Yazar:

  • Mercek: Bir Daha Yaşamamak İçin!

    17 bin yurttaşımızın hayatını kaybettiği 1999 Gölcük depreminin üzerinden 23 yıl geçti. Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, depremle mücadele amacıyla yapı denetim yönetmeliklerini değiştirdi, 2009 yılında afet yönetimini tek bir çatıda (AFAD) topladı. İnternet sitesinde verilen bilgilere göre yapılan değişiklikler kapsamında AFAD yönetim modelinde öncelik kriz yönetiminden risk yönetimine verilmiş, “Bütünleşik Afet Yönetimi Sistemi olarak adlandırılan bu modelde, afet ve acil durumların sebep olduğu zararların önlenmesi için tehlike ve risklerin önceden tespiti, afet olmadan önce meydana gelebilecek zararları önleyecek veya en aza indirecek önlemlerin alınması, etkin müdahale ve koordinasyonun sağlanması ve afet sonrasında iyileştirmeçalışmalarınınbirbütünlükiçerisinde yürütülmesi” öngörülmüştü. Yine depremle mücadele kapsamında, depreme dayanıksız olan yapıların yenilenmesi gerekçesiyle 2012 yılında kentsel dönüşüm seferberliği başlatıldı. Tüm bu kağıt üstünde depremle mücadele kapsamında yapılanların uygulamasının sonuçlarının ise neler olduğunu ya da en naif tabiriyle “yetersizliğini” 6 Şubat’ta gördük.

    6 Şubat Pazartesi günü Kahramanmaraş merkezli, 7.6 ve 7.7 büyüklüğünde iki depremle gerçek anlamda tüm ülke olarak yıkıldık. 16 Şubat tarihinde Bakanlığın açıklamalarına göre şu ana kadar yapılan incelemelerde 56 bin 80 binanın yıkık, acil yıkılacak ve ağır hasarlı olduğu anlaşıldı. Resmi rakamlara göre 38 bin 44 yurttaşımız ise hayatını kaybetti. Daha enkaz altından çıkarılamayan ve aileleri tarafından aranan binlerce kişi bulunuyor. Temel kazılmadığını gösteren domino taşları gibi yıkılan binalar, un ufak yerle bir olan binalarda kullanılan demir ve betonlar, çıkarılan yönetmeliklere uyulmadığını ve bu anlamda denetimlerin yapılmadığını açıkça gösteriyor. Bir planlama – sosyal bir proje kapsamında meslek odaları ve akademisyenler ile birlikte – yapılmayan, özel sektörün eline bırakılan kentsel dönüşümün ise müteahhitler için rant kapısı olduğu, binlerce kişiye mezar olan milyon Türk liralarını aşan konutlara bakınca daha anlaşılıyor. Afet yönetiminin koordinasyonunu sağlaması gereken AFAD’ın depremin üçüncü gününde gelmesi ve hala tam koordinasyonu sağlayamamış olması 99’dan beri bu açıdan bir sıçramanın yaşanmadığını acı bir şekilde ortaya koydu. Binlerce yurttaşımız arama kurtarmadaki koordinasyonsuzluk nedeniyle soğukta göçüklerin altında “yardım edin” sesleri her saat azala azala hayatını kaybetti. Ve insanlarımızın yaşadığı bu çaresizliğin bir nedeni de parti-devletinin somut olarak gözümüze çarptığı, Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere hiçbir kurumun yardım etmek için bile inisiyatif alamadığı bir yönetim anlayışıydı.

    Depremin bir doğal afet olması karşısında insanlık bu afetlerden zarar görmemek için bilimi ve teknolojiyi kullanarak uzun yıllardır çözümler üretiyor. 2023 yılında bu gelişmeler ve bilim karşısında on binlerce ölen insanımıza ve onların ailelerine deprem için “kader” demek büyük bir riyakarlıktır.

    Erdoğan iktidarının birinci senesinde gerçekleşen Bingöl depreminden sonra “Ülkenin temel sorunları büyüdü, hiçbir sorun sistemin uygulama biçiminden bağımsız olarak ortaya çıkmayacağı ve sistem iyi işletilmeden çözülemeyeceği için Ankara, Anadolu’nun talepleri altında ezilip kaldı. Bakın her acının, her felaketin ardından esasında tartıştığımız bir zihniyettir. Yeraltında fay kırıklıklarından önce, bağışlayın söylemek zorundayım, kırılan ar damarlarıdır. Birbirini tetikleyerek kırılan bu iki faydan sonra malzemeden çalmayı alışkanlık haline getirenlere, yolsuzluktan ve usulsüzlükten beslenenlere gün doğmuştur. Bu aksaklıkları, bu çözümsüzlükleri gidermek için bataklığı kökünden kurutmak, sorunları kaynağından çözüme kavuşturmak zorundayız. Bunun için hepimize sorumluluklar düşüyor.” demişti.1 Evet, yardıma gelen diğer siyasi partileri ve demokratik kitle örgütlerini engellemeye çalışmak, basının yaptığı yayınları yalancılıkla ve devleti zayıf göstermeye çalışmakla suçlamak, depremzede yurttaşları iktidarı eleştirileri nedeniyle gözaltına almak, ar damarının çatladığını gösteriyor. Ve evet, Ankara bu depremde “Anadolu’nun altında kalmıştır” ve üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeyen herkesin sorgulanması gerekmektedir.

    Biz hukukçuların, müteahhidinden yapı denetçisine, oturum izni veren idari yetkililerden bakanlıklara, deprem sonrası yaşanan eksikliklerden sorumlu görevlilere kadar bu sorumluluğu yerine getirmeyenlerin hukuk önünde hesap vermesini sağlamak, ölen on binlerce yurttaşımıza boynunun borcuysa, bir o kadar da hala nefes alan ve deprem riskiyle burun buruna olan diğer milyonlara karşı sorumluluğudur. Ve yine biz hukukçuların, yurttaşlarımıza deprem bahane edilerek yapılacak seçimlerin ertelenmesinin hukuka aykırı olduğunu söylemek ve bunun yapılmaması için mücadele etmek de bir o kadar acı çeken halkımıza karşı ve gençlerimizin geleceği için sorumluluğudur.

    Bir yeni depremde on binlerce yurttaşımızı bir daha kaybetmemek için sorumluluğumuzu yerine getirmek zorundayız.

  • Mercek: Özlemini Hissettiğimiz Yarınlar İçin

    Yeni bir yıla daha giriyoruz…

    Covid-19 salgını hala devam ederken, ülkede ekonomik ve siyasi kriz de kendini fazlasıyla hissettiriyor.

    2021 yılından aklımızda kalan kimi konular ise, iktidardaki kimi iç hesaplaşmalar sonucu yapılan yolsuzlukların mafyalar aracılığıyla teşhiri ve buna karşı savcıların sessizliği, sözde demokrasi adına getirilen işlevsiz yargı paketleri ve yargının dini referanslarla daha fazla bağının kurulma çabaları, özellikle AİHM kararlarının uygulanmaması konusunda iktidarın yargıya doğrudan müdahalesine ilişkin yaptığı açıklamalar, dış ilişkilerde süren gerilimler ve içeride daha fazla yoksullaşma, daha fazla yoksullaşma… Bu tabloda 2021 yılı adına tek iyi hatırlanabilecek husus ise, TBB seçimlerinde başkan olarak görevini yerine getirmekten uzak Feyzioğlu’nun seçimlerde kaybederek, Erinç Sağkan’ın başkan seçilmesi olabilir.

    Gerçekten de, yılın sonuna doğru iktidar, temel görevi olan yurttaşının refahını sağlama işlevini yerine getiremediğini bir kez daha açıkça göstermektedir. Açıklanan verilere göre Ekim ayında 4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 10.000 TL olmuştur. Döviz kuru değişikliği nedeniyle bu miktarın çok daha arttığı söylenebilecektir. Asgari ücret tartışmasına ilişkin yapılan tartışmalar da, yurttaşın ekonomik sorunlarını bertaraf etmekten öte bir ücret kararlaştırılacağını gösteriyor.

    O halde, Türkiye’de ekonomik ve siyasi krizin büyüyebileceği öngörülebilir. Ve ekonomik/ siyasi krizin büyümesi, kesin olmamakla birlikte, Türkiye’de gelecek dönemde bir değişimin sinyallerini veriyor… AKP iktidarının gidebilecek olması herkes de heyecan yaratsa da, AKP sonrası Türkiye’de neler olabileceği ve bizleri nelerin beklediğinin de düşünülmesi gerekiyor.

