Yazar:

  • Mercek: Vicdanlı Savcı Mı Arıyoruz, Yoksa?

    Dergimizin bir önceki sayısından elinizde bulunan sayıya kadar gelişen süreçlere, tek tek mercek tutmak neredeyse imkânsız. Neyse ki, bu iki aylık sürede yaşananların kuyruğu birbirine o kadar bağlı ki, merceği bu sayıda da yukarıdan tutmak, ayrıntıları kaçırmak anlamına gelmeyecek.

    Ülke gündemine uzun bir süredir yerleşen suç örgütü lideri Sedat Peker’in açıklamalarından başlamak en işlevli kuyruğa da değinmek anlamına geliyor.

    Buradan başlayalım o halde.

    Sedat Peker’in “kendisini kurtarmak” için başladığı ifşaların AKP cephesinde var olan sıkışmayı derinleştirdiği bir gerçek olarak karşımızda dursa da, bundan büyük bir gerçek daha var. O da AKP’nin yirmi yıllık yatırımının, tam da böyle durumlarda işine yaramasıdır. Deyim yerindeyse, AKP’nin ezberini bozmamasıdır.

    Peker’in açıklamaları, bilinen bazı gerçeklerin (rant, rüşvet, yandaş gazetecilik, yandaş belediyecilik, 15 Temmuz ayrıntıları vb.) somut deliller ile açıklanması açısından değil, bunun AKP’nin bekası için elinden geleni yapmış bir figür yani içeriden bir kişi tarafından yapılması açısından değer taşıyor. AKP- MHP ortaklığının iddiaların üzerine gidip “temiz eller operasyonu” gibi adımlar atmak yerine kulağının üzerine yatmış olması, ittifakın dengelerinden ziyade, yukarıda bahsedilen ezber ile bağlantılıdır.

    Ezber şudur: bugün başkanlık sistemi ile de perçinlenen ve seçim döneminin de giderek yakınlaştığı bir dönemde, AKP’nin her kabulleniş davranışı bir günah çıkarma anlamına gelecektir. Bu, AKP’nin uzun zamandır tercih etmediği yollardan da birisidir. Siyasi iktidar tarafından ise, ifşaların boyutu ve derinliği karşısında bile, sinekten yağ çıkarma, kişilerin itibarının kurtarılması gibi çırpınışlar görülmektedir ki, bu AKP’nin kendi tabanı için hiç de az bir uğraş sayılmamalıdır.

    Gelelim, ifşa sürecinin erken dönem sonuçlarına.

    Ve burada karşımıza çıkan başka bir ezbere.

    Peker’in açıklamalarını “Aaa neler duyuyorum!” gibi bir şaşkınlıkla karşılamayan, oldukça geniş bir toplumsal kesim var. Adalet, eşitlik, bağımsızlık, özgürlük taleplerinin de doğal taşıyıcıları olan bu kesimin, gerek ifşa sahibi gerekse de çeşitli siyasi özneler tarafından “vekâlet mücadelesine” hapsedildiğini görmemek imkansız.

    Sadece 3 örnek bunu anlatmaya yeterli.

    İlki ne yazık ki meslektaşlarımızın mimarlığında gelişti. Bazı baro genel kurullarında seçim listelerine Sedat Peker yazılmış olmasını bir espri olarak anlayacak isek, buna en çok Sedat Peker’in güldüğünü de tahmin edebiliriz. Bir suç örgütü liderinin hukuk mücadelesi ile özdeşleştirilmesi, mağdur- hak- hukuk kavramlarının da nasıl içinin boşaltıldığını göstermiyor mu bizlere?

    İkinci örnek, doğrudan ifşaa sahibinden gelsin. Onca ifşa sonrasında seslendiği kim varsa paralelinde bir korku ve kaygı yaratmayı da başarabilen bir yetenekten mi bahsedeceğiz yoksa, bu rüzgar beni de alır götürür kaygısından mı? Tartışma programlarında sıkça rastladığımız şu tezatlığın sahibini söyleyende değil de söyletende aramalı: “Adam öyle şeyler açıkladı ki, normalde halkın sokaklara taşması lazım. Ama bir iç savaş istiyorlar galiba. Uzak durmak lazım sokaktan”

    Üçüncü örnek ise, değişmeyenimiz nerdeyse. Elinde mumla bu karanlığa karşı vicdanlı ve cesur bir savcı arayanlar. AKP’nin yirmi yılda en çok da hukuk alanında yarattığı tahribatın enkazından çıkmak için yargıç ve savcı aramak, bu enkazın sadece hukukçuların üzerine yıkıldığını varsaymak anlamına gelmez mi sizce de?

