Yazar:

  • Yeni Ekonomi Programı’nda Adalet Yahut Neoliberalizm Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

    Her ne kadar hükümet çevreleri halen ısrarla aksini iddia etmekte olsa da, birbiri ardına konkordato ilan eden veya iflas eden şirketlerin, kitlesel işten çıkarmaların, yeniden iki haneli rakamlara ulaşan enflasyonun apaçık ortaya koyduğu gerçeklik, Türkiye’nin yine bir iktisadi kriz içerisinde bulunduğudur. Bu durumu dış güçlerin ülkemiz üzerindeki karanlık oyunlarına, faiz lobisinin manipülasyonlarına ve bilumum umacının sihirbazlıklarına bağlayıp halkı uyutanların masallarına değil; bilimin sesine kulak verildiğinde, aslında iktisadi krizin öyle bir gece ansızın değil yıllar öncesinden, hem de davul zurna çalarak geldiği ve kapitalist ekonominin işleyiş yasaları dikkate alındığında esasen bunda şaşırılacak bir şey de bulunmadığı açıkça görülecektir.

    Gelişimi kâr hırsına ve özel sermaye birikim dürtüsüne dayalı olan kapitalizm, tam da bu birikimin işleyiş dinamiği gereği sürekli kriz üreten bir yapı arz eder. Kapitalizmin içkin kuvvetlerinin yarattığı birbirini izleyen durgunluk, bunalım ve toparlanma evrelerinden oluşan ekonomik çevrimlerin, zannedildiği veya kapitalizm savunucuları tarafından öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi “rastlantısal” değil, belirgin bir “sistemsel” mizacı vardır. Kapitalizm, konjonktürel kısa dalgalanmalarla paralel biçimde, onlarca yıl süren büyüme/canlılık dönemlerini uzun hareketsizlik/duraklama dönemlerinin takip ettiği uzun dönemli çevrimler ya da “Uzun Dalgalar” halinde bir sistemsel kalıba sahiptir.

    Kapitalizmde yaşanan krizlerin gerçek nedeni, uzun dönemde ve dünya pazarı ölçeğinde bakıldığında, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi sonucunda kâr oranlarının düşme eğilimidir. Ancak bu genel eğilimden büsbütün ari olmamakla birlikte tekil ulusal ekonomilerde, dış ticaretteki bozulma veya sermaye kaçışının cari açığı büyütmesi gibi farklı somut gelişmelerin neticesinde ortaya çıkan konjonktürel krizler de yaşanabilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Bilge Umar Hoca’ya Sorular (13.8.2017)

    Bilgiye, bilime ve tarihe olan tutkusunu asla kaybetmeyen, yeni nesil hukukçulara her zaman örnek olacak bir akademik hayata sahip olan Bilge Umar hocayla, yayın kurulu üyemiz oğlu Afşin Burak Umar’ın yapmış olduğu ve herkesi düşünmeye yöneltecek bu hoş söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

     

    Hukuk Defterleri: Bilge hocam akademik hayatınıza lisans eğitimini tamamlamış olduğunuz 1958 yılında İstanbul Üniversitesi’nde başında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu’nun bulunduğu Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde asistan olarak başladınız. Bilim insanı olmanız yolunda belki de ilk adım olan lisans eğitiminiz hakkında ilk soruyu sorarak başlamak isteriz. O dönem alınan hukuk eğitimi ve şu anda verilen hukuk eğitimini karşılaştırırsanız neler söylemek isterseniz?

    Bilge Umar: Doğaldır ki 1958 dolaylarında Türkiye’de var olan iki hukuk fakültesinde yani en eskisi olan İstanbul Hukuk Fakültesi ile daha sonra açılan Ankara Hukuk Fakültesi’nde verilen hukuk öğretimi, her yönden, o dönem Türkiye’sindeki yöneticilerin, dolayısıyla Üniversite yöneticilerinin kabulündeki değer yargılarına ve ideolojik tercihlere uygundu; hatta bu uygunluğun dozu, derecesi, günümüzdeki uygunluk derecesine çok baskındı çünkü 1958 dolaylarında henüz üniversitelerin yönetimsel ve bilimsel özerkliği diye bir şey yoktu. Daha açık söyleyişle, DP döneminin merkeziyetçi zihniyeti, CHP’nin tek parti olarak ülkede egemenlik yürüttüğü dönemde yeğlediği uygulamaları aşağı yukarı aynen yürütüyordu. Hukuk öğretiminde insan haklarına, sosyal adalete, hukuk devleti ilkesine saygı bilincini geliştirmek amacı pek önemsenmiyor ve devletin korunması, kollanması amacının benimsetilmesi öncelikli sayılıyordu. Bugün, hukuk fakültelerimiz pek çoğaldı ama, her birinin aslında olması gereken düzeyde olduğu asla söylenemez, hele verilmekte olan eğitimin hem de bütün hukuk fakültelerinde, olması gereken içerikte ve düzeyde bulunduğu hiç söylenemez.

    H.D.: Doçentliğe hak kazandığınız İstanbul Üniversitesi’ndeki yıllarınızdan sonra askerlik görevinizi yaptınız ve akabinde İzmir’den gelen önerileri değerlendirerek 1969 yılında Ege Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin Hukuk Kürsüsünde ders vermeye başladınız. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Medeni Usul Hukuku kürsüsü ve farklı anabilim dallarında ders vermeye devam ettiniz. Profesörlüğe yükseldiğiniz bu Üniversitede farklı fakültelerde olmak üzere birçok idari görevde de bulundunuz. Duayen bir eğitimci ve iyi bir idareci olmanızın yanında, sizi tanıyanlar ve anlatanlar şiir, tarih, arkeoloji ve sanatla uğraşan bir bilim insanından bahsediyorlar. Yayınladığınız birçok kitap da buna tanıklık ediyor. Şiire, tarihe, arkeolojiye ve sanata ilginiz nasıl başladı? Bu merakınızın bilim insanı olabilmenizde nasıl katkıları oldu?

