Yazar:

  • Siyaseti Yok Etme Çabasında Bir Olağanüstülük Kıskacı: İtalya’da Göç Sorunu

    Lisans eğitimi klasik filoloji üzerine olan Birleşik Krallık Eski Başbakanı Boris Johnson, 30 Ekim 2021 tarihinde katıldığı Roma’daki G-20 zirvesinde bir şehir gezintisi esnasında Kolezyum yakınlarında, “Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, büyük ölçüde denetimsiz bir göçün sonucuydu. İmparatorluk artık sınırlarını denetleyemiyordu; insanlar doğudan ve her yerden İmparatorluğa geliyordu ve biz, Avrupa çok uzun sürecek karanlık çağlara yol alıyorduk. Bu yeniden gerçekleşebilir. İnsanlar, tarihin tek yönlü bir çark olduğunu sanacak derecede kibirli olmamalıdır.” demişti.[1] Bu sözlerin sarf edilişi üzerinden daha bir yıl geçmeden 22 Ekim 2022’de İtalya’daki genel seçimleri Sağ Koalisyon almış ve en çok oyu alan, hem İtalya’nın hem de Avrupa Birliği’nin göç sorunu üzerine siyasetini eleştiren aşırı sağ eğilimli Fratelli d’Italia partisi başkanı Giorgia Meloni başbakan olmuştu.

    Meloni daha görevinin başına gelir gelmez 2018’de zamanın Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvi’nin “kapalı liman” siyasetini yenileyerek[2] Akdeniz’de Aquarius’un neden olduğu uluslararası bunalıma koşut bir biçimde Ocean Viking sorununu çıkardı. Meloni, içindeki 234 kişi ile geminin hiçbir İtalyan limanına yanaşmasına izin vermedi ve gemi nihayetinde Fransa’ya ait Toulon’da bulunan askeri bir üsse demir attı.[3] Böylelikle 23 Eylül 2020’de Avrupa Komisyonu tarafından önerisi yapılan ve ilk aşaması 22 Haziran 2022’de geçilmiş “Göç ve İltica Hakkındaki Avrupa Anlaşması” ilk darbeyi almış oluyordu. Öyle ki Fransa bu koşullar altında Schengen Anlaşması’na rağmen sınırlardaki denetimleri sıkılaştıracağı tehdidini İtalya’ya doğru yöneltti.[4] Bu noktada İtalyan Hükümeti, tarihsel nedenlerle olağanüstü hâlle alakalı olarak bir hüküm içermeyen İtalyan Anayasası’nın 77. maddesindeki olağanüstü zorunluluk ve aciliyet durumlarında sorumluluğunu hükümete veren kanun hükmünde kararnamelere başvurdu[5] ve 02.01.2023 tarih ve 1 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyi çıkardı. Denizlerde düzenli arama ve kurtarma yapan gemilerin bayrak ülkelerinin verdiği izin veya aradığı niteliklere uygun olarak çalışması; denizde vuku bulan hadiselerden sonra, derhâl boşaltma limanı talep edilmesi; kurtarma faaliyetinin akabinde gecikmeksizin boşaltma limanına ulaşılması; kurtarılan kişilerin uluslararası koruma talep etme olasılıkları hakkında bilgilendirme yapılması, mümkün olması hâlinde gerekli malumatın istenmesi; denizde arama ve kurtarmayla alakalı İtalyan makamlarının veya boşaltma limanlarında emniyet makamlarına kurtarma faaliyeti hakkında gerekli bilgilerin verilmesi ana düzenlemelerdi. Bunlara ilaveten idari bir ihlalin varlığı hâlinde gemi sahibini ve kaptanı müştereken sorumlu tutan idari para cezaları, idari ihlal konusu geminin altmış güne kadar alıkonulması ve bu alıkonulma sırasındaki masraflarının keza müştereken kaptan ve gemi sahibi tarafından karşılanacağı hükümleri yer almaktaydı.[6]

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] “Cop26 failure could mean mass migration and food shortages, says Boris Johnson”, (çevrim içi) https://www. theguardian.com/environment/2021/oct/30/cop26-failure-could-mean-mass-migration-and-food-shortages-says-boris -johnson, 04.05.2023.

    [2] Salvini, şu anda da Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma ile Altyapı Bakanıdır.

