Yerel yönetimler halkın barınma, beslenme, su, aydınlanma, ısınma, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarının fiilen nasıl karşılanacağının belirlendiği ve bunların uygulamalarının yapıldığı idari yapılar olmaları nedeniyle önemli. Ayrıca halkın yönetime katılımı için de en temel düzey olmaları bu önemi arttırıyor. Türkiye’ye baktığımızda ise 1980’lerde siyasi yasakların kalkmasının ardından İslamcıların iktidara uzanan yollarında önemli bir dayanak noktası olması da yerel yönetimleri önemli kılıyor.
Yerel yönetimleri son yıllarda önemli kılan bir diğer gündem ise Avrupa Birliği uyum sürecinin önemli bir parçası olan yerelleşme. Bugün Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı ve dış politikadan kaynaklı esaslı sorunları nedeniyle gündemden uzak gözükse de yerelleşmenin başkanlık rejiminin bir parçası olarak mümkün olan en erken zamanda gündeme geleceği de yerel seçimler tartışılırken akıldan çıkartılmamalı.
Bu bağlamda yerel seçimler gündemi hukuk ve siyaset açısından bazı başlıklar altında ele alınmayı hak ediyor. Bunlardan biri seçimlere ilişkin başta güvenlik olmak üzere hukuki tartışmalar, kuşkusuz. Diğer başlıkları ise yerel yönetimlerin devlet yapısında oturması gereken yer, görevleri ve nasıl işleyecekleri ile son olarak yerelleşme başlığının nereye oturtulması gerektiği oluşturmalı.
Seçimler ve hukuk
En baştan ortaya koymakta yarar var. Başta seçim güvenliği olmak üzere seçimler üzerine yapılan yüzeysel ve özünde “sosyal medya” sınırları içinde kalan tartışmalar hem sermaye düzeninin çeşitli kanatları arasındaki benzeşmenin ve seçimlerin siyasi yönden tartışılmasının önüne geçiyor hem de esasında seçim sürecindeki adaletsizliklerin üzerini örtüyor.
Her seçim döneminde seçmen kayıtları üzerine başlayan tartışmalar seçim günü yapılan usulsüzlüklerle devam ediyor. Büyük sözlerle başlayan bu tartışmalar bir süre sonra AKP’nin seçim galibiyetini tebrik sözleriyle unutuluyor. Halkın payına ise büyük bir umutsuzluk, herhangi bir yere yönlendirilemeyen ve sosyal medyada tüketilen bir öfke düşüyor.
***
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.
1990’lar dünyada sosyalist blokun çözüldüğü ve emperyalizmin zaferini ilan ettiği bir atmosferde başlamıştı. Kısa sürede, adına küreselleşme denilerek, tüm dünyanın birleşeceği, herkesin zenginleşeceği, özgürlüklerin yarışacağı bir masal yayıldı. Bir yandan, sosyalist blokun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere uluslararası alanda pek çok kurumun ortaya çıktığı bir dönem açılırken, diğer yandan 2. Dünya Savaşı’nın ardından dünya tarihinin gördüğü en kanlı çatışmalar yaşandı.
Kimileri için bir “dünya devleti”ne gidilen, sınırların kalktığı ve her gün “hukukun üstünlüğü”nün vurgulandığı bu masal hayatın gerçekleriyle karşılaştığında ise geriye sadece sermayenin serbestçe dilediği ülkeye istediği gibi girip çıktığı, hukuk açısından artan uluslararası ticaret dışında herhangi bir esaslı gelişimin görülmediği ve tüm bunların dayatılması için savaşların arkasının kesilmediği bir tablo geriye kaldı.
Özellikle burjuva ideologları hukuku “evrensel” bir ideal olarak tariflemeye çalışsa da, bugün bir kez daha uluslararası hukukun sermayenin ve onun devletlerinin güç mücadelesi içerisinde bir düzen olmadan dengelerle belirlendiği bir dönemden geçiyoruz. Uluslararası anlaşmaların içeriği karmaşıklaşıp büyük ölçüde gizli kalırken bir yandan da geçmişte olduğundan daha yaygın ve alanları genişlemiş uluslararası kuruluşlar sayesinde daha etkili bir direnç oluşturulabilen ulusal siyaset alanının da dışına çıkıyor. Tüm bunlar, uluslararası hukuku bir serap haline getiriyor.
…
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.
