Yazar:

  • Yargıda Yaşanan Krizler ve AKP’nin Çıkış (Çaresiz) Arayışları

    GİRİŞ

    2024 yılı Ağustos ayına girdiğimiz bugünlerde ülkenin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel durumu her zamankinden farklı değil. Yani, başta ekonomik perişanlık olmak üzere, toplumsal ve siyasal olarak gerilim ve huzursuzluklar, eğitim ve kültür sistemlerimizdeki olumsuz (Milli Eğitim’deki ÇED ve yeni “Maarif “ Modeli !) gelişmeler, hukuksallıktan uzak, siyasi yapısı ve aynı çerçevedeki müdahaleleri açığa çıkmış kimi soruşturma ve davalar ile üstüne üstlük, bir şeyleri değiştirmeyeceği aşikar olan 9. Yargı Paketi ile, sokak hayvanları için katliam niteliğinde önlemler getiren yasa değişikliği ve tüm bunları tartışan, tepki veren, sokaklara çıkan ilerici demokrat kesimler, hayvanseverler, sade yurttaşlar ve uzun süredir yaşanan bir sürekli “krizde olma hâli”. Sürekli kriz kavramını biraz açmak gerekirse, bunun, sürekliliğinin çok uzun bir zaman dilimine, belki 20 yıldan fazla bir süreye yayıldığını (ondan önce kriz yoktu gibi bir şey söylemiyorum kuşkusuz !), her türden siyasi, ekonomik, adli, kültürel, eğitimsel, hatta savunma ve uluslararası ilişkileri de içeren çok ve çeşitli sorunlardan kaynaklanan ve bir türlü çözülemeyen, insanların gündelik yaşamını, devletin düzenini doğrudan etkileyen olay ve gelişmeler olduğunu belirtebiliriz. Kriz yaratan etkenler, genellikle siyasi iktidarın karar ve uygulamalarından kaynaklandığı için, bunların değiştirilmesi ya da düzeltilmesini beklemek de çok anlam ifade etmiyor ve hâlen bu durum sürüp gidiyor. Siyaset kurumunun iktidar cephesinden umutlanmak olası değilse de, muhalefet cephesi de hiç umut vermiyor. Siyaset ilke ve kurallarına ters düşen bir şekilde, siyasi iktidarın seçmen kitlesini hedef alan, kendi kitlesini ihmal eden, söylem ve eylemlerinde her türden tutarsızlık yansıtan, yeni bir proje, kavram, kuram veya eylem üretemeyen muhalefet, ülkenin geleceği adına yalnızca umutsuzluk oluşturuyor. Bu koşullarda çerçeveyi daraltarak asıl konumuz olan yargıya gelirsek, sürekli kriz hâlinin orada da yaşandığı, bunun müzmin bir kriz durumu olduğu, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile siyasi iktidarın yargıya el atma yolunun tümüyle açıldığı ve iktidarın bunu net bir şekilde kullandığı, kendi tercihi ile iş birliği yaptığı ve desteklediği Fetö’cü grubun gerçekleştirdiği 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında yargının yönetimine tamamen egemen olduğu, sonrasında yapılan Anayasa ve yasa değişiklikleri ile yargıya olan egemenliğini perçinlediği görülmektedir. Bu süreçte yapılan Anayasa değişiklikleri ve çıkarılan yargı “paketleri” ile, devamlı olarak yargı reformu yapıldığı ve yargının sorunlarının çözümlendiği iddia edilmişse de, ağırlaşan ve karmaşıklaşan yargı sorunlarının hâlen sürüp gittiği kuşkusuzdur.

    Son olarak bu metin kaleme alınırken yakın zamanda Meclis’ten çıkarılması beklenen 9.Yargı Paketi de eleştiri ve tartışmalara yol açmış olup sorun çözme yeteneği tartışılır bir durumdadır. Birden çok fazla yargı krizi bulunan ülkemizde yargının bizzat kendisi sorun durumunda olup siyasi iktidarın bu sorunun yaratıcısı olarak sorunu çözeceğini beklemek hiç gerçekçi bir tutum olmayacaktır.

    İktidarın hukuku kullanarak yargıyı elinde tutma yaklaşımı uzun süredir biliniyor ve uygulamalar ile açıkça görülüyor. 2017 yılındaki Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi sonrasında, partili Cumhurbaşkanının seçilmesi ve hukukçu danışmanlar atanarak oluşturulan kurul aracılığı ile yargı organlarının ve genel olarak yargının sürekli bir izleme ve denetim altına alınması net bir şekilde gerçekleşti. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yeniden yapılandırılması sonrasında, TBMM aracılığı ile seçimler yapılarak ve ayrıca Cumhurbaşkanına üye seçme hakkı tanınarak oluşturulan Kurul’un iktidar doğrultusunda etkinlik yürütmesi garanti altına alındı. Siyasi etkilere tümüyle açık bir HSK’nın yönlendirmesi ile hâkim ve savcılar ve mahkemeler devamlı bir takibe tabi tutuldu. İstenen, beklenen ya da tercih edilen kararları veren hâkim ve savcılar terfi ettirilip üst görevlere atanırken, istemeyen kararlar veren veya istenen kararları vermeyen hâkim ve savcılar sürgüne gönderildi, mahkemeleri ve yetkileri değiştirilerek pasifleştirildi. Böylece, Cumhurbaşkanlığı Hukukçuları ve HSK eliyle oluşturulan bir tür “Jüristokrasi” yargıya tam olarak egemen oldu.