    [3] Gemilerin limanlara girmesini engelleme dışında, İtalyan Hükümeti tarafından göçmenler arasında seçim yapma (Hassas kişiler: Kadınlar, çocuklar, hastalar), gemilerin bayrak ülkesinin sorumluluğunu iddia etme (Ocean Viking için Norveç’i), göçmenlere yardımı suç hâline getirme, insani amaçlarla hareket eden gemilerin idari tedbirlerle limandan ayrılmasına engel olma taktikleri de uygulanmıştır. Henri Labayle, “L’argumentaire italien dans la crise de l’Ocean Viking: Une position juridiquement risquée et à l’encontre de ses intérêts immédiats”, Le club des juristes (çevrim içi) https://blog.leclubdesjuristes.com/largumentaire-italien-dans-la-crise-de-locean-viking-une-position-juridiquement-risquee-et-a-lencontre-de-ses-interets-immediats-par-henri-labayle/, 04.05.2023. Avrupa Topluluğu Adalet Divanı’nın 01.08.2022 tarih ve C-14/21, C15/21 sayılı dosyasında verdiği karara göre denizde kişilerin aranması ve kurtarılması ilgili faaliyetleri düzenli olarak yürüten insani yardım kuruluşlarının gemileri liman devletinin denetimine tabidir. Bununla birlikte liman devleti ancak kendisinin göstermesinin zorunlu olduğu emniyet, sağlık veya çevreye yönelik açık tehdit bulunması hâlinde alıkoyma tedbiri uygulayabilir. (çevrim içi) https://curia.europa.eu/juris/document/ document.jsf?text=&docid=263730&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=3455559, 04.05.2023.

    [4] Bu paragraftaki bilgiler için ayrıca bk. Anne-Charlène Bezzina, “Refus de laisser l’Ocean Viking débarquer en Italie: Une conformité discutable au regard du droit de l’union européenne”, Le club des juristes (çevrim içi) https://blog.leclubdesjuristes.com/refus-de-laisser-locean-viking-debarquer-en-italie-une-conformite-discutable-au-regard-du-droit-de-lunion-europeenne-par-anne-charlene-bezzina/, 04.05.2023.

    [5] Kanun hükmünde kararnamelerin kanuna tahvil olması için, kararnameler Hükümet tarafından kabul edildiği gün Meclis’e sunulur; Meclis derhâl toplantıya çağrılarak beş gün içinde ilk içtimaını yapar. Kanun hükmündeki kararnamenin yayımından itibaren atmış gün geçmesine rağmen, Meclis kararnameyi kanuna tahvil etmezse en başından itibaren geçersiz addedilir. Bununla birlikte Meclis kanuna tahvil olmayan kararnamelerin sebep olduğu hukuki tasarruflar hakkında kanun çıkarabilir.

    [6] Söz konusu kararnamenin, gemilerin limana dönmeden sadece bir kurtarma faaliyetine izin vermesi, Hükümetin boşaltma için gemilerin bulunduğu yerlerden uzak limanları tahsis etmesi, böylelikle de denizlerde hayati önemi haiz arama ve kurtarma çalışma sürelerini en aza indirmesi; kararnamenin arama ve kurtarma faaliyetinden sonra gecikmeksizin limana dönülmesini de içerdiğinden denizde tehlikede olan başka insan olup olmadığına bakılmasına engel teşkil etmesi; göçmenlerden uluslararası korunma talebi konusunda devlet görevlilerin yükümlülüklerini gemideki çalışanlara yüklemesi; adli para cezaları ve alıkoyma işlemlerinin neden olacağı zararlar sebebiyle uluslararası hukukla bağdaşmadığı ifade edilmektedir. Expert Council on NGO Law, Opinion on the Compatibility with European Standards of Italian Decree Law No.1 of 2 January 2023 on the management of Migratory Flows, CONF/EXP(2023)1, 30.01.2023, prg. 19-22, p.7-8. (çevrim içi) https://rm.coe.int/expert-council-conf-exp-2023-opinion-italy-30-jan-2023-en/1680a9fe26, 05.05.2023.