    Evet ülkemizde, halen, vicdanlı ve cesaretli yargıç ve savcılar vardır. Hukuk sistemi, rejimle birlikte değişse dahi, bu damar kendini öyle ya da böyle var etmekte, örgütlü ya da örgütsüz bir biçimde biz buradayız demektedir. Ancak Sedat Peker vakasının izdüşümü sadece hukuksal alanda aranırsa, çözüm olarak da yukarıda bahsedilen formül dışında bir diyeceğiniz elbette ki kalmaz.

    Oysaki, Sedat Peker’in açıklamaları, ülkemizin iktidar- mafya- bürokrasi ve yandaş ortaklığının küçük bir resmidir. AKP’nin yarattığı yeni hukuk sistemi ise bu zincirin sigortası olmak üzerine kurgulanmıştır.

    Üstelik uzun bir zamandır AKP’nin meşruluğunu kaybettiği alan, hukuksal alandan ziyade, ekonomik kriz, savaş politikaları, pandemi süreci, özetle, halkın en geniş kesiminin doğrudan yaşamlarında yaratılanlardır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, mafyanın bile adalet aradığı bir dönem değil, mafyanın bile pastasının daraldığı bir dönemdir.

    Yirmi yılda gelinen nokta, ülkenin genç nüfusunun geleceğini başka ülke kapılarında aramasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, ülkenin dost olduğu komşusunun kalmaması, düşman siyasetinin hem içeride hem dışarıda bir başarı olarak yutturulmasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, emekçilerin ömürlerinin kısalması, iş cinayetlerinin alıp başını gitmesidir.

    Yirmi yılda gelinen nokta doğadaki talanın, rantın, sel ile müsilaj ile afet ile sonuçlanmasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, bilim insanlarının aşağılanması, hedef olarak gösterilmesidir.

    Şimdi tekrar soralım. Bir savcının cesaretine mi ihtiyacımız var yoksa bir halkın örgütlü gücüne mi?

    Birincisi ikincisini içermez ama, ikincisi her zaman birincinin de ön koşuldur.

    Kuyruğu buradan tutalım.

  • Mercek: Normalleşme ve Normalleştirme

    Covid-19 salgını nedeni ile hiç vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz birçok şey seyreldi hayatımızdan. Önceleri sandık ki; sadece bir süreliğine konserlerden, sinemadan, tiyatrodan, kutlamalardan, uğurlamalardan mahrum kalacağız. Ancak üç haftalık kapanma süreciyle gördük ki, meğer içki, tarak, ped, kozmetik, oyuncak vs. gibi birçok şeyden de bir süreliğine mahrum bırakılacakmışız.

    Siyasi iktidarın, tüm salgın sürecinde, aşı temininden, normalleşme uygulamalarına, ekonomi boyutundan, hukuksal süreçlere kadar birçok başlıkta atılan adımların kaotik bir yanı bulunduğunu söyleyebiliriz.

    Aşı geliyor mu? Ne kadar geldi? Neden hâlâ gelmedi? Kimler sokağa çıkabiliyor, uçuşlar yasak mı? Semt pazarları nerede ve nasıl açılacak? Duruşmalar var mı yok mu? Uzatılabilir.

    Ancak sadece tek bir yasağa, içki yasaklarına yakından bakarak, başka bir örneğe dahi ihtiyaç duymadan halk için kaotik olanın siyasi iktidar için kendi siyasi ihtiyaçları açısından bir netlik barındırdığını söylemek mümkün. Bu örneğe bakarak, salgın yönetimini, genelgeler ile sürdürmenin bir yol olarak tercih edilmesi ile anayasal haklar normlar hiyerarşisinde en alta serilince, virüsün değil, halk sağlığı ve yurttaşın haklarının yok edildiği açıkça görülüyor.

    Son kısıtlamalar ile birlikte sadece hafta sonu değil tüm kapanma sürecinde içki satılmasının yasak olduğunun bildirilmesi üzerine, önce Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) Başkanı Bendevi Palandöken bir açıklama yapmış, tam kapanmada uygulanacak olan alkol yasağıyla ilgili olarak, İçişleri Bakanlığı genelgesinde herhangi bir yasak olmadığı için alkollü içki satışına devam edileceğini söylemişti. Bu açıklama pandemi dönemindeki hukuksuz uygulamaların tanınmadığını belirtmesi açısından önemli bir örnek olarak tarihe geçti ve ardı da geldi. Türkiye Tekel Bayileri Platformu (TTBP) Başkanı Özgür Aybaş’ın çağrısı ile içki satışı yasağını tanımayacağını söyleyen bazı tekel bayileri gördükleri baskıya rağmen içki satışını gerçekleştirdiler. Ceza kesilmesine karşı hukuki destek ağları da bayilerin yanında durunca İçişleri Bakanlığının genelgelerde olmayan ama sözlü talimata dayanan uygulamaları toplumsal bir mücadelenin de konusu hâline dönüştü.