    Oligarşik bir yönetimin yargıda yerleşmesi ile, hâkim ve savcıların özgüvenleri yok edildiği gibi, bağımsız karar verme yetenekleri ortadan kaldırıldı. Aynı etkiler yüksek yargı için de gerçekleşti ve Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararları iktidar hesap ve çıkarlarını gözeten bir niteliğe büründü. Toplumun yargıya ve adalete güven duygusu büyük ölçüde sarsılırken, oransal olarak %20’ler düzeyine kadar geriledi. Bu süreçte, her biri başlı başına sorun ve kriz denebilecek kararlar ve uygulamalar arka arkaya geldi. AKP iktidarı, bu krizleri yargıyı dönüştürmek için kullandı. Kura çekerek göreve başlayacak, bağımsız ve tarafsız olması gereken hâkim ve savcıların, kura çekim törenleri partili Cumhurbaşkanının sarayında yapılarak, adeta “emre amade” herhangi bir görevli gibi hissetmeleri sağlandı. İktidar partisinin il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan çok sayıda avukat, hâkim ve savcı yapılarak yargı iktidarı (!) pekiştirildi. Evrensel ilkeler, uluslararası sözleşme ve diğer belgeler ile Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı şekilde, “türbanlı” kadın hâkim ve savcılar göreve kabul edildi. “Siyasallaştırılmış” bir yargı oluşturularak iktidarın payandası olmasının yolu açıldı. Soruşturmalar ve yargılamalarda verilen kararlarda siyasi etki açıkça görülür oldu.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye’de Yargıçların Örgütlenme Pratiği

    …eleştiri yapmayan yargıçlardan toplum ve devlet yararlanamaz.”

    (Almanya Federal İdare Mahkemesi kararından)

     

    Giriş

    Cumhuriyetin 100. yaşına ulaştığımız bugünlerde, ülkemizde yargı alanında yeterli ve sağlıklı bir örgütlenmeden söz edebilme olanağı bulunmamaktadır. Gelinen bu aşamada, özellikle siyasi iktidarın yargıya bakış açısındaki çarpıklık ve ona egemen olma ihtirası nedeniyle gelecek için de umutlu olmak zor görünmektedir. Bunun birkaç farklı nedeni olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Öncelikle yasal nedenlerden söz etmek gerekirse, 2000’li yıllara kadar, yasal çerçeve içinde bir yargı örgütlenmesinden bahsetmek olanağı bulunmadığı gibi, bizzat yargının içinde veya dışında hiç kimsenin yargıda örgütlenme ile ilgili bırakalım önerisini, düşüncesi olduğunu ileri sürmek bile olası görünmemektedir. Anayasal ve yasal düzenlemelerde, hâkimlerin (ve oldukça yakın yasal statüleri nedeniyle savcıların!) dernek, sendika, vakıf gibi örgütler kurmalarına dair hükümler bulunmadığı bir yana, kurulmuş olan bu tür örgütlere katılmaları da mümkün değildi. Öte yandan, ülkemizde gerçek anlamında bir yargı bağımsızlığından söz edilemediği için, yargıç ve savcıların kendiliklerinden örgütlenme çabasına girmeleri de beklenemezdi. Hele ki yargıç ve savcılar açısından ifade özgürlüğünden söz etmek hiç kimsenin düşündüğü bir şey değildi. Hatta, hâkim ve savcıların, görev alanları ile bağlantılı olsa bile, basına açıklama yapmaları, gazete, dergi ve sosyal medyada yazı yazmaları, bir şekilde görüşlerini açıklamaları, zamanın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından disiplin soruşturmalarına konu edilmesine neden oluyordu. Yasal çerçeve bu durumda iken örgütlenme ve özgürlüğünden söz etmek bir anlam taşımıyordu.