    Yazılarımızda hep açıklamaya çalıştığımız gibi, AKP eliyle gerçekleşen ülkemizdeki tasfiye ve yeniden kuruluş süreci sadece AKP’nin tercihi değildir. Bu tercih sermaye sınıfının tercihleriyle uyumlu olduğu için gerçekleşebilmiştir. Bu nedenle, mesele hiçbir zaman tek başına AKP’nin gitmesi olmayacaktır. Keza Erdoğan’ın milletvekilliği yolunu açan CHP, AKP’nin içinden çıkan Deva, Gelecek ve MHP’den çıkan İYİ Parti’den bahsediyoruz… Bu nedenle, değişimin olması durumunda, eşitlik, adalet ve emekten yana bir ülke özlemi içinde olanlara daha fazla iş düşecek.

    Meselemiz eğer sadece döviz kurunun normal bir seyre gelmesi değilse, yurttaşların insanca bir yaşam sürebilmesi için emeğinin karşılığı ücreti alabilmesiyse; ya da ülkede yıllardır talan edilip özelleştirilen kurumların hesabını sormaksa ve bunların yeniden devletleştirilerek halka verilmesiyse; tarımda üreticinin üretimini rahatlıkla yapabilmesinin sağlanmasıysa… Meselemiz sadece cemaat bağlantılı yargıç ve savcıların söz sahibi olmasının engellenmesi

    değilse… liyakate uygun şekilde görev yapan yargıç ve savcıların, hukuka ve adalete uygun kararlar vererek bağımsızlığını iktidara karşı koyabilmekse… Meselemiz sadece başkanlık sistemi değil, gerçek anlamda halkın yönetimde söz sahibi olmasıysa…o halde bize düşen görevler daha artacaktır.

    Dolayısıyla, her sene hatırlattığım 2018 yılının başında sorduğum soruyu yeniden bu döneme ilişkin sorarak yazımı bitireyim:

    “Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

    2022’nin özlemini hissettiğimiz yarınlar için daha fazla mücadele edeceğimiz bir yıl olmasını dilerim.

  • Mercek: Hukukun Laiklikle Mücadelesi (!)

    AKP, 1923 Cumhuriyeti’ni ve yargı dahil tüm kurumlarını alt üst eden ve bu anlamda karşı devrimci bir iktidardır.

    Bu cümle aslında ülkede ve hukuk alanında yaşadığımız süreci anlatabilmek için fazlasıyla yeterli. İktidara geldiğinden beri, AKP, tüm hukuk kurumlarını iğdiş etmiş, Anayasa’da neredeyse değişmeyen hüküm bırakmamış, 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası OHAL döneminde hukuku alt üst etmiş, Başkanlık rejimiyle birlikte bu alt üst edişin sonucu Cumhurbaşkanlığı kararları ve genelgelerle dizayn edilen bir hukuk ortaya koymuş, bunun yanında dini referansları hukuk alanında pekiştirmek için birçok adım atmıştır. 1923 Cumhuriyeti’ni tasfiye eden bu yeni rejimin kodları tam da bu noktaya gelinirken atılan adımlarda aranmalıdır1. 2020 yılına girerken bu sayfadan yazdığımız gibi bu yeni rejim, güçlü yürütme, etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir2.

    Peki bu yeni rejimin bağımlı yargısının referansları nelerdir? Bunlardan en önemlisinin dine ilişkin referanslar olduğu açık. İlk olarak yargıda dini dayanağın artışı yargı kararlarında başlayan yargıçlarla kendini göstermiştir. Yine yakın zamanda Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde sergide dini bir sembolü içeren görselin yere serilmesi gerekçesiyle tutuklanan öğrencilerin AYM’ye yaptığı başvuruda Adalet Bakanlığı’nın Mahkemeye ilettiği görüş, dini dayanakların hukuk alanında nasıl içselleştirildiğinin işaretidir. Bakanlığa göre; “İslam’ın tek yaratıcı olan Allah inancı ve tevhid inancına aykırı olan ‘Şahmeran’ figürünün yine İslam’ın ve Müslümanların yeryüzündeki en kutsal mekan olarak kabul ettiği Kabe’nin tasvir edildiği bir resim üzerine yapıştırılması suretiyle oluşturulması ve sergilenmesi değerlendirildiğinde, gayri muayyen kişilere yönelik alenen yapılan soruşturmaya konu eylemlerin LGBT olarak anılan bir sosyal kesim ve Türk toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman vatandaşlar açısından halkın sosyal sınıf bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edici nitelikte olduğu iddianamede de olgusal temelleriyle birlikte ortaya konulmuştur.”

    Son olarak, yeni adli yılın ilk gününde Yargıtay yeni binası, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş yanında Erdoğan ve Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca’nın birlikte dualarıyla açılmıştır3. Yargıtay başkanı adil ve tarafsız olacağının simgesi olan cübbesiyle elini açarak dua etmekte beis görmemiştir. Devamlı gündeme getirilen yeni Anayasa tartışmalarında AKP’li eski Milletvekili Resul Tosun laikliği dindarlara hayatı zehreden ve toplumu İslam’dan uzaklaştırmaya çalışanlara gerekçe sunan bir ilke olarak görmekte ve Anayasadan çıkarılmasını gerektiğini belirtmektedir. Yine Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkanvekili ve Eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman laiklik ilkesinin yeni anayasada yer almaması; eğer alacaksa da kavramın tanımlanarak hürriyetler altında düzenlenmesi gerektiğini ifade etmiştir.

    Tüm bunlar dini referanslara dayanan yeni rejimin, yerleşme sesleridir. Anlaşılması gereken AKP’nin güçlü bir şekilde ayakta durduğu değil, yeni rejimin ve hukukunun ülkede yerleştirdiğidir. Yeni rejim laikliğin üstünü örtmekte ve ayrıca iktidara bağımlı hale gelen yargının dini referanslarla bütünleşmesini amaçlamaktadır.

    Dualarla açılan adli yıl, cübbeyle dua eden Yargıtay başkanı, tarafsız ve bağımsız olması gereken yargının geldiği durum… Ancak hukukçular ve onların örgütleri olan barolar buna karşı güçlü bir ses çıkarmamış, hatta gündeme dahi almamıştır. Kanıksama ve kabullenme hali mi mevcut yoksa nasıl olsa seçimlerle gidecekler inancı mı(!) Bu adımlar AKP ile sınırlı olmayan yeni rejimin referanslarıdır; dolayısıyla kanıksamamak, kabul etmemek, seçim ve benzeri şeyleri beklememek gerekir. Yapılması gereken, çok normal koşullarda herhangi bir dönemde baro genel kurullarını toplayıp seçim yapıyormuş gibi davranmak değil, bağımsız ve tarafsız yargı için susmamak, alışmamak ve mücadele etmektir.

     

    Dipnot

    1. Buna ilişkin bkz. https://hukukdefterleri.com/akpli-yillarda- yarginin-halleri-dun-ve-bugun/

    2. https://hukukdefterleri.com/2019un-sonuna-gelirken- yeniden/

    3. https://gazetemanifesto.com/2021/kebapcilardan-bahceli- ye-yanit-sira-bize-de-geldi-demek-467502/

  • Mercek: Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru

    2020’nin sonunda Adalet Bakanlığınca, 2021’de yeni reformların hayata geçirilmesinin sürdürüleceği, yargı ve adalet hizmetlerinin etkinliğinin artırılacağı, vatandaş odaklı uygulamaların kalitesini güçlendirecek faaliyetlerin yürütüleceği belirtildi. Bu kapsamda, yeni yılda yargı bağımsızlığı, yargı ve adalet hizmetlerinde performansın artırılması, hukuk eğitimi alanlarında yeni uygulamalar ve düzenlemelerin gündeme geleceği ifade edildi.

    Yine aynı dönemde Cumhurbaşkanı “Hükümete geldiğimizden beri demokrasi ve kalkınma merkezli bir anlayışla ülkemizi güçlendirme amacının arkasında bu gerçek yatıyor. Son 1 yıldır yeni reformu hayata geçiriyoruz. Yaptığımız her reform yerli ve uluslararası yatırımcılara da hitap ediyor. Önümüzdeki aylarda öngörülebilir, kolay erişilebilen yargı sistemi için yeni adımlar atacağız. Yapısal reformların içindeyiz. Ülkemiz yatırım hukuku standartlarına sahiptir. Hukuk sistemimizin taraflarıyla, ekonominin tüm temsilcilerinin istişareleri ile ortaya çıkacak ihtiyaçları süratle hayata geçirerek ülkemizi yeni döneme hazırlayacağız. Yatırım iklimini olumlu yönde geliştireceğiz. “ açıklamasında bulundu.