    Süleyman Soylu’nun bu mücadele karşısında kelimenin tam anlamı ile “çevir kazı yanmasın” uğraşında olması bir işe yaramadı. Zira, kaz sadece yanmakla kalmadı, yanık kokusu tüm ülkeyi sardı.

    Süleyman Soylu önce, içkinin sosyal mesafeyi azaltan bir etkisi olduğunu söyledi. Barların ve içkili restoranların zaten kapalı olduğunu hatırlayacak olmalı ki ardından yasağın dayanağını bayiler ile marketler arasındaki haksız rekabete, daha sonra Avrupa’daki uygulamalara, son olarak da Dünya Sağlık Örgütü önerilerine getirdi. Bu röportajı yapan gazeteciyi dahi ikna ettiğini sanmasak da, AKP’nin özellikle içki yasağı konusunda, bir uygulamaya halkın ikna edilmesinden daha çok “vur kaç” yöntemi ile bunu da genelgeler düzeni ile yaparak siyasi bir rant gözettiği bir sır değil.

    Her ne kadar bu yasağın özel hayata bir müdahale olduğu, özel yaşamın ve temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı ve bunun Anayasaya aykırı olduğu açık olsa da burada gerçek müdahale kamusal alana, cumhuriyetin temel ilkelerinden olan laiklik ilkesinedir.

    Zira, AKP’li siyasetçilerden bazılarının, yasak ile Ramazan ayı ihtiyaçları ile bağ kurmaktan çekinmemesi, alınacak ve satılacak ürünlerin pandemiyi fırsat bilerek, dini referanslar ile belirlenmesi normalleşme sürecine girmek için başka bir normalleşmeye daha doğrusu “normalleştirmeyi” aradan çıkarmak istediğini görebiliriz.

    Bu, en temel düzenlemelerin, Başkanlık kararları ve genelgeler ile yapılmasını “normalleştime” çabasıdır.

    Bu, toplumsal ve özel yaşama müdahaleyi kendi makbulüne göre ayarlamayı “normalleştirme” adımlarıdır.

    İktidarın pandemi döneminde dahi devam eden haksızlığı ve hukuksuzluğu normalleştirme çabalarının bertarafı ise, adaletten ve emekten yana yeni bir cumhuriyet mücadelesi olmadan mümkün olmayacaktır.

  • Mercek: “Kullanışlı” Virüs

    Ülkemizde pandemi koşullarında nerdeyse bir seneyi geride bıraktık. Makalenin yazıldığı gün itibariyle binlerce yurttaşımız salgın nedeni ile hayatını kaybetti. Dünya sırlamasında veriler açısından ilk üçe yerleşen ülkemizde, çare adı altında sunulan yöntemlerin salgın ile mücadele etmek dışında anlamları bulunduğu bugün daha da fazla ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

    Mart 2020- Haziran 2020 dönemini ilk dönem olarak kabul edecek olursak; günlük veri paylaşımı, sokağa çıkma kısıtlamaları, birçok alanda alınan yasaklama kararları, “dönemin atlatılması” telkinleri ile birlikte yürütüldü. Toplum olarak ilk defa karşılaştığımız bu tablodan çıkış olarak sunulan reçete “bireysel önlem” oldu ve olmaya da devam ediyor.

    Yeni normal olarak sunulan dönemin yönetiminde ise salgınla mücadele takvimini sermaye sınıfının ve siyasi iktidarın ihtiyaçları belirledi kuşkusuz. Turizm sektörünün salgından etkilenmemesi uğruna sınav tarihleri ile oynandı. Bu tarihler birkaç defa değiştirildi. Genel olarak Kasım ayında yapılacak olan baro genel kurulları önce Aralık ayına 25.11.2020 tarihli genelge kapsamında ise üç ay daha ötelenerek Mart ayına ertelendi. Sokağa çıkma kısıtlamaları, hafta sonu akşamları, 65 yaş üstü- 20 yaş altına çekilirken, Cuma Namazı istisnası da ardından işleme sokuldu.

