Yazar:

  • Yargının Bugünü Üzerine…

    Danıştay Başkanı’nın, Danıştay’ın 149. Kuruluş Yıldönümü Programı’nda yaptığı konuşmasında, dile getirdiklerinden bazıları:

    “16 Nisan 2017 tarihinde halk oylamasına sunulan ve kabul edilen değişiklikle Anayasamızda var olan kuvvetler ayrılığı ilkesi daha da belirgin hale getirilmiştir”

    “Yargı kararları ve yargıçlar eleştirilirken idarenin yandaşı ya da idarenin faaliyetlerine engel çıkaran bir güç gibi değerlendirilmemelidir”

    “Kararlarımızın bilimsel eleştirisine açığız. Ancak yargı kararları, taraf menfaatlerine göre değil, objektif, bilimsel ve hukuki kriterlere göre değerlendirilmelidir. Ne yazık ki kimi zaman algı oluşturmak amacıyla sübjektif, haksız, ölçüsüz eleştiri ve değerlendirmeler, yargının saygınlığına zarar verici olmaktadır”

    “Olağanüstü halin ilanı ve bu süreçte kabul edilen KHK’ların amacı, devletin kurumlarını terör örgütü mensuplarından arındırmak ve demokrasiyi korumak olup kişilerin hak ve özgürlüklerine, amaç dışında herhangi bir sınırlama getirilmemiştir”

    Danıştay Başkanı’nın kuvvetler ayrılığına, yargı bağımsızlığına ve yargı kararlarına bakışına dair sözlerimize, Başkanı olduğu Danıştay’ın mahkeme olarak, Yargıçlar Sendikasının kurulduğuna ve yasal bir sendika olduğuna dair verdiği karara uymadığını tekrar hatırlatarak başlayalım[1]. Hukukçu olmamasının bu davranışlarını belirlemesinde olumsuz bir etkisinin olduğu söylenebilir belki de.

    İki yıl önce yapılan kuruluş törenlerinde, cübbesinde düğme arayıp bulamamanın telaşıyla Cumhurbaşkanını bırakıp Başbakanın arkasından koşturması da muhtemelen kuvvetler ayrılığı ilkesine olan sıkı inancıyla ilgiliydi. Hukukçular ve siyasetçiler, hatta ortalama hukuk bilgisi olanlar bilir; kuvvetler ayrılığının temel prensibi, basit olarak yargı, yasama ve yürütmenin birbirlerinden bağımsız çalışmasıdır.

    Öyleyse hemen söylemek gerekir ki, getirilmek istenilen rejim değişikliği dünya literatüründe mevcut değildir. Anayasa hukukçularının üzerinde mutabık kaldığı tek şey “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye bir yönetim şeklinin olmadığıdır. Gerçekleştirilmek istenen, Türkiye’nin evrensel hukuk ve demokrasi ilkelerinden, düşman olarak görülen laik Cumhuriyet değerlerinden uzaklaştırılması, siyasal İslam’a dayalı bir tek kişi rejiminin kurulmasıdır. Son zamanlarda televizyon kanallarında Atatürk ve yakınları hakkında ucuz ve kirli yayınlar yapılmasının, her şeye karışan RTÜK’ün bu yayınları görmezden gelmesinin, savcıların ancak tepkilerin yoğunlaşması üzerine harekete geçmelerinin sebebi de budur. Halkın, Cumhuriyetle bu gerici hesaplaşmaya alışması istenmektedir.

    Ve yine söylemek gerekir ki, Anayasa Değişikliği Halkoylaması YSK’nın tam kanunsuzluk hükmündeki kararıyla şaibeli hale gelmiştir. En kötüsü, şaibenin, halkoylamasının dürüstlük içinde ve güvenli bir biçimde yapılması için kendilerine emanet edildiği on bir “yüksek yargıç” tarafından yaratılmasıdır. Bu Türkiye’nin uzun zaman altından kalkamayacağı bir yüktür. Türkiye daha YSK travmasını atlatamamış iken Danıştay Başkanı’nın yukarıdaki açıklamaları adalete güven endeksini sıfıra kadar indirmiştir.

