Yazar:

  • Teknolojik Gelişmeler ve Dijitalleşme Nedeniyle İşçilerin Güvencesizliği

    Güvencesizlik, çalışma yaşamı bakımından geçici, düzensiz, kuralsız, korumasız, emniyetsiz, standart dışı, kırılgan ya da eğreti koşullar anlamına gelmektedir. Çalışma yaşamı, toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğundan, güvencesizlik aslında topyekûn yaşamın kendisini etkileyen bir olgudur. Güvencesiz çalışmanın temelini, 1980’li yılların başından itibaren neo-liberal ekonomi politikaları aracılığıyla tüm dünyada uygulama alanı bulan işgücü esnekliği oluşturmaktadır.

    Neoliberal sistemin toplumsal dışlanma ve ucuz işçilik üzerinden var olurken geliştirdiği çalışma biçimleri; güvencesizliği kalıcılaştıran kayıt dışılık, taşeron işçilik, kiralık işçilik ile işi ve ödemeleri esnekleştiren başka her tür ilişkidir. Eve iş verme, yarı zamanlı çalışma, günlük ücret usulü çalışma ilk bakışta sayılabilecek benzer istihdam biçimleridir.

    Gerçekten de işin dışarıya verilmesi, hizmetin dışarıdan alınması, “out-source” edilmesi ile başlayan parçalanma süreci, kayıt dışılıkla birlikte, “her türlü güvencenin yok edildiği” çalışma ilişkilerine doğru gelişmiştir. “Atipik” çalışma biçimleri altında toplanan eve iş verme ve yarı zamanlı çalışmalar, yine de işçinin karşısında bir işverenin bulunduğu uygulamalardır. Daha sonra hızla yaygınlaşan ve özel istihdam büroları aracılığıyla kurumsallaştırılan “kiralık işçilik” uygulaması ise, işçinin işyerini de yok etmektedir. Özel istihdam bürosuna bağlı işçilerin bir işyeri olmadığı gibi, genel olarak “kendilerini gerçekleştirecekleri sürekli bir işleri” de yoktur. Bu anlamda, özel istihdam büroları ile bireysel düzeyde mutlak güvencesizlik yaratan kayıt dışına göre, işçilerin üretken kimliğine ve kişiliğine yönelik en üst düzeyde bir saldırı söz konusu olmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Emeğin Notları: Uzaktan Çalışma Yönetmeliği İş Hukukunun İşçiyi Koruma Prensibine Aykırı Düzenlemeler İçermektedir

    Uzaktan çalışma kavramı ve düzenlemesi mevzuatımıza ilk kez 01 Temmuz 2012 Tarihinde yürürlüğü giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Evde Hizmet Sözleşmesi” başlığını taşıyan üçüncü ayırımında yer alan 461 ile 496. maddeler arasında yer almıştır.

    Uzaktan çalışma kavramının 4857 sayılı İş Kanunu’nda yer alması ise, 20 Mayıs 2016 Tarihinde yürürlüğe giren 6715 sayılı İş Kanunu İle Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile olmuştur.

    6715 sayılı Kanunun 2. maddesi ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinin madde başlığı “Çağrı üzerine çalışma ve uzaktan çalışma” olarak değiştirilmiş, üçüncü fıkradan sonra gelmek üzere maddeye eklenen dört fıkra ile uzaktan çalışmanın esasları belirlenmiştir.

    4857 Sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesine yapılan bu eklemede, uzaktan çalışma; işçinin, işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesi esasına dayalı ve yazılı olarak kurulan iş ilişkisi olarak tanımlanmıştır. Maddenin beşinci fıkrası ile uzaktan çalışmaya ilişkin iş sözleşmesinin içeriğinde bulunması gerekli unsurlar sayılmış, işin tanımı, yapılma şekli, işin süresi ve yeri, ücret ve ücretin ödenmesine ilişkin hususlar, işveren tarafından sağlanan ekipman ve bunların korunmasına ilişkin yükümlülükler, işverenin işçiyle iletişim kurması ile genel ve özel çalışma şartlarına ilişkin hükümlerin sözleşmede yer alması aranmıştır.

    Maddenin altıncı fıkrası, uzaktan çalışmada işçilerin, esaslı neden olmadıkça salt iş sözleşmesinin niteliğinden ötürü emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamayacağını; işverenin, uzaktan çalışma ilişkisiyle iş verdiği çalışanın yaptığı işin niteliğini dikkate alarak, iş sağlığı ve güvenliği önlemleri hususunda çalışanı bilgilendirme, gerekli eğitimi verme, sağlık gözetimini sağlama ve sağladığı ekipmanla ilgili gerekli iş güvenliği tedbirlerini alma konularında yükümlü olduğunu düzenlemektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 31. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Emeğin Notları: AKP İktidarının Kıdem Tazminatı Fonu Serüveni

    AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana, işçilerin kıdem tazminatı hakkının fona devredilmesi girişimleri gündemden düşmemektedir. İktidar, 1936 yılından beri uygulanan, işçilerin mücadelesiyle gelişen kıdem tazminatı hakkını işçi sınıfının elinden almayı hedeflemektedir. AKP iktidarının hükümet programlarında, ulusal istihdam strateji belgesi, kalkınma planı, yeni ekonomik program vb. sosyal ve ekonomik eylem planı belgelerinin tamamına yakınında kıdem tazminatının fona devredilmesi niyeti açık bir şekilde yer almaktadır.

