Yazar:

  • İstanbul Sözleşmesi Çekilme Kararı: Asıl Dertleri, Laik Hukuk Düzeni

    İstanbul Sözleşmesi’nden “bir gecede çekilme” kararına ilişkin iptal davalarının duruşmaları Danıştay’da görülmeye devam ederken ve bu duruşmalara destek için ülkenin dört bir yanından birçok insan Ankara’da buluşurken, “İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi iyi oldu” diyen Pınar Gültekin’in katiline “haksız tahrik” indirimi ile 23 yıl hapis cezası verildi.

    Bu kararla gördük ki, ülkemiz çocuğunu veya kadınını şiddetten, tacizden, istismardan koruyamadığı gibi “aynıları tekrar yaşanmasın” diye verilen cezalarda dahi caydırıcı olamıyor, yapılanyargılamalardasuçlularaadeta“aferin” deniyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde aile içi şiddet nedeniyle vatandaşlarını koruyamadığı için ilk kez ceza alan ülke olan ülkemiz (Opuz kararı), bu kararın ilham olduğu İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ndendebirgece,hukuksuzcaalınan cumhurbaşkanı kararı ile çekildi.

    İstanbul Sözleşmesi ise bildiğiniz gibi kadına karşı şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olarak tanımlayan ve bu kapsamda hukuki bağlayıcılığı olan ilk uluslararası belge. Bu kapsamda da kadınların güçlendirilmesi, kadın -erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için taraf devletlere çeşitli politikaları ve uygulamaları yapmak konusunda yükümlülük yüklemektedir.

    Yani devlet,
    Şiddete karşı önleyici politikalar oluşturmak Şiddet mağdurunu şiddet tehlikesinden korumak
    Şiddeti bir suç olarak görmek ve şiddet uygulayıcısını yargılamak
    Ve bunların tamamı için bütüncül politikalar oluşturmak zorundadır.

    Ancak Sözleşme kabul edildiğinden beri etkili kullanılabilmiş midir, imza atılarak yüklenilen bu yükümlülükler yeterince yerine getirilebilmiş midir, bunun konuşulması gerekirken veya İstanbul Sözleşmesine dayanılarak hazırlanan 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı ŞiddetinÖnlenmesineDairKanun’uuygulamayan kolluk kuvvetlerinin, gerekli soruşturmayı yapmayan ve delillerin üstünün örtülmesine neden olan savcıların, tutuklama kararı vermeyen hakimlerin; iç işleri politikalarında kadınların ve çocukların fiziksel ve ruhsal güvenliğini önceliğine almayan yürütmenin sorumluluğu gündeme getirilmesi gerekirken meclis kararı ile onaylanarak yürürlüğe giren bir uluslararası sözleşmenin, Cumhurbaşkanı tarafından tek başına “feshedilmesi”nin usule uygun olup olmadığını tartışıyoruz bugün. Bunun cevabını, sadece hukukçular değil, herkes biliyor, Cumhurbaşkanı’nın tek başına böyle bir kararı alma yetkisi yoktur. Ancak zaten bu kararın hukuki olduğunu kim düşündü ki? Türkiye’de uluslararası antlaşmaların onaylanması konusu, münhasıran yürütme yetkisi alanında bulunan bir konu değildir. Bu konu aynı zamanda yasama yetkisi alanında da bulunur. Zira bir uluslararası antlaşmanın onaylanması için her şeyden önce yasama organının bu uluslararası antlaşmanın onaylanmasını kanunla uygun bulması gerekmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Mahkeme Kapısı Önünde Sait Faik

    Fethi Naci, Orhan Veli’yle arkadaşlarının şiirin biçimini yenileştirdiği yıllarda Sait Faik’in de hikâyenin biçimini yenileştirdiğini, hikâyeyi alışılmış kalıplardan kurtararak, “özgür koşuk” benzersiz bir “özgür hikâye” yarattığını belirtir. Öte yandan Sait Faik’in hikâyeciliğini incelediği kitabında, Sait Faik’in hikâyelerini üç döneme ayırır. Ona göre ilk üç kitap Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan’da (1940) iyimser, gelecekten umutlu, insanlara güven duyan bir öykücü varken; Lüzumsuz Adam (1948) ile beraber başlayan ikinci dönemde ise dilinde, hikâye biçiminde, hikâye kişilerinde, hikâyelerin geçtiği çevrelerde, dünyaya, insanlara bakışında, toplumsal baskılar, yasaklar karşısındaki, veri ahlâk anlayışı, özgürlük anlayışı karşısındaki tutumunda önemli değişiklikler olduğunu belirtir. Ona göre bu ikinci dönemde Sait Faik artık daha karamsardır.

