Yazar:

  • Kavramları Tersyüz Ediyoruz: Hukukun Üstünlüğü Üzerine: Hukuk, Otorite, İmtiyaz

    I

    Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti kavramları, çoğu zaman modernliğe özgü kavramlar olarak anlaşılırlar. Bu iki kavramın farklı coğrafi ve tarihsel gelişim süreçlerinin ürünleri oldukları gerçeği bile; hukukun, kendisi dışında kalan şeylerin üstünde olduğu anlayışının daha ziyade modern devlet ve modern demokrasiyle ilintili olduğuna dair o örtük kabulü ortadan kaldırmaz. Oysa hukukun üstünlüğü ilkesi bir tarafa, “modern” sözcüğünün kendisi dahi modern değildir. Marksist kültür kuramcısı Fredric Jameson, A Singular Modernity (Biricik Modernite) başlıklı kitabında, “modern” sözcüğünü MS. 5. yüzyılda görmenin mümkün olduğunu söyler. Papa 1. Gelasius Latince modernus sözcüğünü, Kilise babalarının son dönemlerini, İsa’nın yaşamına tanıklık edilen önceki dönemlerinden ayırt etmek amacıyla, yalnızca kronolojik bir bağlamda kullanmıştır. Burada modernus, yalnızca “şimdi”ye, “şimdinin zamanı”na karşılık gelir. Dolayısıyla, nasıl modern sözcüğünün bile farklı “şimdi”leri varsa, her “şimdi”nin de farklı bir hukuku olduğunu unutmamak gerekir.

    Jameson, Roma’nın Gotlar tarafından fethedilmesiyle, modern sözcüğünün günümüze kadar ulaşan yeni bir anlam kazandığına dikkat çeker. Modernus artık yalnızca şimdiyi, yeniyi (novus) imlemez; kültürel ve sosyal bir kopuşa denk düşecek biçimde antiquas’ın, eskinin antitezini ifade eder. Hukukun üstünlüğünün ilk bakışta modern bir kavram olarak zihnimizde belirmesinde de “eski hukuk”un antitezi olarak “modern hukuk” varsayımı iş başındadır. Oysa, hukukun üstünlüğünün de farklı “şimdi”lerinin olduğu; kendinden menkul, içeriği sabit modern bir hukuk ilkesini ifade etmediği; ve her şeyden önce bir coğrafyadaki siyasal güçler dengesiyle bu güçler dengesindeki mücadele ve yer değiştirmelerin hukuki-politik kavramına karşılık geldiği, ancak “eski”ye de bakarak, daha doğrusu tarihsel bir bakış açısıyla net bir biçimde kavranabilir.

    II

    Hukukun orta çağdaki üstünlüğünü sağlayan güçlerin en önemlilerinden biri, ilginç bir biçimde Kilisedir.[1] Bilindiği üzere, orta çağın büyük bir bölümünde seküler iktidar ile papalık arasında Batı Roma tarihine kadar geri götürülebilecek uzun erimli bir güç mücadelesi söz konusu olmuştur. Bu süreç boyunca hukukun seküler güçler bakımından sınırlayıcı nitelik taşıyan karakteri, şu iki dönüşümün eş zamanlılığının bir sonucu olarak karşımıza çıkar: Bir yanda Kilise Roma Mutlakiyetçiliğinin temel niteliklerini benimseyerek güçlenirken, diğer yanda Roma Mutlakiyetçiliğinden kalan miras dinsel bir kisveye bürünmektedir. Bilindiği gibi Roma mutlakiyetçiliğinin kökeninde -söz gelimi Lex Regia’da ve Corpus Iuris Civilis’te- “mutlak hükümdar yasanın üzerindedir” düşüncesi yer alır (king above the law); hukukla yöneten hükümdar, hukuken hukukla sınırlanamaz. Bu dönemde, imparatorun hem seküler hem de dinsel mutlakiyetçiliği kendi elinde topladığı görülmektedir (sezaropapizm). Ancak bu durum, Roma Mutlakiyetçiliğinin görece kısa bir zaman içinde kendisini dinsel bir meşruiyet ilkesine dayandırmasına neden olur. Öyle ki 800 yılına gelindiğinde Şarlman (Charlemagne, Carolus Magnus), kendisinin bütün Hristiyanların kralı, rahibi ve reisi olduğunu söyler; İmparatorun hesap vereceği tek mercii Tanrıdır.

    Roma şehrinde ise karşımıza farklı bir tablo çıkar. İmparatorluğun başkentinin Konstantiniyye’ye kaydırılması ve Batı Roma’nın yıkılışıyla birlikte Roma’da seküler bir boşluk oluşmuştur. Bu boşluğu Kilise doldurur. Kilisenin seküler dünyanın yönetimine ilişkin belirli yetkileri dahi bulunmaktadır. Dahası, papalara hukuk eğitimi verilmekte ve mutlakiyetçilik fikri aşılanmaktadır. Bu süreç, üç yüz yıl sonra 7. Greogorius’un buyruklarını beraberinde getirir ve doğal hukukla ilahi hukukun pozitif hukuku denetlediği fikrini muazzam biçimde güçlendirir. “Kutsal Roma”, yani Frankiaİmparatorluğunun siyasal birlikten ziyade dinsel birliği sağladığı düşünüldüğünde bu bir hayli önemlidir; haliyle de Kilise’nin üstünlük iddiaları zaman içinde kademeli olarak karşılık bulur. Örneğin meşhur taç giydirme törenlerinde sembolize edilen bu yeni güç dengesine göre, kralın esas görevi toplumun hukukunun muhafızlığını yapmaktır (Krala özgülenen bu rol seküler Germen örfi hukukunda halihazırda içerildiğinden benimsenmesi kolay olmuştur). Bu husus, kralların hukuku ve adaleti muhafaza edeceklerini belirttikleri yeminlerinde de kolayca görülür. Bu yeminler (ve fermanlar) doğal, örfi ve ilahi hukukun, kralın emirleri, fermanları ve kararnamelerinin üstünde olduğunun kabul edilmesi ve onaylanması anlamına gelir. Tüm bunları kralın artık pozitif hukukla da bağlı görülmesi takip eder. Kral kendi koyduğu yasalarla da bağlıdır; çünkü adaletin korunması bunu gerektirir. Sonuç olarak, sözü edilen güç mücadelesi Roma’nın mirası olan mutlakiyetçiliğe karşı, hukuka tabi bir monarşi anlayışının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır (ve kuşkusuz bu dönüşümü, burada bütünüyle aktarılması mümkün olmayan başka türlü dönüşümler takip eder).

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Bkz. Harold J. Berman, Hukuk ve Devrim. Batı Hukuk Geleneğinin Oluşumu, çev. Kıvılcım Turanlı, İstanbul: Pinhan, 2020, s. 416 vd.

  • Portre: Adalet Mücadelesinin Çınarı Erşen Sansal’ın Ardından

    Yüzünü aydınlığa, sola, eşitlik ve bağımsızlığa dönmüş genç kuşaklar olarak Erşen Sansal’ı, devrimcilerin avukatını, adalet mücadelesinin çınarlarından birini daha geçtiğimiz nisan ayında kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mücadele ufkunun ötesini omuzlarında yükselerek görebildiğimiz tüm devlerin yaptığı gibi, Erşen Sansal da bizlere hayati öneme sahip bir mücadele mirası ve birikimi bıraktı. Dolayısıyla bu yazıya, anısını yaşatacağımızı söyleyerek başlamak sanırım en doğrusu.