  • 40 Yılda Bir Arpa Boyu: Türkiye’nin Rektör Seçim ve Atamalarıyla İmtihanı

    Birkaç yıldır kamuoyunda artarak dillendiren en önemli iddialardan biri, mer’i mevzuatın birçok bakımdan 12 Eylül’dekinden (12 Eylül 1980- 6 Kasım 1983) bile daha geriye düştüğüdür. Ancak hem hukukçuların hem de siyaset bilimcilerin serdettikleri bu düşünceyi kanıtlamaya müteallik çalışmalar yapmaktan ziyade, ağızda pelesenk etmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Bu yazının temel amacı ise, anlamı doğrultusundan sapmamak, yürütmek, yönlendirmek olan latince rego fiilinden türeyen rektörün, son 40 yılda Türkiye üniversitelerinde nasıl atandığını ele almak olacaktır.

    Sondan başa: Olağanüstü hâlin laboratuvarında

    12 Temmuz 2016 tarihinde Boğaziçi Rektörlüğü için yapılan seçimde Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu, seçime katılmış öğretim üyelerinin %86’sına yakınının oyunu alarak Boğaziçi Üniversitesi’nde o güne kadar yapılmış oylamalarda -tahminen Türkiye’deki üniversitelerde 1992-2016 arasında yapılmış tüm seçimlerde de- en yüksek oy oranıyla seçilmiş rektör olmuştu. Bu, sebepleri çok açık olmasa da, iktidar odakları açısından var olan rektör seçimi ve ataması sistemiyle ilgili bardağı taşıran son damlaydı. İdari olarak bunun görünür tek nedeni, Yükseköğretim Kurulu tarafından seçimle gelen altı kişinin üçe indirimi akabinde Boğaziçi Üniversitesi geleneğinde adayların birinci lehine çekiliyor olmasıydı; kısaca Cumhurbaşkanına bu durumda seçim hakkı kalmıyordu. Bilindiği üzere, 15 Temmuz günü yaşanan coup d’état girişimi ve akabinde 20 Temmuz günü Olağanüstü Hâlin ilan edilmesi Türk Hukuku açısından bu konuda da yeni bir evreye girildiğini ifade ediyordu. Konuyla ilgili ilk gürültü mecliste koptu: 6741 sayılı Kanunun görüşmeleri sırasında iktidar partisi (AKP) milletvekilleri ilgili yasaya rektör seçimleriyle alakalı olarak birinci ve ikinci fıkrası şu şekilde olan 2547 sayılı Kanunun 13. maddesindeki bir değişikliği önerdiler: “Devlet üniversitelerinde rektör, Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bir aylık sürede önerilenlerden birisinin atanmaması ve Yükseköğretim Kurulu tarafından, iki hafta içinde yeni adaylar gösterilmediği takdirde Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılır. Rektörün görev süresi 4 yıldır. Süresi sona erenler aynı yöntemle yeniden atanabilirler. Ancak aynı Devlet üniversitesinde iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eder.-Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektörün atanması Yükseköğretim Kurulunun uygun görüşü üzerine ilgili mütevelli heyet tarafından yapılır. Rektörün görevi atandığı usule göre sonlandırılabilir.” Komisyonda hiçbir şekilde zikredilmemiş bu değişiklik önerisine o zamanki muhalefet partilerinin (CHP-HDP- MHP) tepki göstermesi sonucunda, birleşime yaklaşık olarak verilen iki saatlik bir aranın ardından önerge geri çekildi. Ancak 29.10.2016 tarih ve 676 sayılı KHK’nın 85. maddesi, ilgili önergenin birinci fıkrasında hiçbir değişiklik yapmayıp ikinci fıkrasında “Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör, mütevelli heyetinin Yükseköğretim Kuruluna teklifi ve Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır.” şeklinde yapılan bir tashihle bu önergeye kanun şekli vermişti. Böylelikle 1992 yılından beri geçerli olan sistem rafa kaldırılmış; üniversitede seçim uygulamasına son verildiği gibi, Yükseköğretim Kurulunun ilgili üniversitenin dışından olan profesörleri de Cumhurbaşkanına aday önerebilmesinin yolu açılmıştı. Ayrıca bu uygulama, TBMM’nin Olağanüstü Hâl koşullarında nasıl by-pass edileceği ile ilgili bir ilk örnekti. İlgili kararnamenin üzerinden iki hafta geçtikten sonra, 13.11.2016 tarih ve 2016/101 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 2012 ila 2016 yılları arasında Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu’nun rektör danışmanlığını yapan, ayrıca 2016 yılında Rektör Yardımcılığını da üstlenmiş Prof. Dr. Mehmet Özkan, Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne atandı. Ne yazık ki atanan kişinin niteliği ve hem öğretim üyeleri hem de öğrenciler arasında Olağanüstü Hâl nedeniyle yayılan korku, Boğaziçi Üniversitesi’nde bu atamaya karşı kamuoyunda yankılanan bir harekete neden olmadı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Interregnum: Bitti mi?