    Diğer taraftan, hâkimlik-savcılık mesleğini seçen meslek mensuplarının kişilikleri, yetişme şekilleri, aldıkları meslek içi ve dışı eğitimler, mesleğin oldukça dışa kapalı ve asosyal bir biçime dönüşmesine neden oluyordu. Özellikle memur zihniyetli, devletin korunması ve kollanması gerektiği ön yargısı ile yönlendirilmiş, hak ve özgürlükler konusunda duyarlılığı alt düzeyde bir kitle oluşturulduğu gibi, içine kapanık bir toplumsal yaşam tercihine zorlanmış hâkim ve savcıların örgütlenme özgürlüğünü benimseyip bu yolda adım atmaları son derece zordu. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, meslek mensuplarına sahip çıkarak onlara hak ve özgürlükleri kullanmak doğrultusunda cesaretlendirme yapması gerekirken, tam aksine Kurul, en basit özgürlük kullanımını bile disiplin cezası ile bastırma yöntemini kullanıyordu. Böylelikle tümüyle içe dönük bir yargı sistemi geliştiği için, örgütlenme ve temel hak ve özgürlüklerin kullanımı konusunda dünya ölçeğindeki gelişmelerden de bilgi sahibi olunmuyordu.

    Oysa bırakın Avrupa ülkeleri, Latin Amerika ve ABD’yi, kimi Afrika ülkelerinde bile yargıçların ifade özgürlüğü ve örgütler kurmaları yolunda önemli adımlar atılıyordu. Bazı Avrupa ülkelerinde daha 1900’lü yılların başlarında yargıç örgütleri ortaya çıkmıştı bile. Avusturya ve Norveç gibi ülkelerde 1907 yılında kurulmuş dernek niteliğinde yargı örgütleri bulunmaktaydı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yargıda Rüşvet İddiaları ve Çürümenin Başka Bir Türü

    Ülke yargısı 2023 yılında, önceki yıllardan pek farkı olmayan kararlar vermeyi devam ettirdi. Bunlar arasında en dikkat çeken Gezi Davası kararı oldu. Mahkemece tüm sanıklar için verilen hapis cezalarının Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından kısmen onanması ve kısmen bozulması dikkat çekti. Dava dosyasının iyice incelendiği ve adil bir karar verildiği izlenimi yaratmak adına, ikinci dereceden bir kısım sanık için verilen bozma kararı yanında, davanın asıl sanıkları için onama kararı verildi ve bu kararların yoğun eleştiri ve tartışma yarattığı bir sırada gündeme bomba gibi düşen başka bir gelişme yaşandı. Birgün Gazetesi yazarı Timur Soykan’ın, “Başsavcının Rüşvet Çığlığı: Çürüyoruz” başlıklı yazısında, 06.10.2023 tarihinde İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı’nın Hakimler ve Savcılar Kurulu’na bir yazı göndererek, Anadolu Adliyesindeki rüşvet olaylarını anlatarak, uyuşturucu kaçakçılarının, yasadışı bahisçilerin, milyonlarca lira para gasp edenlerin nasıl tahliye edildiğini, ayrıca erişim engeli kararlarının para karşılığı verildiğini, yargı içinde bir çete oluştuğunu iddia ederek gereğinin yapılmasını istediği hususunun haberleştirildiği Başsavcı’nın yazısında, daha önce Sulh Ceza Hakimi ve şimdi Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan bir hakim ile daha önce Anadolu Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı, şimdi İstanbul Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanının isimleri verilerek suçlandığı görülmektedir.

    Suçlamalarda genel olarak, adı geçen Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı’nın, Sulh Ceza Hakimi olarak görev yaptığı sırada çıkar karşılığı tahliye ve erişim engeli kararları verdiği, Adalet Komiyonu Başkanı’nın ise, bir iş adamının davasında beraat kararı verilmesi için davaya bakan Asliye Ceza Hakimi nezdinde girişimlerde bulunduğu, 3 ayrı hakimin görevden alınmasını istediği, erişim engeli kararları vermeleri için hakimlere baskı yaptığı, istemini kabul etmeyen hakimlerin yetkilerini değiştirdiği, hükümlü bir şahsın tahliyesi için aracılık ettiği, yine bir basın mensubunun davasını İstanbul Anadolu Adliyesine naklettirdiği şeklinde iddialara yer verildiği anlaşılmaktadır. Bunların dışında, hakkında iddialar bulunan Sulh Ceza Hakimi’nin imza attığı adli kontrol kararlarına ait 15 dosyanın, Başsavcı talimatı ile bir Başsavcı Vekili tarafından incelendiği, bu dosyalardan birinde yüksek miktarda uyuşturucu madde ile yakalanan bir şahıs ile bir polisin tutuklanmaları sonrasında, Sulh Ceza Hakimi’nin tutuklu şahsı tahliye ettiği, Savcılığın yaptığı itirazın reddedildiği, yine başka bir uyuşturucu dosyasında tutuklu şahsın etkin pişmanlık göstermesi nedeniyle sözü geçen Sulh Ceza Hakimi tarafından tahliye edildiği, 1,5 milyon Euro paranın gaspçılar tarafından çalınması olayından dolayı 3 şüphelinin yurt dışına kaçmak isterken, bir şüphelinin ise kaçmak için sahte evrak düzenlerken yakalandıkları, ancak sahte evrak düzenleyen şüphelinin kısa süre sonra aynı hakim tarafından serbest bırakıldığı, bir başka olayda ise aynı hakim tarafından 22 şüphelinin yasa dışı bahis suçundan tutuklanmaları sonrası, iki ay geçmesi ile 3 şüpheliyi tahliye edildiği, Savcılığın tahliyelere yönelik itirazlarının reddedildiği, tüm bu olaylarda kamu görevlisi olmayan bazı şahısların da iştiraki bulunduğu, bu yüzden Savcılığın bu şahıslara yönelik olarak soruşturma başlattığı haberleri de yansımıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Deprem, Hukuk ve Hukukçular

