Yazar:

  • Seçimi Kim Kazandı?

    31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerin sonuçları ile ilgili olarak kestirmeden söyleyeceğim şey, ülkenin hızlıca (daha da) sağcılaştığıdır.

    Seçimin hemen öncesinde kaleme aldığım bir yazıda da seçimin sonuçları ne olursa olsun, hangi aktör “başarılı” olursa olsun, Türkiye’yi bir sağ cephenin beklediğini ifade etmiştim.[1]

    Peki, AKP’nin seçimi kaybettiğinin ya da seçimi CHP’nin kazandığının ifade edildiği bir tabloda ülke nasıl sağcılaşmaya devam ediyor? Öncelikle, kazananı ve kaybedeni çok hızlı ilan etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Böylesi hızlıca yapılan saptamaların üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Buradan sakın CHP’nin başarısının küçümsendiği sonucu çıkarılmasın. Ya da AKP’nin 2002’den beri ilk kez bir seçimden birinci parti olarak çıkamadığının üzerinden atladığım düşünülmesin. Bunların tümü önemli gelişmeler. Her şey bir yana, seçim sonuçları ile birlikte oluşan bu tablo toplumun “AKP karşıtı” kesimlerinde, bir moral üstünlüğü de sağladı. (Moral üstünlüğü hala devam ediyor mu, bu ayrı bir tartışma konusu tabii.)

    Ama, yine de tekrar edeceğim: Ülke hızla sağcılaşıyor.

    Seçimin sonrasında aceleyle yapılan bir diğer değerlendirme de sonuçların Türkiye’de siyasi ve hukuki normalleşmenin önünü açtığı yönünde dile getirilenlerdi. Kuşkusuz yurttaşlar baskıdan, otoriterleşmeden, yaşam tarzlarına müdahalelerden, ekonomik gidişattan ve daha bir dizi nedenden dolayı çok yorulmuş durumdalar. “Rahatlamak” ve nefes almak istiyorlar. Bu yurttaşlar için oldukça anlaşılabilir bir durum. Ama “normalleşme” yönünde yapılan değerlendirmeler siyasi özneler tarafından yapıldığında, politik olarak kabul edilebilir bir yaklaşıma sahip olmuyorlar.

    Değerlendirmelerin “normalleşme” tespiti üzerinden yapılması, (farkında olarak ya da olmayarak) esasen “AKP’nin düzeni”ne razı olmak anlamına geliyor. Çünkü kökten bir müdahale olmadığı sürece esaslı bir değişiklik de olmayacaktır. Bunun yurttaşların aradığı “normalleşme” dahi olmadığı ise açıktır. En genel hali solda duran bu toplamı sağ cephenin bir parçası olarak nitelendirmek belki insaflı bir değerlendirme olmaz. Ancak dümenin tamamen sağa kırılmasına katkı sunduklarını rahatlıkla ifade edebiliriz. Daha da kötüsü, bu toplam “sol” seçmenin önemli bir kısmını peşinden sürüklediği için de ülke hızlıca (ve rahatça) sağcılaşmaktadır. Sağcılaşmaktan kastımızın “AKP düzeni” olduğunu eklemeye gerek var mı, bilemiyorum.

    Aslında yukarıdaki paragrafta dile getirilenleri seçimin hemen ertesinde de ifade etmiştik. Şimdi, seçimin sonrasında AKP ile CHP arasındaki “diyaloglardan” bugüne, geldiğimiz noktaya bakınca, (ne yazık ki) haklılığımız ortaya çıkmaktadır. AKP (artık) seçimin kaybedeni değildir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Yazının ilgili bölümü şu şekilde idi: Seçim sonuçları ne olursa olsun, hangi aktör “başarılı” olursa olsun, Türkiye’yi bir sağ cephenin beklediğini düşünüyorum. YRP ve HÜDA – PAR AKP’nin daha da sağından zorlamalarına devam edecektir. MHP ile BBP zaten AKP’nin yanında durmaya devam ediyor. Tüm bu partiler açısından AKP’ye rakip olmak ile ittifak olmak halinin bir arada olduğunu da söylemek gerekiyor. Asıl, bu “klasik” toplama CHP’nin TBMM’ye taşıdığı sağcı partileri ekleyebilirsiniz. Onlara kimse güvenmiyor. Zaten her durumda parsa toplama peşindeler. İYİP’i ise durduğu yer açısından artık konuşmaya gerek var mı, bilemiyorum. Yelpazenin “sol” tarafında ise, başkaları için olabilir ama, bizler için sürpriz sayılmayacak gelişmeler olası. CHP için artık rahatlıkla merkez sağ bir parti diyebiliriz. Kürt siyaseti ile liberaller ise önümüzdeki günlerin olası gündemleri ile birlikte hızlıca “iktidarın yanına” geçebilirler. Kuşkusuz sıraladığım bu toplamın tamamının bir arada “koalisyon” ya da yeni adı ile “ittifak” halinde duracağını söylemiyorum. Bu zaten mümkün değil. Ya da yeni oluşumlardan da bahsetmiyorum. Kastım esasen temel gündemlerde bir politik ortaklık hali. Fikir ve eylem birliği içinde hareket edilmesi. (Yazının tamamı için: https://yurtsever.org.tr/2024/secim-sonrasi-yazisi-527267/ , 29.03.2024.)

  • Avukatlar Günü Vesilesiyle: Mücadelenin Hukukçuları

    Ebru ve Aytaç’a…

    Ülkemizde “mücadele” içerisinde yer alan ilerici hukukçuların kimliklerine ilişkin ne yazık ki çok fazla bilgiye sahip değiliz. İsimlerini bildiğimiz ve sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek olan ablalarımızı/abilerimizi de maalesef olması gerektiği gibi tanımıyoruz.

