmek lazım. Herkes düz Müslüman olsun işte ülkemizde, kılçıklığa ne gerek var? Yine de nüfus kayıtlarına vs. bakıp, hatta halka sorup ülkenin yüzde kaçı Müslüman değil, belirlemek lazım diye düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, belki de %100’dür, boşuna kuruntu yapıyoruzdur o nedenle.

    Dualarla açılma ile ilgili olarak Anayasadan, Türkiye’nin kuruluş felsefesine aykırılıktan, laiklikten bahsetmiş çoğu kişi. Güzel, ancak buna da iki itiraz gelebilir. Birincisi, Anayasayı öyle delince çok da bir şey olmuyor, örnekleri var. İkincisi, zaten önümüzdeki yılın ilk aylarında Anayasayı değiştirecekler. Öyle buyurdu Cumhurbaşkanı açılışta.

    Kaldı ki kanunlarımızda olmamasına rağmen “Allah’ın üzerine” yemin ettiriliyor mahkemelerde (bkz. şahsımın “Allah’ın Üzeri” yazısı, dergimizin 11. sayısı). Burada da eller açılmış ne güzel değil mi? İktidarıyla muhalefetiyle, hâkimiyle savcısıyla; adalet arayan biz yurttaşları kucaklar gibi.

    Açılış sonrası eleştirilere Diyanet İşleri Başkanı yanıt vermiş; eleştiri getirenler için, “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” demiş. İtiraf etmeliyim, bu “yeni” fikir aklıma yattı biraz, bunu milletçe biraz düşünelim.

    Açılışta gündem olan Diyanet İşleri Başkanının sözlerinin tamamını dinledim, yanlış bir şey söylüyor mu diye. Arada Arapçalar serpiştirilmiş, onlara yorum yapamayacağım tabii ki. Bende derdimi anlatacak kadar İngilizce, derdimi anlatamayacak kadar Almanca var sadece. Diyanet İşleri Başkanının Türkçe sözlerine tamamım, bana uyar. Başkanın başta söylediği 38 saniyelik “full Arapça” kısmından sonrasını iletiyorum: “(…) Ya Rabbel alemin ve ya erhamerrahimin, sen Rahmansın, Rahimsin, bizlere rahmetinle merhametinle muamele eyle Allah’ım. Ya Rab, sen maliki yevmiddinsin, hesap gününün sahibisin, hesabını veremeyeceğimiz amellerden, fiillerden bizleri muhafaza eyle Allah’ım. Bugün burada Yargıtay’ımızın muhteşem binasının açılışında ellerimizi sana açtık, dua ediyoruz. Dualarımızı kabul eyle Allah’ım. Bu muhteşem eseri milletimiz için hayırlı, mübarek eyle Allah’ım. Ya Rab, kuruluşundan bugüne kadar Yargıtay’da bir buçuk asırdan beri nice hâkimler, nice savcılar hizmet ettiler. Onlar senin adaletini, senin emrettiğin adaleti yerine getirmek için gayret ettiler. Kendilerine rahmetinle muamele eyle Allah’ım. Bugün hayatta olan binlerce hâkim, savcı kardeşimiz var. Onları adaletten ayırma Allah’ım. Kendilerine yardım eyle Allah’ım. Sen buyuruyorsun ki, (arada Arapçalar var, onlar üç noktalı) ‘Ey iman edenler, adaleti ayakta tutun’ buyuruyorsun, (…) ‘Allah adaleti emreder’ buyuruyorsun. (…) ‘Allah adil olanları sever’ buyuruyorsun. Ya Rab, hâkimlerimizi, savcılarımızı, milletimizi, hepimizi adalette daim eyle

    Allah’ım. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyuruyor ki, ‘Mahşer günü hiçbir gölgenin bulunmadığı anda Allah’ın arşının gölgesi altında gölgeleneceklerden birinci olanlar adaleti elden bırakmayanlardır’. O müjdeye nail olanlardan eyle bizleri Allah’ım. Ya Rabbel alemin, şuraya uzaktan yakından toplanmış bu güzel günde Yargıtay’ın bu muhteşem binasının açılışına katılmış şuradaki mümin kullarını umduklarına nail eyle Allah’ım. Korktuklarından emin eyle Allah’ım. Neslimizi ‘adalet mülkün temelidir’ düsturu doğrultusunda yetiştirmeyi bizlere nasip eyle Allah’ım. Ya Rabbel alemin, mülk senin, idare senin, biz senin yer yüzünde adaletini gerçekleştirmek üzere bulunan kullarınız. Bizlere yardım eyle Allah’ım. Bu eserin açılışını gerçekleştiriyoruz. Besmele ile gerçekleştiriyoruz. Hayırlı mübarek eyle Allah’ım. Bereketli eyle Allah’ım (sonrası Arapça, peşine El Fatiha ve El Fatiha’dan sonra sunucunun “Allah kabul etsin diyelim” sözleri).

    Özetle şunu diyor Diyanet İşleri Başkanı: “Rabbim, bizlere adalet tecelli ettirt, âmin!

    Başkanın bazı cümlelerine ufak itirazlarım/ notlarım var yalnız. Mesela Diyanet İşleri Başkanı “şuradaki mümin kullar” diyor. “Şuradaki” derken eliyle bir yeri mi gösteriyor, “oradakiler mümindir” mi diyor anlamadım. Eğer öyle değilse, herkese mümin diyorsa doğru değil, %99’umuz mümin çünkü. Ufak da olsa eksiklik var. Yani istatistiksel olarak oradaki herkes mümin olmayabilir, öyle bakmak lazım hani.

    Bir de, Diyanet İşleri Başkanının bu açıklamalarından önce Cumhurbaşkanı eski dönemin 12 Eylülcü, 28 Şubatçı, 7 Şubatçı, 17-25 Aralıkçı, 15 Temmuzcu vesair takvim güncü hâkim ve savcılarını kılıçtan geçiriyor; Başkan ise önceki hâkim ve savcıların Allah’ın adaletini yerine getirmek için gayret ettiklerini söylüyor ve onlara rahmet diliyor. Hadi bakalım gelsin TCK m.215, suçu ve suçluyu övme suçu; TMK m.7/2, terör örgütünü övme/ propagandasını yapma suçu vs. Neyse o benim bileceğim iş değil; orada dua eden yüzlerce hâkim/savcı ağabeylerim/ablalarım var. Onlar çıksın işin içinden.

    Bu arada yazının sonuna şaşırtıcı bilgi, Cumhurbaşkanı konuşmasında yeni yargı paketi için kolları sıvadıklarını bildirmiş. Devamını getiriyorum Diyanet İşleri Başkanının duasının: “Ya Rab, Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başkomutanımızın ve Reisimizin (bunlar aynı kişi, yanlış olmasın) ve kanun koyucularımızın sıvadığı kollarını dinç eyle, o kolları sıhhatli kıl, o mübarek kollardan milletimize hayırlı paketler ihsan eyle, yeni paketi müteakip yeni paketler, yeni binaları müteakip yeni binalar inşa ettirt Allah’ım”.

    Âmin…