    Konuya dönecek olursak; Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile “yasama” yetkisi, yasama organı olan TBMM’den alınarak tek başına yürütme organı olan Cumhurbaşkanına verilmektedir. Cumhurbaşkanı artık sembolik, temsili bir lider değildir. Aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olan Cumhurbaşkanının yasama ve yargı alanına dair her tasarrufu, kuvvetler ayrılığı ilkesini yeniden ve yeniden ortadan kaldıracaktır. Cumhurbaşkanına TBMM’yi fesih yetkisinin verilmesini, olağanüstü hal ilanı yetkisi ile olağanüstü hal kararnameleri çıkarma yetkisinin aynı elde tutulmasını, OHAL ile ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Anayasaya aykırılığının ileri sürülememesini, Cumhurbaşkanının aleyhine soruşturma açılmasının siyasi parti genel başkanı olarak adaylıklarını belirlediği TBMM üyelerinin beşte üçünün çoğunluğuna tabi tutulmasını ve Cumhurbaşkanının geri gönderdiği kanunun TBMM’nin salt çoğunluğu ile aynen kabul edilebilmesini öngören hükümlerin her biri, yürütme gücünün sorumsuz hale gelmesine ve yasama yetkisinin yürütmeye devredilmesine sebep olacaktır. Bunlar tümüyle değerlendirildiğinde ise yasama ve yürütme gücünün tek kişide, yani Cumhurbaşkanında toplandığı sonucu çıkar.

    Anayasa değişikliği ile HSYK’nın “yüksek”liğinin Anayasadan çıkarılması yargının itibarının yok edilişine dair açık bir mesajdır. Cumhurbaşkanının kendisini yargılayacak, çıkardığı kararnameleri denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin çoğunluğunu bizzat, geri kalanını ise adaylıklarını belirlediği milletvekilleri eliyle seçmesi; öte taraftan HSK’nın dört üyesini doğrudan, yedi üyesini ise kendisinin belirlediği milletvekilleri aracılığıyla belirlemesi; Adalet Bakanı ile Müsteşarının ise bizzat Cumhurbaşkanı tarafından atanması, hiç bir demokratik ilkeyle bağdaşmamakla birlikte yargı bağımsızlığını bütünüyle ortadan kaldıracaktır.

    Konunun daha iyi anlaşılması, HSK’nın yargı bağımsızlığı ve yargıçlık teminatını nasıl ortadan kaldıracağının anlatılabilmesi için İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçlarının ve duruşma savcısının verdikleri tahliye kararları nedeniyle açığa alındıklarını; Zaman Gazetesi muhabirini tahliye eden Ankara ACM Başkanının BAM üyeliğine, bylock tek başına delil olmaz diyen Antalya BAM Daire Başkanının Konya yargıçlığına atandığını; teamüllere aykırı olarak Ankara’da görev yapan yargıçlardan daha kıdemsiz yargıçların ACM Başkanlıklarına atandıklarını birer örnek olarak anımsamak yeterli olacaktır.

    Türkiye ne yazık ki yasa ile yargıçların işine son verilmesi deneyimini yaşamış, Anayasa değişikliği ile de yargıçların yasayla yüksek mahkeme üyeliklerine seçilmesine tanıklık etmiştir. Siyasi iktidar HSYK üyelerinin şimdiye dek yaptıkları hizmetlerini, onları yasayla yüksek mahkeme üyesi yaparak ödüllendirmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz cezalandırmalar ve -yargı camiasında olanların çokça bildiği- ödüllendirmeler ile Türk yargısına bir ödül-bedel anlayışı yerleştirilmiş, ödül-bedel ilişkisi liyakat, kıdem, deneyim gibi eskiden bilinen değerleri yok etmiştir. Son yargıç atamalarının genellikle AKP örgütlerinde görev almış ve yüksek mahkeme başkanlarının yakınları olan avukatlar arasından yapılması siyasi iktidarın yargıyı bütünüyle ele geçirmek için hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı gibi evrensel ilkeleri ve fakat en önemlisi adalet düşüncesini feda etmesi anlamına gelmektedir. Yüksek Mahkeme Başkanlarının, Sayıştay, YSK gibi kurumların başkanlarının Cumhurbaşkanıyla çay toplamaya gitmesi, sulama kanalı açılışına katılmaları, yargıç ve savcıların siyasi iktidar temsilcileri karşısında cübbelerinin önlerini kapayıp, eğilip bükülmeleri yargının yürütme karşısında kaybettiği güce tekabül eden davranışlardır. Anayasa Mahkemesi ile Danıştay’ın, yerleşmiş içtihatlarından dönerek Anayasa ve yasaya aykırı OHAL kararnamelerini tamamıyla yargısal denetim dışına çıkarmaları ve hukuksuz uygulamaları Türkiye’nin bir olağanı haline getirmeleri Türkiye yargı tarihinin yeni kara lekeleridir.

    AİHS ve AİHM kararlarına, Anayasa ve yasalara aykırı bir şekilde, savunma olanağı dahi tanınmadan, üzerlerine atılan suç anlatılmadan on binlerce insanın işlerinden atılıp, aile bireylerinin dahi çalışmalarına izin verilmeyerek ölüme terk edilmeleri elbette siyasi iktidarın hesabını vermesi gereken bir hukuksuzluğun sonucudur. Hangi örgüte ne şekilde mensup, irtibatlı veya iltisaklı olduklarını bilmeden işinden atılan iki genç onurlu insanın sadece adalet isteği ile açlık grevine gitmelerinin görmezden gelinmesi ise insanlığın katlinin başka bir çeşididir.

    Sonuç olarak, Danıştay Başkanının haklı olduğu bir tek konu vardır. Yargı kararlarının objektif, bilimsel ve hukuki ölçütlere göre değil de; sübjektif, haksız, ölçüsüz, siyasi iktidarın görüşleri doğrultusundaki ölçütlere göre verilmeleri yargının saygınlığına zarar vermektedir. Bu zararı en çok da bizzat yüksek mahkemelerin başkanları vermektedir. Yargıç ve savcı atamalarında, günlük siyasete bulaşmış çocuk istismarcısı dernek ve vakıfların temsilcilerinin tercih edilir olması, “yakın” olmanın başarı ve liyakatin önüne konularak önemli bir ölçüt olarak belirlenmesi yargıyı kuşkusuz uzun yıllar içinden çıkılamayacak bir kaosa sürükleyecektir.

    [1] Bkz. “Birisi Danıştay İdaresine Hukuk Öğretsin”, BirGün, 08.10.2105. Web erişim: http://www.birgun.net/haber-detay/birisi-danistay-idaresine-hukuk-ogretsin-91627.html

  • Hukuk İçin Birlikte Mücadele: Bağımsızlık, Tarafsızlık, Özgürlük

    Türkiye’nin son yıllarına damgasını vurmuş davaların yargılamaları sırasında; adil yargılanmanın, yargıç bağımsızlığının, avukat özgürlüğünün, savcı tarafsızlığının önemi ve gerekliliği bir kez daha ve tüm açıklığıyla görülmüştür. Hukuk, her ne kadar tarihin göstermiş olduğu gibi politika ile iç içe geçmiş olsa da yargının tüm asli ve kurucu unsurlarıyla, egemenin hukuksal-idari pratiklerinin türediği yönetsel alana (özellikle de yürütme organına) karşı bağımsız olması gerekir. Bu bağımsızlığın korunması için gerekli yasal önlemler mümkün olduğunca alınmalıdır. Hatta Anayasalar bunun için vardır.

    Zira Anayasa ile güvence altına alınmış olan yasa önünde eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğünün, suç ve cezalardaki yasallık ilkesinin, yasal yargıçlık güvencesinin ve kuşkusuz diğer temel hakların korunması ancak yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Yine anayasaya göre yargıçlar mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı esasına göre görev yaparlar.

    Hak ve özgürlüklerin kullanımı yasalar ile güvence altına alınmalıdır. Yasalara karşın kullanılamamaları halinde ise, bu güvence yargı, yani yargıçlar, savcılar ve avukatlar olmalıdır. Yargıç, savcı ve avukatların güvence olabilmeleri ise kuşkusuz bağımsız, tarafsız ve özgürce görev yapabilmelerine bağlıdır.