    2018 yılında yapılan bir yuvarlak masa toplantısında1 Erşen Sansal, yargı ve adaletin o günlerde tanık olunan katlinin “faşizan” sıkıyönetim dönemleriyle karşılaştırıldığında dahi çok “daha büyük boyutlara” ulaştığını ve böylesi bir dönemde çok daha yüksek ve örgütlü bir sese ihtiyaç duyulduğunu söylemişti. Toplumsal hafızanın temel tuğlaları hâline gelmiş birçok önemli davada onlarca yıl yer almış bir meslek üstadı olarak Erşen Sansal’ın dikkat çektiği bu hususu anlamak, kanımca bir hayli önemli. Bunun için ise öncelikle, Erşen Sansal ve Halit Çelenk gibi hukukçuların verdikleri uzun ve zorlu mücadelenin yalnızca bir hukuk mücadelesi olmadığını kavramak gerekiyor. Aslına bakılırsa hukuk dünyamızın çınarlarının yürüttükleri bu mücadele, başlı başına politik bir mücadeledir. Nitekim, bugün savunma hakkının demir parmaklıklar ardına gönderilmek istenmesinin esas nedeni de, onurlu hukukçuların kendilerini dahil olmak zorunda hissettikleri süreğen toplumsal adalet mücadelesinin geçmişten bugüne devredilen, kaçınılamaz politik karakteridir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Umutsuzluğun İçyüzü”: İlk Birikimin Sürekliliği ve Güvencesizlik

    I

    “Umutsuzluğun içyüzü Sefiller‘in alt başlıklarından biri; hatta bir bakımdan, Sefiller’in kendisi. Bilindiği gibi Victor Hugo, Jean Valjean’ın, tarihin en büyük yapıtlarından birini örecek olan o kökensel hikayesine ‘Fantine’ başlıklı birinci bölümün ikinci kitabında yer verir: Öksüzlük, yoksulluk, kalabalık bir ailenin genç yaşta üstlenilen sorumluluğu, günde yalnızca 18 metelik, o da budama mevsiminde. Kısaca, koca bir sefalet. Görünen odur ki Jean Valjean, tarihsel dönüşümün o acımasız uçurumundan payını almıştır; O, ‘mülksüzleştirilenler’in milyonlarca varisinden biridir ve tam da bu yüzden, yani ‘güven’de olmasını sağlayacak tek şey sahip olduğu emek gücü olduğundan, “yapabildiği her işi yapar”. Fakat Marx’ın da dediği gibi, “ücretli işçi olmak […] bir şans değil, şanssızlıktır”.1 Jean Valjean sonunda işsiz kalır. Sonrası malum. Bir ekmek uğruna işlenen, affı imkânsız kadim suç: Hırsızlık. Ve onun asil hayaleti: Ceza. Hugo şöyle yazar: “Uygarlığımızın korkunç saatleri vardır. Cezanın bir insanın mahvını ilan ettiği anlardır bunlar”.2

    Başkahramanımızın bu acıklı hikayesinden sonra, “umutsuzluğun içyüzü”nden söz eder Hugo. Jean Valjean’ın içinde büyüyen umutsuzluğun ve öfkenin insani ama karanlık muhasebesini yapar. Aldığı cezanın aşırılığı haksız değil mi diye sorar söz gelimi. Ağırlaştırılan hüküm, güçsüze karşı bir suikasttan başka ne olabilir? Fakat daha da önce, çalışkan bir işçi olduğu halde ekmek bulamaması yalnızca Jean Valjean’ın suçu mudur? “Toplumun bu gibi şeylere yakından bakması gerekir” diye yazar, “çünkü bunları yapan odur”.3

    Hugo bu sorulara, romanın ilerleyen bölümünde Fantine’nin ölümüyle yanıt verir; “Nedir bu Fantine hikayesi?” diye sorar. “Bir köle satın alan toplumun hikayesidir bu. Kimden satın alıyor? Sefaletten. Açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan, terk edilmişlikten, yoksulluktan. Acıklı bir alışveriş. Bir lokma ekmeğe bir ruh. Sefalet sunuyor, toplum da kabul ediyor”.4

    Unutmadan belirtelim, benzer bir şeyi, Friedrich Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu başlıklı kitabında yazmıştır: “Aynı şekilde toplum da, yüzlerce proleteri kılıcın ya da kurşunun yol açacağı ölümler kadar vahşice ve doğal olmayan, zamansız bir ölümün pençesine ittiğinde, binlerce kişiyi yaşamı için gerekli olan şeylerden yoksun bıraktığında ve yaşayamayacağı koşullar içine sürüklediğinde -kanunun güçlü kolları arasında kaçınılmaz bir son olan ölüm teslim alana dek onları bu koşullar altında kalmaya zorladığında- ve bu binlerce insanın yok olacağını bile bile bu koşulların sürmesine izin verdiğinde cinayet işlemektedir, bir bireyin işlediğinden farksız bir cinayet”.5

    Hugo ve Engels’in ‘toplum’ sözcüğünden, basitçe, bir insanlar toplamını anlamadıklarını söylemeye gerek yok sanırım. Toplum bu pasajlarda, belirli bir bütünlüğü; insanlardan olduğu kadar -hatta daha da önemlisi- belirli ilişki, yapı, biçim ve bağıntılardan oluşan bir entiteyi ifade eder. Bu, kapitalist toplumdur; dolayısıyla kapitalist toplumsal ilişkiler, yapılar, biçimler ve bağıntılardır sözü edilen. İşte güvencesizlik adını verdiğimiz şey de bunlardan biridir ve her ne kadar son otuz kırk yılın bir görüngüsü gibi ele alınsa da “kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşuna ve işleyişine içkindir”.6

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Borca Politik Bakmak ve Kriz

    Çok değil birkaç gün önce (4 Kasım), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Yıldız Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşen Türkiye Gençlik Zirvesi’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    Burslu öğrenci sayısı bu yıl 150 bine ulaştı. Gençlerimizde şöyle bir anlayış var. Gerçeği söylemem lazım. İlla burs… Niye burs? Bursun geri ödemesi yok. Be evladım, kredi aldığın zaman faizsiz, iş bulmadan da değil. İş bulduktan sonra çok basit taksitlerle ödüyorsun. Bu seni bedavacılığa da alıştırmıyor. Bu milletin gençlerine bu yakışır.

    Bu cümleler neoliberalizme, finansallaşmaya, sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak borca ve borçlu öznelliğe dair kuşkusuz pek çok şey söylüyor. Öyle ki anahtar kelimeleri seçip çıkarmak hiç zor değil: “geri ödeme”, “kredi”, “iş”, “taksit”, “bedavacılık”. Sözcükler üzerine biraz düşündüğümüzde cumhurbaşkanının sözlerinin, bireysel borcun geri ödeme yoluyla toplumsal üretim ilişkileri üzerinde sağladığı kontrolden tutun da öğrenim yıllarından itibaren borçlu kılınmış bir öznelliğin üretilmesi talebine; borcun sürekli hale getirilmesinden finansal içerilme ve güvencesizliğe kadar neoliberalizmle özdeşleşen birçok stratejiye bir anda işaret ettiğini kolayca kavrayabiliyoruz. Fakat tüm bu anlam ağına dair söylediklerimizi daha anlaşılır kılmak amacıyla Cumhurbaşkanı’nın söylemini şu iki temel savla birlikte düşünerek politik bir çerçeve çizebileceğimizi sanıyorum:

    (1) Finansallaşmanın küresel hâkimiyeti ve her geçen gün daha fazla sayıda insanın finansal sistem içine dâhil edilmesiyle birlikte borç, “üretim ve sömürü ilişkilerini sürdürmenin ve kontrol etmenin”2 baskın bir biçimi haline gelmiştir. Borcun sürekliliği, sermaye ve ücretli emek arasındaki antagonist ilişkiyi sermaye lehine zayıflatacak biçimde kişileri borcun geri ödemesine bütünüyle tabi kılmakta,bu nedenle de iş arama zorunluluğunu ve işini kaybetme korkusunu pekiştirmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Hukukun Edebiyatla İlgisi Üzerine Düşünceler

    Yer ve zaman değişince, aynı olmaz cümle.Kant

    Bildiğimiz her şeyin ucu sahip olduğumuz

    duyulardan birine, bizi biz yapan şeyler ise

    kendi varlığımıza yabancı bir duyuma çıkar.Pessoa

    Unutulmasın ki hukuk, hiçbir zaman,

    toplumun ekonomik yapısından ve bu yapı

    tarafından belirlenmiş olan kültürel

    gelişiminden daha yüksek bir yerde olamaz.Marx

     

    1. Edebiyat ve Hukuk. Felsefe Nedir?’in sonlarına doğru Gilles Deleuze ile Felix Guattari düşüncenin üç büyük formunu (sanat, bilim, felsefe) tanımlayan şeyin “her zaman kaosla kapışmak, bir düzlem çizmek, kaosun üzerine bir düzlem çekmek”[1] olduğunu söylerler. Burada sanatın işi olarak tarif edilen şey bir ütopya olarak adaletin gerçekleşme anını tarif ediyor gibidir:

    “Pessoa’da olduğu gibi, düzlem üzerindeki bir duyum işgal ettiği bir yeri mutlaka yayacak, yeryüzünün bütününde, yeryüzünün içerdiği bütün duyumları serbest bırakarak gevşetecektir: Açacak ya da yaracak, sonsuzla eşitlenecektir. Sonsuzu yeniden bulmak, yeniden vermek için sonludan geçmek, belki de budur sanatın işi”.[2]

    Sonsuzu yeniden bulmak için sonludan geçmek, normatif olanı askıya almaktır. Sonludan geçmek, sonludan geçerek onu askıya almak, duyumun mutlak yayılımı ve duyumun sonsuzla eşitlenmesi – bu eşitlik ilişkisinin kuruluşunun kerteleri gibi görünür. Bu tariften edebiyat ve hukuk ilişkisinin payını aldığını düşünüyoruz. Edebiyat, insanın dille ilişkisi kurulduğundan beri sözlü ve yazılı olarak var olan, hayatın, tarihin ve geleceğin içinde hiç ölmeden yaşayan bir canlı, bir duyumlar çokluğudur. Tarihin, yaşanmakta olanın ve yaşanacakların anlatısı olarak edebiyat, bu çokluğun kendi içine saklanışını ifade eder. Hukuk ise adalet ütopyası içinden seçtiği[3] (ya da en azından bunu iddia eder) yazılı ve yazısız kuralları yeryüzünde uygulayan bir teknik sistem olarak tanımlanabilir. Bu nedenle bilimsel düzlem içinde düşünülür: “şeylerin durumlarını, fonksiyonları ya da gönderimsel önermeleri tanımlayan, yalnızca tamamlanmamış koordinatlardan bir düzlem çizer”. Edebiyat, konu ettiklerini sonsuz bir genişlikte ve neredeyse kuralsızca dile getirir, anomiktir. Yazılı edebiyatın anıt metinlerinden günümüze kadar üretilenler gibi.  Fakat anıt Deleuze ve Guattari’nin belirttiği gibi geçmişi anan bir şey olmaktan öte bir “mevcut duyumlar kitlesidir”. Hukuk ise kurallıdır (nomik), bir hesap unsurudur (element of calculation), hukuk kaosa düzlem çeker ve duyumlar kitlesinin bir evreni olarak edebiyatla ilişkisi ürettiği ya da üretemediği adaletle sınırlıdır. Yasa metinleri ya da mahkeme kararlarının edebi değeri, bir telefon rehberi ya da kullanma kılavuzu ile kıyaslanabilir. Bunlar önemlidir, ama edebi değil.

    1. Deneyim. Hukuk ile adalet arasındaki ayrımın (Jacques Derrida’nın gösterdiği) aporetik unsurunun, yukarıda sözü edilen anlamıyla edebi olan tarafından yeniden düşünülmeye açılabileceğini iddia edeceğiz. Derrida’ya göre “[h]ukuk adalet adına uygulandığı iddiasında bulunu[r] ve adalet ‘güç kullanılarak yürürlüğe sokulması’ (enforced) gereken bir hukuka yerleşmeyi talep ed[er]”.[4] Yukarıda sözü edilen sonsuz-sonlu ilişkisinin bu açmazla birlikte ele alınabileceğini düşünüyoruz. Bir duyumun sonlu bir düzlem içinde işgal ettiği yerin mutlak yayılımı ve sonsuzla eşitlenişi, hukuk ile adalet arasındaki aporetik ilişkinin karakteriyle birlikte düşünülmelidir.

    “[…] ne zaman ki iyi bir kural, belirleyici bir yargıya göre, tikel bir duruma, yanlışsız bir biçimde kapsanan bir örneğe sükunet içinde uygulanır, orada hukuk hesaba katılmış olur belki, ancak adalet kesinlikle (hesaba katılmış) olmaz”.[5]

    Fakat diğer taraftan “hiçbir adalet, kesen bir karar olmaksızın hukuk biçiminde uygulanamaz”. Dolayısıyla adalet bir kuralın bir olaya kusursuzca uygulanması olmadığı gibi, hukukun hesaplanabilir olanın evreninde işgal ettiği konum adaleti kendinde içermemektedir. Fakat adaletin kendisi böylesi bir konum işgalini talep eder. Öyleyse sonsuz olarak adalet ile sonlu olarak (düzlem) hukuk arasındaki ilişki, tam da yukarıdaki tarif devralınarak yeniden düşünülebilir. Sonlu-hukuki-kurallı düzlem içinde işgal edilen bir konum, bir açma ya da yarma işlemiyle, sonsuz olarak adalete geçişin ve kuralsız olanın anahtarını bize nasıl sunabilir? Açma, yarma ya da geçme; hepsi bir deneyimi ifade eder ki adalet deneyimi Derrida’ya göre bir açmaz deneyimidir. “Bir deneyim, adının da belirttiği gibi, bir geçiştir, karşıya geçer ve bir hedefe doğru yol alır, o hedefe giden geçidi bulur”.[6] Fakat adaletin deneyimi, bir aporianın yani geçidi ve yolu olmayanın, dolayısıyla da deneyimlenemez olanın deneyimidir. Kurallı olan ile kuralsız olanın hem birbirlerini çağırdıkları, hem de birbirlerini imkânsız kıldıkları; dolayısıyla aslında bir geçit olmayan geçidi gerçekleştirilebilir olarak yeniden düşündüren şey ise Deleuze ve Guattari’nin sanatın işi olarak tarif ettikleri şeye (açma/yarma/geçme) oldukça yakındır. Adalet deneyimi bu anlamda edebidir. Buradaki temel sorun, bu deneyimin/geçişin temel unsurlarının ex abstracto nasıl düşünüleceği sorunudur.

    1. Geçit. Edebiyat ile hukuk arasındaki ilişkinin böylesi bir düşünüme kapı açan bir girişimin konusu olarak ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Adalet fikrine keskin bir geri dönüş, kuşkusuz ütopik bir tahayyüle ait olabilir. Dolayısıyla burada normatif olanla karşı karşıyayız. Diğer taraftan doğal hukuk düşüncesinin, yukarıda sözünü ettiğimiz geçişi; sonlu ile sonsuz arasındaki, hukuk ile adalet arasındaki ilişkiyi kurma imkânını taşıdığını düşünüyoruz. Burada söz konusu olan tümüyle doğal hukuku olumlamaktan öte, onun temel bir ilkesi üzerine düşünmektir. Doğal hukuk, hukuku adaletle birlikte tanımlar ve düşünür.[7] Bu doğrultuda doğal hak öğretileri de “adaletin temellerinin, ilkece insan olarak insana açık olduğunu iddia eder”.[8] Dolayısıyla doğal hukuk adalet ile insan deneyimi arasında bir açıklık, geçişin mümkün olduğu bir geçit kurar. Sanatın, dolayısıyla da edebiyatın işi eğer sonludan geçerek sonsuzu keşfetmekse, edebiyat doğal hukukla birlikte, ütopik bir adalet duygusunu içeren sonlu deneyimden, deneyimin yayılışı olarak adalete geçişin tasavvurunu sunma yeteneğine sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, doğal hukukun insana ilkesel olarak açık tuttuğu adalet ilkesi tam da edebiyatın konusudur; çünkü edebiyat insan duygu ve düşüncelerinin, dolayısıyla da insani deneyimin geniş bir alanını kapsar. Edebiyat tam da bu özelliğiyle doğal hukukla yakın ilişki kurmaktadır. Hukukun, toplum yaşamını düzenlemedeki ölçütlerinin adilliği ise edebiyatın sahip olduğu yeteneğin keşfine bağlıdır ve edebiyat tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. İnsanın bütün ütopyaları edebiyatla vardır.
    2. Sonludan Geçmek. Tam bu noktada söylenilmesi gereken şey, yukarıda yazılanlara eklenmesi gereken eleştirel unsur, edebiyat ile hukuk (adalet) arasındaki bu potansiyel yaratıcı ilişkinin hukukun bugünün toplumunda oynadığı role karşı sahip olduğu güce dair olmalıdır. Burada yüzümüzü ütopyadan çevirmek zorundayız. Sözü edilen geçişin tasavvur edilebilir (son kertede) bir sınanabilirliği varsa eğer, bu ancak hukukun aynı zamanda üretim ilişkilerine karşılık geldiği bir toplumsal alanda gerçekleşebilir. Çünkü hukuk (sonlu) ile adalet (sonsuz) arasındaki geçişi mümkün kılan bir deneyim, ancak hukuksal (sonlu) biçimlerin maskeleme ve kodlama[9] işlevini kısa devreye uğratma (askıya alma) yeteneği doğrultusunda anlam kazanabilir. Yoksa adalete atfedilen o büyülü kutsallık, aynen hukuka atfedilende olduğu gibi, sadece onu ortadan kaldırmaya yarayacaktır. Marx, hukukun, niteliği (ideolojisi) gereği bir çeşit eşitlemeyi yürürlüğe koyarak oluşabileceğini belirtir; “eşitlik, eşit bir ölçeğin, ‘emeğin’ esas alınmasından doğar”.[10] Oysa yine Marx’ın ifade ettiği gibi hukuk her zaman eşitsizlikler hukukudur. Hukuk eşitlik ölçütleriyle maskeler ve kodlar. Gözlerimizin umutla edebiyata çevrilmesinin nedeni, onun eşitlik konusundaki bu mistifikasyonu, bu sonlu düzleme adaletin mührünü vurarak teşhir etme gücüne sahip olmasıdır – dolayısıyla sonlu ile sonsuz arasındaki geçişi yaratan deneyimin gerçekleştiği anda parçalanan şey aynı zamanda doğal hukukun kökenindeki adalet ve mülkiyet eşitlemesidir. Bu hukukun (ya da adaletin) kurtarılması anlamına gelmiyor: Hukuk saflaştırılamaz. Öyleyse iddiamızı netleştirelim: Edebiyat ile hukuk arasındaki ilişkinin konusu, ancak sözünü ettiğimiz anlamıyla doğal hukuku ilgilendirebilir; fakat ufkuna tam da onun parçalanışını yerleştirmektedir. Şurası çok açık, edebiyat ile hukuk arasındaki ilişki adalet deneyiminin nasıl gerçekleştirilebileceğine dair somut bir reçete sunamaz; ama deneyimin kendisini gösterebilir. Bu ilişki sadece, Franz Kafka’nın o ünlü Yasanın Önünde meselinde olduğu gibi, deneyimin saf olarak ne olduğunu (ya da tam da ne olmadığını) anlamamızı/hatırlamamızı/hissetmemizi sağlayabilir. Deneyimin kendisi ise ancak gerçek eşitliğe (sonsuza) doğru verilen bir mücadelenin ürünü olabilir. Yaşadığımız bu dünyadaki karşılığı bir idealden öte, bir manifestodur. Deneyimin manifestosu hukuk ile adalet arasındaki Derridacı ilişkiyi reddeder. Bunun yerine adaleti toplumsal bir kopuşun (ya da olayın) sonsuza yayılışı olarak düşünür. Deneyim anı şiirin ortaya çıktığı o an gibidir: “Gövdenin kimyasal bireşiminde bir seyir değişikliği, elektrik yükünde bir dönüşüm, enerji kefelerinde bir kutup yükü oynaması söz konusudur”.[11]Mücadele, sonlu olanın kimyasal birleşimini altüst etmeyi hedeflediğinde, deneyim bir seyir değişikliği olarak ortaya çıkar.

    5. Vicdan. Adalet duyumun mutlak yayılımı, duyumun sonsuzla eşitlenmesinden başka bir şey değildir. Burada belirleyici olduğunu düşündüğümüz iki şey, Antigone’de olduğu gibi, insanı diğer insanlar ve diğer canlılardan ayıran, belki de en gizemli özelliklerinden ikisi olan akıl ve vicdandır. Vicdan, Pessoa’nın söylediği gibi, tam da kendi varlığımıza yabancı olduğu için insanı insan yapan şeydir. Vicdan ortadan kalktığında hiçbir kural, hiçbir norm kötülüğü önleyemez. Bu basitçe “Tanrı yoksa her şey mubahtır” cümlesinin ifade ettiğine benzer bir anlama indirgenemez. Vicdan, adaleti evrensel bir deneyim olarak mümkün kılan duyum ilkesidir ve kendi varlığımıza, tam da tekil varlığın hayatta kalma içgüdüsüne olan bağlılığı dolayısıyla yabancıdır. Dolayısıyla adalet ile yaşam arasındaki ilişki kalbinde her zaman kurucu bir gerilim taşır. Bir duyum olarak vicdanı yaralayan şey adaletsizlik ise, onaran da onun temel ilkesi olarak adaletin yerine gelmesidir. Edebiyatın hukuka gösterebileceği tek şey, yukarıda sözü edilen hukuk-adalet açmazını açmanın kendisini, hukukun bu duyumu kendi düzlemi üzerinde nasıl sonsuzlaştırdığını, deneyimlenemez olanın nasıl deneyimlendiğini göstermek olabilir. Bu imkânı sağlayan adaletin bir duyum ilkesi ve bir ütopya olarak edebiyatın konusu ve hatta kendisi olmasıdır. Marazi insan aklı on emir ve birkaç kutsal kitapla iyileştirilememiştir. Uluslar halinde yaşayan insan zararlısını yerküre için daha kabul edilebilir bir canlı türü haline getirebilecek olan, insan ve diğer tüm canlıların birbirleriyle eşitliğine dayalı bir düşünme ve duyma biçiminin akılda giderek artan oranda yer tutması olabilir. Bu masal da doğal hukuk bulutunun örttüğü Kaf Dağı’nda, insanın konuşmaya başladığı kadim zamanlardan beri anlatılmaktadır. İnsan ne zaman eşitlik ve adaletten doğan özgürlüğünün bilincine varır, ancak o bilinçle kurulan hukuk sistemi adalet üretmeye başlayabilir. Yoksa John Berger’in dediği gibi, “Adaletin tek sözcüklük dua olduğu bir dünyada” yaşamaya devam ederiz. Bunun, bir ütopya olduğu söylenebilir. Ne var ki insanlığın en büyük anlatısı olarak edebiyat, bu ütopyaya yaklaşıyor, onu geliştiriyor, olmazsa olmazlar, olabilecek olanlar, hepsi, hepsi söyleniyor ve yazılıyor. “Ütopyanın olmadığı yerde” ise Adorno’nun dediği gibi, “düşünce kuruyup gid[iyo

    [1] Gilles Deleuze & Felix Guattari, Felsefe Nedir?, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: YKY, 2013, s. 186.

    [2] Deleuze & Guattari, s. 186.

    [3] Bu seçimin ideolojik ve politik boyutu bu yazının konusu değildir.

    [4] Jacques Derrida, “Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Aykut Çelebi (haz.), çev. Ece Göztepe (Zeynep Direk, Ferit Burak Aydar), İstanbul: Metis, 2010, ss. 69-70.

    [5] Derrida, s. 62.

    [6] Derrida, s. 61.

    [7] Kemal Gözler, “Tabiî Hukuk ve Hukukî Pozitivizme Göre Adalet Kavramı”, Muhafazakar Düşünce, Yıl 4, Sayı 15, Kış 2008, ss. 77-90. Web erişim: http://www.anayasa.gen.tr/adalet.htm. (Erişim tarihi: 02.03.2017).

    [8] Leo Strauss, Doğal Hak ve Tarih, çev. Murat Erşen, Petek Onur, İstanbul: Say, 2011, s. 48.

    [9] Etienne Balibar, “Tarihsel Materyalizmin Temel Kavramları Üzerine”, Kapitali Okumak, Louis Althusser, Etienne Balibar, Roger Establet, Pierre Macherey, Jacques Rancieré, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İthaki, 2007, s. 451.

    [10] Karl Marx & Friedrich Engels, Devlet ve Hukuk, çev. Rona Serozan, İstanbul: Ayrıntı, 2016, s. 164.

    [11] Enis Batur, Son Modernler: Edebiyat Üzerine Denemeler-1, İstanbul: Sel, 2014, s. 371.

  • David Harvey’e Sorular: “Sermaye ve Anti-Kapitalizm Üzerine”

    “Mekan” ve “kent” alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve kitaplarının büyük bir bölümünün çevrilmesiyle birlikte Türkiye okurundan da oldukça ilgi gören Marksist coğrafyacı David Harvey 2001 yılından bu yana New York Şehir Üniversitesi’nde çalışıyor. Sermaye birikim ve dolaşım süreçleri ile coğrafya arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşan yazarın Türkçedeki kitapları şu şekilde sıralanabilir: “Post- modernliğin Durumu”, Metis Yayınları; “Sosyal Adalet ve Şehir”, Metis Yayınları; “Umut Mekanları”, Metis Yayınları; “Asi Şehirler”, Metis Yayınları; “Marx’ın Kapitali için Kılavuz”, Metis Yayınları; “Paris, Modernitenin Başkenti”, Sel Yayıncılık; “Sermaye Muamması”, Sel Yayıncılık; “Sermaye Mekanları”, Sel Yayıncılık; “Neolibera- lizmin Kısa Tarihi”, Sel Yayıncılık; “On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu”, Sel Yayıncılık; “Kent Deneyimi”, Sel Yayıncılık; “Sermayenin Sınırları”, Yazılama Yayınevi; “ Yeni Emperyalizm”, Everest Yayınları; “Kozmopolitlik ve Özgürlük Coğrafyaları”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları; “Marka Bilmecesi”(Duncan Bruce ile birlikte), Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Profesör Harvey’e, yoğun programı arasında cevaplama nezaketi gösterdiği, sermayenin çelişkileri ve kapitalizme karşı mücadele üzerine -hukuku ve Türkiye’yi de içine kattığımız- şu altı soruyu yönelttik:

    Türkçeye çevrilen son kitabınız On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (Seventeen Contradictions and The End of Capitalism) ile başlayalım. Kitabın başlığı her ne kadar ilk bakışta kapitalizmin sonunu getirecek olan çelişkilerinin sıralanarak ele alındığı izlenimini uyandırsa da aslında kapitalizmin değil sermayenin (kapital) çelişkilerini inceliyorsunuz. Çelişkileri ise “temel”, “hareketli” ve “tehlikeli” olarak üç gruba ayırıyorsunuz. Peki kapitalizm ve sermaye arasındaki bu ayrımın, çelişkilerin yıkıcı potansiyellerini belirleme noktasındaki önemini nasıl anlamamız gerekiyor?

    Söz konusu ayrımı açıklamak için bir analojiye başvuruyorum. Kapitalizm zaman ve mekanda yolculuk eden büyük bir okyanus gemisi gibidir. Sermaye (kapital) ise gemiyi çalıştıran motor. Eğer motor durursa gemi su üzerinde kontrolsüz bir biçimde hareketsiz kalır ve geminin üzerindekilerin hayatı riske girer. Ben neyin yanlış gidebileceğini anlamak için motoru incelemek istedim. Bunun içinse geminin içinde ve etrafında meydana gelen diğer her şeyi soyutlamak zorundaydım. Bizler doğa bilimlerinin başvurduğu türden deneyler yapma lüksüne sahip değiliz. Bunun yerine soyutlamanın [abstraction] sahip olduğu gücü kullanmak zorundayız. Kapital’in üç cildi de esas itibarıyla, kapitalizmin tarihini etkilemiş her çeşit kritik özelliği soyutlar. Kapitalizmin doğuşundan önce de var olan ve onun tarafından devralınan ırk, patriarki, din vs., sermaye tarafından kullanılmış ve dönüşüme uğratılmıştır. Fakat Marx’a göre bu kategoriler sermayenin hareket yasalarının, kendisini pratikte ortaya koyan çalışma biçimini derinden etkileyen koşullarla (ırksal çatışma gibi) karşılaşırken bile saf bir ekonomik sistem olarak sermayenin hareket yasalarını anlamada bize yardımcı olmaz. Dolayısıyla ben motorun bozulmasının kapitalizmin sonu anlamına geleceğini hatırda tutarak Marx’ı takip etmeye ve sermayenin iç çelişkileri hakkında yazmaya çalıştım. Kapitalizmin sona erebileceği ve motorun dışsal nedenlerle işleyişinin durabileceği (nükleer savaşlar ya da ekolojik felaketler gibi) başka birçok yol tabi ki vardır; fakat çalışmamı -Marx’ın yaptığı gibi- sermayenin iç çelişkileriyle sınırladım.

    Peki sermayenin çelişkileri üzerinde yükselen mücadelelerin hukuki-yasal yollarla yürütülen boyutlarının stratejik anlamı ne olabilir? Örnek verecek olursak; tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de doğanın sermayeleştirilmesinin önünün kesilmesi için açılmış birçok dava var. Bu gibi hukuki prosedürlerin sermaye birikiminin iç çelişkilerinin yıkıcı potansiyeli üzerinde ne gibi bir etkisi var sizce?

    Anti-kapitalist mücadele birçok biçim alabilir. Ben mahkemelerde sonuçlanan mücadele tipi konusunda pek hevesli değilim. Bunun iki nedeni var. İlki, özellikle de temyiz söz konusu olduğunda oldukça uzun zaman alması; ikinci ve daha önemlisi ise yargısal hükümleri yönlendiren özel mülkiyeti ve bireysel hakları kayırma/koruma eğilimindeki burjuva hukuku tarafından belirleniyor olması.

    “Sermayenin gücüne karşı sağlam bir muhalefet oluşturma becerisi” bağlamında, radikal sol hareketin devamı ve yerel aktivizme karşı eleştirel bir tutumunuz var. Bu bağlamda “kavranması neredeyse imkansız bir” post-yapısalcı düşünce altında toplanan solun, “iktidarı almadan dünyayı  değiştirmeye çalıştıkça (…) kapitalist sınıfın dünyaya serbestçe hükmetme becerisine meydan okuyacak hiçbir kuvvet” oluşturamadığını ifade ediyorsunuz. Böyle düşünmenizin sebebi nedir?

    Bazı iyi ve kötü nedenlerle solun büyük bir bölümünde devleti dönüştürücü bir aygıt olarak kullanma konusunda derin bir şüphe söz konusu ve buna siyasal parti ve sivil toplumdaki örgütlenmenin kolektif biçimlerinin eleştirisi eşlik ediyor. Dünyanın belli bir bölümünün geçmiş tecrübeleri insanları (yine iyi ve kötü nedenlerle) sosyalizm ve komünizme dair düşüncelerden vazgeçirdi. Sonuç olarak günümüzün anti-kapitalist politikası çoğunlukla yataylık ideali, özerklik düşüncesi ve benim ideolojik olmayan [non-ideological] kültürel anarşizm dediğim şey tarafından canlı tutuluyor. Böyle bir politikanın sınırlarını ve gerekli bir biçimde böylesi sınırlı stratejilerin yeniden değerlendirildiklerini açıkça görüyoruz.

    Neoliberalizmin Kısa Tarihi’nde neoliberalleşme sürecinin ifade ettiği değişimlerin gerçekleşebilmesi için halkın siyasi rızasının inşa edilmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Rızanın temelini ifade etmek içinse Gramsci’nin sağduyu kavramını hatırlatıyorsunuz. Burada dikkatimi çeken şey sağduyu [common-sense] ile “zamanın meselelerinden eleştirel bir şekilde inşa edilebilen” aklıselim [good- sense] arasında yaptığınız ayrım. Kapitalizme karşı mücadele açısından, aklıselim ile sağduyu arasındaki ayrımın anlamı ne olabilir?

    Politik sorunlara dair sağduyuya dayanan bir çözüm sermayeye karşı mücadelede kullanılan bir ve tek “sihirli mermi”nin bulunduğunu varsaymak demektir. Fakat anti-kapitalist hareketin birbirinden farklı eylem alanlarında eş zamanlı ve stratejik bir biçimde yürütülmesi gerektiğini öğrendiğimizi düşünüyorum.

    Bildiğiniz gibi Türkiye’de Temmuz aynı içerisinde gerçekleşen darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal geçtiğimiz günlerde üç aylığına uzatıldı. Fakat olağanüstü halin otoriter uygulamalarına rağmen “demokrasi” kavramı hakkında birçok siyasi slogan kamusal alanda yer alabiliyor. Siz böylesi sloganlara tam da siyasi rızanın inşası doğrultusunda neoliberalizmin “belirli stratejilerinin” maskelenmesi bağlamında başvurulduğunu söylüyorsunuz. Bu bağlamda Türkiye’deki olağanüstü hali nasıl yorumlarsınız?

    Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu karşılayacak bir cevap vermek benim için oldukça zor. Fakat genel bir kural olarak söyleyecek olursam; siyasi sloganlara başvurmak kimi zaman üretken politik müdahalelerin imkanını insanlara hatırlatmak ve canlandırmak için kullanışlı olsa bile bunların çözüm olarak ele alınmalarına karşı daima temkinli olmalıyız.

    Son olarak, kapitalizme karşı direnişi organize etmek açısından, üretimin mekanında yaşanan yapısal değişim (fabrikadan şehrin her alanına) ne anlama geliyor?

    Ben her zaman yaşam alanlarındaki mücadeleyi üretim noktasındaki mücadeleler kadar önemli gördüm. Bu iki perspektif arasındaki koalisyonlar insanları ortak bir politik ajandanın etrafında bir araya getirme noktasında bilhassa güçlüdür.

     

    Teşekkür ederiz.

  • İç Güvenlik ve Otoriter Devlet Üzerine

    1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:

    “Faşistleşme sürecinin başlangıcı ile birlikte ‘demokratik parlamenter’ devlet biçimi görünüşte dokunulmamış kalsa da artık, bir taraftan egemen sınıf ve fraksiyonlar, öbür taraftan devlet aygıtı arasındaki ilişki-ler özellikle bu siyasal partiler kanalı ile düzenlenmeyip, gittikçe doğrudan bir niteliğe bürünür.[…] Devlet aygıtının kendi rolünün genişlemesi (ordu, polis, mahkemeler, idare); biçimsel hükümeti bir çeşit kısa devreye sokar, kurulu hukuki düzeni karakteristik biçimde değiştirir, gerçek siyasal iktidarı bu partiler forumundan –yani parlamento- alıp mutlak anlamda devlet aygıtındaki kliklere aktarır”[foot]Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Çev. Ahmet İnsel, Metis, 2012, İstanbul, s. 91.[/foot]

    Peki bugün biçimsel anlamdaki hükümetin ve -Poulantzas gibi söyleyecek olursak- siyasal partiler forumunun bir çeşit antebellum (before the war) ve anayasa (daha özel olarak Başkanlık) bağlamında yaşadığı kriz tam da böylesi bir sürecin ara sonucu değil mi? Dolayısıyla bu sonuca dair bir düşünüm, liberallerin yaptığı gibi biçimsel-parlamenter siyaset kanallarının hukuki güvenlik altında işlerliğini yeniden sağlama çabasıyla sınırlandırılamaz. Sözü edilen aktarımın içerildiği gerçek sürecin acil ve derli toplu bir analizine ihtiyaç duyuyoruz.

    Elinizdeki yazı [her ne kadar böylesi kapsamlı bir analize giriştiğini iddia etmese de] geçtiğimiz sene kabul edilen Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın (İç Güvenlik Paketi) “otoriterleşme” sürecinin bir parçası olarak, özellikle de siyasal iktidarın aktarımı ve hukuki düzenin karakteristiğinin değişimi düzeyine kayıtlı olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda paketin ayrıntılı bir incelemesinden ziyade söz konusu bağlam açıklanmaya çalışılacaktır. Biçimsel hükümetin girdiği kriz ise iç güvenlik paketiyle birlikte yargı ve kolluk gibi alanlarda yapılan diğer düzenlenmelerin tarihselliğine eşlik eden sekansta, siyasal iktidarın, kısmen, merkezinde başkanlık düşüncesinin ve devletin baskı aygıtlarının bulunduğu ağa teslim olması sonucu, devlet aygıtındaki kliklere aktarılmasıyla ortaya çıkmıştır. Gördüğümüz kadarıyla bir siyasal parti olarak AKP’nin buraya bütün olarak yedeklenmeye çalışılması krizin bir diğer boyutudur.[foot]Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in son zamanlar daki çıkışlarıyla birlikte Ahmet Davutoğlu’da bu durumu destekler niteliktedir.[/foot]

    2. Bu türden bir akıl yürütme iç güvenlik paketinin, siyasal karar ve stratejilerin ürünleri olan olumsal süreçlerin hukuki dolayısıyla da belirlenebilir-öngörülebilir süreçlere dönüştürüldüğü son dönem Türkiye’sinin söz konusu matrisine neyi eklediği sorusunu sormayı gerektirir – ya da daha açık bir ifadeyle siyasal süreçlerin hukuksal süreçlere dönüştürülerek müdahaleye daha açık bir biçimde yönetildiği verili durumda iç güvenlik paketinin nasıl bir dönüşümü sağladığı sorusunu. Tam bu noktada hukukun üstünlüğü (rule of law) nosyonunun liberal-otoriter yüzüyle ve otoriter devletçilik kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz.Alışıldık kullanımının ve liberal vurgunun aksine hukukun üstünlüğü nosyonunun kendinde bireyleri ve/veya grupları (ve haklarını) otoriteye karşı koruması gibi bir anlam taşımadığını belirtmemiz gerekir. Devletin hukuka bağlı kalması gibi bir prensip hukukun üstünlüğü altında işleyen otoriter bir devlet için de oldukça uyumludur ve hatta bu devletin yönetim biçimi diktatörlük ya da oligarşik olabilir.[foot]Lynne Henderson, Authoritarianism and The Rule Of Law, Indiana Law Journal, vol. 66, Issue 2, 1991, s. 400.[/foot]  Türkiye’de söz konusu olan da ilk önce böylesi bir otoriter legalizmin ya da hukukun üstünlüğünün otoriter bir devletçilikle uyumlu şekilde işletilmesidir.[foot]Örnekler burada sayılmayacaktır. [/foot]  Fakat iç güvenlik paketi bu noktada bir paradigma değişimini ifade eder.

    3. Poulantzas Devlet, İktidar, Sosya-lizm (L’etat, Le Pouvoir, le Socialism) isimli kitabında 70’li yıllarda batılı devletlerde meydana gelen dönüşümü gösterebilmek için otoriter devletçilik terimini kullanır.[foot]Nicos Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, Çev. Turhan Ilgaz, Epos, 2004, Ankara, s. 228.[/foot]  Otoriter devlet biçimsel özgürlüklerin ciddi bir biçimde kısıtlandığı ve demokratik-parlamenter kurumların işlevsizleştirildiği devlet formunu ifade etmektedir.[foot]Bob Jessop, Devlet Teorisi. Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak, Çev. Ahmet Özcan, Epos Yayınları, Mayıs 2008, Ankara, s. 98.[/foot]  Christos Boukalas’ın ifade ettiği gibi; otoriter devletçilik biçiminin ayırt edici özelliği demokratik özgürlüklerin ve daha genel anlamda halkın devlet iktidarını etkileme kapasitesinin kısıt-lanmasıyla birlikte, toplumsal hayat üzerinde genişletilmiş ve yoğunlaştırılmış devlet kontrolünün sağlanmasıdır.”[foot]Christos Boukalas, Olağanüstülük Yok: Otoriter Devletçilik. Agamben, Poulantzas, İç Güvenlik, Çev. Anıl Aygen, Praksis, 40, 2016/1, s. 57.[/foot]

    Aynı zamanda bir devlet bunalımını işaret eden otoriter devletçilik ekonomik ve toplumsal yaşamı tümüyle kuşatan ve siyasal-demokratik kurumların işleyişinde bir çözülüşü ifade eden yeni bir devlet biçiminin tanım-lanmasıdır.[foot]Poulantzas, 2004, s. 227.[/foot]  Devlet biçimindeki bu dönüşüm aynı zamanda siyasal bir bunalımın da bir ifadesidir. Siyasal-demokratik kurumların işleyişindeki çöküş ve siyasal iktidarın yukarıda sözü edilen devlet aygıtları düzeyine aktarımı esasen otoriter devletin tek yönlü olarak sürekli güçlenen bir devlet olmadığını imlemektedir. Poulantzas’a göre “bu devletçilik […] daha çok bir eğilim sonucunu oluşturur ve kutupları da devletin güçlendirilmesinden-zayıflatılmasına eşitsiz olarak gelişirler.”[foot]A.g.e., s. 230[/foot]  Bununla birlikte söz konusu olan bir nitelik olarak bunalım değildir. Otoriter devletçilikte devlet siyasal bunalıma ve devlet bunalımına eklemlenmekle birlikte doğrudan bunalım halinde olan bir devlet değildir ve fakat özel bir konjonktürün alanına ait bu bunalımlar devlet kurumlarının işlevleri düzeyinde dile gelirler.[foot]A.g.e., s. 231[/foot]  Kapitalist devletin bu siyasal bunalımları bir devlet bunalımına çevirmeden atlatabilme yeteneğinin olduğunu unutmamak gerekir.

    Bu noktada yukarıda faşistleşme sürecinden söz edildiği için Poulantzas’ın otoriter devletçilik ve faşist devlet-faşistleşme süreci arasındaki ilişkiye dair koyduğu şerhe değinmek-te yarar var. Tarihi faşizmin (Almanya ve İtalya’da olduğu gibi) bütünüyle özel bir siyasal bunalıma gönderme yaptığı tespitiyle[foot]Poulantzas tarihi faşist devlet biçiminde faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızdığını ve öncesindeki halkçı hareket ve işçi sınıfının uğradığı bozgunla birlikte devlet içinde gerçekleşen bir kopuşun söz konusu olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu tarihsel özgüllük bağlamında kopuşun tamamıyla içsel olduğunu söyleyemeyiz.[/foot]  birlikte Poulantzas’ta faşist devlet kapitalizmin belli bir evresindeki devleti nitelemez.[foot]A.g.e., 234.[/foot]  Fakat Kapitalist demokratik devletlerin her biçiminin zaten totaliter eğilimler ve faşizan ögeler taşıdığını kabul ederek (yürütme erkinin güçlendirilmesi yönündeki eğilim vs.) otoriter devletçiliğin kapitalist devletin yeni bir “demokratik” formu olduğunu söyleyebiliriz.[foot]A.g.e., 234-5.[/foot]  Poulantzas yukarıda sözünü ettiğimiz gibi siyasal bunalım unsurlarının keskinleştiği bu devlet biçiminde eskiye nazaran faşizan ögelerin ve eğilimlerin “çok daha belirgin bir tarzda kendilerini göster”diğini belirtmektedir. Dolayısıyla; “Tarihi faşizmlerde görüldüğü gibi, faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızması ve yerleşmesinden çok, bundan böyle hali hazırdaki şekillenme içine çizilmiş çizgiler uyarınca devlete içsel bir kopuş söz konusu olacaktır.” [foot]A.g.e., 235[/foot]

    Öyleyse otoriter devletçiliğin hem siyasal bunalımların ve devlet bunalımlarının kesinleştiği yeni biçimler içinde faşistleşme sürecine dair nüveler barındırdığını ve faşistleşme sürecinin yeni bir biçimiyle iç içe geçme potansiyelinin olduğunu belirtebiliriz. Kapitalist devlet içinde devlet bunalımlarının 70’li yıllardakinden çok daha fazla kesinleşme potansiyeli taşıdığı ve bunun oldukça belirle-yici olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Poulantzas bunun ipucunu görüldüğü gibi 70’lerde güçlü bir biçimde sunmuştur. Dolayısıyla tam da iç güvenliğin, otoriter devletçiliğin her zamankinden daha çok taşıdığı faşizan ögeler içinde en önemlilerden biri olduğunu ve onun da yeni bir aşamasını temsil ettiğini düşünüyoruz.