    Ölesiye çalışarak kazanma hırsı,

                                                                                                       başarı güdüsü ve sahip olma tutkusu,

                                                                                                       ekonomik etkinlikleri insan yaşamının

                                                                                                       ana hedefi ve amacı hâline getirerek,

                                                                                                       insanın doğal yaşamdan ve ahlaki

                                                                                                       değerlerden uzaklaşmasına neden olur.

                                                                                                                               KARL MARX

     

    Deprem, kuşkusuz her gün rastlanabilecek yağmur, kar, rüzgâr, fırtına ve benzeri doğa olaylarının ötesinde bir tür felaket olarak algılanan başka bir doğa olayıdır. Yer altındaki veya denizlerin derinliklerindeki fay denilen doğal oluşumların kırılması ve ileri geri hareketleri ile oluştuğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Doğanın kendi olağan mantığı ve devinimi içinde yer alsa da, insanlar üzerindeki olası etkileri çok yıkıcı olabileceğinden, farklı biçimde konumlandırılması normal ve kaçınılmazdır. Her şeyden önce, büyük bir yıkım gücü oluşturma yeteneği nedeniyle kolaylıkla felaket boyutuna ulaşır ve oluşturacağı can ve mal kayıpları insanları doğrudan doğruya etkiler. Ama deprem, aynı zamanda toplumsal bir olaydır. Çünkü, yarattığı sonuçlar itibariyle çok sayıda ve değişik toplumsal sorunlara da yol açar. Büyük miktarda insanın ölümü, yaralanması, binaların yıkılması, insanların konut ve iş yerlerini kaybetmeleri, yüksek ölçekli ekonomik zarar, tarım, sanayi ve ticaretin duraklaması veya çökmesi, kamu hizmetlerinin gerçekleştirilememesi ve hatta tümden yok olması gibi ağırlıklı olarak toplumu doğrudan etkileyen ağır sorunların yaşanmasına neden olur. O hâlde, depreme salt bir doğa olayı olarak bakmak yanıltıcı ve yetersiz bir tutum olur.

    İnsanların en temel yaşamsal etkinliklerinden biri de ekonomiye ilişkin olandır. Her insanın kendisi ve ailesi için yaşamını sürdüreceği, her türden yaşamsal gereksinimlerini karşılayacağı bir işi veya mesleği olması zorunludur. Bu yüzden, ekonomik etkinliklerin gerçekleştirilmesinin değişik aşamalarında doğa ile yan yana veya karşı karşıya gelinmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Doğanın kendi düzenine saygılı yaklaşıldığında insanın göreceği zarar asgari düzeyde iken, doğanın küçümsenerek ona zarar verecek şekilde davranılması, her zaman insanın aleyhine sonuçlar doğurmaktadır. Doğaya saygılı davranan ve önlem alan ülkelerde depremin zararlarının çok daha az olduğu yaşananlarla görülmektedir. Fay hattının geçtiği yerlere kentler kurulması, yeni yerleşim alanlarının açılması, kapitalist sistemin bir gereği olarak görülse bile, depremin yarattığı acı sonuçlar bu mantığın sakatlığını açıkça göstermektedir.

    Toplumsal düzenin her zaman insanların yararını esas aldığını ileri sürmek olası değildir. Bireysel/kişisel çıkarların her şeyin önüne geçtiği sistemlerde toplumsal yarar daima ikinci plana itilmekte, kamusal çıkarların tatmini daima ikincil olarak ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz deprem olayı özelinde de bu böyle olmaktadır. Ülkemiz özelinde, “yapı sahibi-yüklenici (müteahhit)-denetim şirketi-belediye-bakanlık” örgütlenmesi şeklinde gerçekleşen kentleşme ve yapılaşmanın, toplumsal yarar kavramından hayli uzak bir görüntü verdiği açıkça ortadadır. Bunun doğal sonucu olarak, devlet adına bakanlık ve belediyeler, tamamen sorunlu ve adeta keyfi bir şekilde kentleşme ve yapılaşma uygulamaları geliştirmekte, doğa açısından önceden tespiti olası sakıncalar yokmuş gibi davranılmakta, bilim insanlarının çalışmaları ve uyarıları göz ardı edilmekte, “doğal afet” isimlendirilmesiyle seller, toprak kaymaları, yangınlar ve nihayet depremler, öngörülmez ve kaçınılmaz birer felaket olarak nitelendirilmektedir. Tabii öyle olunca, sosyal düzenin ve insanların kusurları tümüyle arka plana itilmekte, “işin fıtratında olduğu” veya “kader planında bunun yaşandığı” yorumları ile sorumluların saklanması ve kurtarılması yoluna gidilmektedir. Üstelik perde arkasında çok büyük bir rant ekonomisi olduğu da gizlenmektedir. Yukarıda sözü edilen örgütlenme bu rantın en temel bileşeni konumundadır. Normal zamanlarda herkesin yararlandığı bu sistem olağanlaştırılmakta, ancak deprem gerçekleştiğinde gözler önüne çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktidarın Seçiminin Kanunu (12.4.2022)