    O zaman karşımıza çıkacak olan soru; “Yargıçların bağımsız, savcıların tarafsız, avukatların özgür görev yapabilmelerinin teminatı ne olmalıdır?” şeklinde belirir. Hukuki metinler ile bu hak ve yetkilerin kullanımı düzenlenmiştir, fakat sorun tam da bu hukuki metinlerin yanlış uygulanmasından veya yürütme erki tarafından askıya alınmasından kaynaklanmaktadır.

    Savcı ve avukatların görevlerini güvence altında yapabilmelerine olanak tanıyan uluslararası ilkeler, tavsiye kararları, iç yasal düzenlemeler elbette mevcuttur. Döneme denk gelmesi bakımından özellikle belirtmek gerekir; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararında (1-2-b) “Yasama ve Yürütme organı hakimlerin bağımsızlığını sağlamalı ve bunu tehlikeye sokan bir adım atılmamalıdır” hükmü yer almaktadır.

    Yine Tavsiye Kararında; hak ve özgürlüklerin korunmasının asıl olduğu, yargıçların kararları nedeniyle temyizden başka bir incelemeye tabi tutulamayacakları, devletin kurumları ve temsilleri de dahil olmak üzere, herhangi bir dava ile ilgili olan bütün kişilerin yargıcın otoritesi altında olacağı, en önemlisi de yargıçların tek başlarına veya başka herhangi bir organ ile birlikte, bağımsızlıklarının ve çıkarlarının korunması amacıyla birlik kurma özgürlüğüne sahip olmaları gerektiği ifadeleri yer almaktadır.

    1990 yılında Havana’da kabul edilen Birleşmiş Milletler “Savcıların Rolüne Dair İlkeler”de savcıların belirtilen ilkelere uygun davranması halinde adil ve hakkaniyete uygun bir ceza adaletine ve vatandaşların suçlara karşı etkili bir biçimde korunmasına katkıda bulunacakları belirtilerek, savcı atamalarında hiç bir nedenle, hiç kimseye ayrımcılık yapılamayacağı, buna karşı güvencelerin göz önüne alınması gerektiği söylenmiştir. Ek olarak devletin savcıların baskıya, engellemeye, yolsuz müdahaleye, tacize, haksız olarak hukuki, cezai veya başka bir sorumluluk iddiasına maruz kalmadan görevlerini yerine getirmelerini sağlaması bir yükümlülük olarak dile getirilmiştir.

    8. ilkeyle ise savcıların, diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne; özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili kamusal tartışmalara katılma ve hukuka uygun faaliyetleri ve yasal örgütlere üyelikleri nedeniyle mesleki açıdan hiç bir dezavantajlı duruma girmeksizin yerel, ulusal veya uluslararası örgütlere üye olma ve toplantılarına katılma hakkına sahip oldukları kabul edilmiştir.

    İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan hukuk önünde eşitlik ve masumiyet karinesi ilkeleri, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkı ile birlikte yargılamanın evrensel kaidesini oluşturur. Bu anlamda, kendisine suç isnad edilen bir kimsenin savunması için bütün güvencelere yer verildiği üzere 1990 yılında Havana’da kabul edilen Avukatların Rollerine Dair Temel Prensipleri’nde herkese ceza muhakemesinin her aşamasında haklarını savunmak için kendi seçtiği bir avukatın yardımına başvurma hakkı tanınmış, devlete de bu hakkın kullanımı için gerekli mekanizmaları kurma ödevi verilmiştir.

    Havana ilkelerine göre hükümetler, avukatların hiçbir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetini yerine getirmelerini, müvekkilleriyle serbestçe görüşebilmelerini, kabul görmüş meslek kurallarına uygun davrandıkları sürece görevleri nedeniyle cezai veya idari bir tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.

    Avukatların Rollerine Dair Temel Prensipleri gereğince; avukatlar da diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne sahiptir, özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunması ile ilgili kamusal tartışmalara katılabilirler. Tıpkı meslek kuruluşları gibi mesleki kısıtlamalara maruz kalmaksızın yerel, ulusal veya uluslararası örgütler kurma veya bunlara üye olma haklarına sahiptirler.