    TTB, başta olmak üzere birçok kurum ve kuruluştan gelen en az iki haftalık genel karantina uygulaması çağrıları şu an için siyasi iktidar tarafından yanıtlanmış değil.

    Salgın önlemlerinin biçimi, takvimi ve kapsamı sermayenin canını sıkmayacak aynı zamanda AKP’nin siyasi takvimi ile uyumlu olacak şekilde planlandığının daha birçok örneğini sunmak mümkün. Ancak en bariz olanı salgın verilerinde kendini göstermektedir.

    Gerek belediye başkanlıklarının açıkladığı gerekse de TTB’nin açıkladığı rakamlar belgeli olunca Sağlık Bakanlığı’nın konuya getirdiği “açıklık” vaka ve hasta sayılarının farklı olduğu sadece hasta sayılarının sunulduğu yönünde olmuştu. Yani, bakanlık verilerin bir kısmını sakladığını itiraf etmiş bunu da “ulusal çıkarlar” olarak gerekçelendirmişti. Ne hikmetse aşı konusundaki gelişmeler doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü verileri açısından önem taşıdığı için bir anda vaka sayıları da yayınlandı ve zaten bilinen acı gerçek resmi bir veriye de dönmüş oldu. Bir günde test sonucu pozitif çıkan yurttaşlarımızın sayısı yirmi binleri aşmıştı. Bu verilerin gizlenmesinden önce de aynı rakamların olduğunu söylemeye gerek dahi yok. Salgının aşısı için sıraya girme sırası gelmiş olmalı ki, verilerin gizlenmesine de artık gerek kalmamıştı. Bu verilerin başından itibaren yayınlanması halinde yaz ayları dahil olmak üzere alınacak tedbirlerin “yeni normal” in çok ötesinde olması gerektiğini söylemek mümkün.

    Siyasi parti kongreleri yapılırken, baro genel kongrelerinin ötelenmesi ise sadece ikinci baroların kurulması için zaman kazanma çabasının yanında, fiili olarak TBB Genel Başkanı’nın fazladan altı ay daha yerini koruması anlamına da geldi. AKP’nin Berat Albayrak’ın ve Bülent Arınç’ın istifası sonrasında kendi içindeki krizleri çözmeye çalıştığı, meclise seçim kanunları ile ilgili değişiklik getireceği yargı reformlarını açıklayacağı bu kritik altı ayın avukatları temsilen partnerinin Metin Feyzioğlu olmasını garantileyen de işte bu kullanışlı virüs oldu.

    Yargı reformu demişken, daha çıkmadan istifa getiren bu reformun ayrıntılarını Adalet Bakanının söylediği kadarı ile biliyoruz. Adalet Bakanı “Bizim için ister yabancı ister yerli yatırımcı, ister işçi ister çiftçi ne olursa olsun hukuk güvenliğini vatandaş lehine koruyacak; tutuklamaları keyfiliğinden uzak, tutuklaması istisna olarak değerlendiren, hukuk güvenliğini daha da güçlendiren uygulamaların hep beraber arayışlarını sürdüreceğiz.” açıklamasında bulunmuş, yapısal bir değişiklik olacağını vurgulamıştı.

    AKP’nin yargı karnesinde, her değişiklik söyleminin bir öncekini aratır olmasını bir kenara bırakacak olursak, söylenenin “yeni” bir tarafı da bulunmuyor.

    Hukukun da tıpkı pandemi yönetiminde olduğu gibi, AKP ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği, son açıklamalar üzerinden “Yeni Yargı Reformu”nun AKP’nin yaşadığı siyasi krize ne kadar çare olacağını hep birlikte göreceğiz. Meselenin hep tartışılan uzun tutukluluk sürelerini çoktan aştığını da söyleyebiliriz. Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklu kalanların serbest bırakılması için bir reforma ihtiyaç duymadığı biz hukukçular tarafından bilinen bir gerçek olsa da AKP’nin siyasal dönemeçleri ekonomi ve hukuk denkleminde sürekli reform adı ile adlandırması bilinçli bir tercihin de göstergesidir.

    Bülent Arınç’ın açıklamaları ve sonrasında yaşanan tartışmalar, ardından gelen istifa, AKP’nin yargıyı şekillendirirken yaptığı tercihleri de gözler önüne sermektedir. AKP krizini ekonomi ve yargı alanında çözmeye çalışırken (eğer tüm bunlar birer kurgu değilse) yaşadığı yol kazalarını dahi kullanışlı hale getirmeye çalışırken, bu alanda pandemide olduğu kadar elinin rahat olamayacağını söylemek mümkündür.