Son yıllarda her seçimin ardından sosyal demokrat veya reformist sol partilerin öne çıktığı durumlarda “yüzünü sola dönenler” diye umut satılırken; yabancı düşmanı, küreselleşme veya Avrupa Birliği’ne “şüphe” ile yaklaşan ve geleneksel sağın dışında kalan isimlerin öne çıktığı durumlarda ise “yükselen sağ” diye her yerde bir umacı görmeye meyleden bir tepkisellik göze çarpıyor.
Bu tepkisellik “yanlış yönde kuantum sıçramalar” ile dünyayı açıklamaya çalışırken, “şeylerin dış görünüşleri ile özlerinin doğrudan çakışması halinde tüm bilimin gereksizleşeceği” unutuluyor. Ortada esasen sermaye düzeninin kitleleri kontrol etmeye dönük bir hamlesi var. Tekil ülkelerde ise bunun yansımaları sosyal demokrasinin veya muadillerinin gücüne bağlı olarak değişiyor.
Bu yazının da temel tezini en baştan söyleyeceksek, sermaye düzeni açısından mesele mevcut tabloda bir türlü yeniden yazamadığı hikayesini buluncaya kadar zaman kazanmaktan ibarettir. Bu yüzden “yükselen sağ” veya “yüzünü sola dönenler” yerine “seçimlerin sonu”ndan bahsetmemiz gerekiyor.
Kapitalizmin “zaferi”: Yoksulluk ve terör
Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist blokun çözülmesinin ardından yazılan hikâye, tarihin sonuna gelindiğinin ve kapitalizm ile ideolojisi liberalizmin mutlak zaferinin ilan edildiği, duvarların yıkıldığı bir dünyada sınırların kalkacağı ve hepimizin bir olacağı bir sarhoşluk haliydi.
Küreselleşme ile ticaret, sermaye serbestleşecek; ancak bununla yetinilmeyip “dünya vatandaşı” olacaktık.
Çok değil üzerinden henüz on yıl geçmişken bu hikâye önce yıllarca sosyalizme karşı palazlandırılan selefi cihatçılığının ABD’yi vurmasıyla ve ardından henüz yirmi yıl dahi geçmeden bu hikâye bu kez de 2008 kriziyle duvara tosladı. 1990’larda Avrupa Birliği (AB) ve küreselleşme gibi “akım”lar burjuvazinin sadece günlük acil çözümleri değil temel yönelimiydi.
Tüm bu hikayenin kısa sürede insanların değil sermayenin dilediği yere girmesi, dilediği şekilde pazarını oluşturması, kârıyla birlikte dilediği şekilde bir sonraki uğrağı için devam etmesinden ibaret olduğu tartışmasız hale geldi.
…
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.
Karl Marx ve Friedrich Engels, ilk “refah tedbirleri” karşısında işçi sınıfına verilecek daha fazla pay karşılığında sınıf mücadelesinin üzerinin örtülmeye ve işçi sınıfının devrimden uzaklaştırılmaya çalışılacağı uyarısını yapıyordu. Mart 1850’de Merkez Komitesi adına Komünist Birlik’e hitap ederken şunları söyleyeceklerdi:
“ Tüm toplumu devrimci proletaryanın çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi arzulamaktan uzak olan demokratik küçük burjuva, var olan toplumu sadece kendileri için mümkün olan en kabul edilebilir ve rahat hale getirmek üzere toplumsal koşullarda bir değişikliğe heveslidir…
Sermayenin egemenliği ve hızlı birikimi, kısmen miras hakkının kısıtlanması ve kısmen istihdamın mümkün olduğunca devlete aktarılmasıyla, daha da etkisizleştirilecektir. İşçiler açısından bakıldığında, her şeyin üstünde olan bir tek şey kesindir: Onlar ücretli emekçi olmayı sürdüreceklerdir. Fakat, demokratik küçük burjuva, işçiler için daha iyi ücretler ve güvenlik istemektedir ve bunları devlet istihdamını genişletmek ve refah tedbirleri ile başarabileceğini ummaktadır; kısacası işçileri az ya da çok örtülü yardım biçimleri ile ayartmayı ve durumlarını geçici olarak katlanılabilir kılarak devrimci güçlerini kırmayı arzulamaktadırlar…
… Ancak bu talepler hiçbir şekilde proletarya partisini tatmin edemez. Demokratik küçük burjuva, en fazla bahsedilen amaçları yerine getirerek devrimi mümkün olduğunca hızlı şekilde sona erdirmek isterken, az ya da çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya, proletarya devlet iktidarını fethedinceye ve sadece tek bir ülkede değil ama dünyanın önde gelen tüm ülkelerinde proletaryanın birliği bu ülkelerin proletaryaları arasındaki rekabetin ortadan kalkacağı ve en azından belirleyici üretici güçlerin işçilerin elinde yoğunlaştığı bir düzeye kadar yeterince gelişinceye dek devrimi sürekli hale getirmek bizim çıkarımızadır ve görevimizdir. Bizim sorunumuz basitçe özel mülkiyeti düzeltmek olamaz, bizim derdimiz onu ilga etmektir, sınıf karşıtlıklarını örtbas etmek değil sınıfları ilga etmektir, var olan toplumu iyileştirmek değil yenisini kurmaktır.
…
Nasıl bir sonraki yükselişin demokratları iktidara taşıyacağını ve nasıl onları az ya da çok sosyalizan önlemler almaya zorlayacağını gördük. İşçilerin cevap olarak hangi önlemleri önereceği sorulacaktır. Elbette, başlangıçta işçiler doğrudan komünist önlemler öneremezler. Ama aşağıdaki yol haritası olanaklıdır:
1. Demokratları, olağan işleyişini sekteye uğratmak ve küçük-burjuva demokratların kendilerinden taviz vermesini sağlamak için var olan toplumsal düzenin mümkün olan en fazla alanına yol açmaya zorlayabilirler; dahası, işçiler ulaşım araçları, fabrikalar, demiryolları gibi mümkün olan azami sayıdaki üretici güçlerin devletin elinde yoğunlaşmasını zorlayabilirler.
2. Demokratların önerilerini mantıksal sınırlarına taşımalıdırlar (demokratlar her durumda reformist ve devrimci olmayan bir şekilde hareket edeceklerdir) ve bu önerileri özel mülkiyete doğrudan saldırılara dönüştürmelidirler. Örneğin, küçük burjuvazi demiryolları ve fabrikaların satın alınmasını önerdiğinde işçiler, gericilerin malları olarak bu demiryolları ve fabrikalara devlet tarafından tazminatsız olarak el konulmasını istemelidir. Demokratlar nispi vergilendirme önerirlerse işçiler, artan oranlı vergilendirme talep etmelidir; eğer demokratlar kendileri ılımlı bir artan oranlı vergilendirme önerirse işçiler, oranları büyük sermayeyi mahvedecek kadar yüksek olacak bir vergilendirmede ısrar etmelidir; demokratlar devlet borçlarının düzenlenmesini isterlerse işçiler ulusal iflas talep etmelidir. Dolayısıyla, işçilerin talepleri demokratların önlemleri ve ödünlerine göre ayarlanmalıdır.”
Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere sosyal devlet ya da refah devleti, esas olarak, sınıf mücadelelerinin geriye düşürülmesi ve bir “toplumsal uzlaşı” arayışının ürünüdür. Bu anlamda, sınıf mücadelelerinin bir iç veya dış dinamik olarak yükseldiği dönemlerde gündeme geldiği ve geliştiği görülmelidir. Dolayısıyla, “uzlaşı” arayışının ve sosyal devletin aslında burjuvazi için bir emniyet supabı olduğu vurgulanmalıdır.
…
Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.
Başkanlık Anayasası tartışmalarında gölgede kalan temel bir değişiklik daha var. 15 Temmuz’da yaşanan kanlı darbe denemesinden sonra ilan edilen “olağanüstü hal” dahi yeterli ölçüde tartışılamazken Başkanlık Anayasası teklifinin 12. maddesinde mevcut Anayasa’daki “olağanüstü yönetim usulleri” bölümünün tamamen yeniden düzenlenmesi de ilgi çekmiyor. Oysa, 16 Nisan’da Türkiye, esas olarak, başkanlık ile birlikte bir olağanüstü hal rejimine geçip geçmemeyi de oylayacak.
AKP’nin MHP ile birlikte getirdiği Anayasa değişiklik teklifinin ilk halinde, başkanlık, devletin idari yapısının bütünüyle Meclis düzenlemelerinin konusu olmaktan çıkartılarakbaşkanlık kararnameleri ile düzenlenmesi ve olağanüstü hal yönetiminin yeniden ve ülkenin olağanüstü hal boyunca tamamen başkanın kararlarıyla yönetileceği şekilde düzenlenmesi öngörülmüştü. Ancak nedeni açıkça ifade edilmese de, başkanlık tartışmalarının yumuşak karnı olan “bölünme” endişelerine imkan vermemek için bu bölümler tekliften çıkartıldı.
Teklifin “başkanlık” düzenlemeleri yoğun olarak tartışılırken, ülkenin sürekli bir olağanüstü hal durumunda bırakıldığı ve başkanın dilediğince ve keyfince yönetmesine imkan veren yeni düzenleme ise mevcut Anayasa’daki olağanüstü hal ve sıkıyönetim gibi yönetim usullerine rahmet okutacak cinsten olmasına rağmen gündeme gelmiyor.
Kısa bir karşılaştırma
Mevcut Anayasa’da iki temel olağanüstü yönetim usulü öngörülüyor. Bunlardan birincisi “Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle” veya “Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle” ilan edilebilen olağanüstü hal iken diğeri ise özünde askeri yönetim biçimleri sayılması gereken sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali olarak düzenlenmiş.
Olağanüstü hal ilanı için doğal afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinin veya “hür demokrasi” düzenini veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması gerekiyor.
Olağanüstü hal her durumda süresi altı ayı geçmemek üzere ilan edilebiliyor. Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen olağanüstü hal süresi Meclis tarafından değiştirebilirken her defasında dört ayı geçmemek üzere uzatılabiliyor veya kaldırılabiliyor.
Yine, yürürlükteki Anayasa’ya göre, olağanüstü hal ilanı halinde, yurttaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri, temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, gereken tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usullerinin yasayla düzenleneceği öngörülüyor.
Ayrıca, olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabiliyor. Bu kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulurken bunların onaylanması için ise 30 günlük bir süre öngörülmüş.
Bununla birlikte sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali ise Anayasa’nın tanıdığı “hür demokrasi” düzenini veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya yurt veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle ilan ediliyor.
Temel olarak, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde de olağanüstü hal ile benzer usul ve esaslar uygulanıyor.
Öte yandan, “Olağanüstü hal yönetimi” başlığıyla önerilen yeni düzenleme ise tüm bu olağanüstü yönetim biçimlerini tek başlıkta toplarken kararı sadece başkanın alabileceğini düzenliyor.
Savaş, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, seferberlik, ayaklanma, yurt veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma, ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması, anayasal düzeni veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması, şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması, doğal afet veya tehlikeli salgın hastalık ya da ağır ekonomik bunalımın ortaya çıkması hallerinde ilan edilebilen olağanüstü hal düzenlemesinde süreler yönünden değişiklik olmadığı gibi yine Meclis’in onayı korunuyor.
Önerilen düzenlemedeki önemli üç değişiklikten ilkinde, yurttaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı ve hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceğinin yasa ile düzenleneceği kabul edilirken mevcut düzenlemede yasayla düzenleneceği öngörülen gerekli tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri ise madde metninden çıkarılıyor.
Burada, teklifin komisyon görüşmelerinde idari yapının başkan tarafından düzenlenmesini öngören bölümlerinin çıkartılmış olması nedeniyle bir boşluk doğduğu ve AKP’lilerin telaş içerisinde yürüttükleri Meclis görüşmelerinde bu boşluğun gözden kaçtığı söylenebilir.
Ancak bu değişiklik ile başkanın yasaların ötesinde herhangi bir kısıtlama ve kural olmadan dilediğini yapabilmesinin idari altyapısının oluşturulduğu açık. Burada temel hak ve özgürlüklerin durdurulmasına ilişkin “geçici” vurgusu ya da sıkıyönetim usulünün kaldırılmış olması gibi makyajlar ise durumu değiştirmiyor.
İkinci değişiklik ise daha vahim. Mevcut Anayasa’ya göre temel hak ve özgürlüklerin kanun hükmünde kararnameler ile düzenlenmesi mutlak olarak yasak. Ancak değişiklik teklifiyle, olağanüstü hallerde başkan, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda hiçbir sınırlama olmaksızın kararname çıkarabilecek.
İçinden geçtiğimiz olağanüstü hal döneminde patronlara teşvikler ve televizyon kanallarının seçim dönemlerinde eşit yayın yapma yükümlülüğünün kaldırılması gibi “olağanüstü” ihtiyaçların da karşılandığı düşünüldüğünde AKP’nin bu düzenleme ile başkana tanıdığı yetkinin sadece fiilen değil yasal olarak da sınırsızlaştığı görülüyor.
Aslında, sadece bu düzenleme dahi tek başına bu değişikliğin reddedilmesi için yeterli bir sebep oluşturuyor. Düzenleme, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejiminin bütün derdinin esas olarak Meclis’ten tamamıyla kurtulmak olduğunu da açıkça gözler önüne seriyor.
Son değişiklik ise kararnamelerin onaylanması için Meclis İçtüzüğü’nde öngörülen 30 günlük sürenin uzatılarak kanun hükmündeki kararnameler için öngörülen olağan süre olan üç aya çıkartılması oldu.
Türkiye’nin “olağan”ı olacak mı?
Bir yanda bugün artık 8. ayına giren olağanüstü hal uygulaması diğer yanda ise bu denli geniş yetkilerle düzenlenen anayasa değişiklik teklifi var. AKP’nin, kelimenin tüm anlamlarıyla ve çıplaklığıyla, devletin tüm zor gücünü kullanarak sürdüregeldiği fiili durum aynı zamanda bu teklifle yasal bir zemine de kavuşturulmak isteniyor. Türkiye, aslında genel olarak, kapitalizmin bir türlü çözemediği tıkanma halinin bir sonucu olan ve uzun süredir bahsedilen İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşememe sorununu “olağanüstü hal” sürekliliği dışında yönetememe noktasına kadar gelmiş durumda.
Aslına bakarsanız, İkinci Cumhuriyet rejimi, Türkiye’nin 12 Eylül darbesi ile birlikte etkisi altına girdiği “güçlü yürütme” tezinin mantıksal sonuçlarına götürüyor. Bu sonuçların adı, artık tartışmasız olarak,“kuvvetlerin tekleşmesi” olarak konulabilir. Türkiye’nin özünde 15 Temmuz darbe girişiminden bağımsız olan ama ondan çıkartılan fırsat ile tamamen yerleştirildiği bu yönetim biçiminin temelinde sermayenin giderek daha hızlı ve karmaşık araçlarla karşılanması gereken ihtiyaçlarının yattığı açık.
Nitekim AKP’nin ekonomik krizi ötelemek için hazırladığı ve sürekli yenilerini eklediği teşvikleri kanun hükmünde kararnamelerle uygulamaya geçirmesi de buna bir örnek teşkil ediyor.
AKP, zaten iktidara geldiği ilk günden beri yargıyı bir kambur, üzerine basılıp geçilmesi gereken bir engel olarak görüyordu. İkinci Cumhuriyet rejimi için alan düzlemesi yapan operasyonlar dışında, işi “üzerinden greyder ile geçmek”ten “yargı darbesi” laflarına kadar vardıran AKP’nin Başkanlık Anayasası teklifinin içerisindeki bu düzenleme ile yasama erkinin de üzerinden “greyder ile geçme”nin önemli bir adımını attığı anlaşılıyor.
Ancak meselenin AKP’yi aşan Türkiye’nin dünya emperyalist sistemine uyum ile ilgili boyutunu ve Türkiye’nin tarihselliğini de unutmamak gerekiyor. 12 Mart ve 12 Eylül ile başlayan yürütmenin güçlendirilmesi hamlelerinin 90’ların sonlarından itibaren “temel kanun” ve ardından gelen “torba kanun” uygulamalarıyla yasamanın hızlandırılmasıyla taçlandırılmasının ardından yeni bir aşamayı yaşıyoruz.
Türkiye için, tıpkı kapitalist diğer ülkeler gibi “olağan” olanın artık sadece “olağanüstü hal” olduğu anlaşılıyor.
Türkiye dünyada yalnız mı?
Dünyaya baktığımızda Cezayir’de Selefi İslamcıların iktidara gelmesini engellemek için askerin yönetime el koymasıyla başlayarak 1992’den 2011’e, Suriye’de Baas’ın iktidarı almasıyla başlayarak 1963’ten 2011’e veMısır’da1967’den 2012’ye dek süren olağanüstü hal uygulamalarını görüyoruz.
Bu ülkelere bakınca siyasal İslam’ın temsilcilerinin yıllarca “demokrasi havariliği” yaptıktan sonra iktidara gelmeleriyle son birkaç yıl içerisinde bu toplumları ne hale getirdiği akla gelmeli. AKP’nin de dönüp dolaşıp vardığı noktanın her fırsatta eleştirdiği bu ülkelerle aynı olması siyasal İslam’ın görece kısa sürede tükenen nefesini gözler önüne seriyor.