    Kuşkusuz “mücadele” içerisinde “örgütlü” kimlikleri ile yer alan hukukçular var. Benim yukarıdaki paragrafta kastetmeye çalıştığım ise doğrudan “hukukçu” kimlikleri ile mücadele içerisinde yer alanlar.

    Dediğim gibi, bu alana yönelik çalışmalar oldukça az. Oysa mesleğini eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesinin bir parçası haline getiren, inandıkları uğruna sonuna kadar mücadele eden, kararlı ve sorumluluk sahibi öyle çok ilerici hukukçu, yargıç, savcı, avukat, akademisyen var ki…

    Bu ülke ne yazık ki, hukukçular için hep zorluklar barındırdı. Hukukun “politik” ayağı ise her zaman daha zor oldu.

    Ve zor zamanların hukukçuları da her zaman oldu. Onların hepsi çok iyi hukukçuydular. Ama bununla yetinmemişler, mesleklerini ve uğraşlarını hep insanlığın geleceği için yürütülen mücadeleye katkı olarak sunmuşlardır.

    Yine o “zor” zamanlardan geçiyoruz. Şu anda cezaevinde bulunan ilerici hukukçuların isimlerini geçtim, sayısını hangimiz bir çırpıda söyleyebiliriz. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) yöneticisi, üyesi olan avukatlar, “özgürlükçü” avukatlar ve diğer ilerici, devrimci hukukçular…

    Bu yazımızda bu geleneği başlatan ve ileriye taşıyan abla ve abilerimizi analım istedik.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Baro Genel Kurulları ve Ötesi

    Bir genel kurullar dönemine daha girdik.

    Evet, önceki senelerin heyecanı ve hareketliliği yok. Kuşkusuz bunda salgının etkisi de var. Ama yine de hiçbir şey olmamış gibi seçimlere gidilmesi yalnız bana mı garip geliyor!

    Çok değil, daha iki ay önce “çoklu baro” gündemi nedeni ile ortadaki her bir başlık formüller ile tartışılırken, bugün, 2. baronun İstanbul’da dahi halen kurulamamış olmasından mı kaynaklanıyor bu durum? Bir rahatlamamı var? Ya da “çoklu baro” gündemi “sayesinde” kriz birileri tarafından fırsata mı çevriliyor? (Bu yazı kaleme alındığında 2. baro hala kurulamamıştı.)

    Bugüne kadar, yaşanan tüm süreçlere rağmen hep savunmanın teslim alınamadığını ifade ettik. Evet, bu doğru. Ama bu gerçeklik başka bir gerçekliğin üzerini örtmemeli. Hele ki var olan durumdan memnun olmamıza, asla neden olmamalı.

    AKP iktidarı neredeyse tüm kurumları teslim alıp, kendisinin uydusu haline getirirken baroların, bundan öte savunmanın bir bütün olarak teslim alınamadığı bir gerçek. Bunun yanında teslim alınamayanların önce etkisizleştirilip, ardından da tasfiye edilmesi çabasına girilmesi de diğer bir yöntem oldu. Büyük kent barolarında yönetime gelmesi neredeyse olanaksız olan AKP, işte bu nedenle bir yandan “çoklu baro”yu gündeme getirirken, Türkiye Barolar Birliği (TBB) delegasyon seçimine yaptığı müdahale ile de savunmanın üst örgütü üzerinden barolar üzerinde hakimiyet kurma çabasına girdi. Böylece bu iki “araç” ile yani çoklu baro modeli ve yeni TBB delegasyon seçim yöntemi ile bir yandan var olan baroların etkisizleştirilmesi, diğer yandan da savunma içerisinde kendi taraflarında bir ayak oluşturulma hedefi hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bu müdahaleyi yalnızca var olan durumdan memnuniyetsizliğin bir tezahürü olarak okumak da hatalı olacaktır. Esasen önümüzdeki dönem avukatlığa yönelik düşünülen “yeni” düzenlemelere ilişkin önden tahkimat yapılmaktadır.

    Bu nedenle “yandaş” baroların halen kurulamamış olmasına erken sevinmemek gerekiyor. Kendilerinin de bu kadarını beklemiyor olduğu açık, ama AKP cenahının zaten binlerce avukatla “yeni” barolar kurma hedefi taşıdığı da söylenemezdi. Hedeflenen esasen kurumsal olarak “yeni” baroların kurulması idi. Öncelikle İstanbul’da olmak üzere eninde sonunda bu baro(lar) kurulacaktır. Bu gerçeklik üzerinden hareket edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Üye sayısı tabi ki önemsiz olmamakla birlikte, yaşanacak taraflaşmanın kriterleri esasen baroların üye sayısından öte olacaktır.

    Buradan devam etmek için tekrar ifade edeyim; savunmanın teslim alınamadığı gerçekliği başka bir gerçekliğin üzerini örtmemelidir. Evet, tüm geçen bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri olan barolar iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Ancak buna mutlaka bir ek yapmak zorundayız: Bu yaşananlara karşı bir bütünlük içerisinde direnç oluşturulamamıştır.

    Son aylarda yaşadıklarımız dahi baroların doğru dürüst bir yol haritasına sahip olmadığını bize göstermiyor mu? Siyasetsizlik neredeyse baroların alameti farikası olmuştur. Yazının başındaki sorunun cevabı da burada aranmalıdır. Salgın olmasa da aynısı olacak, yine hiçbir şey olmamış gibi davranılacaktı.