    Bunun en önemli nedenlerinden biri, işverenlerin kıdem tazminatı hakkının sınırlanmasına, ortadan kaldırılmasına yönelik ısrarlı talepleridir. İşveren kesiminin bu taleplerinin en önemli gerekçelerinden biri ülkemizde ilk kez 01 Haziran 2000 tarihinde yürürlüğe giren İşsizlik Sigortası Kanunu hükümlerinin kıdem tazminatının önemli fonksiyonlarından birini ortadan kaldırdığı iddiasıdır.

    Kıdem Tazminatı Fonu’nun gündeme gelmesinin diğer önemli nedenlerinden biri de, Uluslararası Para Fonu IMF’nin 2000’li yılların başından beri kıdem tazminatına yönelik yaptığı değerlendirme ve tavsiyelerdir. Bunları kronolojik olarak ele alırsak;

    – 9 Mart 2007’de yayınlanan “Türkiye – 2007 Madde IV Görüşmeleri, IMF Heyetinin Değerlendirmeleri” başlığını taşıyan mektupta açık bir dille kıdem tazminatı uygulamasının içinin boşaltılması ve iş yasasının daha da esnekleştirilmesi çağrısı yapılmaktadır.

    – 2010 Mayıs ayında yayınlanan, 4. madde konsültasyonu kapsamındaki raporunda, işçinin temel hakkı olan kıdem tazminatı eleştirilerek, kıdem tazminatı sisteminin, OECD ülkeleri içinde en cömert olanı olduğu vurgusu yapılmaktadır.

    – 2018 Nisan tarihli raporunda hükümete “İşgücü piyasası kıdem tazminatı reformu ile daha esnek hale getirilebilir. Emeklilik sistemi reformu genişletilmeli; özel emekliliğe otomatik katılım genişletilmelidir” tavsiyesinde bulunmaktadır.

    – 2019 yılında yayınladığı Türkiye raporunun son bölümünde kıdem tazminatının da iş gücü hareketliliğini teşvik etmek için yeniden düzenlenebileceğine işaret etmektedir.

    IMF’nin yukarıdaki açıklamalarından, kıdem tazminatında yeni düzenleme isteğinin esasen uluslararası sermayenin de ısrarlı bir isteği olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 26-27. sayısında okuyabilirsiniz.

  • AKP İktidarının Kıdem Tazminatında Bitmez Tükenmez Fon Sevdası

    İktidara geldiği 2002’den başlayarak çalışanların sosyal haklarını gerileten düzenlemeleri gerçekleştiren AKP, şimdi emekçilere karşı doğrudan cephe almış bulunuyor. 4857 sayılı İş Kanunu’yla çalışma koşullarını esnekleştiren, iş güvencesini gerileten; sosyal güvenlik yasasıyla emeklilik yaşını 65’e çıkaran, prim gün sayısını arttıran ve emekli ücretlerini düşüren; kamu çalışanlarını güvencesiz bırakan, sürgünlerle karşı karşıya getiren; kiralık işçi düzenlemesini getiren; zorunlu BES uygulamasını getiren; grevleri erteleyerek fiilen grev hakkını ortadan kaldıran bu iktidar, 65. Hükümet Programı’nda da “İş güvencesi ve kıdem tazminatı hususları tüm sosyal taraflarla görüşülerek çalışanın hak ve hukuku gözetilmek suretiyle birlikte ele alınacaktır.” demek suretiyle kıdem tazminatının fona devredilmesini hedeflemektedir.

    AKP’nin yeni istihdam stratejisi belgesinde, orta vadeli ekonomik programda ve hükümet programında yer alan anlayış, sermaye birikimini tümüyle emekçilerin alın terinden “çalarak” sağlamayı amaçlayan, katıksız bir “neo-liberal ideolojinin” yansımasıdır.

    AKP iktidarının ortadan kaldırmaya çalıştığı kıdem tazminatı dünyanın hemen her ülkesinde var olan en yaygın ödeme türlerinden birisidir. Fransa’dan Güney Kore’ye, Hollanda’dan Hindistan’a, Arjantin’den Japonya’ya, İtalya’dan Brezilya’ya kadar neredeyse tüm dünya ülkelerinde kıdem tazminatı uygulanmaktadır. Elbette kıdem tazminatının miktarı ve uygulama koşulları ülkelerin geleneklerine, sendikal hareketin gelişmesine, toplu sözleşme düzenine ve toplumdaki sosyal koruma sistemlerinin türüne göre farklılık göstermektedir.

    Ülkemizde de kıdem tazminatı 1937 yılından bu yana yaklaşık 75 yıldır uygulanmaktadır. Başlangıçta beş yıllık çalışma süresini tamamladıktan sonra işten çıkarılan işçilere, her yıl için 15 günlük ücreti tutarında belirlenmişti. Kıdem tazminatına hak kazanma süresi 1950 yılında 3 yıla düşürülmüş, 1952 yılında emekli olurken kıdem tazminatı alma hakkı getirilmiş; işçilerin ölümü halinde mirasçılarının kıdem tazminatını alabilmeleri ise ancak 1967’de mümkün olabilmiştir. 1975 yılında yapılan değişiklikle 15 günlük ücret 30 güne çıkarılmış, 3 yıllık süre de bir yıla indirilmiştir.