    B.U.: Şiir ve sanat ile uğraşmam ancak “eser miktarda” olabilmiştir; çünkü özellikle akademik meslekte yetişme döneminde birinci öncelikle hukuk üzerine bilgimi derinleştirmek zorundaydım; diğer yandan, tarih ve onunla bağlantılı alanlar hakkında bilgi edinmeye inanılmaz bir tutkuyla düşkünlüğüm, ilkokul yıllarımdan beri, olagelmiştir ve bu yüzden hukuk çalışmalarına ayırmam gereken zamanın dahi bir haylisini söz konusu tutku uğruna harcadım. Bu konuda bir tek örnek vermem yeterli olacak; Ben Yunanca bilgimi bu dilden çeviri dahi yapabilecek düzeye yükseltme çabasına 70’li yaşlar içindeyken giriştim. Çünkü yalnız Türkiye’nin Türkleşmesi tarihine değil dünya tarihine dahi yön veren bir savaş, 1071 Malazgirt savaşı hakkında o savaşa tanık olmuş Türklerden bir tekinin bile tek satır yazı yazmış, yayınlamamış olduğunu ama Bizanslılarda (eski Hellenlerden, Herodotos ustadan beri var olagelmiş tarihçilik geleneği nedeniyle) onların tarih yapıtlarında Malazgirt savaşı konusunda çok ayrıntılı bilgi verildiğini ve o arada yurttaşımız Antalyalı Mikhael’in Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in yanında ordunun en yüksek rütbeli askerî yargıcı sıfatıyla, bu savaşla sonuçlanan sefere başından sonuna kadar katıldığını ve sonradan yazdığı İstoria yani Tarih adlı kitapta savaşın anlatımına 50 sayfadan fazla yer verdiğini görünce, özellikle o kitabı Türkçeye kazandırmak için Yunanca bilgimi bu işi yapabilecek düzeye getirmeye azmettim ve getirdim. Kitabı çevirdim, yayınlattım. Daha önce, hukuk dalında iyi bir akademisyen olmak için İsviçre’de yayınlanmış hukuk kitaplarını okuyabilmek yani Almanca ve Fransızca bilmek vazgeçilmez koşul olduğundan, bu dilleri de çeviri yapacak derecede öğrenmiştim; İngilizceyi ise, ilk mezunlarından olduğum İzmir Türk Koleji’ndeki öğrenim yıllarında haftada 18 saat İngilizce dersi görerek İngiliz, daha doğrusu İskoç öğretmenlerimden öğrenmiştim. Bu dillerdeki bilgimi, sözünü ettiğim dillerde yayınlanmış tarih kitaplarını okumak, Türkçeye çevirmek için de değerlendirdim. İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunancadan Türkçeye çevirip yayınlattığım tarih kitaplarının sayısı 19’dur. Çeviri olmayan kitap yayınlarım ise 43 tanedir, bunlardan yalnız 12’si hukukla ilgilidir, diğerlerinin hemen hemen hepsi tarih, tarihsel adlar, tarihsel kalıntılar vb. ile ilgilidir.

    H.D.: 1980 Darbesi sonrasında İhsan Doğramacı başkanlığında yapılandırılan YÖK ile birlikte oluşturulan yeni üniversite düzenine karşı tepki duyarak emekliliğinizi istediniz. Bildiğiniz üzere, Türkiye’nin bu döneminde de yükseköğretim kurumları üzerinde iktidar ve düzen tarafından baskılar devam ediyor. O dönem üniversitelere yapılan müdahaleye karşı tepki duyan bir bilim insanı olarak, bu dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

    B.U.: Kısaca şunu söyleyeyim; şimdiki dönemde baskı artık zulüm ve rezillik derecesine çıkmıştır. Ben 81 yaşımı tamamladım; zulmün ve her yönden rezilliğin bu düzeye çıktığı bir dönem görmedim. Bunu yapanlara hitabım, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’deki hitabı gibi olacak: “Ne mümkün zulm ile, bidad ile imha-yı hürriyet? Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten”; yani, uğraş da insanlıktan idraki kaldır bakalım becerebileceksen; işte ancak onu becerebilirsen özgürlüğü yok edebilirsin, bilesin!

    H.D.: Emekliliğe ayrıldığınız dönemde belirli bir süre avukatlık mesleğini de icra ettiniz. Hukukun hem teorik hem de pratik/uygulama alanında çalışmalarını yürütmüş biri olarak Türkiye’de hukukun gelişimini nasıl değerlendirirsiniz?

    B.U.: Türkiye’nin gördüğü en büyük hukukçulardan biri olan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun yapıtlarında vurgulandığı üzere, her dönemde ve her toplumda hukuk, oradaki toplumsal-ekonomik düzenin aynasıdır; onu yansıtır ve onu korumak, berkitmek amacını güder; bir devrim yahut karşı devrim gerçekleştiğinde bunun yansımaları hemen hukuk düzenlemesinde kendini gösterir. Dolayısıyla, ülkemizdeki toplumsal-ekonomik düzenin sefaleti de kaçınılmaz olarak hukuka yansıyacak idi ve yansımıştır.

     

     

    H.D.: Dönemin ve geleceğin hukukçularına ve üniversitelerde hukuk alanında çalışma yapmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?

    B.U.: Önce, geleceğin toplumsal düzeni konusunda öngörüm nedir, buna kısaca değineyim. Ne demiş diyalektiğin babası, yurttaşımız Herakleitos usta: “Her şey akar gider, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” (çünkü ırmağa ikinci kez girdiğinde seni yıkayan su aynı su değildir, demek ki ırmak da aynı ırmak değildir). Öyleyse şimdiki rezillik ve zulüm düzeni de ebed-müddet olamaz; insan aklı elbette ki aklın kabul etmediği rezillikleri, zulmü yeryüzünden silecektir.  Bunu vurguladıktan sonra, geçelim sonunuzun asıl konusuna yani gerek toplumsal düzenin değişmesine katkıda bulunabilmek için gerek iyi bir hukukçu olabilmek, Üniversitelerde hukuk alanında başarılı çalışmalar yürütebilmek için gençlerin ne yapması gerekir sorununa.

    Ben bu sorunla, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirip hemen aynı Fakültede Medenî Usul Ve İcra-İflâs Hukuku Kürsüsüne asistan olarak atanınca karşılaştım ve gördüm ki o günkü aşamada başlıca işim, kendi kendimi öğretim üyeliği doğrultusunda yetiştirmek olacaktır; bu iş, hem yoğun hem de çok yönlü bir çalışma gerektirmektedir. Önce; kendi dalımda ve yakın hukuk dallarında, sıradan bir Hukuk Fakültesi öğrencisinin edindiği bilginin çok daha üstünde bilgi edinmem gerekiyordu. Sözünü ettiğim hukuk dallarıyla ilgili yasalarımız İsviçre’den alındığı ve o yasaların orada uygulanan asılları üzerine orada pek çok kitap yazıldığı, mahkeme kararı yayınlandığı için, bunları okumama olanak verecek bir iki yabancı dil öğrenmeliydim. İzmir Özel Türk Koleji’nde İngilizce dersi görmekle bu dili öğrenmiştim ama hukukta akademisyen olarak yetişmek için bu dil işime yaramıyordu. Hırsla Almanca ve Fransızca çalışmağa başladım. Nasıl mı, onun anlatılması uzun sürer, onun için nasıl’ı atlayacağım. Diğer yandan, bir Hukuk Profesörünün ıkınıp sıkınmadan, düzgün ve akıcı, üstelik kolay anlaşılır biçimde, daha da üstelik dinleyicinin bıkmadan, dikkati dağılmadan uzunca süre dinleyebileceği biçimde konuşması, yazması gerekir. Bu ise, çok derin bir Türkçe bilgisiyle sağlanabilir ki böylesine derin Türkçe bilgisi ancak pek çok okumakla elde edilebilir. Yani, hukuk dışı konularda da okumaktan geri duramazdım.

    İşte bu teşhislerin gereğini yerine getirmekle başarılı bir akademisyen olabildim; gençlere öğüdüm de bu yolda davranmalarıdır.

  • h+ : Ne Hukuk Ne De Fazlası

    Geçtiğimiz ay yeni bir hukuk “dergi”si daha yayın hayatına başladı. Baro odalarından ücretsiz olarak temin edilebilen bu yeni derginin adı: h+. Kapak künyesinde bu kısaltmanın “Hukuk ve Daha Fazlası” manasında kullanıldığı belirtilmiş, yani hukuk ve artısı demek oluyor. Buna karşın, dergiyi çıkaranlar bu güzide yayının adının “he artı”, “haş artı”, “ha artı” veyahut Türkçemizin azizliğine uğrayarak kısaca “hart” olarak anılma olasılığından dehşete kapılmış olsalar gerek, derginin web sitesini “hplus dergi” adıyla oluşturmuşlar. Buradan derginin adının esasen ülkemiz hukukçularının ortak lingua francası İngilizcenin bütün letafetiyle “eyç plas” şeklinde telaffuz edilmesi gerektiğini anlıyoruz.

    Okuma alışkanlığının hiçbir dönemde olmadığı kadar yerlerde süründüğü, meslektaşımız hukukçuların bile okuma konusunda istiap hadlerini sosyal medyanın yüz küsur karakterli mesaj uzunluklarının ötesine geçirmekte güçlük çektikleri, mahkemelerde yargıçların dahi sıklıkla doğru düzgün okunmamış layihalar ve sair dosya evrakı üzerinden hüküm verdikleri bir dönemde, akıntıya inat yeni bir hukuk dergisinin daha yayın hayatına başlamasından mutluluk duymamak, buna katkı koyanların emeğine saygı duymamak mümkün mü?

    Gelgelelim eyç plas özelinde işler maalesef biraz karışıyor. Editörün merhaba yazısında derginin amacı ve doldurmayı hedeflediği boşluk şu şekilde tarif edilmiş: “Türk yayın hayatında Hukuk konulu çok sayıda Akademik ve Bilimsel derginin varlığına kıyasla, öznesi Avukat olan ve mesleki makalelerin yanı sıra güncel yaşam konularına da değinen basılı bir dergi ne yazık ki bulunmamaktaydı. Oysaki doktorlar, mühendisler, mimarlar ve benzeri meslek grupları için güncel yaşam ile mesleki gelişmeleri harmanlayan dergiler uzunca bir süredir rafları süslüyor. Hukuk Akademisi olarak bu eksikliği gidermeyi ve mesleki makalelerin yanı sıra Avukatların hem kişisel hem de profesyonel yaşamlarına dokunan kapsamlı bir dergi sunmayı amaçladık.” (Yayıncılık alanında Hukuk Defterleri olarak bizim de sıklıkla mustarip olduğumuz ancak takdir edilir ki yayın hayatına yeni atılan bir derginin ilk sayısının üstelik sunuş yazısında daha fazla özen gösterilmiş olması beklenir olan yazım yanlışlarına ve büyük harf-küçük harf kullanımı tercihlerine dokunmadık).

    Sunuş yazısında tarif edilen bu takdire şayan amaçtan da anlaşıldığı üzere, eyç plas mesleki makalelerin yanı sıra avukatların kişisel yaşamlarına da dokunan “kapsamlı bir dergi” olma iddiasındadır. Gerçekten de, kapak haricinde altmış dört sayfadan mürekkep, kuşa kağıda basılı sayfaları, göz alıcı mizanpajıyla eyç plasın estetik açıdan göz doyurucu, latif bir yayın olduğu muhakkak. Ancak bu yayının “kapsamlı”, “avukatların güncel ve mesleki yaşamlarına dokunan” bir “dergi” olduğuna ilişkin ciddi şüphelerimiz var.

    Her şeyden önce, dergiyi çıkaranlar, avukatların kişisel ve profesyonel yaşamlarındaki sorunlara ilişkin olarak, herhangi bir menfaat gözetmeksizin güncel ve mesleki katkılarda bulunmayı hedefleyen bir hukukçular topluluğu olsa idi, henüz ilk sayısı “rafları süslemeye” başladığında kendisine tarif ettiği amaca uygun düşen bir yayın olup olmadığı konusunda, hele belki de “rakip” olarak telakki edilebilecek başka bir hukuk dergisinin sayfalarında, oldukça erken sayılabilecek bir değerlendirme yapmak sarkastik bir yargısız infaz olarak görülebilirdi.

    Oysa eyç plas, avukatların mesleki eğitimi alanını kendisine kâr kapısı olarak seçen bir sermaye şirketi tarafından çıkarılmaktadır ve ücretsiz olarak dağıtılması hasebiyle bir tür “sosyal sorumluluk projesi” olduğu iddia edilecek olsa dahi, gerek ticari hayatın gereği gerekse ultra vires bakımından bu derginin, söz konusu şirketin kârlarını maksimize etme çabasına dönük ürün yelpazesinin yeni bir unsurundan ve/veya reklamasyon faaliyetinden başka bir şey olmadığı açıktır.

    Hukuk alanında kâr elde etmeyi affectio societatis olarak belirlemiş bir sermaye şirketi, durup dururken, üstelik de ücretsiz bir mevkute aracılığıyla avukatların güncel ve mesleki yaşamlarına “dokunmaya” karar vermişse, kapitalizmin işleyişini bilen basiret sahibi her avukatın ne kadar masum görünürse görünsün bu dokunmalardan huylanması icap eder. Nitekim kapak hariç altmış dört göz alıcı sayfadan mürekkep “kapsamlı” dergimizin sayfalarında araya serpiştirilmiş birkaç mesleki makale bir yana bırakılırsa, derginin yayın hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyması gayet anlaşılır olan tam sayfa reklamlara ilaveten, “Bürosunu yeni kuracak avukatlar için coworking fırsatları” başlıklı sayfalarda olduğu gibi, belirli bir firmanın ürünlerinin pazarlanmasına dönük “ürün yerleştirme” uygulamalarına da rastlamaktayız.

    Türk tipi başkanlık sistemi adı altında kuvvetler ayrılığının yok edildiği, yasama organının işlevsizleştirilerek parlamenter sistemin ortadan kaldırıldığı, mevcuttaki güdük haliyle bile yargı bağımsızlığının tabutuna son çivinin çakıldığı, OHAL ve KHK’lar aracılığıyla totaliter bir hukuk rejiminin inşa edilmekte olduğu, ilerici yargıçların sürgünler ve işten atmalarla tasfiyeye uğradığı, avukatların adliye kapılarında şiddete maruz kaldığı, yerlerde sürüklendiği bir dönemde yayın hayatına başlayan eyç plas “dergi”sinin, créme de la créme bir azınlık haricinde avukatların mesleki ve güncel hayatlarına ne kadar “dokunduğu” epey su götürür olsa da, hukukun piyasalaştırıldığı ve avukatlık hizmetinin metalaştırıldığı bir sürecin ruhuna gayet uygun bir “eser” ile karşı karşıya bulunduğumuz kesin.

    Haksızlık etmeyelim, bilhassa baro seçimlerinde avukatların orasına burasına sıkıştırılan düzinelerce ürün pazarlama broşürünün derli toplu biçimde bir araya getirilmesi ve “doktorlar, mühendisler, mimarlar ve benzeri meslek grupları için güncel yaşam ile mesleki gelişmeleri harmanlayan dergiler” gibi avukatlar için de bürolarının bekleme odalarında müvekkillerin sıcak günlerde yelpaze niyetine kullanacakları ücretsiz bir “dergi” var etmek de neden bir hizmet olarak kabul edilmesin ki?

  • Alman Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımını Tanıma Kararı Üzerine…

    Almanya Federal Meclisi, iktidardaki Hristiyan Demokrat Birliği (CDU), Hristiyan Sosyal Birliği (CSU), Sosyal Demokrat Partisi (SPD) koalisyon hükümetinin ve muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen ortak tasarısını, CDU milletvekillerinin önemli kısmının katılmadığı 2 Haziran tarihli oylamada sadece bir ret ve bir çekimser oya karşı ezici bir oy çokluğu ile kabul etti.

    “1915 ve 1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlığını taşıyan tasarıda:

    Dönemin Jön Türkler rejiminin talimatıyla 24 Nisan 1915’te Osmanlı Konstantinopolis’inde 1 milyonu aşkın etnik Ermeni’nin sistematik tehcir ve kıyımı başladı. Onların kaderi 20’nci yüzyılda yaşanan korkunç kitlesel kıyımların, etnik temizliklerin, tehcirlerin ve hatta evet soykırımların bir örneği.

    ifadelerine yer verilirken, Ermenilerin yanı sıra Asuriler, Süryaniler ve Keldaniler gibi Hıristiyan azınlıkların da soykırıma uğradıkları belirtilmekte, söz konusu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki olan Alman İmparatorluğu’nun diplomat ve misyonerlerin uyarılarına rağmen tehciri engellemek için kılını kıpırdatmamış olması ise “utanç verici” olarak nitelenmektedir.

    Alman parlamentosu tarafından atılan bu adım Türkiye tarafından büyükelçinin geri çekilmesi, kararın “yok hükmünde” olduğunun yetkili ağızlardan beyan edilmesi gibi herhangi bir etki doğurmayacağı herkes tarafından bilinen klasik diplomatik reflekslerin yanı sıra, Alman menşeli makam arabalarında otomobil markasının yer aldığı kısımların siyah bezle örtülmesi, Alman Konsolosluğu önünde mehter takımı eşliğinde protesto gösterisi düzenlenmesi, tasarının fikir babası olduğu ileri sürülen Almanya Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Cem Özdemir’in kanının laboratuvar testine tabi tutulmasının talep edilmesi ve adı geçenin belediye meclisi kararıyla Tokat hemşeriliğinden ihraç edilmesi gibi mevcut Cumhurbaşkanı ile hükümetin siyasi ve kültürel seviyesine uygun daha “yaratıcı” resmi tepkilerle karşılandı.

    Almanya’nın da dâhil olmasıyla içinde bulunduğumuz yıl itibarı ile toplam 29 ülkede ve ABD’nin 45 eyaletinde parlamentolarca 1915 olayları soykırım olarak tanınmış durumda. Parlamentolar veya eyalet meclisleri herhangi bir ülkede soykırım suçu işlendiğine dair karar almaya yetkili olmadıklarından daha önce başka ülkelerde, son olarak da Almanya’da alınan karar hiç kuşkusuz tamamen siyasi nitelikte ve uluslararası hukuk mevzuatı tahtında Türkiye bakımından hukuksal bir sonucu bulunmamakta.

    Bilindiği üzere uluslararası hukukta soykırım suçunun hukuki çerçevesi 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı kararı ile kabul edilen “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” (aşağıda “Soykırım Sözleşmesi” veya kısaca “Sözleşme” olarak adlandırılacaktır)’de çizilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 23.03.1950 gün ve 5630 sayılı Kanun’la onaylanarak iç hukukun bir parçası kılınmış ancak Türkiye söz konusu suçu cezalandıracak bir hükme, 2004 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesindeki düzenlemeye kadar ceza mevzuatında yer vermemiştir.

    Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir gruba karşı işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi birinin soykırım suçunu oluşturduğu düzenlenmiştir:

    a. Grubun üyelerini öldürmek,
    b. Grup üyelerine ciddi fiziksel veya bedensel zarar vermek,
    c. Grubun kısmen veya tamamen fiziksel olarak yok olmasına neden olacağı hesaplanan yaşam şartlarına kasten maruz bırakmak,
    d. Grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirleri almak,
    e. Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba nakletmek.

    Dönemin Osmanlı hükümetince 1915 yılı Mayıs ayında çıkarılan ve kısaca “Tehcir Kanunu” diye bilinen Kanunun[foot]Tam adıyla “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-u Muvakkat”.[/foot] uygulanması sırasında devlet görevlileri, kolluk kuvvetleri, çeteler ve Kürt aşiretlerince gerçekleştirilen saldırıların yanı sıra, kendi yaşayışlarına, alışık oldukları iklim ve doğa şartlarına zıt özelliklere sahip yerlere tehcir edilen Ermenilerin sevk edildikleri yerlerde toplam nüfusun belirli bir yüzdesini geçmemelerini sağlamaya dönük olarak hükümetçe izlenen etnisite mühendisliği politikası[foot]Dündar, F., 2012. Kahir ekseriyet: Ermeni nüfus meselesi (1878-1923). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s.257.[/foot] sonucunda, kapsamı ve hangi koşullarda gerçekleştiği konusunda tartışmalar sürse de, Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde beş bent halinde sayılan fiillerden (d) bendinde sayılan hariç tümünün şu veya bu ölçüde gerçekleşmiş olduğu bilinmektedir.[foot]Tehcir kararının tatbikine ilişkin Osmanlı resmi belgelerinin bir derlemesi için bkz. Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı (1878-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No: 91, Ankara 2007. Tehcir sırasında bölgelere göre yaşananlar ve katliamlar hakkında bkz. Kevorkian, R., 2011. The Armenian genocide – A complete history. Londra: I.B. Tauris, ss.289-621. 2007 yılına kadar Ermeni sorunu ile ilgili olarak yayınl nan eserlerin detaylı bir kaynakçası için bkz. Badem, C., 2007. Türk-Ermeni sorunu bibliyografyası. İstanbul: Aras Yayıncılık.[/foot]

    Tehcir politikası sonucunda tarihsel yurtlarından sürgün edilen ve büyük bir katliama maruz kalan Ermeniler, bütün insanlığa ders olması gereken büyük bir yıkım yaşamışlardır. Bununla birlikte bu tarihsel olgunun, Soykırım Sözleşmesi tahtında soykırım suçu olarak tavsif edilmesinin mümkün olup olmadığı hukuken oldukça tartışmalı bir konudur.[foot]Ermeni tehcirinin Soykırım Sözleşmesi kapsamında soykırım suçu olarak niteleneme yeceği yönündeki Türk resmi tezini yansıtan bir değerlendirme için: Aktan, G., 2009. Devletler hukukuna göre Ermeni sorunu. Ermeni sorunu temel bilgi ve belgeler. Ömer Engin Lütem (Drl.). Ankara: Terazi Yayıncılık. Günümüzde Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca yoru landığı ve anlaşıldığı haliyle soykırım kavramının 1915-23 yılları arasında Osmanlı Ermenilerine yapılan muamele için açıkça uygulanabilir olduğu yönünde Ermeni tezi ile uyumlu bir hukuki değerlendirme için: de Zayas, A., 2008, The genocide against the Armenians 1915-1923 and the relevance of the 1948 Genocide Convention [online], http://a freddezayas.com/Law_history/armlegopi.shtml. [erişim 19.06.2016].[/foot]

    Sorunun bir boyutu, soykırım teriminin gerek sosyal bilimlerin farklı alanlarında gerekse gündelik kullanımda siyasi, ahlaki, akademik ve benzeri nedenlerle Soykırım Sözleşmesi’ndeki hukuki tanımının dışında kırım, katliam, etnik temizlik, toplu öldürme, insanlık suçu ve benzeri kavramlarla özdeş biçimde kullanılmasının yarattığı kavram karmaşasıdır. Oysa örneğin günlük dildeki kullanımda hırsızlık genel kategorisi altında ifade edilebilecek eylemlerin işlenme biçimine ve unsurlarına göre hırsızlık, nitelikli hırsızlık, yağma, nitelikli yağma, zimmet ve benzeri farklı suç tiplerine tekabül etmesi ve farklı hukuki sonuçlar doğurması gibi, ne kadar insanlık dışı olursa olsun bir olayın soykırım suçu olarak tavsif edilip edilmeyeceğinde de hukuki kriterlerin göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır.

    Konunun hukuki boyutunda; uluslararası hukuk alanında soykırım suçunun tanımının ilk defa Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde yapıldığı, Sözleşme’nin geçmişe etkili (makable şamil) uygulanacağına ilişkin bir hüküm içermediği, dolayısıyla Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylar bakımından uygulanamayacağı, Sözleşme’nin ex post facto uygulanabileceği yönünde aksi bir yorumun “kanunsuz suç ve ceza olmaz (nullum crimen, nulla poena sine lege)” diğer ifadeyle “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırılık teşkil edeceği uzun süredir Türkiye’nin resmi tezlerinin merkezi unsurlarından birini oluşturmuştur.

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın girişimiyle Türk ve Ermeni temsilcilerin ortak katılımıyla kurdurulan Türk Ermeni Barıştırma Komisyonu’nun[foot]Turkish Armenian Reconciliation Commission (TARC).[/foot] New York’taki International Center for Transitional Justice adlı kuruluşa 2003 yılında hazırlattırdığı “Soykırım Sözleşmesi’nin 20. yüzyıl başlarında vuku bulan olaylara uygulanıp uygulanamayacağı” hakkındaki hukuki değerlendirmede; Ermenileri kurtarmak için hareket eden bazı “fazilet sahibi” Türklerin gayretlerine rağmen, faillerin en azından bir kısmının eylemlerinin Ermeni halkının Doğu Anadolu’dan kısmen veya tamamen yok edilmesi ile sonuçlanacağını bilerek hareket ettikleri, dolayısıyla 1915 olaylarının Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlandığı şekilde soykırım suçunu oluşturduğu, buna karşın Sözleşme’nin geriye doğru yürütülemeyeceği sonucuna varılmıştır. [foot]Hukuki değerlendirmenin metni için: https:// ww.ictj.org/sites/default/files/ICTJ-Turkey Armenian-Reconciliation-2002-English.pdf [erişim 19.06.2016][/foot]

    Ancak söz konusu TARC raporundan rahatsız olan Ermeni diasporası tarafından eski bir Birleşmiş Milletler görevlisi olan Alfred de Zayas’a hazırlatılan karşı görüşte, Sözleşme metninde bu konuda hiçbir şeyin yazılı olmadığı, dolayısıyla bu boşluğun her iki yönde de doldurulmasının mümkün olduğu savunulmuştur. Zayas’ın görüşlerini dayandırdığı hukuki gerekçeler ve karşı görüşler karşısında, Türk diplomatik çevrelerinde bu konuda karşı tarafla tartışmaya girmemenin ve bu konuyu sorunun odak noktası haline getirmemenin daha sağlıklı olacağı görüşünün dillendirildiği görülmekte,[foot]Tacar, P., 2006. “1915 Yılında Osmanlı Ermenilerine Soykırım Suçu İşlendiği Savlarına Karşı Başvurulabilecek Hukuk Yolları”. Ermeni Araştırmaları, (S.23-24), s.77-78.[/foot] dolayısıyla sözleşme’nin geçmişe yürütülemeyeceği görüşünün eskisi kadar rahat biçimde savunulamadığı anlaşılmaktadır.

    Öte yandan hukuki tartışmanın esas düğümlendiği nokta, Sözleşme’nin geriye yürütülüp yürütülemeyeceğinden ziyade, soykırım suçunun Sözleşme’nin 2. maddesinde tanımlanan unsurlarının 1915 olaylarında mevcut olup olmadığıdır. Bilindiği üzere soykırım suçu, maddi unsur (actus reus) ve manevi unsur (mens rea) olmak üzere iki unsurdan oluşmaktadır.[foot]Töner Şen, S., 2010. Uluslararası Hukukta Soykırım, Etnik Temizlik ve Saldırı. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, s.103.[/foot]

    Maddi unsur, suçu meydana getiren ve Sözleşme’nin 2. maddesinde beş bent halinde sayılan beş fiildir. Yukarıda değinildiği üzere, bu fiillerden (d) bendinde sayılan “grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirleri almak” hariç tümünün Ermeni tehciri sırasında şu veya bu ölçüde gerçekleşmiş olduğu bilinmektedir. Sevk edilen Ermeni kafilelerine yapılan saldırılarda çok sayıda insan öldürülmüş, bedensel zararlara uğratılmış, kadın ve çocuklar tecavüze uğramış, saldırılarda ölenlerden çok daha fazlası Suriye çöllerinde maruz bırakıldıkları yaşam şartları ve sevk edildikleri yerlerde toplam nüfusun belirli bir yüzdesini geçmemelerini sağlamak için oradan oraya tekrar tekrar sevk edilmeleri sebebiyle hayatını kaybetmiş, kafilelerdeki Ermeni çocukları (kimi zaman insani amaçlarla da olsa) yerleştirildikleri yetimhanelerde veya Müslüman ailelerin yanında Türkleştirilmiş veya Kürtleştirilmiştir.

    Manevi unsur ise, suçun oluşması için mutlaka bulunması gereken özel kast (dolus specialis) unsuru yani milli, etnik, ırki veya dini bir grubu, grup olarak tamamen veya kısmen yok etme kastıdır. Özel kast, soykırım suçunu, diğer tüm suçlardan ayıran en önemli unsurdur; dolayısıyla bu suçun işlenmiş olmasının ön şartı, zaruri unsuru, asli özelliği, özel kastın mevcudiyetidir.[foot]Töner Şen, s.143.[/foot] Suçun faili, soykırımı oluşturan fiilleri bilerek ve isteyerek işlerken milli, etnik, ırki veya dini bir grubu tamamen veya kısmen yok etmek maksadıyla hareket etmelidir.

    Buna ilaveten, Osmanlı Ermenilerinin maruz bırakıldıkları muamelenin Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım suçu tanımı ile uyumlu olduğunu değerlendiren araştırmacıların çoğunlukla gözden kaçırdıkları bir husus bulunmaktadır ki bu da soykırım suçunda saikın (motiv) da büyük önemi haiz olmasıdır. Soykırım Sözleşmesi’ni hazırlayan Ad Hoc komitede Sovyetler Birliği’nin temsilcisi Morozov; suçun oluşması için sadece belirli grupların yok edilmesinin değil, bunun “bu gruptaki insanların belirli bir ırk veya milliyete ya da dine mensup olması nedeniyle” işlenmiş olmasının gerekli olduğunu, bu nedenle Sözleşme’deki soykırım tanımında korunma altına alınan grupların yanı sıra, suç fiilinin arkasındaki saikın da belirtilmesi gerektiğini savunmuştur.[foot]Abtahi, H. & Webb, P., 2008. The Genocide Convention, The Travaux Préparatoires. Leiden: Martinus Nijhoff Publishers, s.849.[/foot]

    İngiliz ve Amerikan delegelerinin itirazlarına rağmen Sovyetler Birliği’nin teklifi ve çoğunluğun desteği ile “milli, etnik, ırki veya dini bir grubu, salt o grup olması nedeniyle yok etme” anlamına gelen “as such” ibaresi metne eklenmiştir. (Burada ilginç bir husus, Türkiye tarafından 23.03.1950 gün ve 5630 sayılı Kanun’la onaylanan Sözleşme’nin 29.03.1950 tarih, 7469 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan metninde 2. maddenin ilgili paragrafında “as such” ibaresinin Türkçe’ye çevrilmesinin ihmal edilmesi, dolayısıyla ilgili maddenin “millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu, sırf bu grup olması nedeniyle kısmen veya tamamen imha etmek” anlamını ortadan kaldıracak bir biçimde yayınlanmış olmasıdır.)[foot]İlgili paragrafın Resmi Gazete’de yayınlanmış hali şu şekildedir: “İşbu Sözleşmede, jenosit, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen imha etmek maksadiyle aşağıdaki fiillerden herhangi birinin irtikâp olunması demektir.” http://www.resmigazete.gov.tr/a siv/7469.pdf [erişim 19.06.2016]. Sözleşmenin İngilizce orijinal metnine şuradan erişilebilir: https://treaties.un.org/doc/Publica tion/UNTS/Volume%2078/volume 78-I-1021-English.pdf [erişim 19.06.2016].[/foot] Dolayısıyla fail hedef aldığı gruptaki insanları salt bu grubun mensubu olduğu için değil, örneğin malvarlığına el koymak, siyasi amaçlarını gerçekleştirmek gibi başka bir saikle hareket ederek işlemiş ise, Sözleşme’de tanımlanan anlamıyla soykırım suçunun unsurları oluşmamış olacaktır.[foot]Töner Şen, s.148.[/foot] Nitekim Uluslararası Yugoslavya Ceza Mahkemesi Jesilic kararında, suç fiillerinin, belli bir grubun üyelerine karşı ve özellikle de bu kişilerin belli bir grubun mensubu olması nedeniyle işlenmiş olması, dolayısıyla failin davranışının temelinde ayrımcı (discriminatory) özel kast bulunması gerektiğini hükme bağlamıştır. [foot]Kararın metni için: http://www.icty.org/x/ cases/jelisic/tjug/en/jel-tj991214e.pdf [erişim 20.06.2016][/foot]

    Bu itibarla 1915’te yaşanan olayların Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım suçunun unsurlarını eksiksiz ihtiva ettiği, Sözleşme’nin geçmişe etkili olarak uygulanmasının mümkün olduğu, keza bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin sorumluluğuna gidilmesinin mümkün olduğu[foot]Sözleşme’nin 4. maddesinde soykırım suçunun sadece gerçek kişiler tarafından işlenebileceği öngörülmüştür.[/foot] yönündeki görüşlerin savunulmasında “olması gereken hukuk” (de lege feranda) tartışmaları bakımından belki bir fayda görülebilecekse de, “yürürlükteki hukuk” (de lege lata) bakımından bunun oldukça müşkül göründüğü açıktır.

    Bununla birlikte, yürürlükteki hukuk bakımından durum ne şekilde olursa olsun, 1915 tehciri sırasında ve sonrasında Osmanlı Ermenilerinin maruz bırakıldıkları katliamların insanlık dışı olduğu ortadadır. Soykırım Sözleşmesi’ndeki soykırım suçunun şartlarının oluşmamış olduğuna dair bir hukuki tespit bu tarihsel gerçeği değiştirecek mahiyette değildir. Bu bağlamda Talat Paşa’nın şahsi arşivinde bulunan belgelere göre 972.246 insanın dâhil edildiği[foot]Bardakçı, M., 2008. Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi. İstanbul: Everest Yayınları, s.106 vd.[/foot], dolayısıyla resmi ağızlara –yani verilen en düşük rakama- göre bile bir milyona yakın Osmanlı Ermenisinin Büyük Felâketine yol açtığı bilinen Ermeni Tehcirini, Başbakan Binali Yıldırım’ın büyük bir pişkinlikle “her toplumda, her ülkede yaşanabilen sıradan olaylardan biri” olarak nitelemesi kabul edilemez bir insanlık ayıbıdır.

    Öte yandan günümüzde Ermeni sorunu yabancı hükümetler tarafından halkların kardeşliğini tesis etmek gibi ulvî bir amaçla değil emperyalist politikaların bir aracı olarak gündemde tutulmakta, Türkiye’ye dönük bir tehdit olarak kullanılmaktadır. En son Almanya Federal Meclisi tarafından oylanan tasarının, Suriyeli mülteci krizi ve Türk vatandaşlarına serbest dolaşım hakkı tanınması tartışmalarının gündemde olduğu bir konjonktürde kabul edilmesinin tesadüf olmadığı herkesçe bilinmektedir. Keza tasarının fikir babası olduğu gerekçesiyle “kanı bozuk”, “sütü bozuk” gibi ırkçı hakaretlere uğradığı, çok sayıda ölüm tehdidi aldığı bilinse de, Alman Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Cem Özdemir’in, tasarının kaleme alınmasında ilerici, solcu veya sosyalist motivasyonla hareket ettiğini düşünenler, yeniden düşünmelidir. Özdemir, kendi web sitesinde yayınladığı bir söyleşisinde bir dönem yaşadığı ABD’ye bakışının ne olduğuna dair şunları söylüyor:

    ABD’yi hem yanlışlarıyla, hem doğrularıyla hep ilklerin yaşandığı, aynı zamanda özgür dünyaya açılan bir kapı olarak görüyorum. … Ayrıca dünyada anti-Amerikan lüksüne sahip olmadığımızı düşünüyorum. Savaşla mücadelede, iklim problemlerinde, açlıkla ve salgın hastalıklarla mücadelede, özgürlüklerin genişlemesi gibi pek çok konuda Amerikasız hiçbir şey yapamazsınız bu dünyada.”[foot]http://www.oezdemir.de/tuerkisch-2.html Erişim tarihi: 18.06.2016[/foot]

    Ermeni sorununun yabancı devletler tarafından Türkiye’yi siyasi basınç altında tutma vasıtası olarak kullanılması, Osmanlı Devleti’nin emperyalistler tarafından paylaşılmakta olduğu bir tarihsel kesitte yaşanan olayları[foot]Ermeni sorununun tarihsel gelişimi hakkında bir özet ve Taşnak Partisinin 1915 Tehciri’ne yol açan olaylardaki rolü hakkında bkz. Umar, A.B., 2015. Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) Kısa Tarihi 1890-1915. Ankara: Lena Yayınları.[/foot] bir “soykırım” tartışmasına kilitlemekte, emperyalizmin Ermeni kırımındaki rolü ve sorumluluğu hasıraltı edilmektedir. Emperyalist odakların dümen suyunda giden ve güya resmi tarih tezine alternatif üretme iddiasında olan liberal tarihçi ve yazarlar, meseleyi gerçek tarihsel bağlamından ve sınıfsal boyutlarından kopararak ele almakta, Türk milliyetçi tarih tezleri ile aralarına mesafe koymayı hassasiyetle gözetirken, aynı hassasiyeti Ermeni milliyetçi tarih tezleri karşısında göstermeyi gereksiz bulmaktadırlar. Bu çifte standartlı tutum da Türkiye nüfusunun ana gövdesini oluşturan kesimlerin, kendilerinin yaşadığı tarihsel acıların önemsenmediği ve aşırı haksızlığa uğradıkları duygusuyla, Türk resmi tarih yazımının tezlerine daha sıkı sarılmalarına, Ermeni ve Türk halkları arasına ekilmiş düşmanlık tohumlarına sürekli yenilerinin eklenmesine neden olmaktadır.

    Bugünkü ortamda sosyalistler ve ilericiler tarafından izlenmesi gereken en doğru yol bizce, halkların acılarını birbirinin karşısına koymayan, yarıştırmayan, bu acıları ortak acılar olarak gören enternasyonalist bir bakış açısına sahip olmaktan, emperyalist manipülasyonlara hapsolan tartışmalardan uzak durarak halkların kardeşliğini savunmaktan geçmektedir.