    Yalnız şu bilinmelidir ki, artık gidecek yer kalmamıştır. Sırt duvara dayanmıştır, daha ötesi de yoktur. Siyasetten kaçarak, üç maymunu oynayarak varlıklarını sürdürebileceklerini sanan baro yönetimleri için artık gidecek yol kalmamıştır. “Çoklu baro”ya karşı yürütülen mücadelenin biçimi ve nihayetinde alınan sonuç önümüzdeki dönem mücadele başlıklarına dair bizlere yeteri kadar çok şey söylemektedir. Barolardan sonra, sırada avukatlık mesleği bulunmaktadır. Avukatlar, cezalar ve meslekten çıkarılma tehditleri ile susturulmaya çalışılmaktadır. Bunun yanında uzun zamandır kamu hizmeti vasfı törpülenen, piyasalaşan avukatlık mesleği “yargı dışı” yollar ve yeni uygulamalar ile dizayn edilmeye, neredeyse bitirilmeye çalışılmaktadır. Buna (yalnızca) üye sayınızın çok olması ile karşı koyamazsınız! Onun için, tekrar olacak, 2. baronun halen kurulamaması ya da üye sayısı değildir önemli olan.

    Son örnekten devam edelim. Peki, “çoklu baro”ya karşı nasıl mücadele edilmeli idi? Cevap oldukça basittir ve aslında herkes tarafından da bilinmektedir. Saldırılar ancak avukatların gücünün harekete geçirilmesiyle savuşturulabilir. Mücadelesine avukatı katmayı başaramayan baro yönetimlerinin her çabası etkisiz ve yetersiz kalacaktır. Bugün de durum budur. Barolar ise bırakın avukatları, delegeleri dahi dışarıda bırakan, başkanların sembolik eylemlerine indirgenen bir tarzı tercih etmişlerdir. Sonuç ortadadır.

    Yanlış anlaşılmasın, sonuçtan kastım düzenlemenin yasalaşması değildir. AKP’nin “yasa yapma yöntemi” düşünüldüğünde bu sonucun değişme olasılığının pek olmadığı söylenebilir. Ancak avukatların örgütlü gücünün harekete geçirilmesi, bunun sürekliliğinin sağlanması mutlak olarak sıçramalı gelişmelere yol açacaktır. Başka türlüsü de mümkün değildir. Avukatların mücadele geleneklerinde de bu vardır.

    Yine de bahsettiğim tüm yetersizliklere rağmen avukatların eylemlilikleri, bu eylemliliklere katılım sayıları oldukça önemlidir. Önümüzdeki dönemin belirleyeni de bu tarz olmalıdır. Avukatlar bağımsız ve güçlü baroların varlığı ile mesleklerini bağımsız bir şekilde yürütebilirler. Var olan yönetimlerle ya da onların benzerleri ile bunun olamayacağı ise açıktır. Katılımcılığa kapalı yapılar çürümektedir.

    Devletin temel organları, artık anayasadaki kurallara ya da yasalara göre davranmamaktadır. Önümüzde yeni bir yargılama pratiği de durmaktadır. Ne yazık ki bu yeni yargılama pratiğine karşı “eski” savunma pratiği ile karşılık verilmeye çalışılmaktadır. Her şey bir yana, genel doğruların sürekli tekrarından ibaret hale gelen “tarz” ile hala neden yol alınmaya çalışılmaktadır, bu anlaşılmaz bir durumdur.

    Tüm bunlar üzerine düşünmeliyiz.

    Ama şunu söyleyebiliriz; savunmanın kendini nasıl konumlandıracağı ve örgütleyeceği tartışması anlaşılan o ki genel kurul tartışmalarının ötesinde olacaktır. Bu seneki genel kurulların ötesinde, esasen genel kurulların sonrası daha da önem kazanmaktadır.

  • Mercek: Çağdaş Avukatlar Geleneğini ve Geleceğini Arıyor

    2 yılda bir yapılan baro seçimleri geldi ve geçti.

    Üye sayısı ile üç büyük baro arasında yer alan Ankara ve İzmir barolarında yeni gruplar yönetime gelirken, İstanbul Barosu seçimlerini önceki ekip kazandı. Ankara ve İzmir’in yeni yönetimlerine ilişkin ilk izlenimler “etkin” bir çalışma içerisinde olacakları yönünde. Umarım bu çizgileri süreklilik kazanır. Bununla birlikte İstanbul Barosu’nun yönetimine tekrar gelen ekip uzunca bir süredir başını kuma gömmüş bir şekilde duruyor. Bu halin doğal sonucu olarak da mesleğe yönelik saldırılara dahi cevap veremez bir konuma gelmiş durumdalar. Ne yazık ki, seçimin üzerinden daha bir ay bile geçmemesine rağmen, bu hallerinin değişmeyeceği de görüldü.

    Ancak bu yazının konusu spesifik olarak bu senenin seçim sonuçları değil.

    İstanbul Barosu 2018 yılı seçimlerine 10 grup/aday katıldı. Bugüne kadar görülmeyen sayıda adayın seçime katılmasının bir arayışın sonucu olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Esasen ülkedeki arayış, İstanbul Barosu seçimlerine de yansıdı.

    Bu gruplardan/adaylardan yedisinin, ince elemeden söylersek, kökleri Çağdaş Avukatlar Grubu’ndadır. Bununla birlikte seçimlere Çağdaş Avukatlar Grubu katılmamıştır. Aslında Çağdaş Avukatlar Grubu bir süredir grup olarak seçimlere doğrudan katılmamakta, çeşitli “ek”ler ile seçimlere girmektedir. Eklerin grubu adlandırmanın ötesinde, çizgisine dair olduğunu söylemek gerekiyor.

    Ancak bu yazının konusu Çağdaş Avukatlar Grubu da değil.

    Onu da kapsayacak (ve aşacak) şekilde, “geleceğe” dair.

    Çağdaş Avukatlar Grubu’nun temelleri atılalı 40 yılı aştı. Solun tüm çizgilerini içinde barındırarak yola çıkan grup, doğal olarak yıllar içerisinde çeşitli dönemeçlerde yol ayrımları da yaşadı.

    Farklı düşünenler olsa da, bunların hiçbirinin suni olduğunu söylemenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Her birinin gerçek, elle tutulur nedenleri bulunmakta.