    Fethi Naci’nin ayrımına göre Sait Faik’in ilk dönemi ile ikinci dönemi arasında 8 yıllık bir zaman var. Bu aranın ve belki de sonrasında değişimin önemli bir nedenlerinden birinin ilk kez 25 Mart 1937’de Kurun’da, daha sonra 15 Haziran 1940’ta Varlık’ta yayımlanan “Çelme” hikâyesi yüzünden halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemede yargılanması olduğu söylenebilir.

    Sait Faik, 10 Eylül 1940 tarihinde bu dosyadan beraat eder ancak bu dava sonrasında yazarın hikâyeciliğinde biçimsel ve içerik olarak önemli değişiklikler yaşanacaktır. Sait Faik, hikâyeciliğe ara verdiği bu 8 yıllık dönem içerisinde belki kendisinin de bir mahkeme önüne “sanık” sıfatıyla çıkmış olmasından feyz aldığından belki de sadece şans eseri, 28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında Haber-Akşam Postası isimli gazete adına muhabirlik yapar. Mahkemelerde röportaj yapan Sait Faik, bu röportajlarına gözlemlerini de katarak “Mahkemelerde” başlığı ile yayımlar. Buradaki hikâyeleri ise ölümünden sonra 1956’da çoğu kitabı gibi ilk kez Varlık Yayınları tarafından yayımlanır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Bir İhtiyarın Yeşerttiği Umut

    İçinde bulunduğumuz doğa ile açık bir savaş içindeyiz. Devletler, küresel iklim değişikliğinin sonuçlarını bertaraf etmek üzerine göstermelik taahhütler veredursun sermaye sınıfı, ekonomik varlığını arttırmak adına tahribata devam ediyor. Haliyle içinde bulunduğumuz kapitalist düzende, iklim krizinin ne kadar yönetilebileceği tartışmalıdır. Bu anlamda kendisi doğanın tek varisi gören insanın, kendi sebep olduğu tahribata karşı bu denli çaresiz olması, bizleri bir kez daha bu kapitalist düzende doğa olan ilişkimizi düşünmeye itmektedir.

    Bu sayımızda dosya konumuz yaşlılık iken, biz de Hukuk ve Sanat sayfasında, günden güne ölümünü bekleyen bir ihtiyarın, tek bir mısır fidesini hayatı yenileyebilecek bir umudun temsili haline getirdiğini gösteren Yan Lianke’nin Günler, Aylar, Yıllar metnini inceledik.

    Çin’in ilk Franz Kafka ödülü (2014) sahibi Yan hakkındaki makale ve çalışmalarda, yazarın ilk metinlerinin 19. yüzyıl realizminden büyük ölçüde etkilendiği ancak 1990’ların sonlarına doğru tarzının büyük bir değişiklik gösterdiği belirtiliyor. Oysa 2009 tarihinde yayınlanan bu kitapta ben keskin bir gerçekçiliğin baskın olduğunu düşünüyorum. Bu görüşe göre Yan’ın Günler, Aylar, Yıllar da dahil olmak üzere sonraki eserlerinin daha çok vahşi hayal gücü ve yaratıcı alegorilerle dolu olduğu söyleniyor. Yan’ın bu tarzı “mythorealism” olarak tanımlanıyor. (Bu tanımlama ve Yan Lianke arasındaki ilişki üzerine birçok araştırma yazısı veya tez yayımlanmış) Eastern Illinois Üniversitesi’nden Xiaoyu Gao tarafından yazılan “The Biopolitical Elements in Yan Lianke’s Fiction Worlds” başlıklı 2018 tarihli yüksek lisans tezinde Yan’ın bu tarzı kullanarak yaşanmış deneyimin gerçekliğini sınırlamanın bir yolu olarak “tanıdık bir tuhaflığa neden olan edebi bir strateji” çerçevesinde yazdığı belirtiliyor. Edebiyat eleştirisi içerisinde çok yeni bir ifade biçimi olduğunu düşünüyorum bunların. Mesela yine Yan Lianke’nin kullandığı “mythorealism” tarzının eşsiz Çin hikayelerinin anlatılabilmesi için yeni bir edebi yöntem olduğu belirtiliyor ki sanıyorum bu kitabın da en etkileyici yanlarından biri de bu yöntemin kullanılması olabilir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avukatların Mücadele Günü Olarak 5 Nisan

    Meslektaşlarımızın görevleri esnasında saldırıya uğradığı, katledildiği, adil yargılanma hakkı için öldüğü, ekonomik zorluklar nedeniyle hayat mücadelesinden vazgeçtiği günlerde 5 Nisan Avukatlar Günü’nü, mücadele günümüz olan 1 Mayıs’ı karşıladık. İşbu yazıyı da avukatlık mesleğinin artık kendisinin bizatihi bir mücadeleye dönmesi nedeniyle kaleme almaktayız.