    Hatırlarsak 3. Yargı Reformu Strateji Belgesi, 30 Mayıs 2020 tarihinde açıklanmış ve o tarihten bu zamana kadar üç paket yürürlüğe girmişti. Bu paketlerin yansımalarının etkisiz olduğu herkesin malumu.

    Ne var ki herkes, reform lafını ağzından düşürmüyor. Hatta İstanbul Havaalanında 7/24 hizmet verecek adliye bile, Adalet Bakanlığı tarafından reform kapsamında yapılan bir yenilik olarak sunuldu. Bu reformların devamının geleceği ifade edildi. Çalışmalarının sürdüğü ve Ocak sonuna doğru yeni bir paketin geleceği konuşuluyor. Herkesin dilindeki bu reform söyleminin anlamı nedir?

    Çok açık ki, pandemi dönemiyle birlikte ekonomik olarak daha da sıkışan AKP, Türkiye’nin normalleştiği ve sermayenin yatırım yapabileceği bir ülke olduğunu anlatma derdinde. Kapitalizmin doğası gereği, sermayenin rahat hareket edebilmesi için, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik şart. Yine çıkan uyuşmazlıkların hızlıca çözümü ve yine bu uyuşmazlıklara kaybedilecek paranın da önceden öngörülebilir olması gerekiyor. Ayrıca AB ile ilişkilerini düzeltmeye çalışan AKP, demokratik bir ülke olduğunu da göstermek istiyor. Uzun tutukluluk sürelerine ilişkin tartışmalar veya hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı da hem AB’nin hem de sermayenin güveninin kazanılmasına yönelik.

    Tam da bu yüzden Erdoğan; demokrasi, yargı bağımsızlığı, kolay erişilebilen yeni yargı sistemi, ihtisas mahkemelerinin yaygınlaştırılması, tahkimin teşvik edilmesi, ticari uyuşmazlıklar için arabuluculuk merkezleri gibi alternatif çözüm yollarının arttırılması, davaların hızlandırılması konularını gündeme getiriyor.

    Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi[foot]Şenöz, Evrim, 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk, Hukuk Defterleri, Temmuz/Ağustos 2019, S. 20, https://hukuk- defterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot] bu reformlar sadece hukukun daha çok piyasalaşmasına ve yargının daha çok özelleşmesine neden olacaktır. Yoksa bir günde atanan Yargıtay üyesinin, göreve başlamadan Anayasa Mahkemesine aday olup, HSK seçimlerinde en çok oyu alıp Anayasa Mahkemesi üyesi olduğu; AİHM kararı karşısında Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakmayan ya da kendi yüksek mahkemesi AYM’nin kararını tanımayan ilk derece mahkemelerinin olduğu bir yargı yapılanmasından bağımsızlık beklemek; Meclis’te halkın temsilinin en yüksek oranda sağlanabilmesi için yapılması gereken değişiklikler yerine, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemini değiştirmek için formül arayışında olan bir iktidar ve ortağı partiden de demokrasi beklemek en hafif tabiriyle naiflik olacaktır.

    İşte, bu reformların bizi daha mı demokratikleştireceği yoksa daha mı sermayeye bağlayacağı sorusunun cevabı çok açık. Önümüze gelecek her reformu tek tek tartışmanın bir anlamının olmadığı ise izahtan vareste. O hâlde, tartışmamız gereken esas konular tüm önemiyle hâlâ ortada duruyor: Nasıl bir meslek, hukuk ve ülke istiyoruz?

  • Mercek: Korona Fırsatçılığı

    Koronavirüs salgını ülkemizi ve tüm insanlığı tehdit etmeye devam ediyor. Türkiye’de 20 Eylül tarihli resmi rakamlara göre salgına yakalananların toplam sayısı 302 bin 867; salgın nedeniyle ölen kişi sayısı ise 7 bin 506.

    Siyasi iktidarların tüm dünyada salgına ilişkin önlem almakta gecikmesi bir yana, kapitalizmin sağlık sisteminin salgın karşısında çöktüğü, salgınla mücadelenin sağlık emekçilerinin üzerine yıkıldığı, salgını dizginlemek ve yok etmek için bilimsel ve kamusal bir planlamanın olmadığı açıkça görülüyor. AKP iktidarı da bundan azade değil. AKP salgının başlangıç döneminde üretimi tamamen durdurmayarak yarı karantina politikası izlemiş ve hastanelerin hizmet verebilme kapasitesini korumayı hedeflemişti. Bu politika salgını bitirmeyip oranları azaltsa da, Haziran ayı itibariyle önlemlerin azaltılması bulaş sayısı ve ölüm oranlarını artışa geçirdi.

    Salgınla mücadele sürecinin yönetimindeki temel sorunlar bu sayımızın dosya konusu olarak diğer yazarlar tarafından derinlikli yazılarla değerlendiriliyor. Bu yönetim sorunları yukarıda belirttiğimiz gibi, sadece Türkiye’ye ilişkin olmayıp, kapitalizmin bir krizidir. Ancak salgın sadece iktidarların salgınla mücadeledeki başarısızlıklarını değil, bu krizi nasıl fırsata çevirmeye çalıştıklarını da gösterdi.

    Elbette her krizi fırsatı dönüştürmek isteyenler çıkar. Bu salgın döneminde de yaşamsal ürünlerin fiyatlarındaki artışlar ya da kredi faizlerinin düşmesi nedeniyle araba ve ev fiyatlarındaki artışlar bunlara örnek gösterilebilir. Devletlerin görevi ise kriz fırsatçılarına karşı önlem almak, halkın salgın nedeniyle uğradığı zararı azaltmaya çalışmak olmalıdır. Ne var ki, ülkemizde bu fırsatçılığı yapan ya da olmasına izin verenlerin başında siyasi iktidar geliyor.

    Bu konuda akla ilk gelen örnek, daha salgının nasıl bulaştığı, etkilerinin neler olacağı bilinmez iken, Atatürk Havalimanına hastane yapılmasının gündeme gelmesidir. Bunun nedeni COVİD-19 nedeniyle hastanelerin yeterli gelmemesi ve yeni hastanelerin yapılması gerekliliği olarak açıklanmıştı. Ne var ki, Atatürk Havalimanında bulunan birçok binanın kullanılması yerine pistin kırılarak hastane inşaatının başlamasından sonra Sağlık Bakanı’nın açıklaması ile anlaşılmıştır ki bu hastane halk sağlığı için değil, sağlık turizmi için kullanılacaktır.

    Herkese“evdekal”çağrılarıyapılırken,çevrenin talan edilmesine de tam gaz devam edildi. Örneğin; Mart ayında, Kanal İstanbul projesi kapsamında ilk ihale gerçekleşti, Eskişehir Sivrihisar’da, TMSF yönetimindeki Koza Altın İşletmeleri tarafından yaşam alanlarının yakınına 40 hektar alan içinde 1 milyon 750 bin metreküp kapasiteli atık depolama göleti yapımı için çalışmalar başlatıldı. Yine Mart ayı ortasında başlayan bir inşaat da, Burdur Yeşilova’daki Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi çalışmalarıydı. Nisan ayında korona nedeniyle hiçbir etkinliğin yapılamadığı bir dönemde Bursa’nın Çalı mahallesinde 2011 yılında ihalesi yapılan Hidro Elektrik Santrali inşaatına bir anda başlandı. Çevreyi talan projelerinin uygulanması hız kesmezken, yayınlanan yönetmelik ve cumhurbaşkanlığı kararları ile bu talanı daha da büyütecek adımlar atıldı. Mart ayında Resmî Gazetede yayınlanan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan değişiklikler ile koruma alanlarında, entegre tesis, turizm ve yerleşimlere izin verilerek, bu bölgelerin imara açılması onaylanmış oldu. Yine cumhurbaşkanı kararı ile Ankara Ulus Tarihi Kent Merkezi’nin “acele kamulaştırılması” da bu fırsatçılığa bir örnek.