    Gelinen noktada Çağdaş Avukatlar Grubu’nun artık tek elden temsil edildiğini söylemek mümkün değil. Kastedilenin tek başına bir isimlendirme sorunu olmadığı sanırım anlaşılmaktadır. Kuşkusuz isimlendirme önemlidir. Ancak kastedilen geleneğin ve geleceğin taşınmasına sahip çıkacak bir iradeye yapılan vurgu olup, bugünden yarına hemen çözülmesi beklenmemelidir. Bu bir iddiadır ve süreç içerisinde şekillenecektir. Yolu, yöntemi ise ayrı bir tartışmadır.

    Bununla birlikte çağdaş avukatların geleceği açısından bir dizi sorunun tartışılmasına ve cevaplanmasına bugünden başlanmalıdır. Bu soruların bir kısmı geçmişten taşınmış olmakla birlikte, bir kısmı dönemin önümüze koyduğu sorulardır.

    Kuşkusuz herkes açısından sorular bunlardan ibaret değil. Keza sorular, aynı nitelikte de olmayabilir. Bu anlamı ile bu sorular tartışmaya bir giriş denemesi olarak da düşünülebilir. Her durumda, yürüyüşümüzün yönü açısından söz konusu tartışma kaçınılmaz.

    ***

    İlk soru doğal olarak ilkelere yönelik. Öncelikle temel ilkeler ortaya konulmalı, bunlarda ortaklaşılmalıdır. Bu sorunun yanıtı ise öncelikle çağdaş avukatların köklerinden başlayarak tarihsel gelişimi içerisinde oluşturduğu değerlerinde aranmalıdır. Kuşkusuz buradan hareketle her kilidi açan bir anahtara sahip olamayacağız. Bununla birlikte, böylesi bir yaklaşım öncelikle ilkeleri önemsizleştiren/silikleştiren sonra da gerek görmeyen, böylece seçimleri kazanmak için her tür yöntemi mübah gören anlayışlarla farkı ortaya koyacaktır.

    Ardından, ülkeye ve mesleğe dair sorular peş peşe gelecektir. Hem ülkede hem meslekte yaşanan dönüşüm oldukça kapsamlı bir çalışmayı önümüze koymaktadır. Ancak burada ilk cevaplanması gereken soru sanırım meslekçi bir yaklaşımla siyaset dışı kalınarak bu başlıkta yol alınıp alınamayacağı olacak. Bu bölüm içerisinde, barolara duyulan toplumsal gereksinim ile baroların diğer toplumsal muhalif kesimlerle yan yana gelmesinin önemini de tartışabiliriz.

    Kuşkusuz baro(ların) yönetimine gelmek önemli. Programların ete kemiğe bürüneceği yerler buraları. Ancak bunun ötesinde, yönetime gelinemese de avukatlığa, yargıya ve hukuka ilişkin politikaların dile getirileceği bir yapılanma içinde olunmalı mıdır? Bu da önümüzdeki sorulardan biridir.

    Kuşkusuz herkes bir şekilde ortaklaştığı için bir soru olarak formüle edilemese de, yöntemine dair birçok farklı fikir olduğundan dolayı, grup içi katılımın hayata geçmesinin yol ve yöntemlerine dair de bir tartışma yürütülmesi gerekmektedir. Bu nedenle katılımcılık da sorulardan biridir.

    ***

    Çok uzun bir süredir bir mücadele alanına dönüşen bir yargıdan ve hukuktan bahsediyoruz. Böylesi bir süreçte memlekete, yasalara bakarak, bir hakem edası ile kendi hukuk siyasetimizden bağımsız olarak ortaya bir görüş koyamayız. Zemin (yeniden) tarif edilmelidir. Bunu ise ancak bu toprakları, yaşananları doğru okuyarak, doğru analiz ederek ve nihayetinde bunlarda ortaklaşarak yapabiliriz.

    Özne olunması önemlidir.

    Adaletten ve emekten yana güçlü ve bağımsız barolar için ihtiyacımız budur.

  • Baro Siyaseti

    Baroların gündemi seçim.

    Bunun bir anlamı da savunmanın kendini nasıl konumlandıracağı ve örgütleyeceği tartışmasının (bir kez daha) avukatların gündemine girmesi demek. Sanırım ülkenin içinden geçtiği süreçte bunun önemini ayrıca vurgulamak gerekmiyor.

    24 Haziran günü, OHAL koşulları altında yapılan “Başkanlık” seçimi ile birlikte Türkiye yeni bir döneme girdi. Görünürde “parlamenter” sistemden “başkanlık” sistemine geçilmiş durumda. Ancak, gerek bugünlere gelene kadar, özellikle son 17 yıl içerisinde yaşananlar, gerekse yeni rejimin özellikleri esasen çok daha köklü bir değişiklik yaşandığını bizlere gösteriyor.

    Hukuk Defterleri ilk sayısından itibaren ülkede yaşanan dönüşümde hukuka ve yargıya yüklenen işlevi sürekli olarak vurguladı, bu konuyu sayfalarına taşıdı.

    Kısaca hatırlarsak;

    AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından yargı merkezli tartışmalar da Türkiye’nin gündemine oturmuştu. “Yeni” cumhuriyetin kurucu partisi işlevini üstlenen AKP, devleti bir bütün olarak yeniden yapılandırırken, ağırlıklı olarak hukuk eli ile hareket etmiş, hukuku hedeflerine ulaşmada birincil araç olarak kullanmıştı. Hukuk süreç boyunca baştan sona yeniden yapılandırılırken, yargı da bu sürece paralel bir şekilde tüm unsurları ile birlikte biçimlendirilmişti. Aslında bu anlamı ile de hukuka yeni bir anlamın yüklenmeside başarılmıştı.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 15. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 24 Haziran Seçimleri Üzerinden Notlar

    1. Seçim demokrasinin vazgeçilmez öğesidir deniyor. Kuşkusuz bir yanı ile doğru. Bununla birlikte konu demokrasi olunca, böylesi bir tartışmanın başına sanırım yönetim mekanizmalarını koymak gerekiyor. Esasen, kitleler devlet yönetimine ne kadar ve nasıl katılıyorlar sorusu yanıtlanmayı bekliyor.