    Cumhuriyet tarihi söz konusu olduğunda “ara rejim” kalıbı, askerlerin siyasi hayata doğrudan müdahale ettiği 1960-1961, 1971-1973, 1980-1983 için kullanılıyor olsa da; son on yılda farklı tarihsel kesitler için bu ifadeyi çağrıştıran birçok açıklama hem sağdan hem de soldan yapılır oldu. Aşırı sağın Cumhuriyet’i hedef alan “90 yıllık reklam arası sona erdi!” tweet’i; sağın genelinin özellikle 1960 sonrası kurulmuş olan Anayasal düzeni vesayetçi olarak tanımlaması ve AKP ile millet iktidarının yeniden kurularak ara rejimin yıkıldığı tespitinin yapılması örnek olarak sayılabilir. Şöyle de denilebilir: Sağın “ara rejim” tanımları, temelde AKP iktidarından önceki var olan siyasi yapıyı mahkûm etmek için kullanılmaktadır. Soldan gelen “ara rejim” nidaları ise, 10.08.2014 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından başlamıştır. Bu tespitin gerekçeleri, seçimi kazanmış adayın başbakanlık görevine devam etmesi, 7 Haziran seçimleri arkasından yapılan koalisyon görüşmeleri sırasında cumhurbaşkanının rolü ve hükümetin durumu, parlamenter sistemin aşama aşama tasfiye edilmesi ve başkanlığı çağrıştıran bir siyasi yapının örülmeye çalışılması gibi ana konulardır.

    ***
    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Darülfünunun Serencamı

    Yükselmeli artık yetişir zillet ü zulmet

    Parlatmalı her nasıye bir neyyir-i fikret

    Cehl ölmeli, zulm ölmeli, hak bulmalı rif’at

    Hakkın yüzü güldükçe gülümser beşeriyet

    Darülfunun Marşı, Güfte: Tevfik Fikret

    Türkçe’de siyasetle politikayı eş anlamda kullanıyoruz. Ama her iki kelimenin kökleri çok farklı yerlere dayanıyor: siyaset kelimesi, seyis kelimesinden geliyor; bir başka ifadeyle at terbiyecisi. Biz bunu attan arındırarak terbiye etme şeklinde anlıyoruz. Halbuki politika, Eski Yunancaπολιτικά’dan mülhem: polis’in veyahut şehrin meseleleri de denebilir. Çoğu kişi bilmez, İstanbul da şehre veya şehirde anlamına gelen εἰς τὴν πόλιν/στην πόλη ifadelerinin Türkçeleşmesi sayesinde oluşmuş özel bir isim.1 Bu yazının hazırlandığı günlerde birçok üniversiteyle birlikte bölünmesi için hükümet tarafından verilen bir tasarının Meclis tarafından görüşüldüğü İstanbul Üniversitesi, bu bağlamda “Şehirde[ki] Üniversite”dir ve üniversite kendinde politiktir, çünkü meselelerin tartışıldığı yerdir. Ulusal bir gazetedeki köşesinden bu bölünmeye karşı çıkan İstanbul Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak’ın göreve gelirken ilk kurduğu cümlelerden biri ise “[Ü]niversitede siyaseti bitireceğim!”di. Siz, bunu politikayı diye anlayın!