    En büyük fırsatçılık ise üretimdeki ekonomik kayıpların yine emekçilerin üzerinden giderme yolunun seçilmesi oldu. Son altı aya bakıldığında, işçilerin haklarını gasp edecek birçok düzenlemenin hızlıca geçirildiği görülecektir. İşverenlerin ücretsiz izne istedikleri gibi çıkarabilmelerine olanak tanınması, kısa çalışma ödeneğine başvurularda denetimin yapılmaması nedeniyle birçok çalışanın bu ödenekle geçinmek zorunda kalması, işçilerin ücretsiz izne çıkarılması nedeniyle 1.170 TL’lik nakdi destek ile geçinmek zorunda bırakılması ancak haklı nedenle fesih haklarının ellerinden alınması bunlardan sadece birkaçı. Kaybın geniş kitlelere ulaştığını görmek için rakamlara bakmak yeterli oluyor. Ağustos ayı rakamlarına göre 3.5 milyon işçi kısa çalışma ödeneğine yönlendirilmiş; 1.8 milyon işçi de ücretsiz izin ödeneği alıyor. Emekçiler hem bu düzenlemelerle hak gasplarına uğrarken hem de çalıştıkları işyerlerinde önlemlerin yeterli olmaması nedeniyle virüse yakalanma riskiyle karşı karşıya. Hastalanan işçilerin işyerlerinde ise üretimin durmaması için işçileri işyerinde karantinaya alıp, evlerine göndermeden işe devam etmeleri çözümüne(!) dahi başvuruldu. Yine bu süreçte işverenler, maliyetleri azaltacağı için uzun zamandır geçmeye çalıştıkları evden çalışma biçimine pandemi nedeniyle çok hızlı bir şekilde ve işçiler istemese dahi geçebilme imkânını bulmuş oldu.

    Adliyelerin durumu da Mart ayının ortasından itibaren getirilen önlemler ile, duruşmalar ertelenmiş, süreler durdurulmuş ve adliyeler sessizliğe bürünmüştür. Belirtilen sürelerin bitmesi ile birlikte adliyelerde yaşanan yoğunluk ise adliyeleri adeta kitlemiştir. Salgının devam ettiği günümüzde dahi sorunlar çözülememiş, neredeyse her gün yeni bir mahkeme kalemi ya da icra müdürlüğü koronavirüs nedeniyle karantinaya alınmaktadır. Adliyelerde salgın riskiyle en çok karşı karşıya olanlar ise her gün mahkeme kalemleri ve icra dairelerinde çalışan görevlilerle birlikte işçi avukatlar ve stajyerlerdir.

    Cezaevlerindeki durum ise belirsizliğini sürdürüyor. Salgın nedeniyle görüşlerin yapılamadığı, avukat görüşlerinin bile sınırlandırıldığı dönemde, buradaki salgın durumu ve hak ihlallerine ilişkin doğru verileri alabilmek mümkün değildi. Keza Nisan ayında pandemi nedeniyle infaz kanununda yapılan değişiklikler sonucu birçok kişi tahliye edildi. Ancak yargılamalarında birçok usulsüzlük olan, bu usulsüzlüklerin Yargıtay tarafından incelenmesini isteyerek ölüm orucuna başlayan Av. Ebru Timtik ve Av. Aytaç Ünsal, sağlık durumlarının kötüleşmesi nedeniyle cezaevi koşullarının sağlık durumlarına uygun olmamasına ve adli tıp raporunun tahliye edilmelerine ilişkin raporunun bulunmasına rağmen tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik hayatını kaybetti.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz başlıklar dahi iktidarın, salgına ilişkin önlemleri de kendine göre belirlediğinin bir göstergesidir. İktidar partisi ve cumhurbaşkanı miting ve toplantılarını rahatça yapabilirken, hatta yasaklamalar bu toplantıların saatlerine göre ayarlanırken; konser, tiyatro ve vb. etkinlikler ile muhalefetin mitingleri salgın nedeniyle yasaklanmıştır.

    Yukarıda saydığımız başlıklara başka başlıklar da eklenebilir. Ancak yenilerini de eklesek baktığımızda ortaya çıkan tablo, halkın sağlığının değil, ekonominin ve iktidarın kendi bekasının ön plana çıkarıldığı bir tablodur. Buradan ise salgının doğru bir yönetimini ve halk yararına bu sürecin yürütüleceğini beklemek en naif tabirle saflık olacaktır.

  • 2019’un sonuna gelirken, yeniden

    Çabuk unutuyoruz.

    Şöyle dönüp sadece siyasi, hukuki ve toplumsal bağlamda 2010 yılından beri yaşadıklarımızı bir beş dakika düşünsek bu toprakların nasıl bir alt üst oluştan geçtiğini görebiliriz. Ya da bunun için, o kadar geriye gitmeyip Hukuk Defterleri’nin yayınlanmaya başladığı Mayıs 2016 tarihinden itibaren yaşadığımız sürece bakmak yeterli olacaktır: Derginin çıkmaya başladığı dönemde esasen 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesi başlamıştı ve yeni gelecek olana dair hukukçular olarak neler yapılabileceğini tartışıyorduk. Dergi çıkmaya başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz Darbesi yaşandı, ardından 3 yıl süren OHAL süreci başladı. Bu süreçte asıl olarak rejim değişti ve tüm bu değişimlerle beraber elbette tartıştığımız şeyler de evrimleşti.

    Yılın son sayısının Mercek yazısında geçtiğimiz yıla -elbette bu yazıya ayrılan sayfa sınırı dahilinde- bakmaya çalışacağım. Daima yaşadıklarımızı aklımızda tutup buralardan hareketle neler yapmamız gerektiğini belirleyebilmek için…

    ***

    2019 yılının başına şöyle bir bakacak olursak, dönüşümün geldiği nokta itibariyle rejim değişikliğinin hukuki meşruiyetinin sağlanmış olduğunu, sonrasında -bir dizi ilerici sol özne haricinde- kimsenin karşı çıkmadan, hatta kabul ederek, muhalefetin “hodri meydan” diyerek girdiği Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini görüyoruz.

    Bu sayfalarda bu değişim- dönüşümü çokça yazdığımız için tekrar tekrar sürecin kendisini açıklamaya çalışmayacağım. Ancak kanımca bu yeni rejim güçlü yürütme-etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir. Tüm bunlar ise yaşam güvencesi olmayan yurttaşlar yaratmıştır. 2019 yılı bize bu “yeni” rejimin özelliklerinin neler olduğuna ilişkin somut örnekler vermiştir.

    Bu anlamda, 2019’da akla ilk gelenlerden biri şüphesiz 31 Mart yerel seçimleri ve sonrası yaşananlar. Önemli büyükşehirlerde AKP oy kaybetmiş, kayyum atanmış şehirlerde tekrar

    HDP’li belediye başkan adayları kazanmıştı. Erdoğan’ın ilk açıklaması bu seçimlerin demokratik bir şekilde geçtiği ve demokrasiye saygılı oldukları yönünde idi. Ancak bunun böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Önce YSK tarafından şaibeli olduğu iddiası ile İstanbul seçimleri iptal edildi. Yenilenen seçimlerde ise CHP ve İmamoğlu bu sefer büyük bir farkla kazandı. Sonrasında Eylül ayı itibariyle ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyeleri olmak üzere, şu ana kadar HDP’li 13 belediye başkanlığı yerine tekrardan kayyum atandı. Muhalefet hala, seçimlerle gelen başkanların görevden alınıp yerlerine kayyumların atanmasına sessiz kalmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamada kayyumun İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri için söz konusu olmadığını belirtmesinin de bu suskunlukta bir payı muhakkak ki vardır. Ne var ki, buralara kayyum atanmasa da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kimi yetkileri Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle sınırlandırılmaya çalışılıyor. Yani “yeni” rejimin kuvvetler ayrılığını bertaraf eden ve sınıflar dengesini şeklen bile gözetmeyen karakterinin otoriter özelliği ve bu anlamda diğer klasik burjuva demokrasilerinden de farkı açıkça görülüyor. Rejim, kendi istemediği siyasi sonuçlara meşru bir zemine gereksinim duymadan müdahale ediyor.