    2. Devletlerin siyasal sistemleri toplumsal ve ekonomik oluşumun karşılığıdır. Nihayetinde, bir devletin “tipi” hizmet ettiği sınıf ile belirlidir. Örneğin anayasalar, devlet iktidarını elinde bulunduranların bu iktidarı kullanım biçimlerini ve sınırlarını gösterir.

    3. Kapitalizm tarihsel süreçte feodaliteyi ortadan kaldırmış, her bireyi hukuksal olarak eşit ve özgür ilan etmiş ve örneğin genel oy hakkını tanımışsa da, tüm bu haklar gelişen süreçte soyut olarak tanımlanmanın ötesine geçememiş, toplum yapısında beklenen somut değişiklikleri gerçekleştirememiştir.

    4. Oysa hedef, toplumsal alanın tek bir noktasının dahi siyasetin dışında durmaması olmalıdır. Bu ise esas olarak, toplumsal yapının toplumsal örgütlenmelerden ayrıştırılamaz bir noktaya taşınması ile gerçekleşebilir. Toplumsal örgütlenmeler yurttaşların tümünün devlet yönetimine katılımına olanak sağlamalıdır. Bu nedenle, kendiliğindenliğe bırakılan bir süreç değil, katılıma yönlendiren bir mekanizma olmalıdır. İşte, seçimler de böylesi bir mekanizma içerisinde elle tutulur hale gelebilirler.

    5. Sosyalist devlet deneyimleri, devletin “baskıcı” karakterinin yanında/dışında aşağıdan yukarıya tüm toplumsal dokunun kapsandığı böylesi örgütlenme örneklerine sahiptirler. Sosyalizmde siyaset “özerk” bir alan olarak görülmez. Tartışılan, toplumsal örgütlenmelerin devletten bağımsız olması değil (olsa devlet örgütlenmesi halka yabancılaşırdı), katılımın konusu ve niteliğinin sürekli olarak nasıl geliştirileceğidir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İşçilerin Direniş Kenti: Zonguldak

    Maden işçisi abimin,

    Ali Nahit Acar’ın değerli hatırasına…

    Güneşli bir günde

    Masmavi göreceğiz

    Karadeniz’i Balkaya’dan Kapuz’ a kadar,

    Karış karış biliriz bu şehri;

    EKİ’nin çiçekli bahçeleri,

    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;

    Paydos saatlerinde yollara dökülen,

    Soluk benizli insanlarıyla.

    Siyah akar Zonguldağın deresi Yüz karası değil, kömür karası

    Böyle kazanılır ekmek parası

    (Orhan Veli Kanık, 1946)

    Uzun Mehmet’i bilirsiniz. Zonguldak’ta kömürü bulan kişidir. Öyküsü 1820-1829 yılları arasında geçer. Öykünün farklı anlatımları olmakla beraber, en bilineni şöyledir: Uzun Mehmet Ereğli’nin belli başlı ailelerinden birine mensuptur. Askerliğini bahriye eri olarak yapmıştır. Terhis olurken kendisine, subayları tarafından kömür numunesi gösterilmiş ve memleketine dönünce siyah taşlardan araması istenmiştir. Uzun Mehmet askerlik dönüşü, bir gün dere kenarında dolaşırken siyah taşlar görür. Aklına askerde gösterilen yanan siyah taşlar gelir. Bunlardan biraz toplayarak ocağa atar ve yandığını görür. Sonrasında da toplayıp çuvala koyduğu kömür numunelerini İstanbul’a götürür. Padişah İkinci Mahmut, kömürün bulunuşuna çok sevinerek Uzun Mehmet’i ödüllendirir. Böylece taş kömürünün bulunuşu, 8 Kasım 1829 olarak tarihe geçer. Sonrasında, Uzun Mehmet kömürü bulmasını hazmedemeyen kişilerce öldürülür.

    Tarihçe ve yönetim

    Sanayi Devrimi kömüre olan ihtiyacı artırırken, kömür havzalarında yaşayan köylülerin hayatını da baştan sona değiştirdi. Üretim arttıkça şehirler büyüdü, işçilerin sayısı arttı. Kömür havzalarında da madenci şehirleri oluşmaya başladı.

    Kömür Zonguldak’ta, yukarıda bahsedildiği üzere 1829 yılında bulundu. Ancak işletilmeye başlanması daha sonraki yıllara, 1848 yılına tekabül eder. Bu yıllar aynı zamanda yabancı sermaye eliyle Anadolu’ya ilk demiryollarının da döşendiği yıllardır. Böylece Zonguldak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli sanayi alanlarından biri olmuştur. Zonguldak kenti varlığını kömür madenciliğine borçludur. Yüzyıllardır tarımsal faaliyetlerin yürütüldüğü bölgede madencilik ile değişimler de meydana gelmeye başlamış, tarımsal bir bölge yavaş yavaş ağır sanayi bölgesine dönüşmüştür. Bölgeye göç ile gelen işçiler genellikle yer üstünde ve tam zamanlı olarak istihdam edilirken, bölgenin yerlisi işçiler yer altında ve münavebeli işçi olarak çalışmakta idiler. Köylüler işçileşirken, münavebeli çalışma nedeni ile köy ile bağlarını hiçbir zaman tam olarak kopar(a)madıklarından “klasik” sanayi işçisinden bir dizi farklılık taşımaktaydılar. Bunun yanında, artık ülkenin diğer yerlerinde yaşayan köylülerden tamamen farklı bir yaşamları bulunmakta idi. Zonguldak’ta neredeyse her ailede maden işçisi (ve “Alamancı”) bulunmaktadır. Bugün de gerek kömür üretiminin gerekse işçi sayısının ciddi şekilde azalmış olmasına rağmen bu özellikler devam etmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Tutuklu Avukatlar

    Önce bir itiraf ile başlamam gerekiyor. Bir hukuk dergisine yazılan bu yazı için hâlihazırda ülkede toplam kaç avukatın tutuklu olduğuna dair kesin bir bilgiye ulaşamadım. Bir sayı 350. Ancak bu sayının da kaynağına ulaşmam mümkün olmadı. Tutuklu hukukçu sayısının ise hâkim ve savcılarla birlikte 3000 ile 4000 arasında olduğu söyleniyor. Farkındayım, verilen bu rakam da bin gibi bir sayı aralığından oluşuyor.