    Görüldüğü gibi kıdem tazminatı uzun yıllar boyunca sürdürülen mücadelelerle geliştirilmiş bir kazanımdır. Bu süreç içinde işverenler ve sermaye örgütleri sürekli olarak kıdem tazminatına karşı çıkmış ve ortadan kaldırmaya ya da zayıflatmaya çalışmıştır. 1970’li yılların ortalarına kadar kapsam ve miktar olarak geliştirilen kıdem tazminatı, 1980’den başlayarak çeşitli sınırlamalara bağlanmıştır. 12 Eylül cuntasının iş başına gelmesinden sadece 41 gün sonra kıdem tazminatına tavan getiren bir düzenleme yapılmıştır. Bu durum askeri darbe dönemlerinde işverenlerin istekleri doğrultusunda ne kadar hızlı adım atılabildiğinin açık göstergesidir. Ancak aynı zamanda işverenlerin kıdem tazminatına başlangıçtan beri ne kadar karşı olduklarını da ortaya koymaktadır.

    Kıdem tazminatı konusunda, bugün, siyasal iktidarın da açıktan katılarak söylediklerinde yeni hiçbir şey yoktur. Yalan-yanlış ve gerçek dışı değerlendirmelere dayanarak çalışanların en temel haklarından birisi yok edilmeye çalışılmaktadır.

    Siyasal iktidara ve işverenlere göre kıdem tazminatı yükü ülkemizde işletmelerin rekabet gücünü olumsuz etkileyecek şekilde yüksektir.

    Doç. Dr. Aziz Çelik’in BİRGÜN Gazetesinde 22.05.2017 tarihinde yayınlanan makalesinde yer alan arşiv derlemesi AKP İktidarının ve işverenlerin gerçek niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır:

    “…

    » TOBB, TİSK ve TÜSİAD: “En kısa sürede kıdem tazminatı konusunun gündeme getirilerek, işletmeler üzerindeki yükün hafifletilmesi gerekmektedir.” (TİSK, TOBB ve TÜSİAD’ın Esneklik Konusundaki Ortak Görüş ve Önerileri, 2009)

    » TÜSİAD: “Yeni düzenlemenin yürürlük tarihi itibariyle, kıdem tazminatında 30 gün yerine 15 gün esas alınmalıdır.” (TÜSİAD, “Çalışma hayatını düzenleyen yasaların, işgücü piyasasının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde ele alınması” başlıklı rapor, 2010)

    » Başbakan Yardımcısı, eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: “Bakan Şimşek, istihdam artışının önündeki en büyük engellerin kıdem tazminatı yükü ve esnek istihdama geçilememesi olduğunu söyledi. Türkiye’de kıdem tazminatının bu kadar yüksek ve ağır olması nedeniyle istihdamın artırılamadığını ifade eden Bakan Şimşek, Türkiye’nin esnek istihdam uygulamasına geçmeden istihdam artışı sağlayamayacağına dikkat çekti.” (Milliyet, 21 Nisan 2010) …..

    » Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli: “Kıdem tazminatı fonuyla ilgili çalışmalarımız sona geldi. Çalışanların müktesep haklarının elbette korunması önceliğimizdir, bundan bir taviz vermeden bu meseleyi inşallah çözeceğiz. Çünkü burada reel sektör üzerinde, firmalar üzerinde çok ciddi yük var, bir prangadır adeta” dedi. (Sabah 18 Mayıs 2017)  …”

    Oysa kıdem tazminatı yükünün ülkemizde işletmelerin rekabet gücünü olumsuz etkileyecek şekilde yüksek olduğu görüşü çarpıtılmış ve doğru olmayan verilere dayanarak ileri sürülmektedir. Gerek Avrupa ülkelerinde gerekse diğer ülkelerde Türkiye’dekine benzer nitelikte kıdem tazminatı uygulanmaktadır. Ayrıca birçok ülkede kıdem tazminatının yanında ülkemizde var olandan daha yüksek düzeylerde sosyal koruma mekanizmaları ve buna bağlı kaynak aktarma sistemleri söz konusudur.  Çoğu ülkede iş güvencesinin ve işsizlik sigortasının düzeyleri ile sosyal harcamaların bütçe içindeki payları ülkemizdeki kıdem tazminatını fazlasıyla aşan değerlere ulaşmaktadır.

    İşveren örgütlerinin yıllardır öne sürdüğü, AKP iktidarının da benimsediği bir başka gerçek dışı değerlendirme de kıdem tazminatının iş güvencesi ve işsizlik sigortasının yerine geçtiğidir. Bu nedenle ülkemizde işsizlik sigortasının ve iş güvencesinin var edilmesinden sonra kıdem tazminatına gerek olmadığı iddia edilmektedir. Oysa yaygın örneklerden de görüleceği gibi hiçbir ülkede kıdem tazminatı iş güvencesi ya da işsizlik sigortası yerine düzenlenmiş değildir. Tarihsel olarak iş güvencesinin ve işsizlik sigortasının 20. yüzyılın ilk yarısından bu yana var olduğu ve yerleştiği ülkelerde de kıdem tazminatı uygulaması söz konusudur.

    Kaldı ki bir yandan kıdem tazminatı yükünün ağırlığından söz edip, öte yandan işverenin işçiyi işe geri almaması karşılığında ek bir tazminat ödemesini savunmak açık bir çelişkidir. Ülkemizde işverenler işe iade kararlarını uygulamamakta ve tazminat ödemektedirler. Kıdem tazminatının bir yük oluşturduğu görüşünün samimi ve tutarlı sayılabilmesi, gerçek bir iş güvencesinin savunulmasıyla mümkün olabilir.