    Geçen yıl “yeni” rejimin yargılamaları da gündemdeki yerlerini korudular. Elbette yargılamalar, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiye sürecinde olduğu gibi, “yeni” rejimin oluşturulmasında da memleketi dizayn etme, muhalifleri susturma aracı olarak hâlâ önem taşıyor. Ancak yakın dönemde müdafilerin taleplerinin neredeyse hepsi reddedilerek, esas hakkında savunma hakkı verilmeden, hızlıca karara bağlanan, şeklen dahi usulüne uydurulma ihtiyacı görülmeyen birçok dava örneğiyle karşı karşıyayız. Yine bu dönemde eski yargılamaların (Ergenekon, Balyoz, OdaTv, KCK vb.) aksine delil yaratılmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor, cezalar meşru hatta hukuki bir gerekçeye dayandırılma ihtiyacı dahi hissedilmeden, ceza hukukunun temel ilkeleri göz ardı edilerek veriliyor. Özellikle ÇHD’li avukatların davası buna örnek gösterilebilir. Dolayısıyla, “yeni” rejim savunmanın yani avukatların yargılamalar sürecinde önemsizleştirildiği ve etkisizleştirildiği hatta bu anlamda itibarının da neredeyse yok edilmek istendiği bir süreci getiriyor. Hâkim ve savcıların ise uzun süredir bağımsızlıklarının ve güvencelerinin kalmadığı ise bir gerçek.

    Hukuka ve mesleğe ilişkin bu seneye bakarken, yılın ikinci yarısı itibariyle açıklanmaya başlanan Yargı reformu ve paketleri ile bunlara ilişkin tartışmaları da eklemek gerekiyor. Ancak bu derginin sayfalarında çokça yazıldığı ve daha yazılacak olması sebebiyle Derginin 21. sayısındaki yazıları önermeyi tercih ediyorum. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ile baroların olağanüstü genel kurul çağrısının Birlik tarafından kabul edilmemesine ilişkin yürüyen önemli tartışmaları da buraya ekleyelim.

    Gelelim bu rejimin her birimize, ülkenin yurttaşlarına getirdiklerine. 15 Temmuz’a kadar olan süreç laiklik/muhafazakarlık ayrımının derinleşmesini yaratırken; 15 Temmuz sonrası politikalar milletçilik üzerinden bu ayrımı derinleştirmeye zorluyor. Her ne kadar rejim, bu ayrışmaları derinleştirmekten beslense de asıl gerçek ayrım, tüm çıplaklığı ile son zamanlarda kendini gösteriyor; kriz, yoksulluk, işsizlik, güvensizlik ve intiharlar…

    Ağustos ayı resmi istatistiklere göre işsizlik oranı yüzde 14. Yani en az 4 milyon kişi işsiz durumda. Birçok üniversite açan ancak iş imkanları yaratmayan iktidar, işçi ücretlerinin düşürülmesi için işsizler ordusunun yaratılmasına göz yumuyor. Yine birçok işçinin asgari ücretle çalıştığı ve gelen zamlar da düşünüldüğünde bu ücretin bırakın bir ailenin, bir kişinin bile insani koşullarda yaşamasını sağlayamadığı açık. Bununla birlikte, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da 1923 Cumhuriyeti’nin sosyal devlet anlayışı, yeni rejimin daha fazla piyasacılık öngören anlayışıyla da uyumlu değil. AKP iktidarı boyunca “sosyal” yardımların, iktidarla ilişkilere ya da seçimlerde verilen oylara göre belirlendiği açık. Yurttaş olarak devletin sunduğu olanaklardan ücretsiz olarak yararlanmak neredeyse imkansız. Örneğin devlet okullarında dahi bağış adı altında para istenmesi normalleşmiş durumda. Hukuka ya da devletin diğer kurumlarına güvenin kalmadığı yapılan anketlerde görülüyor. 2018 yılında yapılan bir anket sonucunda “cumhurbaşkanlığı, TSK ve emniyetin hiçbirine güvenmiyorum” diyenlerin oranı yüzde 30. Adalete ve hukuka güven ise yüzde 20-30’larda. Türkiye’nin “yeni” rejiminde yurttaşlar, kendini ne ekonomik ne de hukuki olarak güvende hissediyor. Bunun en vahim sonucu ise, son zamanlarda neredeyse her gün yenisini öğrendiğimiz intiharlar. Bunlar asla münferit ya da kişilerin psikolojik sorunları olarak geçiştirilemez. Açıktır ki yeni rejim, güvensiz ve güvencesiz yurttaşlar yaratıyor. 2019 yılı açısından bırakın hukukçuları bu ülkede yaşayan tüm emekçiler için en yakıcı sonuç gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla duruyor. Bu intiharların asla önemsizleştirilmesine ve unutulmasına göz yummamak gerekiyor.

    ***

    Daha birçok başlık olmasına rağmen, Sanırım 2019’a dair bu kadar hatırlatma yeterli.

    Yazıyı 2018 yılının Ocak-Şubat sayısının Mercek yazısını bitirdiğim paragraf ile sonlandırmak istiyorum.

    “Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

    2020 yılının, bu taleplerimizi netleştirdiğimiz ve birlikte bunu nasıl başaracağımızı somutladığımız bir mücadele yılı olmasını dilerim. İşsizlikten, yoksulluktan ve memleketin bu hâle gelmesinden muzdarip daha fazla yurttaşımızı kaybetmememiz için…

  • Mercek: 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk

    Adalet Bakanlığı’nın, Avrupa Birliği üyelik müzakereleri çerçevesinde ilkini 2009’da, ikincisini 2015’te kamuoyuna duyurduğu Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin üçüncüsü, 30 Mayıs Salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı.

    Yargı Reformu Strateji Belgesi, “9 amaç, 63 hedef, 256 faaliyet” başlığından oluşuyor. Hedeflenen başlıkların birçoğu bir önceki 2015 Yargı Reformu Stratejisinde de yer alan başlıklar: hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması, performans ve verimliliğin artırılması, savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması, ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, hukuk yargılaması ve idari yargılamanın sadeleştirilmesi, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması.

    Düzenlemelerin yaşama geçirilmesi için 5 yıllık bir süre öngörülüyor. Stratejinin ilk paketinin tatile girmeden Meclis’e geleceği açıklansa da, bu yazı yazılırken reform paketi daha Meclis’e gelmemişti. Hatta büyük bir ihtimalle tatilden sonraya kalacak gibi gözüküyor. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki düzenlemelerine yönelik itirazlar sebebiyle paketin nihai halinin verilemediği söyleniyor.

    Erdoğan, Strateji Belgesini açıkladığı konuşmasında, “Bu reformlara AB’nin dayatmaları sebebiyle değil, milletin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz. Devleti adalet üzerine inşa eden bir medeniyetin temsilcileriyiz. 2002 yılında Türkiye’yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik. 17 yılda en büyük yatırımları bu alanlarda yaptığımızı, gerçekleştirdiğimizi görüyoruz.” ifadelerini kullandı. İfade özgürlüğünü güçlendirmeyi önemsediklerini, kendi dönemlerinde işkence ve kötü muamele iddialarının artık geride kaldığını iddia ederek, toplantı ve gösteri yürüyüş hakkını daha da güvenceye almaya çalışacaklarını, amaçlarının yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi olduğunu söyledi ve adil yargılama hakkının daha etkin şekilde korunması için çalışacaklarını belirtti.

    ***
    Şimdi gelelim bizim gerçeklerimize… Bazı istatistiklerle başlayalım.

    Türkiye’de 2006 yılından 2019 yılına kadar geçen 14 yıllık dönemde 166 adet yeni cezaevi açıldı, iki yıl içerisinde toplam 13 milyar lira harcama yaparak 91 yeni cezaevinin de inşa edilmesi planlanıyor.

    Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan istatistiklere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk üç yıllık görev süresinde ‘cumhurbaşkanına hakaret’ davalarındaki toplam sanık sayısı bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artarak 12 bin 173; mahkûmiyet kararı verilen sanık sayısı ise bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artış göstererek 3 bin 221 oldu.

    2013 Haziran Direnişi sonrasında gösteri ve yürüyüş yapma hakkı tüm illerde kısıtlamalara tabi oldu, belirli alanlar gösterilerek merkezi yerlerde gösteri ve yürüyüşlerin yapılması engellendi, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL dönemi ile birlikte yürüyüş ve basın açıklaması yapmak neredeyse imkânsız hale getirildi. Yapılan basın açıklamalarının çoğu polisin müdahalesi ile sonlandırıldı.