    Bununla birlikte, bu sayılar FETÖ üyesi hukukçuları da içeriyor. FETÖ’nün yargı içerisindeki örgütlenmesinin boyutları düşünüldüğünde sayı “makul” de görülebilir. Ancak sağlıklı bir soruşturma ve yargılama süreci yürütülmediği soruşturmaların sahipleri dahil, herkes tarafından kabul ediliyor. Bylock kayıtlarının hukuki nitelendirmesi siyasi iktidar tarafından bir türlü yapıl(a)mamakta. Bu nedenle yargı da bu konuda “kararını” verememekte.

    Sanırım yalnızca bir örnek dahi ne demek istediğimi anlatacaktır. Saadet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi, Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) İstanbul Şube Başkanı Avukat Mustafa Yaman’ın telefonuna Bylock indirildiği iddiasıyla tutuklanması sonrası AKP’den de yoğun itirazlar geldi. Yaman’ın avukatı da tutuklamaya isyan edenlerden. Uzun olmakla birlikte, avukatın savunmasının bir bölümüne yer vermek istiyorum.

    Sorguda sorulan soruları görünce şaşırdım. Mustafa beyin üye olduğu Hukukun Üstünlüğü Platformunun Baro Başkanı adayıyım, bu platform hukukçulardan oluşan bir yapıdır, biz Mustafa bey ile farklı görüşlerde ancak bu yapıda birlikte yer almaktayız. Ben 2010 yılından 2012 yılına kadar hem başkanı hem de adayı olarak Mustafa beyin görüştüğü kişilerle Mustafa beyden daha çok görüştüm, çünkü o dönemde sonradan FETÖ örgütü üyesi olduğu dernekle seçim münasebetiyle bir aradaydık ve çalışmaları birlikte yürütüyorduk. O dönemde Boğaziçi Hukukçular Başkanı Fikret Duran’la bizim görüşmeler yapmamız normaldir çünkü bu seçim çalışmalarına ilişkindir. Bu görüşmelerin FETÖ örgütüyle bir bağlantı ortaya koyması mümkün değildir. (…) Ben bu yapıyla mücadele eden bir meslektaşım. Darbe davalarının platform başkanlığını yürütüyorum. Bu davalarda vekil olarak görev aldım. (…) Bu mücadele elbette önemli bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarılı olması için ne olduğu belli olan yaklaşık 25-30 yıldır tanıdığım bu meslektaşım tutuklanır ise bu sorgulanır hale gelir. (…)”[foot]http://www.milligazete.com.tr/haber/1212712/mustafa-yamanin-tutuklanmasi-ak-partiye-yakin-isimleri-de-isyan-ettirdi (Erişim tarihi: 10.11.2017)[/foot]

    AKP-Cemaat ilişkisinin geçmişine yönelik tespitler içeren kısımları (şimdilik) bir kenara koyalım. Bu yazının konusu değil. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus var. Saadet Partili HUDER başkanının avukatı darbe davalarının platform başkanı. Kişisel kefaletini bir kenara koyarsak, söyledikleri soruşturmaların (ve yargılamaların) zemininin çok sağlıklı olmadığını bize bir de o cepheden gösteriyor.

    Soruşturmalar sağlıksız olmakla birlikte, esasen bir noktadan sonra da kasıtlı bir hal almakta. Darbe girişimini “fırsata” çeviren AKP, soruşturmalar ve davalar üzerinden memleketi hizaya sokma halini de devam ettirme çabası içerisinde. Hâl böyle olunca da hedef doğrudan sol, ilerici yapılar oluyor.

    Şu anda 20’ye yakın Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukat tutuklu. Yine Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi bir dizi avukat da tutuklu. 100’den fazla avukat ise “kısıtlama” kararı nedeni ile müvekkillerinin duruşmalarına girememekte. Bu yazı kaleme alınırken ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı gözaltına alınmıştı. Gözaltının dayanaksız ve hukuksuz olduğunu sağır sultan dahi duymuş durumda. Buna rağmen Kozağaçlı’nın tutuklanması şaşırtıcı olmayacaktır. Yine, Yargıçlar Sendikası’nın neredeyse tüm üyeleri sürgün edilip, meslekten ayrılmaya zorlandılar. Sendika sol bir kimliğe sahip olduğu için üyeleri cezalandırılmakta.

    ÇHD Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın gözaltına alınması sonrasında 17 baro tarafından gerçekleştirilen ortak basın açıklamasında “Avukat üstlendiği görev ile yargılanamaz.” denilerek Kozağaçlı’nın serbest bırakılması talep edildi.[foot]Tabii Türkiye Barolar Birliği ve onun sağcı başkanı Metin Feyzioğlu daha önce tutuklanan avukatlar ile ilgilenmediği gibi Kozağaçlı’nın gözaltına alınması ile de ilgilenmedi. Konumu itibari ile avukat- lara onarılmaz zararlar vermeye başlayan Metin Feyzioğlu’nun istifasının istenmesi artık bir zorunluluk halini almıştır.[/foot]

    Kuşkusuz önemli. Baroların üzerine ölü toprağının atıldığı bu dönemde, açıklamanın yapılmış olması dahi tek başına oldukça önemli.