    TBMM, iki ay kadar önce 22.02.2018 tarih ve 7100 sayılı “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la, Temmuz sonunda Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan tartışmaya bir son verdi. Artık akademik hayatımızda yardımcı doçentler yok; doktor öğretim üyeleri var. Peki bu unvan değişikliğiyle ilgili kanun, bahsedilen konu dışında ne yaptı diye soracak olursanız; temelde kadrolara ilişkin olanlarını2 dört başlık altında toparlamak mümkün.3 İlki, yardımcı doçentlik/doktor öğretim üyeliği kadrosu için, ilgili birim yönetim kurullarınca teşkil edilen jüri tarafından yapılan Türkçe’den yabancı dile, yabancı dilden Türkçe’ye tercüme sınavının kaldırması; ikincisi ise, YÖK’ün daha önceden Doçentlik Sınav Yönetmeliği’nde düzenlediği yabancı dilde yapılan merkezisınavlardan65puanalmaşartını55’edüşürmesi ve kolokyumu, yani doçentlik sözlü sınavının yapılmasını yükseköğretim kurumlarının ihtiyarına bırakmasıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Martir mi? Cumhuriyet için Öldü mü? : Laikleştirme Politikalarında Farklılaşma

    Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i, birkaç yıldan beri Türkiye’deki neredeyse bütün kitapçılarda en ön raflarda… Tahminen dünyada da öyle. İncil’den sonra en çok dile çevrilmiş kitap olma unvanını taşıyan bu hacmi küçük, ünü büyük eserin birdenbire yayıncıların ilgisini çekmiş olmasının nedeni, üzerindeki telif hakkının 1 Ocak 2015 tarihi itibariyle kalkmış olması. Bilindiği üzere, telif hakkının koruma süresi post mortem auctoris (yazarın ölümünden sonra) 70 yıl. Kanuni düzenlemeler nedeniyle kitabın daha önceden alenileştiği İran, Kanada, Japonya gibi bu kuralın istisnasını oluşturan ülkeler bir yana bırakılacak olursa, eserin şu anda hala kamusal alana girmediği sınırlı sayıda ülke kalmış durumda; bunlardan en dikkat çekeni ise, yazarın yurttaşı olduğu Fransa.

    Nedeni sorulduğunda, cevabın ilk paragrafta verilen nüansta, yazarın Fransa yurttaşı ‘olmasında yattığını söylemeye hacet yok. Uyanık bir göz de, Saint-Exupéry’nin ölüm tarihinin 1944 yılı içinde, yani II. Dünya Harbi sırasında olduğunu hemen yakalayacaktır: Saint-Exupéry, geçirdiği bir kazadan sonra bıraktığı Hava Kuvvetleri’ne yüzbaşı olarak 1939’da dönmüş; Fransız ordularının mağlubiyetinden sonra Amerika’ya gitmesine rağmen, 1943 yılında Müttefiklere yardım amacıyla Kuzey Afrika’da görev yapmaya başlamış; bir çıkarma için haritalama çalışması amacıyla 31.07.1944 tarihinde gerçekleştirdiği uçuşu sırasında, uçağı Marsilya açıklarında denize düşmüştür. Bunun üzerine kendisi 1948 yılında “mort pour la France” (Fransa için öldü) olarak tanınmıştır. Bu statüde olan yazarların eserleri üzerindeki teliflerin süreleri, diğer yazarlardan farklılaşmaktadır. Nitekim Saint-Exupéry’nin eserleri üzerindeki telif hakları Fransa’da ancak 2033 yılında kalkacaktır.

    Türkiye’de kaleme alınmış birçok edebiyat eserinde “şehit” kelimesi yerine Fransızca kökenli “martir”in (martyr) kullanıldığı bilinir. Çünkü iki kelime birbirinin tam anlamıyla çevirisidir: martyr, Eski Yunanca μάρτυς, Latince martus’tan; kısaca şahitten gelir. Bu anlamda şehit, Tanrının varlığına şahadet anlamı taşır. Ancak yukarıdaki paragrafta Fransa’da devletin yurttaşlarına martyr payesi vermediğini, bunun yerine 02.07.1915 tarihinde çıkarılan bir Kanunla mort pour la France olarak tanıdığı söylenmişti. Martyr’in anlamında yüklü olan dinsellik, 09.12.1905 tarihli Kilisenin ve Devletin birbirinden ayrılmasına dair Kanunla (loi du 9 décembre 1905 concernant la séparation des Églises et de l’État) laiklik konusunda yeni bir yola girmiş olan III. Cumhuriyet’in kelime tercihi konusundaki titizliğini göstermektedir. Bu titizliğin bir başka nedeninin emperyalist bir ülke olan Fransız ordularında, Kuzey Afrikalı, yani Müslüman askerlerin bulunması olduğu düşünülebilir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Fakültelerinin Büyük Ataleti