    Aynı durum işsizlik sigortası ile kıdem tazminatı ilişkisi açısından da söz konusudur. İşsizlik sigortası, işçinin, işsiz kalma tehlikesine karşı güvence sağlamak amacıyla çalışırken diğer sigorta türleri gibi prim ödeyerek sahip olduğu bir kazanımdır. Kıdem tazminatı ise herhangi bir karşılık ödemeksizin, işyerinde yıpranmışlığının bir bedeli olarak işten ayrılırken aldığı ertelenmiş kazancıdır. Her ikisinin de çalışanın işten ayrılması koşuluna bağlı olması, işsizlik sigortası ile kıdem tazminatını birbirinin yerine geçirmek için gerekçe olamaz.

    Öte yandan kıdem tazminatının Türkiye’den daha düşük olduğu bazı ülke örneklerini ısrarla öne süren işverenler, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ve sendikal haklar konusunda dünya örnekleri ile evrensel normlara gözlerini kapamaktadırlar. Bu nedenle ülkemiz 12 Eylül 1980’den bu yana, dünyada çalışanların hak ve özgürlüklerini en çok baskı altında tutan ve yasaklayan ülkelerden biri durumundadır. Bu olgunun açık göstergesi hemen her ILO konferansında Türkiye’nin sendikal haklar ve toplu sözleşme düzeni konusunda “kara listeye” alınıyor olmasıdır.

    Ülkemizde kıdem tazminatı konusu, gelinen son aşamada “fon kurulması” noktasında düğümlenmiş bulunmaktadır.

    Uzun yıllardır AKP iktidarı tarafından gündeme getirilen ve kimi basın yayın organlarında sık sık yayımlanan kıdem tazminatı fonuna ilişkin yoğun tartışmalara rağmen ortada herhangi bir yasa tasarısı veya teklifi bulunmamaktadır. Kıdem tazminatı fonu kurulmasına ilişkin ilk yasa tasarısı taslağı İş Kanunu bilim kurulu tarafından 2002 yılında hazırlanmış olan ve bu konuda kamusal bir fon kurulmasını öngören “Kıdem Tazminatı Fonu Kanunu” tasarısı taslağıdır. Bu tasarı taslağı, işçi sendikaları konfederasyonlarının itirazları nedeniyle taslak haline dahi gelememiştir. AKP iktidarı tarafından 2012 yılında gündeme getirilen ve sosyal tarafların görüşüne ve tartışmasına sunulmayan, hükümetin bir iç çalışması olarak adlandırılan “Kıdem Tazminatının İşçinin Bireysel Hesabına Yatırılması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı”, 2002 tasarı taslağının aksine kamusal bir fon yerine, işverenlerin her bir işçisi için, işçiler adına açılmış bireysel fon hesabına kıdem tazminatı primi yatırmasını, işçilerin belirli esaslar çerçevesinde kıdem tazminatına hak kazanmalarını öngören bir kanun tasarısı taslağıdır.

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, bu yazının kaleme alındığı tarihlerde, işçi ve işveren sendikaları konfederasyonlarını kıdem tazminatı gündemi ile 04 Temmuz 2017 tarihinde toplanacak Üçlü Danışma Kurulu toplantısına çağırmış bulunmakla birlikte, konfederasyonlara iletilmiş bir yasa tasarısı bulunmamaktadır.

    AKP iktidarı tarafından ısrarla gündeme getirilen fon uygulaması mevcut kıdem tazminatı uygulamasına alternatif olarak, “kıdem tazminatı hakkını güvenceye almak” gerekçesiyle savunulmaktadır. Oysa ülkemizdeki gerçekler, daha önce çeşitli nedenlerle oluşturulmuş bulunan istihdama ilişkin fonların amaçlarına uygun kullanılmadığını açıkça göstermektedir.1980’li yılların ikinci yarısında oluşturulan “Konut Edindirme Fonu” ile “Tasarruf Teşvik Fonu” bir süre uygulandıktan sonra yürürlükten kaldırılmış ve geri ödemeleri çok önemli hak kayıpları yaşanarak yapılabilmiştir. İşsizlik sigortası fonunun kullanımında da amaca aykırı uygulamalar yaşanmaktadır. Kısa bir süre önce oluşturulan bu fonda biriken tutarlar, kamu tarafından başka amaçlarla kullanılmış ve işsizliğin Türkiye tarihinin en yüksek oranlara ulaştığı dönemlerde bile işsizler için gerektiği gibi değerlendirilmemiştir.

    Kıdem tazminatı fonu önerisi sermayenin yükünü azaltmak yanında iktidara ve sermayeye yeni fonlar yaratmak amacıyla da önerilmektedir. Böylece çalışanların bireysel kaynakları, istihdam yaratma görüntüsü altında iktidara ve sermayeye kaynak olarak aktarılacak ve özel emekliliği yaygınlaştırmanın bir aracı olarak kullanılacaktır. Bu çerçevede çalışanların hak ve özgürlüklerini piyasa koşullarına bağlayan liberal ideolojinin gerekleri yerine getirilecek, ancak bu uygulamadan çalışanların payına hak kayıpları ve yoksullaşma düşecektir.