    Virüsün bir aşısı olacak ve bu aşı ile salgın geride kalacak, bunu umuyoruz. Ancak hukuksuzluğun, yargının bu halinin aşısı çoktan bulunmuştur. Daha örgütlü ve güçlü bir eşitlik, bağımsızlık ve adalet mücadelesi. Beklemeye gelmez, aşıda olduğu gibi.

  • Mercek: Nerede Kalmıştık?

    “Geçen sayıda “Mercek” köşesini yazmak bana düşmüştü. Bu sayıda da öyle olunca bir önceki yazıdan devam etme ihtiyacı duydum. “Daha Neler Göreceğiz Dememek İçin” başlığını kullandığım bir önceki makalede, gericiliğin önünü açan uygulamalardan, İstanbul kanalına, asgari ücret kararından, üniversite öğrencilerinin geleceksizliğine kadar birçok konuya değinmeye çalışmış, makalenin sonunu “Daha neler göreceğiz?” dememek için, merceği gördüklerimize değil gördüklerimizi değiştirme gücüne sahip olan yegâne güce çevirmek gerekiyor artık. Kendimize, emekçilere, gençlere, kadınlara… Çünkü biliyoruz ki; halkın bu karanlığa karşı güçlenmesi için de, güçlendiğinde asla tekrar geriye düşmemesi için de bu merceği elinden bırakmamış hukukçulara ihtiyacı olacak…” cümlesi ile sonlandırmıştım. Aradan geçen iki aydan sonra “nerede kalmıştık” demek farz oldu desem yeridir. Gezi Davasından başlayalım. Nerede Kalmıştık?”

    Yukarıdaki metin, pandemi engeline takılmasaydı basılacak olan dergimizin, mercek köşesi için hazırladığım makalenin giriş bölümünü oluşturacaktı. Başlığı da aynı olmak üzere hiçbir değişiklik yapmadan devam etmemek için hiçbir neden yok. Zira makaleye dönüp baktığımda Gezi Davası’ndan, Suriye’deki savaşa, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklanmasından “AKP’nin yeni hukukuna” değinmelerin olduğu metne şimdi koskoca bir “Korona ile imtihanımız” eklenmiş olacak.

    Başlayalım o halde…

    COVİD- 19 kelimesini birçoğumuz bu virüs kapımıza dayandığında duyduk. Geliyor, yaklaşıyor, çok az kaldı haberlerine şahsım olarak, çok itibar etmemiş olmanın pişmanlığını yaşayacak kadar zaman bile geçmedi desem yeridir. Önce okullar kapandı, ardından hep beraber iki buçuk ay kadar evlere kapandık. Kapandık, kapandık ama, hem hukuk, hem siyasal hem de toplumsal alana çekilmiş birçok örtü de hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde açıldı.

    Bu satırları bize, işte açılan bu örtüler ve altından çıkan tartışılmaz gerçekler yazdırdı…

    Pandeminin din, dil, ırk ve sınıf ayrımı gözetmediği yönünde açıklamalar okuduk önce. İlk bakışta virüsün acımasızlığını, sinsiliğini anlatırken ihtiyaç duyulan bir cümle gibi düşünülse de, virüsten daha acımasız ve sinsi başka gerçeklerin üstünün örtüldüğü kısa bir zamanda açığa çıktı. İlk örtü işte böyle açıldı. Evde kalamayan, çarklar dönsün diye fabrikalarda hiç zorunlu olmamasına rağmen çalıştırılan; bu nedenle koronaya yakalanan, sokağa çıkma yasağında dahi çalıştırılıp, korona nedeniyle olmasa da iş kazasında hayatını kaybeden, test yaptırmanın bile ilk zamanlarda kara borsasının kurulduğu, özel hastanelerde (pandemi hastanesi haline gelseler dahi) lüks hasta odalarının rezerve edildiği bu iki buçuk ayda, toplum evde kalanlar ve kalamayanlar olarak ikiye ayrıldı diyebiliriz. Evde kalanlar da kendi aralarında ikiye ayrıldı. Evde çalışmak zorunda bırakılanlar, bir de hayatı evlerine gerçekten sığdırabilenler. Evde kalamayanlar arasında ise bir ayrım yapmamız ise gereksiz. Çarkların dönmesi için ölümü göze almak mecburiyetinde bırakılanlar, en önce hayatını kaybedenler yani evde kalabilselerdi belki hayatta olacak olanlarımız.

    Virüs çok net ki; din, dil, ırk olmasa da sınıf ayrımı gözetiyor, nerdeyse önüne atılan emekçilerin canlarını alıyordu. Bu durum çok çabuk açığa çıkmaya başladığı zamanlarda bir tır şoförü, “ Bizi virüs değil, bu düzeniniz öldürüyor” diyerek yayınladığı videosundan sonra apar topar gözaltına alındı. Ardından da işinden edildi. Pandemi hukuku, önce ceza kısmından işe başladı dersek yeridir.

    AKP, yaratmış olduğu yeni hukukun pandemi sayfasına, tır şoförüne ek olarak, Devletin vatandaşından IBAN istemesini eleştiren gazeteci Hakan Aygün’ün tutuklanması, Gazeteci ve televizyoncu Fatih Portakal’a twitter paylaşımından dolayı soruşturma başlatılması gibi örneklere yine pandemi nedeniyle sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek yapılan gözaltılar eklendi. Son olarak bu satırlar yazıldığında, maliyeti Cumhurbaşkanlığınca karşılanan “Yeditepe Konserleri” hakkında olumsuz haber ve yorum yapanlar hakkında soruşturma başlatılacağı açıklamalarından da görüldüğü gibi, AKP eline aldığı hukuk sopasını pandemi süresinde en fazla ifade özgürlüğüne sallamış oldu.

    Bunlarla da bitmiyor ne yazık ki, siyasi iktidarın almış olduğunu söylediği ekonomik tedbirlere yakından bakıldığında çok açık bir “pandemi fırsatçılığı” yapıldığını söyleyebiliriz. İnfaz yasasındaki düzenlemelerin tam olarak bu döneme denk getirilmesi hiç de tesadüf değildi. İş hukuku alanındaki düzenlemeler, işçiyi değil, işvereni korudu. İşten çıkarmanın yasaklandığı; ancak fiili işsizlik anlamına gelen ücretsiz iznin önünün açıldığını, YKS tarihinin bir öne bir geriye sarılıp son olarak, otel patronlarının çıkarları doğrultusunda yaz tatili dönemini daha da uzatmak amacıyla erkene alındığını, normalleşeme adımına ilk olarak AVM’lerin açılmasıyla başlandığı aklımıza gelen ilk örnekler.

    Normalleşme demişken…

    Bilim insanlarının uyarılarına rağmen, hayat, kaldığı yerden eski normali ile akmaya başladı. BununbaşınıdaelbettekiAKPçektidiyebiliriz. Kayyum atamalarına kaldığı yerden devam eden AKP, meclis açılır açılmaz hukuksuz bir şekilde üç milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesi meselesini geleceğe devretmedi. Şimdi, meclisin gündeminde baroların yapısını değiştirme, seçim sistemindeki değişiklikler var. Kuşkusuz bu adımlar, pandemi ve onun siyasi sonuçları ile AKP’nin daha rahat baş etmesi için atılıyor. Artan işsizlik, yoksulluk, hatta sosyal medya paylaşımlarına yansıyan açlık ve sefalet karşısında AKP’nin ekonomik bir reçetesi de bulunmuyor. Kıdem tazminatı, meslek odalarına müdahale, seçim sistemi değişikliklerine paralel olarak AKP, özellikle gazeteciler ve siyasiler üzerindeki baskıyı çok daha fazla artırarak pandemi sonrasına hazırlanıyor da diyebiliriz.

    Nerede kalmıştık?

    İşte en son kaldığımız yerden daha beterinde. Daha Neler Göreceğiz?

    En son gördüğümüzü yaratan nedenleri yok etmediğimizde pandeminin bile yanında sevimli kalacağı başka felaketleri.

    Demek ki değiştirmek gerek.

    Kapitalizmin, insanlığın yaşadığı felaketleri yok edecek bir gücünün olmadığı, bu felaketleri bir fırsata çevirdiği, halkın sağlığı ile istediği gibi oynayabildiğini pandemi nedeniyle açılan örtülerden bir kez daha görmedik mi?

    Bir kez daha görüp inanmak için başka bir felaket mi bekleyeceğiz?

    İşte bundan daha büyük felaket olamaz!

  • Mercek: “Daha Neler Göreceğiz” Dememek İçin…

    Bu makale, dergimizin “Mercek” adı verilen bölümünde yayımlanıyor. Bu sayfa, “Merceği bir noktaya tutmak ve konunun hakkını vermek” amacıyla her sayının olmazsa olmaz bir köşesi haline geldi. Çok da iyi oldu.

    Ancak bu satırların yazarı olarak geçmiş birkaç aya baktığımda merceği nereye tutacağımı şaşırdım diyebilirim.

    Derginin bir öncekinden bu sayısına kadar ülke gündemine yerleşen ve her biri ayrı ayrı mercek tutulmayı gerektiren konulara bir bakalım, isterseniz…

    14 Aralık 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler Etik Kuralların Yayımlanması “ konulu Kurul Kararı, Kanal İstanbul adı verilen “çılgın proje”, asgari ücret kararı, güvenlik soruşturmaları hakkında verilen yargı kararları, İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşen yemekhane eylemleri ve Sibel Ünli intiharı… Dahası da var mutlaka, bitmeyen kadın cinayetleri, iş cinayetleri, hak ihlalleri, sınır ötesi operasyonlar, İran-ABD arasındaki gerilim.

    Gelin, bu defa bu merceği ülkenin genel durumuna tutalım. Doğal olarak ne büyükse ilk onu göreceğiz. Bizim gördüğümüz şudur: Eşitsizlik, ülkenin emperyalizme bağımlılığı, gericilik ve bariz bir halk düşmanlığı. Yani yukarıda özetlediğimiz gündemlerin içine rahatça yerleşeceği bir ekonomi ve hukuk sistemi.

    AKP’nin laikliğin zerresini dahi bırakmamaya dair bir derdinin olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bu satırlar yazıldığı sırada Eğitim-İş Sendikası okulların ara yıl tatili nedeniyle bir rapor yayınladı. Raporda geçen cümleleri aynen aktarıyorum. “Diyanet, 4-6 yaş çocuklarına yönelik Kuran kurslarıyla yetinmeyerek gözünü MEB’e bağlı ana okullarına dikti. Protokollerle ‘Kuran Kursları Öğretim Programı’nın ana okullarda uygulanmasının önü açıldı. Tarikatların yasal maskesi olan dernek ve vakıflarla imzalanan protokoller, eğitimi tarikatların, cemaatlerin arka bahçesi yapmaya yaklaştırdı”. Bu ve buna dair çok sayıda uygulama ile karşı karşıyayız.

    Ancak yukarıda belirttiğim, 14 Aralık 2019 tarihli “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler Etik Kuralların Yayımlanması” başlığı taşıyan Kurul Kararı ile AKP iktidarının artık bu konuya başka bir boyut katmış olduğunu söyleyebiliriz. AKP, bir yandan Cumhuriyetin tüm kazanımlarını budarken, bir yandan da 18 yıldır yerine koyduğu hukuk düzleminin zaman içinde oluşan boşluklarını doldurmaya başladı. Tabii düzlemine uygun bir şekilde ayetler ile, hadisler ile…

    Faiz ve diyanet demişken, yine bu satırların yazıldığı sırada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tarihe geçecek bir fetvası geldi. “Faize karşıyım” diyen Cumhurbaşkanının, proje açılışını bizzat gerçekleştirdiği Sosyal Konut Projesi çerçevesinde bankalardan faizle alınacak kredilerin kullanmasının caiz olduğunu belirtti. Üzerine söylenecek çok söz olmakla birlikte şimdilik şunu belirtmekle yetineyim. AKP yarattığı “yeni hukuk” düzleminin yerleşmesi için, şeriat hükümleri ile sermaye hükümlerini kaynaştırmaya devam edecek, ileriki zamanlarda bu ve buna benzer örnekler ile sıkça karşılaşacağımızı söylemek de yanlış olmayacaktır.

    Bu konuda son olarak şunu belirtmek isterim ki; gericiliğe karşı aydınlanma mücadelesi vermek, laikliği savunmak ülkenin emekçilerinin, kadınlarının, yurtseverlerinin ve hukukçularının başat görevidir. Aydınlanma mücadelesinin vekaleti olmaz…

    Kanal İstanbul Projesi’nde ise meseleye başka bir açıdan bakmayı yeğliyorum. Bu projenin İstanbul’un yıkım projesi olduğu, rant, talan, yağma ve peşkeşi içinde barındırdığını söylemeye gerek dahi yok. Ancak İstanbulluların projeye karşı itirazlarını yağmur, çamur demeden, ilgili müdürlüklere verdikleri dilekçe ile sunmaları, AKP’ye karşı direncin erimediğinin bir göstergesi. Ancak bu tür dirençlerin hukuk zeminine hapsedilmesi riski de birçok örnekte gördüğümüz bir durum. İstanbul Kanalı’na, hukuk kanalından itiraz, mücadelenin asli unsuru değil destekleyicisi olabilir ancak. Özellikle Başkanlık Rejimi ile birlikte “İsteseler de istemeseler de” cümlesini çokça duyduğumuzu da düşünürsek, “İstemiyoruz” direncini, büyütmek ve geliştirmek, tüm meşru ve haklı yöntemleri büyütmek, bu mücadeleyi halkın özne olduğu bir alanda sürdürmek zorundayız. İstanbul Kanalı çılgınlığına karşı, halkın aklını gücü ile birleştirmek zorundayız…

    Ve eşitsizlik, yoksulluk, gençlerin geleceksizliği…

    Şimdi biz, gencecik bir üniversiteli olan Sibel Ünli’ye intihar etti diyebilir miyiz? İntihara sürüklendi ve bu bir cinayettir. Tüm hukuksal anlamları dışında maddi bir gerçeklik olarak belirterek ilerlemek isterim.

    İstanbul Üniversitesi yemekhanesinin kaynak olmadığı gerekçesi ile sabah öğününü kaldırması ve yemek ücretlerini arttırması karşısında susan değil, hakkını arayan üniversitelilere copu sallayan polisin görevden alınması da, rektörlük kararından vazgeçilmesi de ortadaki büyük girdabı örtemeyecektir. Merceğimize takılan şudur: AKP iktidarı ile daha fazla genç, daha da geleceksiz hale gelmiştir.

    Bir de “jest”ler var…

    AKP, bu tür tanımlamalar yoluna gitmeyi seven bir parti. Hukukta reform, kent yönetiminde çılgınlıklar, asgari ücretliye “jest”ler. Konu sermaye sınıfının ihtiyacı olduğunda ise teşvikler, muafiyetler, fonlamalar…

    Asgari ücretliye yapılan 2020 jesti 75 TL olarak açıklandı. Bunun devlete maliyetininse toplamda altı milyar olduğu söyleniyor. Yolcu garantisi adı altında sermaye şirketlerine kamudan ödenenler, belediyeler üzerinden yandaş vakıf ve derneklere ödenenler, küçük bir salon toplantısına ilgili bakanlıklar tarafından ödenenler, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi maliyetleri vs. düşünüldüğünde işçi sınıfının jeste değil, eşitliğe ihtiyacının olduğunu görüyoruz. Kamuculuğa ihtiyacı olduğunu görüyoruz.

    “Daha neler göreceğiz?” dememek için, merceği gördüklerimize değil gördüklerimizi değiştirme gücüne sahip olan yegâne güce çevirmek gerekiyor artık. Kendimize, emekçilere, gençlere, kadınlara… Çünkü biliyoruz ki; halkın bu karanlığa karşı güçlenmesi için de, güçlendiğinde asla tekrar geriye düşmemesi için de bu merceği elinden bırakmamış hukukçulara ihtiyacı olacak…

    page11image13940416

  • Çevre Hakkından “Çevirme Hakkı”na

    Biz hukukçuların zorunlu ve genel bir yöntemidir: Önce kuralı söyler, sonra istisnalara geçer, daha sonra da gerçeği, yani olan biteni tarifleriz. Konu haktan hukuktan açılır ve cümlenin sonu haksızlık ve hukuksuzlukla biter. Şimdilerde ne yazık ki bu kaçınılmaz sonun öznesi olan bir hukuk alanı kalmamıştır diyebiliriz. Anayasa’dan başlayarak her hukuki düzenlemenin tarihsel bir ilerleme anlamına gelmediğini, özellikle de son on sekiz yıldır pozitif hukuk ve yargı pratiklerine de bakarak, giderek gerilediğimizi, üstelik idari eylem ve işlemlerin başkanlık rejimi ile birlikte bu düzleme tuz biber ektiğini söyleyebiliriz.

    Hukuk Defterleri dergisinin bu sayıdaki dosya konusu Çevre ve Hukuk. Belki de yukarıdaki tespit doğrultusunda bir geriye düşüş hiyerarşisi kurulacaksa en üst sıralarda yerini alacak olan çevre hakkının bu makalede nasıl ve kimler tarafından “çevrelendiğini” ve çevre hakkının yerini nasıl bir “çevreleme hakkının” aldığını kalemim yettiğince yazmaya çalışacağım.

    Başlayalım. Ne demiştik önce kanunlar, kurallar…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.