    Evrensel hukuk kuralları, uluslararası metinler ile kabul edilen ilkeler, özgürlükçü ve demokratik hükümler içeren yasalar adil ve tarafsız bir biçimde uygulandığında adil yargılanma hakkının, masumiyet karinesinin, doğal yargıçlık ilkesinin, avukat ile temsil ve savunma hakkının kısıtlanamayacağı ve anılan ilkelerin egemen olduğu coğrafyalarda hukuk ihlallerinin vuku bulmayacağı muhakkak.

    Bizim sorunumuz ise, bu tür hukuk ihlallerinin fazlasıyla yaşandığı kendi coğrafyamızda yargıç ve savcılar ile avukatların kendi hak ve yükümlülüklerini hukuka uygun şekilde yerine getirmelerini temin bakımından neler yapabileceklerine ilişkindir. Yinelemek gerekirse neler yapılabileceğine değil neler yapabileceklerine dairdir.

    Neler “yapabileceklerine” ilişkin vurgunun sebebi ise “yapılabileceklerin” siyasi iktidarı da kapsamasıdır. Zira Türkiye’de kısıtlamaların sahibi siyasi iktidar veya siyasi iktidarın koruması altında olan sivil güçlerdir.

    Yargıç ve savcı örgütlenmesi Türkiye’de çok genç; Barolar ise uzun zamandır var olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları. Türkiye’nin bir gerçeği de kamuya bir şekilde bulaşan meslek örgütlerinin giderek devlet aklını benimseme riskidir ve bu riskin gerçekleştiği Türkiye Barolar Birliği ve bazı barolarda ciddi şekilde gözlemlenmiştir. Türkiyenin son yargıç ve savcı örgütü Yargıda Birlik Derneği ise daha baştan siyasi iktidarın himayesinde kurulmuş olması nedeniyle kendisini siyasi iktidarın yanında ve aynı amaç doğrultusunda konumlandırmıştır.

    Türkiyenin ilk yargıç ve savcı örgütü YARSAV ise Bakanlar Kurulu’nun Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak çıkardığı 667 sayılı KHK ile kapatılmıştır. YARSAV, kapatılma kararı aynı zamanda bir hakaret vesilesi olsun diye yıllarca yargı iktidarını siyasi iktidarla birlikte kullanan cemaatle ilişkisi olması nedeniyle kapatılmıştır. YARSAV’ın içinde en fazla siyasi iktidarda olduğu kadar ve Cumhurbaşkanlığı yaverlerinden orantısal olarak daha az cemaatçi var iken siyasi iktidar tarafından yargı yetkisi gasbedilerek bu nedenle kapatılması manidar ve bir o kadar düşündürücüdür. Gördüğümüz, siyasi iktidar temsilcileri tarafından 12 Eylül 2010 referandumu öncesinden beri açıkça dillendirilen YARSAV düşmanlığı cemaat düşmanlığından aridir ve bu doğrudan hukukun üstünlüğü ilkesinin farklı kavranışı ile ilgilidir.

    Türkiye’nin son on yılında deneyimlediğimiz şey devlet aklına katılma riski hep var olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla değil; siyasi iktidardan yana tavır alan, hatta organik olarak birlikte hareket eden sivil toplum örgütleri ile değil, tümüyle hak ve özgürlüklerden yana, demokratik ilkeleri ve Cumhuriyet değerlerini benimsemiş, laiklik ve hukukun üstünlüğü ilkelerini içselleştirmiş gerçekten bağımsız yargıç, savcı ve avukat örgütlenmelerinin birlikte mücadelesiyle başarılı olunabileceğidir.

    Bunun için de içselleştirmemiz gereken ilk şey; yargıç, savcı ve avukatların yargının asli ve kurucu unsurları olduklarıdır. Bu bağlamda halkından kopuk olmayan, iktidar hegemonyasının bir aygıtı olarak işlemeyen bir yargının kurucu unsurları da ancak bağımsız yargıçlar, savcılar ve avukatlar olabilir. Yargıçların bağımsızlığı, savcıların tarafsızlığı ve avukatların özgürlüğü; adil yargılanma koşullarının oluşturulması, masumiyet karinesinin korunması, hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığının sağlanması bağlamında aynı cümle içinde kullanılmalıdır.