    Bu nedenle de, çok anlaşılabilir biçimde, kıdem tazminatının mevcut uygulaması yerine bir fon oluşturulması hiçbir şekilde bir çözüm olarak görülemez. Fon kurulması gerekçesiyle kıdem tazminatından yararlanma koşullarında sınırlama yapılması ve miktarda indirim de kabul edilemez.

    Dünyadaki uygulamalara bakıldığında da, yaygın uygulama kıdem tazminatı yükümlülüğünün doğrudan işverenlere bırakılmış olmasıdır. Sınırlı sayıdaki örneklerden kalkılarak fon uygulaması savunulamaz. Çalışanların çok büyük bölümünün sendikal örgütlenmeyle ilişkisinin bulunmadığı ve toplu sözleşme güvencesinde olmadığı Türkiye gibi ülkeler, sosyal koruma sistemlerinin gelişmiş bulunduğu ve çalışanların tümünün toplu sözleşme kapsamında yer aldığı -örneğin İtalya ve Avusturya gibi- ülkelerle karşılaştırılarak Kıdem Tazminatı Fonu oluşturulması önerilemez.

    İşçi konfederasyonları Türk-İş ve DİSK, kıdem tazminatını 15 güne indirmeyi ya da fona bağlamayı öngören yaklaşımlar karşısında, bu doğrultudaki düzenlemelerin gerçekleştirilmesi halinde bu durumu bir genel grev gerekçesi sayacaklarını açıkça belirtmektedirler.

    Esasen kıdem tazminatının düşürülmesini savunan işveren örgütleri, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), 2017 Haziran ayı başında arka arkaya yaptıkları açıklamalarla, “mutabakat sağlanmadığı sürece kıdem tazminatında değişiklik yapılmamalı” yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır.

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ise, 1 Temmuz 2017 tarihli Habertürk Gazetesinde yayımlanan demecinde; “…gerek işveren sendikalarımız, gerekse işçi sendikalarımız bu işte ortak bir hedef veya hak hukuku koruyan bir noktaya gelemediler. Kamuoyuna yansıyan demeçlerinden gördüğüm kadarıyla çok ayrı noktalardayız. Şayet Salı günü ortak bir nokta bulabilme umudumuz çıkarsa devam edeceğiz, yoksa taraflara rağmen böyle bir adımı atma durumunda olmayacağız…” diye beyanda bulunmuştur.

    Kıdem Tazminatı konusunda uygulamadaki en önemli sorun, işverenlerin iflası, ödeme aczine düşmesi ve benzeri nedenlerle kıdem tazminatını alamayan çalışanların bulunmasıdır. Bu sorunun çözümü, işsizlik sigortası fonu kapsamında yer alacak ücret garanti fonu benzeri güvence mekanizmalarıyla bulunmalı ve çalışanların hak kayıpları önlenmelidir.

  • Emeğin Notları: 1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Emekçilerin Durumu, AKP İktidarının Emekçi Hakları Karnesi ve 16 Nisan Referandumundan Sonra Emekçileri Bekleyen Tablo…

    1 Mayıs 2016 Emek ve Dayanışma Günü, İstanbul’daki kutlamaların Taksim’de yapılıp yapılamayacağı tartışmaları, terör saldırıları, patlayan bombaların tedirginliği ve AKP iktidarının hukuka aykırı olarak aldığı Taksim yasağı kararı ile Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlanmıştı. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 27.12.2012 tarihinde aldığı DİSK ve KESK v. Türkiye (Başvuru No. 38676/08) kararında 1 Mayıs kutlamalarına getirilen Taksim yasağının hak ihlali olduğu tespit edilmişti. AKP iktidarının 2010, 2011 ve 2012 yılında Taksim’de yapılan yığınsal 1 Mayıs kutlamalarından sonra 2013 yılında tekrar başlattığı Taksim yasağı nedeniyle birçok sendika yöneticisinin yargılandığı davalarda da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına atıf yapılarak beraat kararı verilmesine rağmen, bu yasak 1 Mayıs 2017’de de devam etmiş; emek ve meslek örgütlerinin (DİSK, KESK, TTB ve TMMOB) 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talepleri kabul edilmemiştir.

    2016 Mayıs ayında emekçiler açısından meydana gelen diğer bir olumsuz gelişme ise, işçi sendikalarının karşı çıkmasına rağmen özel istihdam büroları aracılığıyla ödünç ilişkisi kurulmasına olanak sağlayan yasa değişikliğinin gerçekleşmesiydi. DİSK’in, “kiralık işçilik yasası” olarak nitelendirdiği düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması talebiyle hazırladığı ve CHP’ye sunduğu raporda özetle şu görüşlere yer verilmektedir:

    Kiralık işçilik yasası Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal hukuk devleti ilkesini ve Anayasa’nın 5. maddesinde sayılan devletin görevlerini ihlal etmektedir. Yasama organı sosyal hukuk devleti ilkesiyle bağlıdır. Çok sayıda sosyal hakkı sınırlayan ve kullanılmaz hale getiren yasa, Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan sınırlama ve güvence ilkelerini açıkça ihlal etmektedir.  Ayrıca Yasa, Anayasa’da öngörülen bir nedene dayanmamaktadır ve Anayasa’nın sözüne ve özüne aykırıdır. Ölçülülük ilkesine aykırıdır ve demokratik toplum düzeni açısından gerekli değildir. Anayasa’da yer alan çeşitli temel hak ve özgürlüklerin özünü ortadan kaldırmaktadır. 6715 sayılı yasa Anayasa’nın çalışma ve sözleşme hürriyeti (madde 48) çalışma hakkı (madde 49), sendika kurma hakkı (madde 51), toplu iş sözleşmesi hakkı (madde 53), grev hakkı (madde 54), ücrette adalet sağlanması (madde 55) ve sosyal güvenlik hakkı (madde 60) başta olmak üzere çok sayıda temel hak ve özgürlüğü ciddi bir biçimde daraltmakta, kullanımını zorlaştırmakta ve sınırlandırmaktadır.