    İşkence ve kötü muamele devam ediyor. Buna ilişkin basına sızan görüntüler de bunu doğrulamaktadır.

    Birçok siyasi davaya iktidar müdahalede bulunuyor. Hatta Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde yargılamaların özel bir önemi olmuştur. Kararların, Mahkeme Heyeti açıklamadan basına sızdırılması; iktidarın istemediği şekilde tutuklama kararlarını kaldıran ya da karar veren mahkeme heyetlerinin davadan alınmaları bunların en açık örnekleri. Keza kimi kararlara açıkça müdahalede bulunulmaktadır. Örneğin Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Cumhuriyet eski genel yayın yönetmeni Can Dündar ve Ankara temsilcisi Erdem Gül’le ilgili kararına saygı da duymadığını belirtmiş, yine Danıştay 8. Dairesi’nin, Türk Eğitim-Sen’in açtığı davada ilköğretim okullarında öğrenciler tarafından okunan ve 2013’te “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etmesi karşısında Danıştay’ın aldığı ‘Öğrenci Andı’ kararına tepki göstermiş ve Danıştay’ın yetki aşımı yaptığını söyleyerek “Bize göre milletimizin en büyük ve en etkili andı İstiklal Marşımızdır. İstiklal Marşımız dışında bir ant tanımıyoruz, tanımayacağız” demiştir. Yine, barış metnine imza veren akademisyenler hedef gösterilmiş, ertesi gün savcılıklar tarafından soruşturmalar açılmaya başlanmıştır.

    Yargı, bağımsızlığını zaten Anayasa referandumu ile HSK’nın yapısı değiştirilerek, yürütmeye daha da fazla bağlanarak tamamıyla yitirmiştir. HSK tarafından yapılan hâkim ve savcı atamaları ise bir ceza uygulaması haline dönüştürülmüştür.

    Bu örnekler daha da arttırılabilir. Ve bunlar, durumun iktidarın söylediği gibi olmadığını göstermektedir. Yargının bağımsız ve tarafsızlığı, ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, savunma hakkının etkin kullanılması hedefleri açıklana dursun, istenilse yürürlükteki mevzuat ile dahi şu anda bu reform kapsamında söylenenler gerçekleştirebilecek durumdadır.

    ***
    Peki o zaman reformun anlamı nedir?

    Uzun süredir Türkiye’deki dönüşümün önemli ayaklarından biri olan hukukun da aynı zamanda bir dönüşüme uğradığını söylüyoruz. Bu dönüşüm yargının sadece bağımsız ve tarafsızlığını kaybederek yürütme erkine daha fazla bağlanmasıyla değil; aynı zamanda uluslararası sermayenin talepleriyle uyumlu bir şekilde, yargılamanın yargı erkinin dışına çıkarılarak yargının/hukukun özelleşmesi ve hukukun savunma ayağı olan avukatlık mesleğinin daha fazla piyasaya açılması yoluyla da gerçekleşiyor.

    Dolayısıyla bu strateji ve onun sonrasında gelecek yargı paketleri temel olarak bu dönüşümü sağlama amaçlıdır. Daha önce “yetmez ama evet” diyerek Anayasa referandumunda oy verenler gibi, Türkiye’nin demokratikleşeceği yanılgısına burada tekrar düşmemek gerekiyor. TBB başkanı Metin Feyzioğlu gibi bir uyumlaşma süreci beklentisi içine girilmesi, buradan hareketle bu reform stratejisinin desteklenmesi, tam da bu özelleşme ve piyasalaşmayı aklamak anlamına gelecektir.

    Söylediğimizi somutlamak adına strateji belgesinden iki konuda örnek vererek yazıyı sonlandıralım: İlki, niteliksizleşmeyi önlemek iddiası ile mesleğe giriş sınavı getirilmek istenmesidir. Bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedeflenmektedir. Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısını 83’e çıkartan, kadrolarında yeterli profesör/doçent var mı diye denetlemeyen iktidar, meslekteki niteliksizleşme sorununu öğrenciler üzerine bırakmaktadır. Bu durum, bir yandan sınavlara hazırlık için kursların artmasını getirecek, diğer yandan da sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişileri ortaya çıkaracaktır. Böylece farklı statülerde hukuk alanında çalışacak ara elemanlar ortaya çıkacak, bu durumun sonuçları hukukun piyasalaşmasını daha da arttıracaktır.

    İkincisi ise hukuki uyuşmazlıklarının çözümünde alternatif çözüm yollarının arttırılmasıdır. Devletin yargı erki dışındaki “çözüm yolu” olan ve iş hukuku ile ticaret hukukunda başlayan arabuluculuk başka hukuk alanlarında da zorunlu hale getirilecek, ayrıca arabuluculukta uzmanlaşma sağlanacaktır. Yine bir dizi çekişmesiz yargı işi de noterlere bırakılacaktır. Bunlar da yargının özelleştirilmesine yönelik yeni adımlardır.

    Açıktır ki, bu paket avukatların yeşil pasaport alıp alamayacakları üzerinden değil, hukukun ve mesleğin geleceğinin ne olacağı üzerinden ele alınmalıdır.

  • Mercek: Bir Cinayet Üzerinden Akademiye Bakış

    2 Ocak 2019 Çarşamba günü Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik anabilim dalında araştırma görevlisi olan Ceren Damar,üniversitedekiodasındadanışmanıolduğu öğrencisi tarafından önce silahla vurularak, sonra bıçaklanarak öldürüldü. Öğrencinin bu saldırısının sebebi ise, Ceren Damar’ın kendisini sınavda kopya çekerken yakalamış olması. Yani araştırma görevlisinin sınavda görevini yerine getirmesi.

    Öğrencinin bunu neden yapmış olduğu, kendisinin ne gibi psikolojik sıkıntıları bulunduğu, eve gidip silahı alıp tekrar okula gelerek Damar’ı öldürmesinin tasarlayarak insan öldürme suçuna girip girmediği konuları tartışılan önemli konular olsa da, bunları bu yazıda şimdilik bir tarafa bırakalım ve şunu düşünelim. Toplumsal olarak gelinen noktada, bir akademisyenin öğrencisi tarafından bu şekilde öldürülmesine gerçekten şaşırdık mı?

    Bu sorunun cevabı ne yazık ki “hayır”. Toplumun her kademesinde yozlaşmayla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Bu yozlaşmanın gericilik ve piyasalaşmanın sonuçlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çevremizde gördüğümüz ameliyatta hastayı kurtaramadığı için doktorları öldürenler, trafik kavgasında karşısındakini dövenler, çocuklara cinsel istismarda bulunanlar, gündem

    olan Palu ailesi ve buna benzer birçok yaşadığımız olay, aslında Ceren Damar cinayetiyle bağlantılı. Yine para karşılığı her şeyin ama her şeyin satın alınılabileceğine ilişkin görüşün egemenliğinin artması, bu cinayetin işlenmesinden bağımsız değil.

    Ancak Ceren Damar’ın ölümü sebebiyle, bu yozlaşmanın üniversiteler ve eğitim alanındaki durumunu biraz daha açmamız gerekiyor.

    ***

    Eğitimde piyasalaşma AKP ile başlayan bir olgu değil. Tarihsel süreçte toplumsal mücadelelerle kazanılan eğitim hakkının kamusal niteliği, tüm dünyada neo- liberal politikalar doğrultusunda devletin kamusal hizmet verdiği alanların piyasaya açılmasıyla yok ediliyor. Türkiye’de ise 1982 Anayasası’nın vakıf üniversiteleri açmasına izin vermesiyle birlikte, 1991’de ilk vakıf üniversitesi Bilkent’in kurulması da bu adımların başlangıçlarından biriydi. Bu zamandan sonra Devlet, eğitim politikası olarak vakıf üniversitelerinin açılmasını teşvik etti, bu üniversitelere karşılıksız arsalar ve genel bütçeden kaynak aktarımı sağlandı. AKP döneminde ise, vakıf üniversitelerinin sayısı çok hızlı bir şekilde artış gösterdi.