    2020 yılın Mart ayından beri ülkemizi ve dünyamızı sarsan Covid-19 salgını, etkilerini toplumsal ve sosyal alanda hissettirmekle beraber, hepimizin kabul edeceği gibi ekonomik sonuçları ise çok can yakıcı olmuştur. Ülkemizde salgının faturası ücretsiz izin ve haksız kısa çalışma ödeneği gibi uygulamalarla yalnızca işçilerin üzerine bırakılmış, lebalep kongrelerde halk sağlığı hiçe sayılırken baroların genel kurullarını yapması engellenmiştir. Emekçiler işyerlerinde, avukatlar kalabalık adliyelerde, tıka basa toplu taşıma araçlarında virüsle karşı karşıya bırakılmış, işçi sınıfının dahil olmadığı, kapsamının ne olduğu anlaşılmayan bir tam kapanma ile salgın kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

    Salgın ekonomik krizi ve içinde bulunduğumuz sömürü düzenini derinleştirmiş; avukatlar, genç avukatlar ve işçi avukatlar yoksullaşmış ve geleceğini göremez olmuştur. Geçtiğimiz yıl içinde bulunduğu ekonomik koşullara dayanamayıp hayat mücadelesinden vazgeçmeyi tercih eden meslektaşımız Avukat Mustafa Koçak’ın “çökmüş bir hukuk sisteminde ayakta kalmaya çalışan tüm avukatlara selam olsun” sözü, uzun zamandır tüm meslektaşlarımızın işinde bulunduğu durumu gözler önüne sermektedir. Avukatların içinde bulunduğu ekonomik zorluklar, ülkemizin içinde bulunduğu kapitalist piyasa koşullarından azade olmamakla beraber, hukuk fakülte sayılarının ve kontenjanlarının her geçen artışı, bu fakültelerdeki eğitimin yetersizliği, staj sürecinin verimsiz ve sömürü koşulları altında geçmesi, siyasi iktidarın avukatlık mesleğine ve avukatlara yönelik saldırıları da mesleğin içinde bulunduğu sorunları yapısal bir hale getirmiş, dolayısıyla bu duruma karşı verilecek mücadeleyi de tüm bu başlıklarda birlikte verilmesi gereken bir mücadeleye dönüştürmüştür.

  • Hukuk ve Sanat: Yalçın Tosun’la “Mesafenin Şiddeti” Üzerine Bir Söyleşi (27.11.2020)

    Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler (2009), Peruk Gibi Hüzünlü (2011), Dokunma Dersleri (2013), Bir Nedene Sunuldum (2015) adlı öykü kitapları ve Kendini Tutan Su (2016) adlı kitabıyla şiir kitabı ile tanıdığımız Yalçın Tosun’la geçtiğimiz Temmuz ayında çıkan yeni öykü kitabı Mesafenin Şiddeti kitabı nedeniyle konuşmak istedik. Aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yalçın Tosun’a, Mesafenin Şiddeti dışındaki öykü kitapları ve vermekte olduğu Hukuk ve Edebiyat dersleri kapsamında bu iki disiplin hakkında görüşlerini sorma fırsatı yakalayabildiğimiz ve bizi samimiyetle yanıtladığı için teşekkür ederiz.

     

    Selin Aksoy: Hocam öncelikle kitaplarınızın içlerinde o kadar altını çizdiğim, kenarını kıvırdığım sayfalar varmış ki, Hukuk Defterleri dergisinin “Hukuk ve Sanat” sayfası için bu söyleşiyi daha önce yapmadığıma pişman olduğumu belirterek başlamak isterim.

    Kitaplarınızın yalnızca isimlerine baktığımızda dahi bir bütünlük içerisinde olduklarını, birlikte bir öykü kurduklarını düşünüyorum. Nasıl ki son çıkan kitabınız “Mesafenin Şiddeti”ndeki 16 öykü mesafenin türlü biçimlerini bize anlatıyorsa, sanki öykü kitaplarınızın tümü de birlikte bir kurmacanın parçaları gibiler.

    Bir yazar olarak kitap isimlerini nasıl belirliyorsunuz? Kitaplarınız arasında bir süreklilik-devam ilişkisi ya da aralarında bir bağ kuruyor musunuz?

    Yalçın Tosun: Kitaplarımın adlarını çok önemsiyorum. Bir okur olarak da beni bilmediğim yazarlara öncelikle kitaplarının adları sürüklüyor. Aynı çağrıyı başka okurlar da yaşasın istiyorum kendi kitaplarım için. Çarpıcı olduğu kadar kitabın içeriğini de kısacık bir solukta üfleyiversin okurun kulağına. O nedenle bunca önemsiyorum sanırım, içime sinmesi için bekliyorum uzun uzun. Kitaplarım arasında herhangi bir süreklilik-devam ilişkisi kurmuyorum, hayır. Ama kitaplar farklı öykülerden de oluşsa bir kavramsal bütünlüğü andırsın istiyorum.