    Ancak, şu anda ÇHD’li avukatlara yönelik yürütülen ancak potansiyel olarak her solcu, ilerici avukatın potada olduğu tutuklama saldırısının tek başına avukatsız bir hukuk sistemi istenmesi ile ilgisi olduğu düşünülmemelidir. Kuşkusuz bu boyutu bulunmaktadır. En azından “uyumlu” bir avukatlık istenmektedir.

    Ancak esas boyut gözden kaçırılmamalıdır. Evet Selçuk Kozağaçlı, diğer ÇHD’li avukatlar gibi avukatlık pratiği nedeni ile gözaltına alınmıştır. Ancak, gözaltına alınma nedeni ÇHD Başkanlığı’dır. Bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağının da farkındayım. Yalnızca bir noktaya işaret etmek istiyorum.

    Esasen saldırı solun temsil ettiği siyasi kimliğe ilişkindir. Doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü, siyaset yapma hakkı teslim alınmak istenmektedir. Yaratılmak istenen “korku toplumu” için avukat tutuklamaları da önemli örneklerdir.

    Zor zamanlardan geçiyoruz.

    Zor zamanların avukatları, hukukçuları her zaman oldu. Halit Çelenk bunların en başına yazılan isimlerden biridir. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kurucularındandır. Mesleğini eşitlik, özgürlük, adalet mücadelesinin bir parçası haline getiren, inandıkları uğruna sonuna kadar mücadele eden, kararlı ve sorumluluk sahibi bir hukukçu idi.

    İlerici, devrimci hukukçular onun yolundan gidiyor.

    Dayanışma duygularımız ile…

  • Yerelleşme/Bölgeselleşme: Neye Çare?

    1923 Cumhuriyeti’nde “gericilik” ve “Kürt sorunu” çözülemeyen iki kriz başlığı idi.  Şimdi Birinci Cumhuriyet (bir daha geri gelmemek üzere) sona erdi.  İkinci Cumhuriyet olarak adlandırdığımız Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) eli ile vücut bulan şu anki rejim ise, 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının yerine inşa ediliyor. Ve İkinci Cumhuriyet, “gericilik” başlığını rejimin en üst değeri olacak şekilde çözmüş durumda. Bu halin kendisinin cumhuriyetçi-seküler kesimleri kapsayamaması, kapsamasının mümkün olmaması ise bu rejimin kriz başlıklarından birine dönüşmüş durumda. Kürt sorununda ise düzen içi çözümlerin bir türlü hayata geçirilememesi nedeni ile bu başlık önlerinde durmakta.

    Konu Kürt sorununa çözüm olunca da ilk elden merkezi devlet mi yerelleşme/bölgeselleşme mi tartışmaları hızla devreye sokulmakta. Konuşulan Kürt sorunu olunca akan sular durmakta!

    Oysa tam da bu nedenle, Kürt sorununun (da) çözümü için bu tartışmaların daha geniş bir zeminde yapılması gerekiyor. “Yerelleşme/bölgeselleşme” başlığının bir hap haline gelmemesi için de!

    Ancak şu yaklaşım ile nasıl tartışacağız?

    “Ademimerkeziyet (…) herşeyin devletten yani merkezden beklendiği Türkiye’ye gayet uzak bir mesele.”

    Ademimerkeziyetin el kitabını yazıp, konuyu böyle çözmek!

    Yukarıdaki beğenememe hali sonraki sayfalarda yakınmaya dönüyor:

     “Bugün, kendimizi karşılaştırdığımız Batılı ülkeler arasında, Türkiye boyutlarında olup bu denli merkeziyetçi olan, idari yapımızı kurarken esinlendiğimiz Fransa dahil olmak üzere, başka bir ülke yok”.

     Eğer tek bir örnek olsa idi, yazarın yaklaşımı der geçerdik. Ancak liberallerin neredeyse hepsi bu zeminde. Bir örnek daha verelim:

    “Türkiye’nin asıl sorunu merkezdeki aşırı, denetlenemez yetki terakümüdür. Bu durumun ise rejimi ister istemez otoriter kıldığı ortada. Gerçek bir demokrasinin yolunun açılmasının, ancak bölgelere yetki devriyle, bölgeye ilişkin kararların bölgelerdeki parlamentolar tarafından alınmasıyla ve bireyin karar süreçlerine katılarak demokrasi kültürü edinmesiyle doğrudan bağlantılı olduğu açık.”

    Gerçekten, böyle mi tartışacağız?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Yeni Bir Adli Yıl Yeni Bir Yargı Yeni Bir Ülke

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olmasını beklersiniz, değil mi?

    Kimse bir kutlamadan (zaten) bahsetmiyor. Maddeler halinde sorunlara “dikkat çekilen” matbu basın açıklamalarının zerre tatmin edici bir yönü de kalmadı. Kabul, mücadelenin takvim günlerine de sıkıştırılması gerekmiyor. Ama yine de bu günler “bahane” edilerek “bir şeyler” yapılamaz mı?

    Avukatlar Günü, Adli Yıl başlangıcı gibi hukukçulara has günlerden bahsettiğim sanırım anlaşılmıştır.

    Tabii ki Türkiye Barolar Birliği’nden ve onun sağcı başkanı Metin Feyzioğlu’ndan bahsetmiyorum. [foot]Sağcı olmayı kesinlikle bir küçümseme ifadesi olarak kullanmadığımı özellikle belirtmek isterim. Yalnız, Metin Feyzioğlu uzunca bir süre solcu gözükmeye çalıştığı için bunun vurgulanması gerektiğini düşünüyorum.[/foot] O, papatya falı halinde Yargıtay’ın adli yıl açılış törenlerine katılıp katılmamak ile cumhurbaşkanıyla kavga etmek/cumhurbaşkanından rica etmek seçenekleri arasında gidip geliyor. Kabul etmek gerekir ki zor iş!

