Yazar:

  • İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Haklı Olan Değil Güçlü Olan Kazansın!

    Hukuki uyuşmazlıklarda, yargı süreci dışında alternatif çözüm yöntemi olarak tanımlanan arabuluculuk Türkiye’de ilk gündeme geldiğinde, yargı dışı çözüm yolları konusunda aşırı hevesli çevreler dışında yeterince tartışılmadı, kamuoyunun gündemine girmedi. Uyuşmazlığın taraflarının yargıya gitmeden sorunlarını kendi arasında çözmesine dair yöntem geliştirilmesine neden itiraz edilsindi! Hak savunucusu işçi sendikalarının “zorunlu arabuluculuk” düzenlemesine kadar konuya yabancı tutumlarının sürecin işçiler aleyhine hızla ilerlemesinde payı vardır.1 Sarı sendika olarak nitelendirilen sendikaların sürece ciddi desteği ise ayrıca tartışılması gerekmektedir.

    Hukuk örgütlerinin, toplumların sınıfsal yapısını göz ardı eden hukuki yaklaşımları, birçok meselede olduğu gibi arabuluculuk meselesinde de anlama ve itiraz etme süreçlerini oldukça geciktirmiştir.

    Arabuluculukta hiçbir ülkede olmadığı şekli ile “zorunluluk” unsurunun getirilmesi ile birlikte tartışmalar hızlansa da, artık geri dönüşü zor bir yola girildi.

    Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi (Alternative Dispute Resolution, ADR) ilk ABD’de, sonra Avrupa ülkelerinde kimi farklı yaklaşımlarla uygulansa da, en nihayetinde liberal piyasa düzeninin işleyiş kurallarına en uygun çözüm yöntemi olduğunda birleşilmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İfade Özgürlüğünün Kullanımında Sosyal Mesafe

    06 Ekim 1983 tarihli 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 3. maddesine göre; “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir”.

    12 Eylül sonrası “amalı” kanunlarımızdan birisi.

    Dayanağını aynı hükme yer veren Anayasa’nın 34. maddesinden alır.

    Toplantı ve gösteri yürüyüşünü, belirli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için yapılan toplantı ve yürüyüş olarak tanımlar.

    2020 Türkiyesi’nde toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına sahip olup olmadığınız hukuki durumunuza göre değil politik duruşunuza göre tanımlanır.

    Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkınızı, iktidarın politikalarına karşı halkı aydınlatmak ve kamuoyu yaratmak için kullanırsanız, 2911 sayılı kanuna muhalefetten bile değil, doğrudan Terörle Mücadele Kanunu’na muhalefetten yargılanmanız an meselesidir.

    Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ifade özgürlüğü ile doğrudan bağlantısı, bu hakkın kullanımına yönelik tecavüzlerin Anayasanın 26. maddesinde düzenlenen düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin ihlali, yani Anayasal hükmün ihlali sonucunu doğurur. Birçok yargı kararında da yer aldığı üzere, ifade hürriyeti ifadeyi açıklama ve yayma hürriyetinden bağımsız değerlendirilemez.

    Pandemi döneminde oldukça artan bir şekilde, muhaliflerin hiçbir toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyemediği, buna teşebbüs ettiğinde de ağır sonuçlarla karşılaştığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız.

    12 Eylül mevzuatının bile yönetenlere bol gelmiş olması hayret verici! Evet “hayret verici” olmalı, “şaşkınlık” yaratmalı. Evrensel insan hakları hukukunu yeniden geçerli kılabileceğimize inanıyorsak.

    Anayasa, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini söyler. Devleti yönetenlerin “güvenliği” ve “düzeni” gerekçesi ile bu hakların yasaklandığı sınırlandırıldığı örnekler çoktur. Bu sınırlama sebepleri artık o kadar aşınmıştı ki COVID19 adeta imdada yetişti.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 26-27. sayısında okuyabilirsiniz.