    S.A.: Hem “Mesafenin Şiddeti”ndeki öykülerinizin hem diğer öykülerinizin çocukluk, büyüme sancısı, homofobi, şiddet, toplumsal sorunlar, yoksulluk gibi bazı ortak tohumları var. Unutulmaya çalışılan, görmezden gelinen ya da üstü örtülenleri (bastırılmaya çalışılanları bazen) yazıyorsunuz. Bir öykü kurarken, böyle bir tohumun çevresinde mi çalışıyorsunuz? İkinci bir soru olarak bu başlıklarla sizin yazar olarak nasıl bir ilişkiniz olduğunu söyleyebilirsiniz?

    Y.T: ‘Tohum’ doğru bir sözcük olabilir. Hep söylüyorum dertlerini yazar insanlar, bu dertler azalır çoğalır bazen renk, bazen deri değiştirir. Ama yazarı o yazar yapan dertleridir. Kendine özgü dünya ağrısıdır. Çıkış noktası genelde bir cümle, bir bakış, bir dokunuş vb. olabilir, önemli değil. O kıvılcımı çakan duygunun bende büyümesi, gelişmesi gerekir zaman içinde. Çünkü ancak öykü kendini diretirse yazılıyor, bir süre sonra. Ben bir yazar olarak hiçbir zaman şunu yazayım, bu konuyu yazmayayım diye bilinçli, hesaplı tercihler yapmadım, yapamam. Kendiliğinden, benliğimden, dertlerimden, etrafımda gördüğüm rahatsız olduğum, sevdiğim, eleştirdiğim şeylerden doğdu hepsi. Dediğim gibi kendiliğindenlikle oluşmasaydı zaten hiç yazmazdım. Gerek duymazdım buna.

    S.A.: “Mesafenin Şiddeti”ndeki bazı öykülerinizin okuyucu sonunda şaşırtan bir yapısı olduğunu düşünüyorum, ben bunları okurken çok keyif aldım. Ana karakterin çevresinde başlayan bir öykü, çok farklı bir karakterin hikayesi ile sonlanıyor. Örneklemek isterim; Primadonna’nın Ölümü’nde kızları Arya ve Daria’nın annelerinin mirası olan sesi kazanabilmek için yaptıkları mücadele ve birbirlerine olan öfkelerini Primadonna’nın varlığı üzerinden okurken, görünmeyen emek olan dadı Ursula’nın hikayesi ile sarsılıyoruz adeta. Piç öyküsünde de, altın sarısı saçlı oğlan Akın ile başlayan öykü, eşcinsel ve vicdanın sembolü Kerem’in hikayesine (mi) dönüyor. Ya da aramızdaki mesafeler bunlar mıdır?

    Y.T.: Bu hep yapmak istediğim bir şeydi sanırım. Bir öykü aslında hiçbir zaman tek bir kişinin öyküsü değildir benim yazılarımda. Bir izin sürüldüğü, bir duygunun namlunun ucuna gelip öykünün sonuna kadar orada beklediği, hareketlerin sözcüklerden daha ön planda olduğu -tıpkı hayatta olduğu gibi- küçük dünyalar yaratmak istedim. Mesafenin Şiddeti’nde bu sanki biraz daha öne çıktı. Aynı zamanda öyküye çok katmanlı bir yapı kazandırdığını da düşünüyorum bu durumun. Ama dikkatsiz yapıldığında öyküyü dağıtma riski de var. Bıçak sırtı bir durum aslında nereden bakılırsa. Ben bıçak sırtlarını seviyorum, garanticilik yapımda yok sanırım.

    S.A.: Öyküleriniz, okuyucuların kendilerini sorgulamalarına, kendi yargılarından, bakış açılarından, düşünme biçimlerinden utanmalarına yol açıyor. Ama sonunda hüzün ve huzursuzluk hisleri baskın çıkıyor. Siz yazarı olarak, öykülerinizin okuyucuda bırakmak istediği duyguyu veya değişimi nasıl açıklamak istersiniz?

    Y.T.: Rahatsız etmeyi, huzur kaçırmayı, insanları konfor alanının dışına itmeyi seviyorum sanırım yazdıklarımla. Ufak değişimler umuyorum. Zaten büyük değişimlere inanmıyorum. Nedamet getirelim önyargılarımızdan, fark etmeden ötekileştirmelerimizden ve elimizde hemen yapıştırmaya hazır yaftalarda dolaşmalarımızdan. Hüzün, huzursuzluk, rahatsızlık, sorgulama… Hepsini kullanabiliriz açıklamak için. Ama hiçbiri tek başına yeterli ve tanımlayıcı olamaz.