    Baroların büyük çoğunluğu ise uzunca bir süredir sessiz ve siyasetsiz. Aralarında gerçekten nitelikli ve cesur (bu dönemim öne çıkan bir niteliği olduğunu düşünüyorum) bir duruş sergileyenler var. Ancak çokça etkili oldukları söylenemez.  Hal böyle olunca örgütsel yapılarının teslim alınarak etkisiz hale getirilmelerine bile gerek kalmamaktadır. Örgütlerimiz kendi kendilerini etkisiz hale getirmiştir.[foot]Bununla beraber, AKP’nin seçimle yönetime gelemediği meslek odalarını “ele geçirme” planını hiçbir zaman tamamen rafa kaldıracağı düşünülmemelidir. Baro seçimlerine ilişkin “nispi temsil yöntemi” zaman zaman ısıtılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde TMMOB Kimya Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu’nun Bakanlık tarafından yapılmak istenen denetimi hukuki dayanağı olmadığı gerekçesi ile reddetmesi sonrası mahkeme kararı ile görevinden alındığını da hatırlatmak isterim. Bu tehdit TMMOB’a bağlı tüm odalara yönelmiş durumda.[/foot]

    Tabloya KHK ile kapatılan ÇHD, YARSAV gibi hukuk örgütlerini, tutuklanan ilerici, devrimci, yurtsever avukatları da eklemeliyiz.

    Yargı merkezli süren tartışmalara güçlü bir şekilde “sol” bir müdahale yapamadığımızı da kabul etmek gerekiyor. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Evet, ortada bir dağınıklık bulunmaktadır. Bunu herkes kabul ediyor. Tekrarlamanın da pek bir faydası yok. Ancak soru ısrarla karşımızda durmaktadır: Yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak?

    ***

    15 Temmuz darbe girişimi sonrası kuşkusuz “yeni” bir döneme girdik.

    Bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak aktörlerinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olunduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü de söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Çokça örnek verilebilir. Devrimci, yurtsever avukatlar tutuklanmaktadır. Yargıçlar Sendikası’nın nerdeyse tüm üyeleri sürgün edilmiştir. Sendika sol bir kimliğe sahip olduğu için üyeleri cezalandırılmıştır. FETÖ iddianamelerinde kumpaslar ile yargının ele geçirildiğinden bahsedilirken İlhan Cihaner’in evinde arama yapan savcı FETÖ üyeliğinden beraat etmektedir. Bu arada, darbenin “siyasi ayağı” bir türlü bulunamamaktadır!

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde yazmış, Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnekleyerek İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Bunun yanında, isnat edilen suçlarında biçimlendirme çabasına özgü olduğuna dikkat çekmek isterim. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir. Cumhuriyet Gazetesi davası ve bu davadaki gelişmeler, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş davası ve hâkim karşısına dahi çıkarılmaması, Nuriye Gülmen – Semih Özakça davası ve iki yüz günü geçen açlık grevine rağmen tutuklu yargılanmaları yalnızca birkaç örnek. Davalar eli ile bir yandan siyasi ve toplumsal alanı biçimlendirme gayreti devam etmekte diğer yandan da muhalifleri tasfiye çabası sürmektedir.

    FETÖ’nün yargıdaki yapılanmasına ilişkin bir dizi iddianame ile ortaya çıkan örgütlenme yargıya nasıl derinlemesine nüfuz edildiğini, yargının nasıl teslim alındığını görünür hale getirmiştir. Peki, bu tartışma AKP’ye bırakılabilir mi? Bu başlıkta da esas söz sahibinin sol olduğu açıktır. Bu tartışma bize yargı alanının nasıl bir mücadelenin konusu olduğuna dair yeni ipuçlarını da gösterecektir.

    ***

    Ülkede uzun zamandır “hukuk güvenliği” yok.

    Evet, bu ülkede “hukuk dışılık” hep olagelmiştir. Ancak hukuk güvenliğinin bugünkü hali bu noktayı çoktan aşmıştır. Örneğin, birçok içtihadında hukuki güvenlik ilkesinin hukuk devletinin önkoşulu olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi muhtemelen kendisinin hukuki güvenliğinin olmadığını düşünmektedir. Eğer Anayasa Mahkemesi üyeleri böyle düşünüyorsa, acaba diğer hâkim ve savcılar nasıl düşünebilir? Öyle ise, yurttaşların ne düşündüğünü sormanın gereği bile yoktur![foot]Dört yıl önce Anayasa Mahkemesi bir kararında hukuki güvenliğini tartışmış ve şöyle demiş: Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. ( Anayasa Mahkemesi Kararı. Esas Sayısı: 2012/116, Karar Sayısı: 2013/32, Karar Günü: 28.2.2013. Resmi Gazete tarih: 13.08.2013, sayı: 28734.  http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/08/20130813.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/08/20130813.htm Erişim tarihi:05.10.2017)[/foot]

    Ancak, tüm bunların yanında, yurttaşlar “adalet” arayışındadır.  Bu arayış “örgütlenmeyi” beklemektedir. Tabii ki hukuk alanının dışında siyasi alana dair bir örgütlenmeye işaret edilmelidir. Bununla birlikte, hukuk alanında da kuşkusuz bir ayak bulunmalıdır.

    Bu bağlamda, yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi için daha ne beklenmektedir? Böylesi bir örgütlenme kendi sınırları içerisine hapsolmuş, etkisiz bir konumlanışın ötesinde toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanışı da sağlayacaktır.  “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığını defalarca görmüş bulunmaktayız. Yargıya dair çözüm önerilerinin “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir.

    O halde, adaletten ve emekten yana güçlü hukuk örgütleri nasıl hayata geçirilebilir sorusunun tartışılmaya başlanması daha fazla geciktirilmemelidir.[foot]Daha önce de ifade ettik. Burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlenmelerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılanmaya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot]