Yazar:

  • Baroların Gücü

    1136 Avukatlık Yasasının 1. maddesine göre, serbest bir meslek olan avukatlık, aynı zamanda bir kamu hizmetidir. Yasaya göre; “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.”

    Yargının kurucu unsurlarından biri olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, tarihsel olarak ve tüm dünya üzerinde en önemli örgütlenmelerden biri olan barolar vasıtasıyla, toplumsal ve siyasal yaşama etki etmişlerdir. Avukatlık örgütü olan Barolar, özgün yapılanmalarıyla ve elbette toplumsal yaşama yön veren en önemli kurumlardan biri olan yargı erkinin bir parçası olan savunmayı temsil etmekle, doğal (kendiliğinden) bir etkiye sahiptir.

    Uygulanmakta olan hukuk düzeni ve onun belirleyici gücü olan siyasi iktidarlar, çoğunlukla dışsal bir müdahale saydıkları bağımsız savunma gücünü, olabildiğince etkisiz hâle getirmeyi isterler. Bu isteme karşılık, avukatlar ve onların örgütü olan barolar ne kadar güçlü bir direniş odağı olurlarsa, o denli saygın ve etkili bir olgu olarak toplum tarafından da benimsenir.

    Siyasi iktidarların toplumsal dinamikler sonucunda ortaya çıkan değişimlere uygun yeni yasal düzenlemeler yaparken, savunma örgütünün görüş ve önerisini de dikkate alması gerekir. Ancak Türkiye ve benzeri demokrasiye bakışı sorunlu iktidarlarca yönetilen ülkelerde muktedirler bu dışsal etkiyi işlevsiz hâle getirmek için direnç gösterir.

    Bu diyalektik bir süreçtir. Güçlü olan kazanır. Bu bağlamda Türkiye’deki Barolar ve onların merkez kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) iktidarlar ve özelde mevcut iktidar karşısındaki gücü veya güçsüzlüğünü irdeleyelim.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Son Kalenin Son Komutanı!

    İstanbul Barosu’nun 2020 yılında yapılması gerekirken, bir yıl gecikerek 16-17 Ekim 2021 tarihinde yapılan genel kurulu sonrasında, yeniden başkanlığa seçilen Av. Mehmet Durakoğlu ekibine hitaben, selefi Kocasakal’ı çağrıştıran bir konuşma yaptı ve konuşmasını;

    “İstanbul Barosu’nda yönetimde olabilmek için omurga gerekir, bu omurgaya sahip olduğumuz için kazandık. Onun için şimdi biz burada Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Onun için kalenin hala burada dimdik durduğundan bahsediyoruz. Bu kaleyi asla ama asla teslim etmeyeceğiz.” diyerek bitirdi.

    ‘Son Komutan’ın bu coşkusuna kitleden, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Barolar teslim alınamaz” sloganlarıyla karşılık verildi. Sonra genel istek üzerine muhtemelen topluca yemek yenildi ve bir sonraki seçimde yine böyle bir yemekte bir araya gelebilme umuduyla evlere gidildi.

    Son Komutan’ın “İstanbul Barosu’nda yönetimde olabilmek için omurga gerekir, bu omurgaya sahip olduğumuz için kazandık.” cümlesi seçim sonuçlarının önüne geçti. Eleştiriler karşısında, Cumhuriyet’e verdiği röportajında sözlerine açıklık getirmeye çalışan ‘Son Komutan’;

    Zaman zaman İstanbul Barosu’nun Türkiye’nin kalelerinden biri olduğu söylenir. Gerçekten ben de buna katılıyorum. ‘Kimi kime karşı koruyorsunuz?’ denilebilir. Gördük ki son dönem içerisinde barolar kale olmak durumunda. Çünkü bombalanıyoruz. İkinci baro ile bombalanıyoruz mesela. Yeri geldiğinde ‘Siz siyaset yapıyorsunuz’ diye bombalıyorlar bizi. Siyasal iktidardan gelen bir baskı söz konusu, bu baskı karşısında kendimizi korumak zorundayız. Bu omurga bizim açımızdan, kendi ekibim açısından söylüyorum: Özellikle Cumhuriyet ilkeleri ve Atatürk devrimlerinden neşet eden bir anlayışın ortaya konulmasıdır. Ben buna kendi omurgam olarak bakıyorum. Sonuç itibarıyla böyle bir omurgalılıktan bahsettim. Seçimi kazandıktan sonra yaptığım açıklamalarla ilgili bazı spekülasyonlar yapılıyor. Bu sözümün hemen arkasından da, burada Mustafa Kemal’den bahsediyorsak eğer, yani onun bir başarısından Atatürkçülerin başarısından bahsediyorsak eğer, işte bu omurgadandır demeye çalıştım. Kimseyi omurgasızlıkla suçlamadım. Kendi omurgamı açıklamak durumundayım ve bunu açıklamaya çalıştım.’’ demiş.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avukatlık ve Barolar

    Hukuk bir sözleşmedir. Kamusal alanda toplum sözleşmesi ve onun alt metinleri bir arada yaşamanın hukukunu (kurallar) belirler. Özel hukuk alanında ise yaşamın tümüyle sözleşmelerden oluştuğu söylenebilir. Sözleşmelerin çok büyük kısmı sözcüğün gerçek anlamına karşılık olmak üzere sözlü, ya da fiili durum sözleşmelerinden oluşur. İnsan ilişkilerinin niceliksel artışı ve niteliksel değişim ve gelişimi, zamanla yazılı (kayıtlı) sözleşmelerin ortaya çıkmasına neden olmuşsa da bütüne bakıldığında halen sözleşmelerin çok azını bu tür sözleşmeler oluşturmaktadır.

    Avukatlığın önemli bir meslek olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü toplumsal düzenin kurallarını belirleyerek, kalabalıkların bir arada yaşayabilmesine olanak sağlayan hukukun yapıcı ve uygulayıcılarından biri olma niteliği (yargının önemli bir unsuru) bakımından değerlendirildiğinde; hem çatışmanın hem de uzlaşmanın aktörü olarak, avukatın çok özel bir konumda olduğu görülmektedir.

    Kamu hukuku alanında toplumsal sözleşmeyi (evrensel haklar sözleşmelerini de) kurgulayan ve geliştiren öznelerden biri olarak avukat, özel hukuk alanında da sözleşmeler yoluyla benzer bir kurgulamanın öznelerinden biri olma özelliğini korumaktadır. Bu kurgulama işlevi bazen dar anlamıyla kişiler arasındaki özel ilişkiyi düzenlerken, bazen yeni tür bir sözleşme olana genel işlem şartı yoluyla küresel boyutta özel hukuk ilişkilerini düzenleyebilmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 15. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…

    Türkiye’de 2013 28 Mayıs’ında Gezi ile başlayan Olağanüstü Hal durumunun, artık olağan bir hal durumu olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. 15 yıldan beri Türkiye’yi tek başına yöneten bir adamın, yönetme gücünün tükendiği ve kontrolü kaybetme noktasına geldiğini anladığı fırtınalı Haziran sonrasında, bütün tek adamların yaptığını tekrarlamasıdır aslında olağanüstü hal…

    Ve ne yazık ki artık olağan bir haldir bu durum, Türkiye için.

    2010 Mayısında İsrail karasularına zorla girmeye çalışan bir gemi, Erdoğan-Gülen koalisyonundaki ilk çatlak olması bakımından önemliydi. İktidar paylaşımındaki bu savaş 2013 yılı sonundaki 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir çatışmaya dönüşünce Türkiye’de bugün olağanlaşan Olağanüstü Hal dönemi resmen başlamış oldu.

    7 Haziran 2015 seçim sonuçları, Türkiye’yi yönetmeye devam edebilmenin tek yolunun, daha otoriter, daha baskıcı, daha yasakçı ve daha zalim olmaktan, kısaca olağanlaşan bir olağanüstü hal yönetiminden geçtiğinin göstergesiydi. İktidar sahipleri bir an bile tereddüt etmeksizin ve onlarca insanın kanı pahasına, iktidarda kalmanın tek yolu olan sıcak savaşı (içeride ve dışarıda) topluma dayatmaktan geri durmadılar.

    Birkaç yıllık çözüm süreci ansızın sona erdirildi ve PKK ile neredeyse ortak bir mutabakatla başlatılan kanlı çatışmalar sürecine geçildi. Onlarca insan öldü. Suikastleri, bombalı saldırıları ve yerle bir edilen kentleri ile Türkiye de artık Arap Baharı mevsimindeydi. Böyle bir mevsim darbesiz geçiştirilemezdi elbette. 15 Temmuz 2016 da “Allah’ın lütfuyla” iktidarsavaşında son gülen Reis oldu.

    Öldürmeyen her darbe ile daha da güçlenen RTE artık eline geçirdiği tüm iktidar olanaklarını kendi istikbali ve iktidarı için sınırsız bir şekilde kullanabilirdi. Geriye işin kolay kısmı kalmıştı. Yasaları fiili duruma uygun hale getirerek 1923 Cumhuriyeti’nin cenazesini defnetmek…

    ***

    İçinde bulunduğumuz Olağan(üstü)Hal’inüstündeki örtünün 15 Nisan’da çekilmesi ile toplum olarak olağanüstü gayret ve çabamızın karşılığını almış olacağız.

    Bu daha başlangıç…

    İçinden geçmekte olduğumuz bu sıcak savaş sürecinde yüzlerce insan öldürüldü, öldürülmeye devam ediyor.

    Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler ve NATO kapsamındaki bazı görevler ile garantörlük kapsamındaki Kıbrıs Harekatı dışında ilk kez yabancı bir ülkede savaşa girdi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri askeriyle, polisi polisiyle savaştı ilk kez.

    Mahkemeler yasalara göre değil apaçık talimatlara göre kararlar verir oldu.

    Yöneticilerin kişisel çıkarları toplumun çıkarlarının önüne geçti.

    Muhalif olmak düşman olmakla eş tutuldu.

    Resmi söylemi benimsemeyen tüm basım ve yayın organları susturuldu.

    Cehalet, kundakçılık, sübyancılık, üfürükçülük ve her türlü kural tanımazlık itibar ve iltifat görürken, yasalara saygılı davranmak ve iktidardan da yasalara saygı göstermesini istemek en ağır cezaya müstahak sayıldı.

    Bilim adamları üniversitelerden, gazeteciler gazetecilikten uzaklaştırılıp hapislere atılırken, şaklabanlık profesörleri üniversite kürsülerine, ağzı bozuk yalakalar gazete köşelerine doluşturuldu.

    Bu listeyi uzattıkça uzatmak mümkün…

    Ancak kesinlikle yararsız…

    Çünkü toplum olarak yaşadığımız olağanüstü süreci artık olağan bir süreç olarak algılamaktayız. İşte olağanüstü halin olağan hale gelmiş olmasıdır asıl mesele…

    Büyük Nazım’ın dediği gibi;

    “Mesele esir düşmekte değil,
    Teslim olmamakta bütün mesele…”

    Teslim olmamak için son bir şansımız var mı?

    Olağanlaşan olağanüstü hali bitirmek için son bir şans olabilir mi?

    2017 Nisan’ı Türkiye için yeni bir ilkyaz olur umarım.

    13 Mart 2017-İstanbul

  • Ne İçin Birlik…

    Pir Sultan’ın “Gelin canlar bir olalım.” şeklindeki hümanist çağrısının üzerinden yüzyıllar geçti. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin.” diyerek büyük birleşme davetini gerçekleştiren Komünist Manifesto bile neredeyse iki yüzyıllık geçmişe sahip. Her ikisi de egemen güce karşı bir başkaldırı daveti olarak, birlikte olmanın gücünü insanlık için daha iyi bir yaşam ve daha yaşanılası bir Dünya idealine sunmayı amaçlayan çağrılardır ve zaman/mekan sınırlarını aşan evrensel çağrılar olarak, kuşkusuz halen geçerli ve değerlidirler.

    Oysa modern zamanlarda birlik meselesi çoğunlukla pragmatist bir içerikle çıkar karşımıza. Ve birlik kavramı bazen tekçi faşist politikaların bayrak kavramı, bazen sömürgeci politikaların sürdürülebilmesinin kestirme yolu olarak kullanıldı, kullanılıyor.

    Tartışma konumuz bakımından birlik kavramının da oldukça yıpratılmış olduğunu kabul etmeliyiz. Yargıda Birlik gibi iktidar işbirlikçisi, ya da daha doğru bir ifadeyle yürütmenin taşeronu bir oluşum önümüzde dururken, yargı erkinin teorik düzlemde de olsa bileşenlerinin birlikteliğini çok özenli tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

    2006 yılında kurulan YARSAV’ın, yargı erkini kullananların önemli bir örgütlenme çabası olarak tarihsel önemini kabul etmekle birlikte, gelişen süreçlerde bireysel olarak ayrılmalar ve kurumsal olarak bölünmeler nedeniyle bu örgütlenmenin istenen katkıyı sağlayamadığını kabul etmek gerek.

    YARSAV’ın kurucu başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu’nun, kurulup kapatılan sonra yeniden kurulan YARGI-SEN girişimini de dikkate aldığımızda, bu alanda bir arayışın olduğu görülmektedir. Kabul etmek gerekir ki bu aynı zamanda olağan bir gelişmedir.

    Büyülü bir sözcük olarak adeta mucize yaratmasını beklediğimiz “birlik” olmaktan her zaman olumlu bir karşılık alınamıyor ne yazık ki. Üstüne üstlük, güce karşı olması bakımından olumlu bir kavram olan birlik, pek ala gücün etrafında toplanma şeklinde çok olumsuz bir işlev de görebilir.

    Türkiye’yi yöneten gücün son dönemlerde yoğun olarak topluma dayatmakta olduğu, “Hep birlikte Türkiye’yiz.” sloganı bu olum-
    suzluğa örnek olabilecek niteliktedir. Nitekim bu sloganın hep birlikte kaçak saraya biat etmeyi öngören bir birlik çağrısı olduğu çok kısa sürede açığa çıktı bile. Kısa süre önce Baro Başkanlarını arkasına dizerek saraya topuk selamı çakan TBB Başkanı ile 15 Temmuz’un boğucu baskısıyla Yenikapı’ya arzı endam eden CHP Genel Başkanı, ali makamın himayesinde gerçekleştirilen Adli Yıl açılış töreninde Saray’a avdet eden zevat arasında yer almayınca zatı şahanelerinden yüksek perdeden “kendinize gelin” uyarısı almaları kaçınılmazdı ve uyarıldılar.

    TCK’nın yargı bileşenleri olarak tanımladığı, yargıç, savcı ve avukatların, yargının kuşatılması, baskı altına alınması ve özellikle yürütmenin emrine girmesine karşı mücadele birlikteliği olanaklı mıdır? Teorik olarak evet… Ancak içinde bulunduğumuz süreçte bunu gerçekleştirebilmek oldukça zor. Hain ilan edilmenin çok yakın tehlike olduğu bu dönemde bu başarılabilir mi? Kuşkuluyum.

    Kerameti kendinden menkul kuvvetler ayrılığı gibi burjuva demokrasilerinin vitrin kavramlarını eveleyip geveleme kolaycılığına kapılmadan, gerçek bir mücadeleyi örgütlemekten ve sürdürmekten söz ediyorsak elbette.

    Kuşkuculuk ve bilimselliğin yerini, iman ve dogmanın aldığı, yargı etiği ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin yerine, emre itaat ve gücün üstünlüğü ilkelerinin konulduğu, bilginin değil cehaletin değerli olduğu günümüz Türkiye’sinde; hangi alanda olursa olsun, emeğin ve adaletin yanında yer almanın ve bunu cadı avının acımasızca sürdüğü bu ortamda gerçekleştirmenin çok zor olduğu kuşku götürmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    Diğer taraftan tam da bu nedenledir ki, böyle bir mücadele birlikteliğinin en gerekli olduğu zamanlarda yaşamakta olduğumuz kuşku götürmez bir başka gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    O halde, öncelikle yanıtlanması gereken soru;“Ne için birlik?” sorusudur. Yani eylemin amacı üstünde ortaklaşmak gerek ilk başta.

    Böyle bir başlangıç zorunludur. Çünkü, özellikle egemen anlayışlara ve yapılara karşı mücadele pratiğinin en problemli konusu amaç birlikteliğinin sağlanamıyor olmasıdır.

    Bu türden örgütlenmelerin ve yapıların kişisel ikballer için kullanılmasından söz ediyorum.

    Amaçlananın değeri yeterince kavranamadığı için yarı yolda ego kazalarının ortaya çıkmasından söz ediyorum.

    Bir potada erimeyi göze alamayıp, kendi rengini ya da özelliğini mücadelenin başat karakteri haline getirme çabalarından söz ediyorum.

    Daha da artırabileceğimiz bu “birlik zararlıları”nın etkisizleştirilmesi ilk adım olmak kaydıyla, nesnel kararlar verebilen, bağımsız bir yargı için mücadele etmenin çok değerli ve özellikle içinde bulunduğumuz süreçte çok gerekli olduğu kanısındayım.

    Önermeden yerme kolaycılığına kaçmadan…