    S.A.: Klişe bir soru olacak bu ama okuduklarımız aynı zamanda bizi oluşturanlar olduğu için ben de sormak istiyorum. Etkilendiğiniz, tekrar tekrar okumak istediğiniz kitaplar var mıdır? Bir de keşke bir kitap daha yazmış olsaydı dediğiniz yazarlar var mıdır?

    Y.T: Sevdiğim, çok sevdiğim yazarlar var elbette benim de: Louis-Ferdinand Céline, Raymond Carver, Çehov, Max Frisch, Sevim Burak, J.M. Coetzee, Julian Barnes, Romain Gary, İtalo

    Svevo, Füruzan, Sait Faik ilk aklıma gelenler… Aslında öyle çok ki, ama beni en çok etkileyen yazarlardan biri Katherine Mansfield’dir ve en sevdiğim öykülerden biri onun ‘Bahçe Partisi’ adlı öyküsüdür. Tekrar okumak isterim onu sık sık. Keşke daha çok yazsaydı dediğim çok yazar var ama bir yandan şöyle düşünüyorum: Belki çok yazsalardı onları bu kadar çok sevmeyecektim, kim bilir.

    S.A.: Sizin Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eski öğrencilerinizden biri olarak, benim algımda bıraktığınız kimliğin hukukçu değil yazar olduğunu itiraf etmem gerekir. Belki okuldan ayrılalı çok zaman geçtiğinden ve sizin sıkı bir okurunuz olduğumdan olabilir. Ancak bu bağlamda birbirleri ile bağlantılı sayılabilecek iki sorum var. Birincisi, -Medeni hukuk kürsüsünde görev almanız nedeniyle – maddi hukuk kimliğinizle yazar kimliğinizi ayırabiliyor musunuz ya da bu iki varoluş birbirlerine nasıl bakıyorlar? İkincisi ise maddi hukukun pozitif ve “her türlü şüpheden uzak” gerçekleri içinde çalışmak, hayatı kurgu ve metaforlarla dile getirmede sizi zorluyor mu?

    Y.T.: Hukukçu kimliğim kimliklerimden sadece biri, yazarlığımı nasıl etkiledi, etkiliyor ben de tam olarak bilmiyorum. Medeni hukukçu olmam mesela, bir farklı özellik mi kattı, yoksa ceza hukukçusu olsam farklı bir yazar mı olurdum? Şüpheliyim. Ama hukuk eğitimin sorgulayıcı, analitik düşünmeye yönelten bakış açısının işime yaradığını düşünüyorum. Onun dışında iki kimliğim bana birbirini besleyen ve birbiri üzerinde olumsuz bir etki yaratmayan farklı iki yönümmüş gibi geliyor.

    S.A.: Cemal Bali Akal hocamızla birlikte hazırladığınız “Edebiyat, Hukuk ve Sair Tuhaflıklar” kitabındaki Truman Capote’un “Soğukkanlılıkla” adlı romanı üzerine yazdığınız “Soğukkanlılıkla, Gerçeği Kurgulamak” metninizde “Gerçeğin sert örtüsünü biraz kaldırmak, onu cesurca bozmak, çarpıtmak ve edebi hale getirmek. Edebiyat biraz da bu değil midir?” diyorsunuz. Sizce edebiyat, hakikatin ortaya çıkmasında veya hakikati anlamamızda işlevsel bir araç olarak görülebilir mi? Aynı atıftan, sizin de öykülerinizde gerçeğin “epey” sert örtüsünü kaldırıp, en görmek istemediğimiz gerçekleri göstermek istediğinizi söyleyebilir miyiz?

    Y.T.: Öncelikle hakikati göstermeyi edebiyatın üstüne bir yük olarak yüklemeye karşıyım. Ama iyi edebiyatın bunu doğası gereği zaten yaptığını düşünüyorum. Meselesi olan, bir tokadı olan metinlerdir sahici edebi metinler. O sarsıcılıkta bir sürü kazanım vardır okuyanlar için. Hakikatin görünüm biçimleri farklı farklıdır, edebiyat bu anlamda çok zengin imkanlar sunar insana. Görmek istemediklerimiz yanında farkında bile olmadığımız hakikati duyumsamamızı sağlar bence edebiyat. Ben de öykülerimle bunu yapabiliyorsam mutlu olurum elbet.