    Ülkenin bir tür seçim sürecine girdiği bu dönemde, kan kaybı yaşayan iktidarın kayıplarını asgariye indirmek ve iktidarda kalmayı garantilemek için yeni bir seçim yasasına gereksinim duyması kaçınılmazdı. Uzunca bir zamandır yeni bir seçim yasasının sözü edildiği gibi, özellikle iktidarın yılmaz destekçisi (!!) MHP’nin baraj altında kalacağının neredeyse kesinleşmesi ve ayrıca, normal koşulda 2023 yılı Haziran ayında yapılması gereken seçime yaklaşık 1 yıldan biraz fazla bir sürenin kalmış olması da gözetildiğinde, seçim yasası değişikliğinin gündeme alınması kaçınılmaz olmuştu. Bunun başka bir temel nedeni de, 298 sayılı Seçim Yasası’nda bulunan bir hükümdü ve buna göre seçim yasasında yapılan değişikliklerin, en erken 1 yıl sonra yürürlüğe giriyor olmasıydı. Böylece siyasi iktidar daha fazla gecikmeden yasal değişiklikleri TBMM’ye sundu ve kısa süre içinde Meclis’ten geçirerek yasalaştırdı. Milletvekili Seçimi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7393 sayılı Yasa, 31.03.2022 tarihinde kabul edildi ve yapılan yasal değişiklikler ile seçime gidilmesi kesinleşti. Yasa metnindeki önemli değişikliklerin üzerinde durarak sorunlu ve sakıncalı taraflarını açıklamak zorunlu bir görev olarak beliriyor.

    Yasa’nın 1. maddesinde yapılan değişiklik ile, seçim barajı %10’dan % 7’ye indirilmiş. Bu hükmün getirilmesinin amacının, tartışmasız olarak, iktidar ortağı MHP’nin oylarındaki düşüş olduğu anlaşılmakla, partinin baraj altında kalması ve meclise milletvekili sokamaması şeklindeki tehlikeyi bertaraf etmek olduğu kuşkusuzdur. Seçim barajının düşürülmesinin demokratik bir yaklaşım olduğu düşünülse bile, özellikle batılı demokratik ülkelerde seçim barajının %3-5 düzeyinde olduğu dikkate alındığında, temel hedefin iktidarın sürekli destekleyicisi konumundaki partinin meclise girebilmesini sağlamak olup, demokratik yaklaşımın göz ardı edildiği anlaşılmaktadır. Ciddi oy kaybı yaşadığı gözlenen iktidarın, Meclis’te çok ihtiyacı olacak oy çoğunluğunu yitirmek istemediği açıktır. Öte yandan, Anayasa’nın 67. maddesinin 6. bendinde, “Seçim kanunları temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir” hükmü bulunmakta olup getirilen düzenlemenin bu kurala aykırı olduğu da dikkate alınmalıdır. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin varlığı ve tek adam konumundaki Cumhurbaşkanı’na verilen yetkiler itibariyle yüksek kabul edilmesi gereken bu seçim barajı oranı demokratik olmaktan uzaktır. Böylece, bu değişikliğin yaratacağı sonuçları gerçekleşecek seçim ile görebileceğiz.

     