    AKP iktidarının sendikaların şiddetli itirazlarına rağmen 2016 yılında gerçekleştirdiği diğer bir yasal düzenleme ise, 10/08/2016 tarihinde yasalaşan ve kamuoyunda “Zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) olarak adlandırılan, 6740 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur. 1 Ocak 2017 tarihinde kademeli olarak yürürlüğe giren Kanun, 45 yaş altı ücret karşılığı çalışanların, işverenleri aracılığıyla otomatik olarak bir bireysel emeklilik planına dahil olmasını içermektedir. Kanun ile çalışanlara, sisteme dahil olduktan sonra ücretlerinin %3’üne denk gelen bir katkı payı ödemesini öngören sistemden iki ay içinde çıkma hakkı tanınmaktadır.

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe teşebbüsünden sonra 21 Temmuz 2016’da Olağanüstü Hal ilan edilmesiyle birlikte ülkemiz OHAL Kararnameleri ile yönetilmeye başlamıştır. Olağanüstü halin, Anayasa’nın 120. maddesinde düzenlenen şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması sebepleriyle ilan edilmesinin gerekliliğine, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilme yetkisinin ise Anayasa’nın 121. maddesi gereğince olağanüstü̈ hal süresince ve olağanüstü̈ halin gerekli kıldığı konularda öngörülmesine rağmen, darbe girişimi ile ilgisi olmayan binlerce kamu görevlisi, akademisyen kamu görevinden ihraç edilirken, binlerce işçi OHAL gerekçesiyle işten çıkarılmıştır.

    Yine, OHAL ilanı gerekçesiyle ilgisi olmadığı halde, 22 Kasım 2016 tarihli ve 678 sayılı KHK ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63. maddesi değiştirilerek “Karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev veya lokavt; genel sağlığı veya millî güvenliği, büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu nitelikte ise Bakanlar Kurulu bu uyuşmazlıkta grev ve lokavtı altmış gün süre ile erteleyebilir.” hükmü getirilmiştir. Oysa Anayasa Mahkemesi, 22.10.2014 tarihli kararıyla, 6356 sayılı Yasanın, bankacılık ve şehir içi toplu taşıma hizmetlerinde grev yasağı öngören hükümlerini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmişti. Anayasa Mahkemesi kararları yasama ve yürütme erklerini bağlamasına rağmen, yapılan bu düzenlemenin açıkça hukuka aykırı olduğu açıktır.

    AKP iktidarı, Anayasa’ya aykırı olarak yaptığı bu düzenlemeye dayanarak, Akbank’ta Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası (BANKSİS) tarafından alınan grev kararını, ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte görüldüğü gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelemiştir. Ertelemenin aslında açık bir grev yasaklaması olduğu ortadadır. Zira, yasal düzenleme 60 günlük erteleme süresi sonunda sendikanın ve işçilerin tekrar greve başlamasına olanak tanımamaktadır. AKP iktidarının, 2017 yılının ilk yarısında ertelediği diğer grevler ise Birleşik Metal İşçileri Sendikası’nın Asil Çelik ve EMİS grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde aldığı grev kararlarıdır.

    AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 55.000’e yakın işçiyi kapsayan 11 grevi ertelemiş olup, bu durum Anayasa’nın 54. maddesinde güvence altına alınmış olan grev hakkının iktidarın keyfi grev ertelemeleri yoluyla fiilen ortadan kaldırıldığını ortaya koymaktadır.

    16 Nisan’da gerçekleşen tartışmalı bir Anayasa değişikliği referandumu sonucunda, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini öngören Anayasa değişikliğinin kabul edildiği açıklanmış bulunmaktadır. Gerçekleşen Anayasa değişiklikleri siyasal ve toplumsal yaşamımızda önemli değişiklikler yapabilecek nitelikte olduğu gibi, çalışma yaşamını, çalışanların, emekçilerin haklarını da yakından etkileyecektir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde, temel hak ve özgürlükler dışındaki tüm konular ile Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konular haricindeki alanlar Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenebilecektir. Bunun emek alanında da ciddi sorunlar yaratacağı açıktır.