    S.A.: Hukuk ve Edebiyat ilişkisine dair dergimizde bazı yazılara yer verdik ve atölye çalışmaları yaptık. Cemal Bali Akal hocamızın da bu alana katkıları çoktur. “Hukuk ve Edebiyat”ın interdisipliner bir alan olarak hukukçulara ne ifade etmesi gerektiğini okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

    Y.T.: Bu ilişkinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Cemal Bali Hoca’yla birlikte yıllardır verdiğimiz ‘Edebiyat ve Hukuk’ dersinde de bunu aktarmaya çalışıyoruz hukuk öğrencilerimize. Roman, şiir, öykü okumanın hukukçuluklarına neler katacağını da tartışıyoruz elbette. Edebiyattaki hukuku görmelerinin yanında hukuktaki edebiyattan da söz açıyoruz. Hukukun genel prensiplerine, kavramlarına bakış açılarını edebiyatın süzgecinden geçirerek yeniden inşa etmelerini izliyoruz keyifle. Ezbere değil okudukları metinlerin ışığında kendi vardığı sonuçlarla anlamlandırmalarını istiyoruz bazı şeyleri. Bu ilişkiler ağının üzerine daha fazla düşünülmesi, daha fazla yazılıp çizilmesi gerektiğini, bunun hukukçular için de büyük kazanımlar getireceğini düşünüyorum sonuç olarak.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

  • Hukuk ve Sanat: İki Aslan Asker Şvayk: Necla Fertan Ertel ve Gülçin Çaylıgil

    Bilgesu Erenus başlıktaki bu sözleri, Jaroslav Hašek’in taşlama türündeki Aslan Asker Şvayk adlı mizah romanına atıfla; Necla Fertan ve Gülçin Çaylıgil’in bir duruşmada birlikte savunma yaparken çekilmiş fotoğraflarının altına yazar. İnceleyeceğimiz iki kitapta aynı dönemin, aynı ya da benzer davalarına girmiş iki mücadeleci kadın avukatın hayatlarını okuruz.

    Necla Fertan Ertel’in Erol Köktürk tarafından 1999 yılında yapılan söyleşilerinden oluşan “Minnacık Bir Dev Avukat Necla Fertan Ertel: Kendi Ağzından Yaşam Öyküsü” kitabı adından da anlaşıldığı gibi nehir söyleşi türündedir. Bilgesu Erenus’un kaleme aldığı “Böyle Bir Dünya: Gülçin Çaylıgil Davası” ise yine Gülçin Çaylıgil ile yapılan söyleşiler yardımıyla hazırlanmıştır, ancak biyografi türündedir. Yazarın, Gülçin Çaylıgil’in kendini anlatışına bir etkisi, anlatılana eklenmiş kendi yazarlık kurgusu vardır.

    Bilgesu Erenus, yazdığı kitabın türünü, bir yerde “biyografi” (Sf:186) bir yerde de “anı-roman” (Sf:214) olarak tanımlıyor. Bu tanımlama, Erenus’un kitabın kurgusuna yukarıda da değinildiği gibi kendini de katması ve kitabı okuyucunun hangi gerçeklik inancıyla okuyacağı anlamında önemli. Zira otobiyografi ve biyografi türü tarih ile edebiyat arasında, tarihe daha yakınken; okuyucu için daha kolay okunabilir olsa da anı-roman türünde edebiyata daha yaklaşıldığı görülür. Erenus, kurgusunu Gülçin Çaylıgil’in anlattıkları üzerinden bir dava dosyası yaratarak roman türünde yapmıştır. 12 Eylül döneminde avukatlık yapmış Çaylıgil’in “12 Eylül’ün yargısı tarafından yargılandığı”na ilişkin bu kurgunun hayli yaratıcı ve başarılı bir anı-roman-biyografi örneği olduğunu söylemek gerekir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Adli Tatil’de Okuma Önerileri

    Yayın Kurulu’ndaki arkadaşlar sağolsunlar bu sayıda “Hukuk ve Sanat” editörü olarak tarafıma bolca yer verdiler. “Sanat ve hukuk” ve aslında daha genel olarak “sanat ve politika/toplum” arasındaki ilişkinin oldukça önemsendiği bir yayın kurulunda olmanın faydalarını fazlasıyla gördüğüm reddedilemez bir gerçek.

    Ancak 14. sayımızda artık bildiğiniz gibi, “Hukuk ve Sanat” sayfamızda ne Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sına ne Kafka’nın Dava’sına yer verdik… Evet bu metinlerin siz değerli okuyucularımız tarafından okunduğunu varsayıyorum. Keza bu metinler hakkında yabancı dildeki araştırmalar bir yana Türkçe’de dahi çok önemli incelemeler ve makaleler yazıldı .

    ***
    “Yaz tatilinde okunacaklar” listeleri ise, aslında okuma eyleminin ne kadar “az” önemsendiğini göstermektedir. Özellikle hukukçuların “okuma eylemini” hayatının “yemek veya uyumak” kadar doğal bir parçası haline getirmesi gerektiği açıktır.