    4. Öncelikle söylemek gerekir ki otoriter devletçiliğin yasama ve yürütme arasındaki ilişkiyi neredeyse bir ilişkisizliğe dönüştüren mantığı sözü edilen faşistleşme sürecindeki unsurları doğrudan hatırlatmaktadır.

    Günümüzde artık şüphe uyandırmayacak biçimde belirginleşen tabloyu Boukalas “yasamanın müzakereye dayalı işleyişi ve mantığı[nın] ciddi şekilde alt üst ol[ması]” şeklinde ifade eder: “[yasama] neredeyse yürütmenin özel bir komitesi gibi işlemeye başlar.”[foot]Boukalas, s. 59.[/foot]  Burada ifade etmek istediğimiz, otoriter devletçilikle uyumlu bir biçimde yürütülen hukukun üstünlüğü nosyonunun geçerli-liğini yitirmesidir. Önce mevcut hukuk sistemi işlevi ve mantığını kaybeder ve hukuk yalnızca idarenin politik amaçları doğrultusunda kullandığı bir araç haline gelir.[foot]A.g.e., s. 59.[/foot]  Yasama, özellikle de cezai soruşturmalar ve ekonomi politikaları bağlamında ucu açık düzenlemelerle yürütmenin önündeki engelleri sistematik olarak kaldıran bir işlev üstlenir.[foot] A.g.e., s. 60.[/foot]  Hukukun işlevi ve mantığındaki alt üst oluşa ise, iç güvenlik paketinde içerilen vali-kaymakamlara soruşturma yetkisinin verilmesi ve kolluk istihbaratının-raporlarının soruşturma/kovuşturma makamlarının faaliyetleri yerine geçmesi (ifade alma yetkisi) düzenlemeleri gösterilebilir. Bu en basit ifadesiyle yargının kolluk faaliyeti üzerindeki denetiminin kalkması demektir. Yargıdaki yapısal değişikliler ve ona eşlik eden kadro değişiklikleri de bu işleyişin aksamasını önleyecek biçimde gerçekleştirilir.

    Devletin baskı aygıtlarıyla (polis, yargı vs.) ideolojik aygıtı (hukuk) arasındaki ilişkiselliğin mümkün olması sayesinde, hukuk artık ne üstünlerin hukuku ne de hukukun üstünlüğü formunda yürürlüktedir. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluğu konusundaki Anayasa Mahkemesi Kararı karşısında Erdoğan’ın “saygı duymu-yorum-tanımıyorum-uymuyorum” tavrı bu bağlamda işaret edicidir. Bunlarla birlikte hukukun araçsallığındaki esas dönüşüm ancak güvenlik-önleyicilik-terörle mücadele (counterterrorism)  gibi kavramların oluşturduğu eksende anlaşılabilir.

    Dolayısıyla odaklanılması gereken iki önemli husus var: İlki özellikle yargı süreçlerinde güvenlik ve önleyiciliğin öne alınması ve buna terörle mücadelenin eklemlenmesi. İkinci ise bu bağlamda devletin aygıtlarının kilit konuma yerleşmesi ve bunun toplumsal alanı kuşatmayı oldukça kolaylaştırması. Boukalas’a göre otori-ter devletçiliğin bu yeni aşamasında ceza soruşturmalarında önleyiciliğin merkeziliği, yardım ve yataklık suçlarına yapılan vurgu ve şüphenin önemini kaybedişi herkesin işlenmemiş suçların şüphelisi oldukları anlamına gelir.[foot] A.g.e., s. 60.[/foot]  Buraya bilindiği üzere Türkiye’de kullanışlı bir ceza aracı haline gelen terör örgütü propagandası yapma suçunu da ekleyebiliriz:[foot]Geçtiğimiz günlerde barış talep eden Barış İçin Akademisyenler bildirisi nedeniyle Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un terör örgütü propagandası yapmak suçundan tutuklanmaları en güncel örnektir.[/foot] Böylece toplumsal alanın kuşatılması devlet aygıtının hukukla sınırlanamayan (oluşturulan yeni hukuka aykırı uygulamalar söz konusu olsa bile) keyfi müdahaleleriyle gerçekleşmektedir.[foot]Hükümetin güneydoğuda anayasal olağanüstü hal kurumunu çalıştırmaması bununla ilgilidir[/foot]  İşte kolluk faaliyetleri iç güvenlik paketin de olduğu gibi tam da bu kuşatma doğrultusunda yeniden düzenlenir: hakim kararı olmaksızın dinleme yapılabilmesi; polisin silah kullanımına dair kapsamın genişlemesi; aslen savcıya ait olan ifade alma yetkisinin kolluğa devredilmesi; aramanın savcının hatta amirin yazılı izni olmadan yapılabilmesi vs.. Terörizmin siyasal atmosferi ise tüm siyasal faaliyetin sürekli bir biçimde hedef haline gelmesine olanak sağlar.[foot]A.g.e., s. 60.[/foot]

    5. Son olarak otoriter devletin bir ulus ötesi süper devletin uzantısı olmaktan öte ulusal düzeydeki gerçek bir kopuşa tekabül etmesi[foot]Poulantzas, 2006, s. 239.[/foot]  tespiti, iç güvenliğin mevcut ve olası krizlere karşı bir silahlanma olduğu  tespitini doğrular. Gezi direnişinin böylesi bir (mevcut) krize tekabül ettiği[foot]Boukalas, s. 61.[/foot] ve iç güvenliğin de buraya bir cevap olduğu açıktır. Halkın siyasal faaliyeti düzeyinde yaşanan kopuş devlet aklı düzeyinde artık böylesi faaliyetlerin tamamen dışlanacağı yeni bir mekanizmayı çağırmıştır. İç güvenlikle birlikte keyfiliğin hukuka bağlılığın herhangi bir biçimine kısa devre yaptırdığı, yürütmenin faaliyetlerine sınırsız bir imkan veren, toplumsal yaşam üzerindeki denetimin yayıldığı ve yoğunlaştığı otoriter devletçiliğin yeni bir biçimine geçildiğini söyleyebiliriz. Özellikle yazının başında sözü edilen, siyasal iktidarın partiler forumundan devlet aygıtına aktarılması, özellikle de iktidarın iç güvenlikle birlikte devletin baskı aygıtlarında (polis-yargı) yoğunlaşması, bu aygıtların cumhurbaşkanının kontrolü altına girmeleri Poulantzas’ın dediği gibi bir eğilimin sonucunu oluşturmuş ve fakat parlamentoyu/hükümeti ciddi bir krize sokmuştur (yani devleti bir kutbunda zayıflatmıştır). Bu bağlamda Erdoğan’ın “başkanlık” düşüncesi de bugünkü kapitalist devlet biçiminin mevcut krizden arındırılarak devam ettirilmesi planı doğrultusunda işlemektedir.