  • Yargının Bağımsızlığı, Yargıcın Tarafsızlığı, Yargıçlık Teminatı Üzerine: Hukukun Üstünlüğü ve Etik Tasfiye  Ediliyor

     

    “Bakın çocuklar bizim ilk dersimiz bağımsızlık”

    Ceyhun Atuf Kansu

     

    2003/43 sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı Etiği İlkelerinin, ‘Bağımsızlık’  başlığının  altında “Yargı bağımsızlığı, hukuk devle- tinin ön koşulu ve adil yargılanmanın temel garantisidir. Bundan dolayı hakim, hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhafaza etmelidir.” ifadesi, 1.3. maddesinde ise “Hakim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de” ilkesi yer almaktadır.

    Bu ilkelerin, Türkiye’nin yasama ve yürütme ile yargı organlarını ve temsilcilerini bağlayacağı yönünde bir kuşku söz konusu olmadığına göre doğrudan konuya girebiliriz.

    Anayasa’nın ‘Cumhuriyetin Nitelikleri’ başlıklı 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu, 7, 8 ve 9. maddeleri ise  yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kimler tarafından kullanılacağını belirtiyor. Bahsi geçen maddelerde yürütme görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından  Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılacağı ifade edilirken, 11. maddede Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı  organlarını  bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu söyleniyor. Yine Anayasa’nın 75, 101, 104, 116, 125, 138, 139 ve 159. maddelerinde ayrıntılı açıklamalar yapılıyor.

    Bu düzenlemelere göre, Cumhurbaşkanının yargıya ilişkin görev ve yetkileri    yasada    belirtilen   sayıda yüksek mahkeme üyesini seçmekten ibarettir ve dolayısıyla başka bir yetkisinin bulunmadığı her türlü izahtan varestedir. Cumhurbaşkanına Anayasa’da belirtilen koşulların gerçekleşmesi halinde TBMM seçimlerini yenileyebilme yetkisi verilmiştir fakat Anayasa’nın hiçbir yerinde yargıya ilişkin seçimlerini ya da kararlarını yenileyebileceği öngörülmemiştir. Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işler hariç olmak üzere idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargısal denetime ait olacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu hüküm altına  alındığı  halde, yargının diğer güçlerin kararlarına uyma zorunluluğundan veya denetlenmesinden söz edilmemiştir.

    Anayasa’nın 146, 154 – 160. maddelerinde Yüksek Mahkemeler tanımlan- makla birlikte, 159. maddesinde özellikle Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kurulup görev yapacakları belirtilmektedir. 138. maddede ise yargının bağımsızlığı ilkesi her kurum ve kişiyi bağlayan anayasal bir kural olarak yerini almıştır.

    Bu durumda Anayasa’da yüksek mahkemeler arasında sayılan Sayıştay, Danıştay ve Yargıtay’ın başkanlarının  Cumhurbaşkanının çay bahçesinde ne işleri olduğu, neden o programlara katıldıkları, Danıştay Başkanı’nın neden cübbesinin önünü iliklediği, Yargıtay Başkanı’nın neden “Biz devletin başkanıyla, devletin başıyla bir arada olmaktan onur duyarız” dediği ve Cumhurbaşkanının neden “Bu duruma daha önce alışmamışlar ama alışacaklar. Ben yargının da yasamanın da yürütmenin de başıyım” dediği soruları oldukça haklı sorular olarak karşımıza çıkar.

    Mevcut kural ve ilkeleri alt alta okuduğumuzda  Cumhurbaşkanının kesinlikle yargının başı olmadığı ve yargıya hiçbir kişi veya kurumun müdahale edemeyeceği, yapacağı işi öğretemeyeceği  açıktır.

    Çünkü;

    • Cumhurbaşkanına yasama ve yürütmeye dair faaliyetlere karışma, iptal etme yetkileri verilmekle birlikte yargısal faaliyetlere müdahale etme yetkisi bulunmamaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık edebilir, yasaları onaylayabilir, geri gönderebiliir, referanduma götürebilir ama Yargıtay’a ya da bir başka mahkemeye, HSYK’ya başkanlık yapamaz, bir mahkeme kararının uygulanmasını durduramaz, yeniden karar verilmesini isteyemez.