    Ancak Türkiye’nin siyasal hareketliliği, kapitalizmin emek sömürüsünün özellikle genç ve stajyer avukatlar ile genç akademisyenler üzerindeki yoğunlaşan görünümü dikkate alındığında, yemek yemeğe veya uyumaya bile

    vakit bulunamadığı gibi kitap okumaya da ayrılan zaman kısalıyor.

    “Adli Tatil”de bu yoğunluk azalmamakla beraber, bu kez biraz da “espiri”li olsun diye okuma önerisi yapalım ve adına da “Adli Tatil’de okuma önerileri” koyalım dedik. Bu uzun giriş sonrasındaki naçizane önerilerim:

  • Hukuk ve Sanat: Haldun Taner’in “Eşeğin Gölgesi” Oyunu Üzerine Kısa Bir İnceleme

    Giriş

    Bugün, Türk tiyatro tarihine baktığımızda, 1960-1970 döneminin çok ayrı bir yeri ve en verimli dönemlerden biri olduğunu hiç gocunmadan kabul etmek gerekir. Döneme baktığımızda Haldun Taner, Turgut Özakman, Aziz Nesin, Adalet Ağaoğlu, Melih Cevdet Anday, Orhan Asena, Rıfat Ilgaz, Recep Bilginer, Vasıf Öngören, Aydın Engin, Erol Toy, Necati Cumali, Turan Oflazoğlu, Refik Erduran ve Sermet Çağan gibi isimlerin yazar ve (kimilerinin) yönetmen olarak aktif bir şekilde ürettiğini görüyoruz.

    Yine bu dönemde epik tiyatro, Türk tiyatrosunu belirgin bir düzeyde etkilemiş, yazarlar geleneksel Türk tiyatrosu ile epik tiyatro kuramını harmanladığı metinler kaleme almış ve bu şekilde sahnelemeler yapmıştır. Epik tiyatronun tam da 60-70 döneminde tiyatroyu (ve daha da geniş anlamıyla sanatı) etkilemesi rastlantısal bir durum değil. Piscator’un politik tiyatro anlayışından etkilenen Brecht’in ortaya koyduğu epik tiyatro anlayışı Almanya’da 1930’lu yıllarda görülmeye başlanmıştır. Aradan otuz yıl geçtikten sonra Türkiye’de yer bulması, 1960’lı yılların politik ortamının bu tarz eserlerin yazılıp sahnelenmesine uygun zemin oluşturmasıdır.

    Zira epik tiyatro, insanı toplumsal çelişkiler üzerinde düşünmeye iter. Türkiye siyasi tarihine baktığımızda, bu dönemin sınıflararası çatışmaların yoğun bir biçimde yaşandığı, siyasal iklimin farklı yönden estiği bir dönem olduğunu, dolayısıyla sınıf çelişkilerinin gündemde olduğunu söyleyebiliriz. 27 Mayıs sonrasında yeni bir sol kuşağın alana girmesi, Türkiye sol hareketinin en güçlü dönemlerinden birini geçirmekte olması, aydınların, gençlerin, kadınların, öğrencilerin, işçilerin sol bir siyasal mecraya aktıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal örgütlenme oranınında oldukça yüksek olduğu bu dönem sanatsal üretimi de etkilemiştir. Böyle bir tabloda, toplumsal sorunlara duyarlı tiyatroların çoğalması Brecht’in “Epik Tiyatro” anlayışından etkilenmeyi de beraberinde getirmiştir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Suçlu mu? Suçsuz mu? Yoksa İnsanlık Onuru mu?

    Türkiye’de Suç-1 ve Suç-2 kitapları ile tanınan ve aynı zamanda bir ceza avukatı olan Ferdinand von Shirach’ın “Terör” oyunu Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun bu sezonki oyunları arasında yer alıyor ve hakkını vermek gerekiyor ki, şahane bir biçimde sahneleniyor. Ancak biz bu yazımızda, sahnelenme teknikleri veya oyunculuklar yerine daha çok oyunun içeriğine, metnine ve tartıştırdığı öze odaklanacağız.