    Yasa’nın 2. maddesi ile, Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 34. maddesi değiştirilmiş ve ittifak oluşturan partilerle ilgili hükümler getirilmiştir. Özellikle son fıkrada yapılan değişiklik ile, artık oyların dağılımı hususu yeniden düzenlenmiş ve iktidar lehine sonuç doğuracak bir şekle sokulmuştur. Yasa yapıcılarının her zamanki sorunlarından biri olan, yasa metinlerinin ifadelerinin en anlaşılmaz ve kötü şekilde düzenlenmesi burada da söz konusu olmuş ve yasa metninde aynen, “ittifakın aldığı oy toplamı genel barajı geçtiği takdirde, seçim çevrelerinde milletvekili hesabı ve dağılımı, ittifak içerisinde yer alan her bir partinin o seçim çevresinde almış olduğu oy sayısı dikkate alınarak 3. fıkra hükümlerine göre yapılır” denilerek, hüküm açıklıktan uzak ve kafa karıştırıcı bir şekle sokulmuştur. Bu düzenleme ile getirilenin, ittifakların aldıkları oylar sonrasında ittifaka dahil olan partilerin oy oranları itibariyle ülke barajını geçmiş iseler buna göre milletvekili çıkarmaları yanında, barajı geçemeyen partilerin almış oldukları yani “artık oy” olarak nitelenecek oyların, o seçim çevresinde en çok oy alan parti adına kaydedilmesidir. Böylece, bu hükmün uygulanmasının iktidar partisi lehine sonuç doğuracağı umulmaktadır. Ancak, belli bir seçim çevresinde ana muhalefet partisinin en çok oy alan parti olması olasılığı da gözetildiğinde, iktidarın beklentisinin boşa çıkması pekala mümkün görünmektedir. Kuşkusuz ki, siyasi iktidar kendi egemenliğini devam ettirme adına bu değişikliği gerçekleştirmiştir.

     

    Yasa’nın 5. maddesi ile, en fazla tartışmaya ve eleştiriye açık görünen ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 15. maddesinde yapılan değişikliktir. Buna göre, maddede yapılan en dikkat çekici ve önemli değişiklik, il ve ilçe seçim hakimlerinin belirlenme şekline ilişkindir. 298 sayılı Yasa’nın 15/1. maddesinin  eski halinde seçim hakimlerinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından 2 yılda bir belirleneceği ve en kıdemli hakimlerin seçim hakimleri olacakları yolunda hüküm bulunurken, getirilen yeni hüküm ile, il ve ilçe seçim hakimlerini belirleme yetkisinin, önceki yasa hükmünden tamamen farklı olarak, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı’ndan alınması  ve seçim yapma yetkisinin Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına verilmesi uygulamasına geçilmesi söz konusudur. Başka bir önemli nokta ise, önceki yasal düzenlemede en kıdemli, yani birinci sınıf hakimler il ve ilçe seçim kurulu başkanı olarak Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı tarafından belirlenirken, getirilen yeni hüküm ile, metinde belirtildiği şekliyle, “en az birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini kaybetmemiş hakimler arasından, Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonunca ad çekme suretiyle tespit edileceği” hususudur. Bu maddedeki değişikliğin siyasi iktidarın en çok üzerinde durduğu nokta olduğunu varsaymak olasıdır. Zira, getirilen değişikliğin dikkat çekici bir püf noktası vardır. Buna göre, en kıdemli hakimin seçim hakimi olması uygulamasından dönülmekte, daha kıdemsiz hakimlerin seçim hakimi olmaları şeklinde bir tercih ortaya konmaktadır. Bu tercihin iktidarın istek ve yönlendirmesi ile olduğu kuşkusuzdur. Çünkü, Hakimler ve Savcılar Yasası’nın 15/2, 32 ve 33. maddelerinde, hakim ve savcıların birinci sınıfa ayrılma ve birinci sınıf olma tanım ve nitelikleri belirtilmekte, yasanın mevcut hali ile, birinci sınıfa ayrılma, birinci dereceye gelmiş, olumlu sicil almış ve başarılı terfileri bulunan hakimi tanımlarken, birinci sınıf hakim ise, birinci sınıfa ayrılmış ve sonraki 3 yıl içinde başarılı çalışmaları ve olumlu sicili ile bu unvanı kazanmış olmaktadır. Yani, kıdem, mesleki süre ve deneyim yönünden birinci sınıf hakim açık olarak daha üst bir konumda bulunmaktadır. Seçim kurulu başkanlığı açısından önemi ve ayrımı ise, birinci sınıf hakimin artık tayin ve terfi gibi sorunlarının bulunmaması ve seçimin yönetimini herhangi bir kaygı duymadan gerçekleştirme yeteneğine sahip olmasıdır. Birinci sınıfa ayrılmış hakimin ise, henüz terfileri tamamlanmamış olduğu gibi, tayin görme olasılığı da bulunmaktadır. Kısacası, birinci sınıfa ayrılmış hakim, birinci sınıf hakime göre çok daha güvencesiz durumdadır. Kaçınılmaz olarak siyasi etki, baskı ve müdahaleye açık olacaktır. Bu durumun seçim güvenliğini etkileyebilecek bir unsur olduğu gözetilmelidir. Öte yandan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, görevden uzaklaştırılan hakimlerin yerine avukatlık mesleğinden çok sayıda meslek mensubu atanmış, bu kişilerin avukatlık mesleğinde geçen sürelerinin ⅔’ü hakimlik mesleği kıdeminden sayılmış, böylece bu kişilerin birinci sınıfa ayrılmış hakimler olarak seçim hakimi sıfatını kazanmalarının yolu açılmıştır. Üstelik, avukatlıktan geçen bu hakimler arasında çok sayıda, daha önce iktidar partisinin il ve ilçe yöneticisi olanlar bulunmaktadır. Bu nitelikteki hakimlerin daha önce seçim yapma deneyimleri büyük olasılıkla bulunmadığı gibi, tarafsız, deneyimli ve güvenceli olması gereken seçim hakimlerinin bu durumlarının nasıl sağlanacağı hususu bir sorun olarak ortada durmaktadır. Yasal düzenlemede görev verilen Adalet Komisyonu Başkanlığı’nın yapısına bakılırsa, yıllarca uygulanan en kıdemli hakimin başkanlık yapması uygulamasından dönülmüş ve özellikle son 10 yıl itibariyle iktidara yakınlığı gözetilen hakimlerin başkan olarak atanmaları söz konusu olmuş, komisyonun doğal üyesi olan il veya ağır ceza merkezi başsavcıları da siyasi etkilere göre belirlenen görevliler olarak seçilmişler ve yine komisyonun üçüncü üyesi olan hakimlerin de kıdemlerine bakılmaksızın siyasi etki ve yönlendirmelere göre seçilmeleri sağlanmıştır. Yargısal ve seçim işleri ile ilgili hiçbir görev ve yetkisi bulunmayan adalet komisyonunun seçim yapacak hakimleri kura ile de olsa belirlemesi uygulaması, seçim hukuku gereklerine uygun düşmemektedir. Tümüyle siyasi iktidarın istek ve dilekleri doğrultusunda oluşturulan bir çözüm olduğu anlaşılmaktadır. Yasal düzenlemede, seçim hakimlerinin ad çekme usulü ile belirleneceği belirtilmekte ise de, bunun şekline dair hiç bir hüküm bulunmamaktadır. Ad çekme işleminde kimlerin hazır bulunacağı hususunda bir açıklık olmadığı gibi, aday hakimlerin veya kura çekimini izlemek isteyen siyasi parti temsilcilerinin katılmalarının mümkün olup olmadığı da belli değildir. 298 sayılı Seçim Yasası’nda, sandık kurulu başkanlarının belirlenmesi aşamasında siyasi parti temsilcilerinin hazır bulunabileceği hususunda hüküm bulunduğu gözetildiğinde, siyasi parti temsilcilerinin ad çekme işleminde hazır bulunmalarının sağlanması da zorunludur. Yapılan yasal değişiklik, güvencesiz ve tarafsızlığın sağlanamadığı bir seçim görüntüsü vereceğinden, sorunlu ve sakıncalı olup bu konuda tartışma ve eleştirilerin varlığı kaçınılmaz olmaktadır.

     

    Yasanın 7. maddesi ile, 298 sayılı Seçim Yasası’nın 23. maddesine bir fıkra ilave edilmekte ve metindeki ifade ile, “Sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan bir parti; oluru olmadan başka bir parti üyesini sandık kurulu üyesi olarak gösteremez” şeklinde bir düzenleme yapılmaktadır. Bu hüküm ile hedeflenen, özellikle bazı seçim bölgelerinde zayıf durumda olan partilerin, başka bir parti temsilcisini sandık kurulu üyesi olarak gösterme olanağını yok etmektir. Bu “olur’un nasıl alınacağı belli olmadığı gibi, aynı ittifak içindeki partiler arasında gerçekleşecek dayanışmayı önlemeye yönelik bir tavır olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun da seçim güvenliğini etkileyebilecek bir unsur olduğuna özellikle muhalefet partilerince dikkat edilmelidir.

     

    Yasa’nın 11. maddesi ile, 298 sayılı Yasa’nın 65, 66 ve 155. maddelerinde değişiklik yapılmış ve seçim yasaklarına ilişkin olarak, eski halinde Başbakan ve Bakanlara ilişkin yasaklar kavramı değiştirilmiş, Başbakan kelimesi metinden çıkarılmış ve maddeler “Bakanlara ilişkin yasaklar” şekline dönüştürülmüş, ancak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tek yetkilisi konumundaki Cumhurbaşkanı seçim yasaklarından muaf tutulmuştur. Bunun bir unutma olmadığı kesin olup amaçlananın, Cumhurbaşkanının seçim sürecinde kendisi ve partisi adına istediği gibi propaganda yapmasının sağlanması olduğu anlaşılmaktadır. Bu hükmün sakıncalı olduğu kuşkusuz olup, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile, Cumhurbaşkanının Anayasal tarafsızlığı tamamen kaldırılmış ve bir siyasi parti liderinin Cumhurbaşkanı olma yolu açılmış ve AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı olmuştur. Bir siyasi parti lideri olan Cumhurbaşkanının, bizzat katıldığı bir seçimde kendisine rakip olabilecek parti liderleri veya siyasilere seçim yasakları uygulanırken, kendisine seçim yasaklarının uygulanmaması, Anayasanın 10. maddesinde belirtilen “yasa önünde eşitlik” ilkesine açıkça aykırıdır. Bu hükmün muhalefet partileri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi halinde iptali olasılığı güçlü görünmektedir.

     

    12. madde ile, 298 sayılı Seçim Yasası’na Geçici Madde 24 eklenmekte ve maddede, il ve ilçe seçim kurulu başkanlarının yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 3 ay içinde yeniden ve getirilen usul ile belirlenmesini öngörmektedir. Ayrıca bu şekilde belirlenen başkan ve üyelerin önceki başkan ve üyelerin görev süresini tamamlayacakları eklenmiştir. Oysaki, 2022 yılı Ocak ayı sonu itibariyle Yüksek Seçim Kurulu tarafından, 2023 yılında yapılacak seçimleri yönetecek hakimler belirlenmişti ve bu hakimlerin görev süreleri 2024 yılı Ocak ayı sonunda bitiyordu. Böyle bir uygulama değişikliği ile, özellikle kıdemli olmayan hakimlerin görev alacağı bir seçim düzeninde, çok uzun bir süredir istikrarlı olarak yürütülen seçimlerin güvenliği hususu tartışmaya açılmış olmaktadır.

     

    Seçim ile ilgili yasalarda yapılan değişikliklerin, demokratik hukuk devleti normlarına uygun olması, seçim güvenliği ve adaletini sağlayıcı hüküm ve uygulamaları içermesi gerekir. Seçime katılan siyasi partiler, adaylar ve seçmenler üzerinde kuşku ve kaygı yaratacak yeni hükümlerin getirilmesi, demokrasinin temel amaçları ile bağdaşmayacağı gibi, yapılan seçimin sağlığı hususunda ciddi şüpheler oluşturacak, yeni toplumsal huzursuzluklara neden olabilecektir. Siyasi iktidarın istek ve yönlendirmelerine göre getirilen ve tartışmalara yol açması kaçınılmaz olan bu yasa ile ilgili olarak, muhalefet partilerinin Anayasa Mahkemesi’nin kapısını çalmaları zorunlu görünmektedir. 

     

  • Hukuk Güvenliği Mi, Güvenliğin Hukuku Mu? (!)

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil,
    insan gibi yaşamalıyız dersin,
    Büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
    Yakalanmak, hapse girmek,
    hatta asılmak hürriyetiyle hürsün…
    Nazım Hikmet

    Kavram ve tanım

    Hukuk güvenliği, hukuk kurallarının belirli, istikrarlı ve öngörülebilir olması, bireylerin bu kuralların kendilerine uygulanması sırasında idarece gerçekleştirilen tüm işlem ve eylemlerde devlete güven duymaları ve bu güvenin hukuk tarafından korunması olarak tanımlanabilir. Daha genel olarak hukuk güvenliği, hukukun uygulanmasındaki belirsizlik veya ani değişim riskini ortadan kaldırmaya yönelik bir garanti veya koruma olarak nitelendirilebilir. Kavramın Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi ile doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Buna göre, hukuk devleti kavramının temel ilkeleri arasında “belirlilik” bulunmakta olup bunun anlamı, yasal düzenlemelerin hem bireyler ve hem de kamu yönünden kuşku ve tereddüde yer olmayacak şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması ile kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesi olarak açıklanabilir. Bu açıdan belirlilik ilkesi, hukuk güvenliği ile doğrudan ilişkili olup toplumdaki bireylerin hangi somut eylem ve olguya, hangi hukuksal yaptırım veya sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi tür müdahale yetkisi verdiğini bilebilmesidir. Kişiler, böyle bir durumda kendilerine düşen görev ve sorumlulukları öngörerek davranışlarını belirleyeceklerdir. “Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar”1. Kısacası hukuk devletinin öğelerinden biri olan hukuk güvenliğinin gerekleri arasında aşağıdakiler sayılabilir: Devlet faaliyetlerinin önceden öngörülebilir, tahmin edilebilir olması,

    2) Devlet faaliyetlerinin önceden hukuk kurallarıyla düzenlenmiş ve belirlenmiş olması,

    3) Hukuk düzeninin en geniş biçimde istikrarlı olması,

    4) İdarenin tek yanlı işlem yapma üstünlüğüne karşı, güvence niteliğindeki kurallarla bireylere haklar tanınması (süreçlere katılma, dinleme, savunma yapma gibi), bu yolla birey ve idare arasında denge sağlanması,

    5) İdarenin bireyin haklı beklentilerine uygun davranması,

    6) Yasal düzenlemelerde hukuka ve devlete olan güveni sarsıcı hususlardan kaçınılması,

    7) Bireylerin maddi ve manevi varlıklarını geliştirebilmeleri için, hukuk güvenliğinin tam olarak sağlandığı bir hukuk devletinin var olabilmesi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.