    Aslında kapitalist toplumlarda üniversiteler genel olarak, işgücünün gerekli işin ihtiyaçları doğrultusunda becerilerle donatılması, bilimsel üretimin ve egemen ideolojinin sistemin güncel ve tarihsel ihtiyaçlarına göre yeniden üretilmesi görevlerini üstlenmektedir. Bilimsel ilerleme için nitelikli üretiminin yanında, sorun çözebilen, sorgulayan ve daha farklı düşünsel noktaları keşfeden insanlar gerekir. Bu sebeple, üniversiteler toplumdaki ortak düşünceleri de sorgulayabilen kişiler yetiştirir. Bu hâl dolayısıyla, tarihsel olarak kapitalist devletler için akademi hem devlet ideolojisinin üretildiği, hem de buna muhalefetin yer aldığı temel kurumlardan biri olmuştur.

    Ne var ki -devlet/vakıf fark etmeksizin- üniversitelerin sorgulayan, muhalefet eden insan yetiştirmesi tarafı uzunca bir süredir törpülenmek istenmekte, piyasaya yararlı olan bilgilerin verilmesi, piyasada çalışacak teknisyenlerin yetiştirilmesi gibi hedefler ön plana çıkarılmakta, üniversiteler de bilim üretmekten öte, teknisyen yetiştiren ve iş imkânı sağlamak için adeta sertifika veren yerlere dönüşmektedir. Öğrencilerin çoğu da yine devlet ya da vakıf fark etmeksizin üniversiteleri iş bulabilmek için diploma alıp çıkacakları bir kurum olarak algılıyorlar. Vakıf üniversitelerinde ise bu kurumların şirket gibi yönetilmeleri, öğrencilere bir müşteri gibi davranılması, akademisyenlere bilim insanı olarak değil de üniversiteye gelen öğrencileri ders verirken memnun etmesi gereken, idari/akademik her işi yapabilecek birer personel olarak bakılması, öğrencilerdeki bu algıyı daha da arttırıyor. İktidar, akademisyene bir bilim insanı, sorgulayan/üreten kişi sıfatından çıkararak onu sadece teknik bilgiler öğreten bir birey olarak göstermeye çalışıyor. Bu bakımdan AKP’nin uzun bir süredir akademisyenlerin itibarını zedelemeye dönük söylemlerinin, üniversitelerin muhalif/ sorgulayan yönünün yok edilmesi hamlesi olduğu görülmeli.

    Tüm bunların yanında Türkiye’de gericiliğin üniversitelerde sorgulayan akademisyen ve öğrencileri susturmak için kullandığı bir yöntem daha var: Sağcı toplulukların üniversitelerde örgütlenme olanaklarını sağlamak ya da göz yummak. Bu, ülkemizde devletin solu ve ilericileri üniversitelerde susturmak istediği zaman kullandığı bir araç oldu. AKPde bundan azade değil. Sağcı öğrenci grupları, üniversite yönetimleri ve özel güvenliklerle koordineli ya da onların göz yummasıyla üniversitelerin susturulması, apolitikleştirilmesi yönünde önemli bir rol oynuyorlar.

    Örneğin, Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra BBC Türkçe’ye konuşan ve geçen sene Çankaya Üniversitesi’nden mezun olan bir öğrenci, Üniversite yönetiminin kimi gruplara imtiyaz tanıdığını ve öğrenim hayatı boyunca düzenlemek istedikleri pek çok panel ve söyleşinin bu imtiyazlı ülkücü gruplar tarafından yöneltilen tehditlerle iptal edildiğini belirtmiş[foot]https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46758890.[/foot]. Yine aynı üniversitede, eskiden Bankacılık ve Finans Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Ekin Barış Şah’ın Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra basına verdiği bilgilere göre, Üniversitedeki ülkücü grup tarafından sosyal medyada linç girişimine uğraması sonrasında okul yönetimi bu öğrenciler yerine araştırma görevlisi hakkında soruşturma başlatmış, yönetimin ve öğrencilerin bu baskıları sebebiyle Şah görevinden istifa etmiş[foot]Ayrıntı için https://tr.sputniknews.com/turkiye/201901071036963754-cankaya-universitesi-arastir-ma-gorevlisi-cankaya-ulkuculeri-tehdit/[/foot]. Bunun sayısız örneğini bir Google taramasıyla görülebilecek haberlerde bulmak mümkün.

    Ayrıca üniversitelere ve akademisyenlere yönelik şiddete ilişkin, Barış İçin Akademisyenler metnine imzacı olan akademisyenler için Sedat Peker’in “Kanlarını oluk oluk akıtacağız” sözünün Mahkeme tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında görüldüğünün de unutulmaması lazım.

    ***

    Üniversitelerin bilimden uzaklaşmasını, eğitimin piyasalaşmasını, akademisyenlerin itibarsızlaştırılmasını ve bu grupların üniversitelerde palazlanmasını teşvik edenler, Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra bu olayın nedenini üniversitelerdeki güvenlik zafiyetine bağlayarak, İçişleri Bakanlığı ile yapılan görüşmeler sonrası güvenlik önlemlerin Üniversitelerde daha da arttırılacağını belirtiyorlar. Oysaki üniversitelerde özel güvenliğin, çevik kuvvet polislerinin üniversiteye girmesinden bu yana şiddetin arttığı açıkça önümüzde duruyor. Devlet, bir akademisyenin çok acı bir şekilde öldürülmesini bile üniversiteleri daha fazla kontrol etme amacına hizmet ettirmeye sağlamaya çalışmaktan geri durmuyor.

    Bizlerin ise bıkmadan usanmadan daha fazla bilimden, emekten yana özerk üniversiteler başlığını tartışmamız, tartıştırmamız gerektiği açıkça ortada.

  • Mercek: Bir “Adli Yıl” Açılış Panoraması: Tarafsız Ve Bağımsız Yargı Mücadelesi Nasıl Verilemez Örneği

    3 Eylül 2018 Pazartesi günü yeni adli yıla Türkiye’de seçimle yerleşen yeni rejimin gölgesinde girmiş olduk.

    Yeni rejimin gölgesi derken…

    2017 Nisan ayında gerçekleşen Anayasa referandumu ile iktidar, erklerin tek bir merkezde -Cumhurbaşkanında- toplandığı anayasal düzenlemeyi uygulamaya koymuş, devlet yapısını tamamıyla değiştirerek gücü tek elde toplamanın önemli bir dönemeci olan rejim değişikliğini gerçekleştirmişti. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleriyle de tam anlamıyla yeni rejime geçilmiş oldu.

    24 Haziran seçimleri sonrasında çıkarılan Cumhurbaşkanı kararnameleri, Cumhurbaşkanlığının adeta yasama erki gibi de çalışacağını hızlı bir sürede göstermiş, Meclis’in nasıl işlevsiz bırakılacağını gözler önüne sermiştir.

    Referandum ile yargının, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı değiştirilerek tam anlamıyla siyasete bağımlı hale getirilmesi de amaçlanmıştı. Bu sebeple, Referandum sonrası iktidar, ilk olarak HSK yapısı ve üyelerini değiştirmiş, yine oluşan HSK da iktidarın isteği doğrultusunda birçok ilerici ve bağımsız yargıdan yana Yargıçlar Sendikası üyesi hâkim ve savcının içinde bulunduğu sürgün atamalarını gerçekleştirmişti.

    Yine iktidar, yargının sacayağı olan savunmayı bastırmak adına avukatları tutuklarken, KHK’lar ile de baskı uygulayarak avukatların siyasi davalarda mesleklerini icra etmelerinin önünü kapamaya, böylece savunmayı işlevsizleştirmeye çalışmaya devam etti, etmeye de devam ediyor. Yeni adli yılın ikinci haftasında duruşmaları başlayan tutuklu yargılanan ÇHD’li avukatların davası bunun en çarpıcı örneği.

    Yani yeni rejim gölgesi Meclis’in işlevsizleştirildiği, vatandaşın hak arama özgürlüğünün anlamsızlaştırıldığı, hukuk güvenliğinin kalmadığı, birçok hâkim ve savcının pasifleştirildiği, diğerlerinin de Cumhurbaşkanı olsa ne karar verirdi diye düşünerek hareket ettiği ve avukatlığın değersizleştirildiği bir gölgedir.

    İşte böyle bir dönemde Yargıtay adli yıl açılış töreni, Beştepe’de Cumhurbaşkanlığı’nda gerçekleştirildi. Bu tören, Beştepe’de yapılan ikinci Yargıtay adli yıl açılış töreniydi. İlki 2016 yılında gerçekleştirilmiş, yoğun tepkiler sebebiyle 2017’deki açılış töreni Yargıtay binasında yapılmıştı.