    Dünya çapında 75 tiyatroda aynı anda oynanan ve interaktif bir oyun niteliğinde olan oyun, baştan sonra mahkeme salonunda geçiyor ve bir yargılamayı konu ediniyor. 164 sivil yolcusu bulunan bir Lufthansa uçağı, bir terörist tarafından kaçırılarak o sırada 70.000 kişinin bulunduğu bir futbol stadyumuna düşürülecektir. Bunu önlemek amacıyla olay yerine gönderilen Alman Hava Kuvvetlerinin savaş jet pilotu Binbaşı Lars Koch uçaktaki 164 kişinin hayatı ile stadyumdaki 70.000 kişinin hayatı arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor ve Anayasaya aykırı hareket ederek son anda uçağı düşürüyor, böylece içindeki sivil yolcuların ölümüne neden oluyor. Oysa Alman Anayasa Mahkemesi kararına göre hiç kimsenin yaşamı diğerinin yaşamına üstün tutulamaz ve ölçülemez. Bu nedenle Lars Koch tutuklanıyor ve yargılamasına başlanıyor. Kararı vermek ise seyircilere bırakılıyor: Suçlu mu? Suçsuz mu?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Umudun Tükenmeyişi: “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”

    Edward Hallet Carr, “Tarih Nedir?” adlı kitabında, tarihin yorum olduğunu belirterek, nesnel bir tarih olamayacağını, bu nedenle tarihten önce tarihçinin incelenmesi gerektiğini söyler. Ona göre “Tarihçinin nesnelliği, nesnel olunamayacağını bilmesinden ve kendi zamanını aşabilmesinden ibarettir”. Yani tarih yazmak, geçmişteki olaylara bakan tarihçinin, bunları kendi zihinsel süzgecinden geçirip kendi yorumu ile geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmasıdır. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz günler ileriki kuşaklarca “tarih” olarak okunduğu dönemde, aslında bugünün olaylarını “kendi gözüyle” seçen ve anlatanın görüşüne göre aktarılmış olacaktır.

    Türkiye’nin yakın geçmişine baktığımızda ise, her ne kadar bu geçmişin aktarımının daha o geçmişte yaşayanlar hayatta olmasına rağmen çarpıtılarak aktarıldığı açıktır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin dahi okuması değiştirilerek anlatılmaktadır. Bir başka deyişle geçmiş, egemen ideoloji tarafından dönüştürülmekte ve bu şekilde “tarih” olarak yazılmaktadır.

    Ancak belirttiğimiz gibi yakın geçmişimizin tanıklarının hala hayatta olduğu ve neyse ki tüm baskılara rağmen de içinden geçtikleri siyasal dönemleri roman, anı, biyografi, deneme gibi herhangi bir yazın türünde kaleme aldıklarını görmekteyiz.

    Türkiye tarihinin en önemli dönemeçleri (belki de “dönememeçleri” demek daha doğru) 12 Mart ve 12 Eylül, her ikisi de bir ölçüde kendi edebiyatlarını yaratmış tarihsel kesit olarak edebiyatta boy gösterir ve okurlara bir tanıklık konumu sunar. Bu konum, sadece o yılların sınıfsal ve politik gerilimine, çatışmalı atmosferine ve askeri müdahale ile şekillenen tarihine bir yeniden bakış olanağı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bellek ve belleğin tarihsel gerçeklik ile olan ilişkisi üzerine düşünmek için de verimli bir hareket alanı sağlar.1 Çünkü geçmiş, yukarıda da belirttiğimiz üzere sabit bir şekilde keşfedilmeyi beklemez; bugün ve bugünün amaçları (ve/veya egemen ideolojisi) doğrultusunda sürekli olarak yeniden üretilmektedir.

    Anı kitapları ve anılardan türeyen romanlar veya sol tarih referanslı romanlar, belli bir bütünlüğün derinleştirilmesi, ayrıntıları ile kavranması için vazgeçilmezdir. Ancak sadece bununla yetinmek, tarihi anılardan, romanlardan öğrenmeye kalkmak eksik ve yanlış bir öğrenme biçimi olmakla birlikte kişisel tarih toplumsal olandan ayrılamaz, bu nedenle her anlatı bize mikro bir tarihi de sunar. Bu anlamda anılar, biyografiler, otobiyografiler daha önce de belirttiğimiz gibi tarih ile edebiyat arasında durur.

    Sevgi Soysal’ın Ankara’da bulunan “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”nda geçirdiği tutukluk günlerinden esinlenerek kaleme aldığı “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” adlı kitabı da 1960 Anayasası ile esen demokratik bir rüzgâr ile gelişen ve örgütlenen ve aynı zamanda geniş bir toplumsallığa yayılan sola indirilen ilk darbe olan 12 Mart Darbesi sonrasına ayna tutar. Kısa hikâyelerden oluşan kitap günlük gibi kaleme alınmış olup, 12 Mart gibi “buz gibi acı” dönemini; askeri darbenin toplum üzerindeki baskısını, faşizmin sol örgütlere ve siyasi tutuklulara, tutuklu ailelerine yaptıklarını anlatmasına rağmen Soysal’ın sıcak ve samimi dili “dönem romanlarından” ayırır ve yükseltir bu metni.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.