    Anayasa’da yer alan sosyal ve ekonomik haklar, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin istisnasını oluşturan temel haklar arasında yer almakla birlikte, temel haklar arasında yer alıp almadığı tartışmalı olan ve kanunla düzenlenmesi öngörülmeyen kıdem tazminatı, pekâlâ kararname konusu olabilecek ve Cumhurbaşkanı, kıdem tazminatı fonu kuran bir kararname çıkarabilecektir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın teşkilatının ve kadrolarının nasıl olacağı Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek, emekçileri yakından ilgilendiren Bakanlığın bağlı kuruluşları İŞKUR ve SGK’nın Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile nasıl yapılandırılacağı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarının Varlık Fonu’na aktarılıp aktarılmayacağı, cevapları belirsiz sorular olarak ortada durmaktadır. Bunun yanında, halen Bakanlar Kurulu’nun yetkisindeki grev ertelemesi ve benzeri konular, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılabilecek ve ciddi hukuksal sorunlar ortaya çıkabilecektir. Bakanlar Kurulu kararları idari yargı denetimine tabi iken, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri anayasal yargı denetimine tabi olacağından grev ertelemeleri tamamen grev yasağına dönüşecektir. Yüksek Hakem Kurulu’na Bakanlar Kurulu ve bürokrasi tarafından atanan üyeler Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun 11 üyesinin yedisi Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek, toplu iş sözleşmelerinin teşmil edilmesi konusu da Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde olacaktır. Vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin oranlarına ilişkin hükümlerdeki yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılacaktır.

    En önemlisi ise, çalışma yaşamı ile ilgili pek çok konu Meclis’in değil, Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde olacağı için, mevzuat yapma sürecinde sendikaların ve toplumsal örgütlerin, gerek üçlü danışma mekanizmalarını kullanma, gerekse baskı grubu olarak etkinlik gösterme işlevleri sıfırlanacaktır.

  • Emeğin Notları: İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağı Hakkında Değerlendirmeler

    Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan “İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağı”nın genel gerekçesinde iş davalarının görülme süresinin uzunluğu, iş davalarının sayısal çokluğu gibi nedenlerle yargının iş yükünün hafifletilmesinin, iş uyuşmazlıklarının daha kısa sürede çözümlenmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. Bunun için bireysel ve toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan işçi alacakları ile işe iade taleplerinde dava açmadan önce arabulucuya başvurma zorunluluğunun getirilmesi öngörülmektedir.

    İş yargılamasında arabuluculuğun zorunlu hale getirilmesi, dünyadaki uygulamaları dikkate alındığında özü itibariyle arabuluculuk kurumuyla çelişkilidir. Çünkü arabuluculuk sistemi aslen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Nitekim, 6352 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun mevcut halinde arabuluculuğun gönüllülük temeli üzerinde/temelinde yürütülebileceği düzenlenmiştir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak işleyen arabuluculuğun gönüllülük temeli üzerine kurulmasındaki en önemli etken her iki tarafın da bu süreçte eşit haklara ve imkanlara sahip olduklarının kabulüdür. İşçi ile işverenin bu anlamda eşit olmadığı açıktır ki, iş hukukunun temel ilkelerinden biri işçi lehine yorumdur.

    İşçilerin işveren ile eşit imkânlara sahip olmadıkları göz önüne alındığında en basitinden alacak miktarını tam olarak bilmeyen bir işçi arabulucu tarafından ne konuda uzlaştırılacaktır? Arabuluculuk yolunda ne yazık ki işçilerin yargı yolu ile alabilecekleri hakları önemli ölçüde azalacaktır. Dolayısıyla zorunlu arabuluculuk, genel gerekçede ifade edildiğinin aksine hak arama özgürlüğünü engeller bir nitelik kazanacaktır. Bununla işçilerin yargı yoluna başvurmaları engelleneceği gibi, haklarının çok altında anlaşmalara razı edilerek hak kaybı yaşamalarına neden olunacaktır.

    Bunun yanında, öngörülen zorunlu arabuluculuk düzenlemesi, yargı erkinin adeta özelleştirilmesidir. Bilindiği gibi, demokratik devlet kavramı, birbirinden bağımsız yargı, yasama, yürütme erkleri üzerine oturtulmaktadır. Yargı erkinin, bu erki kullanan hakimler dışında, yürütmenin düzenlemesi ile bazı başka oluşumlara devri demokratik devlet anlayışını ortadan kaldıracaktır.

    Zorunlu arabuluculuk düzenlemesi, Anayasamızın “Yargı Yetkisi” başlıklı 9. maddesine, “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10. maddesine ve Anayasamızın “Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü “ başlıklı 11. maddesinde yer alan kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı hükmüne, “Temel Hakların Niteliği” başlıklı 12. maddesine aykırıdır. Ayrıca, Anayasamızın 36. maddesinde hak arama hürriyeti düzenlenmiştir. Zorunlu arabuluculuk bu düzenlemeye de açıkça aykırıdır. Anayasanın 37. maddesinde “Kanuni Hakim Güvencesini” getirilmiştir. Anılan düzenleme bu maddeye de aykırıdır. Yine tasarı, Anayasamızın 40. maddesindeki “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” hükümlerine de aykırı bir düzenleme niteliğindedir.

    Tasarı taslağındaki olumsuz diğer bir düzenleme de, işçinin birçok alacak kalemi talebi ile açtığı davada (davaların yığılması) kesinlik sınırının her bir alacak için ayrı ayrı değerlendirilmesi noktasında toplanmaktadır. Buna göre kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai, yıllık izin gibi alacak kalemleri aynı davada talep edilse dahi, her bir alacak açısından ayrı kesinlik sınırından değerlendirile-cektir. Aynı davada kesinlik sınırını geçen alacak ve geçemeyen alacak olduğundan dava itiraz yolu açısından bölünecek midir? Ayrıca miktarı 25.000 TL’yi geçmeyen alacaklarda bölge adliye mahkemesi kararı kesin olacağından işçi davalarının büyük çoğunluğunda Yargıtay yolu kapalı olacaktır. Diğer bir sakıncalı durum da, birbirini etkileyen alacak kalemlerinde (ücretin miktarının ihtilaflı olduğu durumlarda) mahkemenin kabulüne göre düşük olan ücret alacağının istinaf mahkemesinde kesinleşmesi ve bu ücret düzeyine bağlı kıdem ve ihbar tazminatı, sendikal tazminat vb. alacakların miktar bakımından Yargıtay denetiminde bozulması halinde, oluşacak çelişik durumlar yargı güvenliğini sarsacaktır.

    İş davalarında, işe iade ile toplu iş hukuku (Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’ndan kaynaklanan) uyuşmazlıklarında Yargıtay yolunun kapatılması kabul edilir bir yaklaşım değildir. İşe iade davaları, sendikaların yetki ve genel kurul uyuşmazlıkları, grev, işkolu ve işletme kavramları ile ilgili uyuşmazlıklar çok özel ve teknik nitelikteki davalardır. Bu davaların sadece istinaf mahkemelerine itiraz yolu ile gönderilmesi, temyiz ve Yargıtay yolunun kapatılması bu konularda içtihat ve uygulama birliği yolunu kapatacak, ülkenin yedi bölgesinde ayrı ayrı içtihat ve uygulamaların ortaya çıkmasına yol açacaktır. Yargıtay yolu kapatılan bu davalarda, Yargıtay’ın uzman daireleri, içtihatlarını oluşturmak için yıllar harcamış, büyük emek sarf etmişlerdir. Bugün bile zaman zaman içtihatların oturmadığına, uzman dairelerin bile zaman zaman bocaladığına tanık olunmaktadır. İşçi örgütlerinin toplu pazarlık hakkının kullanılmasını ve toplu iş hukukunu etkileyecek söz konusu düzenlemeler, iş hukukunun bu bölümünü adeta sıfırlayacak, yılların getirdiği birikim, emek ve deneyim çöpe atılacaktır.

    Bunun yanında, bölge adliye mahkemeleri her ne kadar bir başkan ve iki üye ile heyet halinde toplanıp karar verecek olsa da, bu mahkemeler yerel mahkemelerin benzeri bir yargılama süreci görecek olup, Yargıtay gibi içtihat ortaya koymayacaktır. Bu durumda yerel mahkemedeki yargılamanın tekrarından ve temyiz yolunun kapatılmasından başkaca bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. İstinaf mahkemesi iddia edilenin aksine davanın esasına bakacağından davaların daha da uzamasına neden olacaktır. İçtihat birliği birden fazla istinaf mahkemesinin kurulmasıyla kaybolacaktır.

    Tasarı ile iş sözleşmesinin feshinde işçinin çalıştırılmadığı (boşta geçen) süre alacağının mahiyeti “tazminat” olarak nitelenmektedir. Mevcut düzenleme gereği geçersiz sayılan fesihte işçiye ihbar ve kıdem tazminatı ile diğer yasal hakları işverence ödenmiş olsa dahi, hizmet süresine eklenen bu dört aylık süre sebebiyle ihbar ve kıdem tazminatı veya yıllık izin ücreti farkları ortaya çıkmaktadır. Madde gerekçesinde 4 aylık boşta geçme süresine ilişkin ücretin artık tazminat olarak nitelendirileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla işveren artık bu boşta geçme süresine ilişkin ödemenin sigorta primini ödemeyeceği gibi, bu süre kıdeme bağlı haklara da bir etki yaratmayacaktır. Böylece işçilerin bir hakkı daha gasp edilmiş olacaktır.

    Tasarı taslağıyla, hak aramayı engelleyici bir şekilde, kıdem-ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı ve yıllık izin alacağında zamanaşımı 2 yıla indirilmektedir. Öncelikle işçilik alacaklarında zamanaşımının 2 yıla indirilmesi Anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır. Türk Borçlar Kanunu’nda tazminat alacakları için 10 yıllık zamanaşımı süresi belirlenirken, işçilerin tazminatları için öngörülen 2 yıllık zamanaşımı süresi anılan eşitlik ilkesine kesinlikle aykırılık oluşturacaktır. Bu düzenlemenin en vahim yanı, yüksek harçlar ve yargılama gideri avansları nede-niyle kısmi dava açan işçinin neredeyse tüm alacaklarının dava sona ermeden zamanaşımına uğrayacak olmasıdır. Zira yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre; kısmi davada zamanaşımı, açılan kısmi dava değeri kadarıyla kesilmekte, bilirkişi hesaplamasına göre dava değerinin ıslah yolu ile arttırılmasında, arttırılan dava değerinin zaman-aşımına girip girmediği ıslah tarihi itibarıyla tekrar değerlendirilmektedir. Yargılama sürelerinin uzunluğu göz önüne alındığında bu kadar kısa zamanaşımı süresinin ciddi hak kayıplarına yol açacağı açıktır.  Tasarı, iş yargılamalarının hızlandırılması gerekçesi daha doğrusu bahanesi, ile bireysel ve kolektif iş hukukuna ilişkin işçi lehine var olan hakları kısıtlayıp işçilerin/sendikaların yargı yolunu etkili kullanmalarını (mevcut durum göz önüne alındığında dahi) tamamen ortadan kaldırmaya çalışmakta olup, tasarı yeni pek çok soruna ve hak kayıplarına yol açacağı değerlendirilmektedir.