    Toplumsal alanda yürütülen mücadelenin sağında solunda, ama genellikle de tam ortasında bir hukukçu mutlaka vardır. Çünkü yürütülen mücadelenin bir toplumsal devrime dönük olma ihtimali zayıfsa, mücadele sonucunda kazanılmış olanların düzenin diline birileri tarafından kusursuz bir biçimde çevrilmesi gerekir. Diğer bir ihtimal ise, söz konusu toplumsal mücadelenin zaten var olan hukuki düzende, ilgililere tanınmış hakların tecavüze uğraması veya kaybedilmesi ile alakalı olmasıdır. Öyle ki bu durumda toplumsal mücadeleye koşut olarak zaten yargı alanında da bir hukuk mücadelesi sürdürülüyordur. Ancak dikkat edilecek olursa toplumsal mücadelelerin etkileri, hukuk sahasında hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar (idari makamlar ve genel anlamda Yürütme gücü) – hakkı talep edenler (avukatlar) – hakkı tesis edenler (hakimler) gibi üçlü bir ayrışma içinde akseder. Bu noktada soru, üniversitelerin bu denklemin neresinde olduğudur.

    Soruya hukuk öğrencilerinin çoğunun bir türlü öğrenemediği olan/olması gereken ayrımının çok basite indirgenmiş bir örneği üzerinden cevap verilebilir. Ancak bu şekilde verilecek bir cevap, genellikle ister istemez, yine kapitalist bir devlet modeli içinde sınıfsal bir özü olduğu unutularak, -özellikle de bugünle kıyaslayınca- 1960-80 arasındaki Türk üniversitelerinin övülmesi ile sonuçlanır. Bundan imtina ederek ve daha çok içinde bulunduğumuz üniversiteye odaklanarak bir şeyler söylenecek olursa; hem öğrenciler, hem de öğretim elemanları açısından ana eğilimin söz konusu mekanların sadece mesleki eğitim birimleri olarak algılandığı olgusudur: öğrenciler üniversiteye geleceklerinde icra edecekleri mesleği öğrenmek, öğretim elemanları ise kendinde bir amaç halini almış öğretme mesleğini yürütmek için bu mekanları kullanmaktadırlar. Hukuk fakülteleri özelinde ise, hukuk eğitiminin temelde normatif niteliği, Kelsenci bir dille – ve paragrafın başına da atıfla- olması gerekeni ön plana çıkarması, fakülteleri toplumsal mücadele ekseninden ayırır. Bir başka ifadeyle, sadece normun ne manaya geldiğinin öğretilmesi ve öğrenilmesi, normun oluşmasına neden olan toplumsal olgu ve olaylar ile o dönemde hakim olan felsefi düşüncenin neredeyse hiç dikkate alınmaması sonucunu doğurmaktadır.

    Bütün bunların dışında, hukuk fakülteleri öğretim elemanları sistemsel olarak hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle daha yakından ilişkili olmaları ve hukuk düzeninin niteliği sebebiyle genelde muhafazakar görüşlere daha yatkındırlar. Nitekim, hukukçuların statükonun devamından yana oldukları sık sık dile getirilir. Gündelik hayatta da bu tutumun yansımaları olacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Tam da bu yüzden devrim süreçlerinde devrimciler tarafından en güvenilmez bulunan kurumlar, yargı makamları ve hukuk fakülteleridir. Örneğin Fransız Devrimi esnasında hukuk fakültelerinin 10 yıla yakın bir süre kapalı tutulması, yargı yapısının değiştirilmesi, référé législatif (yasama yorumu/yargısı) gibi uygulamalar başka türlü yorumlanamaz. Sovyetler Birliği’nde de devrimi takip eden bir kaç ay içerisinde, mahkeme sisteminin lağvedilmesi ve baroların kapatılmasının yanı sıra hukuk fakültelerinin programları altüst ederek işe başlanmıştı.

    Bu ana akıntıya ters eğilimde olanların, özellikle de pozitif hukuk alanlarındaki muhalif figürlerin sayısı oldukça sınırlıdır ve son yıllarda Türkiye’de genellikle ulusal üstü insan hakları hukuku alanında çalışmayı yeğledikleri görülmektedir. Yine bu eğilimdekiler için diğer bir çalışma alan grubunu ise, hukukla diğer disiplinlerin, -felsefe, sosyoloji, tarih- kesiştiği küme oluşturmaktadır. Bu durum her iki grup açısından da (ilk denilenlerin ulusal idari ve yargı makamları tarafından genelde az dikkate alınmaları, ikincilerin ise pozitif hukukla ilgilerinin zayıf olması nedeniyle) hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle sınırlı bir ilişki içinde olmalarına yol açmaktadır. Ancak buna mukabil hakkı talep edenlerle de sıkı bağlantı içinde olduklarını iddia etmek zordur. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri dışında (Critical Legal Studies) hukuk fakültesindeki ana eğilimin tersi yönünde hareket eden bu akademisyenlerin hukuk uygulamasına etki edebilecek eser örnekleri bulunduğunu iddia etmek de güçtür.

    Elbette şu bir gerçektir: Bütün toplumsal gruplar gibi akademisyenler, ancak kendilerine bir noktada değen durumlarda harekete geçmektedirler. Nitekim son on yılda üniversiteler dünyada meydana gelen dört önemli olaydan (50d mücadelesi, Türban Yasakları Konusundaki Bildirgeler, YÖK yasa taslağı, Barış İçin Akademisyenler Bildirgesi) sadece bir tanesi akademi dışındaki siyasi bir olayla ilgilidir. Üstelik bu ilk üç olayda da söylenen söze katılan hukuk fakültesi öğretim elemanı sayısı yine oldukça mütevazi boyutlardadır. Kısaca hukuk fakültelerinin öğretim elemanlarının toplumsal mücadelelerle ilişkileri zaten dolayımlı olduğu gibi, doğrudan kendilerine ilgilendiren toplumsal mücadelelerle alakaları da zayıf gözükmektedir.

    Genel olarak toplumsal mücadelelerle dolayımlı bir ilişki kuran, doğrudan kendisini ilgilendiren konularda bile elinden geldiği kadar söz söylemeyen hukuk fakültesi öğretim elemanlarının bu eğilimlerini kırmak çok kolay gözükmemektedir. Bu, ancak toplumsal koşulların değişmesi ve hukukçu akademisyenlerin bu değişen koşullarda üzerlerine düşen rollerle alakalı olacaktır. Doğal olarak, içinde bulunduğumuz şartlar altında ana akıma ters yönde hareket eden hukuk fakültesi öğretim elemanlarının, hukukçular arasındaki diğer mücadele alanlarına ve toplumsal mücadelelere etkin olarak katılmasının sağlanması önemli bir hedeftir. Şöyle de denilebilir: esas hedef üniversitenin toplumsallaştırılmasıdır. Uzunca bir süredir yavaş yavaş eridiğini gözlemlediğimiz bilimin toplumsallığı vurgusu özelde son on senede ve hukuk fakültelerinin sadece siyasi değil, bilimsel açıdan da atıl kalmasına yol açmıştır. Bu ise topyekun bir işlevsizleştirme anlamına gelir.

    Ancak somut koşullara bakıldığında bir miktar umuda yer olduğunu saptamak mümkündür. Bugün içinden geçtiğimiz olağanüstü dönem, hukuk bilgisine duyulan ihtiyacı topluma dayattığı gibi, hukukçuya da kayan toplumsal zemini yakalama fırsatı sağlayabilir. Elbette bunun için diğer üniversite bileşenleri ve meslekten hukukçular ile ortak bir duruş geliştirmek gerekir. Öncelikle mesleki güvencelerini koruyup arttırma çabası ile başlayabilecek bu hareketlenme, siyasi alanda yeniden toplumsal bir talebe karşılık gelecek, hatta bu talebi kendisi yönlendirebilecek bir hat biçimlendirebilir. Hem kriz dönemlerinde hukuka duyulan ihtiyacın kendisi söyler bunu bize, hem de Türkiye Cumhuriyeti hukuk fakültelerinin tarihi.