    Törende Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in 28 sayfalık konuşmasının ana teması hukuk devleti ve yargı bağımsızlığıydı. Ancak
    Cirit yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diyedursun, aynı konuşmasında siyasi parti başkanı Cumhurbaşkanına teşekkürü eksik etmedi. Cirit’in, daha önce Erdoğan’la çay toplamaya gittiğini de unutmamak gerekiyor.

    Tarafsız ve bağımsız olması gerektiği söylenen hâkim ve savcıların törene katılımı ise zorunlu tutuldu ve belediye otobüsleri hâkim ve savcılara tahsis edildi. Hâkim ve savcıların boş otobüs aradığı anlar AKP’nin seçim mitinglerine belediye otobüsleriyle götürülüp getirilenlere benzer bir tabloyu ortaya çıkarırken, yargının geldiği noktayı özetliyordu.

    Hâkim ve savcıların durumu bu iken Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu, Beştepe’deki törene katılmadı. Törene katılmadı ama Adli Yıl açılışını Adalet Bakanını ziyaret ederek gerçekleştirdi. Ve Bakan’a avukatların sorunlarına ilişkin listeyi iletti. Yeni rejimde normalleşme ve uyumlaşma arayan Feyzioğlu, TBB ve barolara müdahale etmeye çalışan, avukatlık mesleğini yargıdan adeta silen bir iktidarın bakanına, sorun listesi ileterek görevini yerine getirdiğini düşünüyor.

    Bunun yanında, Türkiye’nin en büyük barosu olan İstanbul Barosu’nun Başkanına Çağlayan’da yapılan adli yıl açılışında söz verilmedi. İstanbul Barosu tarafından adli yıla ilişkin yapılan açıklama ise çekingen, sorunları yarım ağız dile getiren bir açıklamadır. Aslında hiçbir şey dememektedir, demeye de niyeti yoktur.

    ***

    Yeni Türkiye’de korku ve susma ile ne meslek ne de meslek odaları korunabilir. Geçen sayıda belirttiğim gibi ya yeni sistemin bir aktörü olunacak ya da bu sistemin karşısında durulacaktır. Bizlerin ikincisini seçeceği açık.

    Bu sebeple, nasıl bir mücadele vereceğimize karar vermeliyiz.

    Bu mücadelenin en önemli ayağı ise TBB ve barolar.

    Meslek odalarının hem memleket hem de meslek sorunlarını sahiplenen ve bunun için gerçekten mücadele eden bir hatta oturması lazım. Bunu sağlayabilme imkânımızın olduğu bir döneme giriyoruz. Önümüzde baro seçimleri duruyor.

    Seçimlerde vereceğimiz karar, bu mücadeleyi nasıl yürüteceğimizin de kararı olacaktır.

  • Mercek: Seçimlerin Ardından

    Yaklaşık iki ay içerisine sığdırılarak önümüze getirilen 24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini geride bıraktık.

    Seçim süreci ve oy kullanma gününe ilişkin hususları bir tarafa bırakıp, seçimlerin ardından çıkan sonuçlara bakalım.

    1. AKP’nin geriletilmesi için yapılan aritmetik hesaplamalar yanlışlanmıştır. HDP barajı geçerse AKP-MHP ittifakının çoğunluğu kaybedeceği; cumhurbaşkanı adaylarının sayısının fazla olursa ilk turda %50 oranının tutturulamayacağı böylece ikinci turda Erdoğan karşısında İnce’nin kazanabileceği hesaplamaları yapılarak propaganda edildi. Hatta birçok solcu sırf bu hesaplama sebebiyle Sivas Katliamı sırasında Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nun aday olabilmesi için imza verdi. Ne var ki, bu tezler çökmüştür: HDP’nin barajı geçerek Meclis’e girmesine rağmen AKP-MHP milletvekili sayısı çoğunluğu oluşturmaya devam ediyor, Erdoğan ise ilk turda başkanlığını ilan etti.

    2. Millet İttifakı ile Meclis’e İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti, Cumhur İttifakı ile de BBP girmiştir. Bu durum, sağın Meclis’teki milletvekili sayısını %63,7 gibi bir orana ulaştırdı. Böylece son üç seçimde sağın oyları düzenli olarak artış göstermiş oldu (7 Haziran’da AKP ve MHP toplamı yaklaşık yüzde 57; 1 Kasım seçimlerinde AKP ve MHP oyları yaklaşık yüzde 62; 24 Haziran seçimlerinde AKP- MHP-İyi Parti oyları toplamı yaklaşık yüzde 63,7).

    3. Seçimler sonrasında muhalefet ise, komplo teorileriyle uğraşmayı seçti. Meclis’te çıkan bu tabloyu değerlendirip, yeni sistemde nasıl bir mücadele yolu izleneceğini düşünmek yerine; Muharrem İnce’nin tehdit edilip edilmediği, YSK üyelerinin istifa edip etmediği, elektronik olarak seçim sisteminde hile yapılıp yapılmadığı gibi pek çok iddiayla uğraştı. Hala seçim sonuçlarını, AKP’nin yapmış olduğu seçim hilelerinde arayanlar var. Seçim hileleri tek başına aradaki farkı açıklamaya yetmemektedir. 15 Temmuz sonrası milliyetçi söylemlerin arttığı, Afrin operasyonun yapıldığı, Kandil’e operasyonun gündemde olduğu, Muhalefet’in ise sol politikaları bırakıp seçimleri kazanmak için sağcılarla işbirliği yaptığı bir dönemde, sağın oylarının artması buralara bakılarak ele alınmalıdır.

    4. Muhalefet, erken seçim kararı açıklandığı gün dahi bu seçimlere karşı gelmemiş ve seçimlere “hodri meydan” diyerek girmiştir. Böylece Muhalefet, aslında 24 Haziran seçimlerinde %87’lik bir oy oranıyla başkanlık sisteminin yerleşmesi ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına açıkça meşruiyet sağlamıştır. Erdoğan, o gece seçimlerde aday olan ve oy kullanan herkese teşekkür etmiş ve “Seçimlerinrekorkatılımlagerçekleşmişolmasını milletimizin bize ve tüm dünyaya bir mesajı olarak görüyorum. Mesaj açıktır: Türkiye yüzde 90’lara yaklaşan seçimlere katılım oranıyla tüm dünyaya demokrasi dersi vermiştir.” demiş, gazeteler ertesi günü bunu “Bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir.” diye manşetlere taşımışlardır.

    5. Artık yerleşmiş yeni bir sistemle karşı karşıyayız. Bu yazı yazılırken, cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin yemin törenleri yapıldı. 9 Haziran Pazartesi günü itibariyle yeni sistemin Meclis’i faaliyete başlayacak ve Cumhurbaşkanı bakanları belirleyecek. Yakında OHAL kalkacak ya da siz bu yazıyı okurken çoktan kalkmış olacak, ancak Fransa’da yapılan düzenlemeden ilham alınarak OHAL yetkileri kimi kanunlara getirilen düzenlemelerle devam edeceğinin sinyalleri verilmeye başlandı. Keza yeni düzenlemelerin getirilmesine de bu sistemde pek gerek olmayacak. Meclis’in yetkilerinin azaltıldığı, gensorunun kaldırıldığı, yürütmenin gücünün arttırıldığı yeni sistemde, cumhurbaşkanı kararnameleri adeta OHAL KHK’larının işlevselliğine sahip olacak. Böylece yeni sistem ile OHAL de “normalleşecek”.

    6. Çok uzun zamandır solun kendi cumhuriyet fikri bir kenara konularak muhalefet edilemez diyorduk. Bu artık herkes için kaçınılmazdır. Ya yeni sistemin bir aktörü olunacaktır ya da bu sistemin karşısında durulacaktır. Eğer bu sistemin aktörü olmayı kabul etmiyorsak o halde geçen sayının Mercek yazısının sonunda söylediğimizi tekrar hatırlatarak yazıyı bitirelim: “Öyleyse asıl olarak tartışılması gereken 24 Haziran seçimleri ve seçimlere sıkıştırılmış argümanlar değil, bu seçimler sonucu daha da yerleşecek olan sisteme karşı neler yapılabileceğidir. Bu tartışmaların içinde emekten, eşitlikten ve adaletten yana yeni bir cumhuriyet için mücadele ve mücadelenin sınıfsal perspektifle nasıl ele alınacağı da mutlaka yer alacaktır.”

    O halde, -bir kez daha geç kalmadan- artık başlayalım.