     

    • Yargıçlar, yasama ve yürütme organlarının etkisinde kalamazlar ve böyle bir izlenimin doğmasına da sebebiyet Yasama ve yürütme organlarıyla uygun olmayan ilişkilerden sadece zihinsel olarak değil, fiilen de uzak durmalıdırlar. Otoriterliğini her vesileyle dile getiren bir yürütme organı temsilcisinden uzak  olmak bir yargıcın birinci görevi olmalıdır. Cumhurbaşkanının   “ben yargının da başıyım” demesi ne kadar tehlikeli ise, yargıçların bunu kabullenmesi de Cumhuriyet ve demokrasimiz için bir o kadar tehlikelidir. Yargıtay Genel Kurulu her ne kadar mevcut başkanı, Cumhurbaşkanı adına Zekeriya Öz’e elçi olarak gittiğini bile bile Yargıtay Başkanı olarak seçmiş ise de bu onun Danıştay ve Sayıştay Başkanı ile birlikte, ele güne karşı çay toplamaya gitmesinin kabullenilebileceği anlamını taşımamalıdır.
    • 26 yıl önce Turgut Özal’ın “alışırlar” sözüne karşı telgraf  çeken teğmen Murat Şeref Baba örneğinde olduğu gibi alışmakta ehil bir toplumun yaratılması ile açıkça hukuksuz ve anti-demokratik olan yasaların/uygulamal  hayata  geçirilmesi otoriter bir tek adam rejimine geçilmek istendiğinin en açık kanıtıdır. Otoriter bir rejimde yargının ne kadar bağımsız ve yargıçın ne kadar teminatsız olacağını söylemeye gerek yoktur. Bu bağlamda Türkiye’de ilk defa yargıçlar diğer meslektaşlarıyla birlikte Yargıtay’ın önünde eylem yapmış ve basın açıklamasında bulunmuşlardır. Yine Türkiye’de ilk defa kimi Yargıtay üyeleri yaşanan hukuksuzluktan duydukları endişe nedeniyle sokağa inmişlerdir. Ne yazık ki bunların, alışmakta ehil toplumun yaratılmasında kullanılan medya ve arkasındaki güç tarafından insanlara aktarımı (dolaylı da olsa) engellenmiştir.

     

    • Yargıçlar, 65 yaşını bitirinceye kadar kadrosuzluk, mahkemenin kapanması gibi gerekçeler ile siyasi iktidar yapmak istediklerini fütursuzca, cüretkar bir biçimde yapıyor.Yargı bağımsızlığını yok etmek istiyor. Açıkça Anayasa’ya aykırı olduğunu bildikleri halde Yüksek Mahkeme üyelerinin yasa yoluyla tasfiyesini istiyorlar. Burada durup düşünülmesi gereken şey ise yargı iktidarını paylaşan ekseriyet Yargıda Birlik Derneği üye yargıç ve savcıların bu düzenlemeye destek çıkıyor ve olayı cemaat tasfiyelerine bağlıyor olmalarıdır.

     

    • Yargı bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı halkın hukuka ve adalete erişim ile adil yargılanma hakkının, hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin korunmasının güvencesidir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin azli ile başlayan süreç asıl olarak anılan hak ve ilkelerin korunmasına dair bir saldırıdır. Adalet ve demokrasinin yok edildiği yönetim biçiminin adının diktatörlük olduğunun unutulmaması

    Bugüne kadar yargı sopa olarak kullanılmış, otoriter bir yönetim şekli tesis edilmiş, yasama ve yürütme güçleri arasındaki ayrılık ortadan kaldırılmış, yargı baskı altına alınmıştır. Şimdi yargı gücü de aynı yasama ve yürütmede olduğu gibi tek adama bağlanmak ve demokrasi yok edilmek istenmektedir. Demokratik hakları istemek, talepleri yüksek sesle dillendirmek ise kuşkusuz suç değildir.

    Son cümle; Türkiye halkının Cumhuriyet ve demokrasiye sahip çıkarak güçlü bir biçimde adalete erişim hakkını, adil yargılanma hakkını ve hukuk güvenliğini talep etme zamanı gelmiştir.