Bunların yanı sıra, İsrail 1948’den bu yana, daha önce 1939-1952 arasında 2. Dünya Savaşı ve 1950-1978 arasında “komünizm tehdidi”nedeniyle olağanüstü hal ilan eden ABD Eylül 2001’den bugüne ve Fransa Paris saldırılarının ardından Kasım 2015’ten beri olağanüstü hal içerisinde. Kısacası, “hür dünya” da o kadar “hür” değil.
Dahası 2010 yılından sonra Demokratların Kongre’de çoğunluğu tamamen kaybetmesiyle Barack Obama’nın 6 yıl boyunca ülkeyi “idari emir”lerle yönettiğini de not edelim.
Kolaylıkla görülebileceği üzere yürütmenin güçlendirilmesinin ve olağanüstü hal uygulamalarının esas olarak dünya pratiğinden ayrı ve Türkiye’ye özgü olmadığı açık. Meselenin sadece “üçüncü dünya”ya ait olmadığı da.
Ayrıca, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın özünde siyasal İslamcı olmaları ve siyasal İslam’ın yönetim başarısızlığı da görülmeli. Nitekim AKP ve Erdoğan’ın bir dönem her türünü ayaklar altına aldıklarını iddia ettikleri milliyetçiliğe yelken açmış olmaları da sağ alternatiflere karşı “son şans” olarak görülebilir.
Dolayısıyla AKP ve Erdoğan’ın bu anlamda yalnız olmadığı ve yalnız kalmayacağı söylenebilir.
Sonuç yerine: Türkiye’nin merkezileşme tercihi
Kapitalizmin içerisinden geçtiği dönemin en temel özelliği zenginliğin giderek daha az kişide ve daha yoğun olarak birikirken yoksulluğun yaygınlaşması ve derinleşmesi. Bu durum, kitlelerinin değişim isteklerinin temel motivasyonunu oluşturuyor. Ancak buna karşılık verilemedikçe, giderek daha sık, daha hızlı, daha teknik, daha anlaşılmaz, daha takip edilemez ama doğrudan veya dolaylı olarak daha baskıcı rejimlerle ilerleniyor. Sermayenin ihtiyaçları sevimli ve sempatik “solcular” ile kızgın ve halkla “aynı dili” konuşan sağcılar tarafından karşılanmaya çalışılıyor.
AKP’li Türkiye, kendi özgünlüğünde yapılan hataların da getirdiği sıkışmışlığını devlet iktidarını “merkezileştirmek” ile aşmaya çalışıyor. Hukuk, bu anlamda, bir yapı kurumu olarak, fiili durumun adının konması adına yeniden yazılıyor. Sadece “seçim meşruiyeti” hamaseti ile her şeyin hallolabileceğini düşünmek mümkün değil ama Türkiye kapitalizmi sermaye için fazlasıyla verimli geçen 2000’li yılların ardından yeniden “o güzel günler” için güç biriktirmek istiyor.
Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yürürlüğe konulan “olağanüstü hal” ile bir yandan yeni dönem için alan düzlenirken bir yandan da yeni dönemin “olağanüstü hal” rejimi düzenleniyor. Bu planın işlememesi, sadece referandumun boşa çıkarılmasıyla değil ancak sonrasında gerçek bir değişimin öncülüğünün üstlenilmesiyle mümkün.
Hukuk ise idealin değil var olan toplumsal ilişkilerin yansıması olmayı sürdürüyor.
1990’ların ikinci yarısının ardından 15. yılına girdiğimiz AKP iktidarında da 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından laiklik ilkesinin fazlasıyla tartışıldığı ve aşındığı dönemleri birlikte yaşadık.
12 Eylül darbesiyle Türkiye’de burjuvazinin net ve tartışmasız tercihi işçi sınıfının örgütsüz kılınması ve dinin bunun aracı yapılmasıydı. İkili eğitim anlamına gelecek şekilde imam hatip okullarının kurulması, türbanın serbestleşmesi, gerici dernek ve vakıfların çocuklar ve gençler üzerindeki artan etkisi, siyasetin dini referanslara indirgenmesi Türkiye’nin 1946’da başlayan “çok partili demokrasi” hikayesinin esas olarak bütün bir özetini oluşturdu.
AKP yıllarının özelliği, 2002’ye kadar Demokrat Parti’den Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’ne merkez sağın oy kaynağı olan tarikatların AKP altında siyasal İslamcılarla buluşması oldu. Sonrasında ise “Arap Baharı”na uzanan süreçte emperyalizmin başından beri piyonu olan siyasal İslam’a biçilen yeni rol ile cihatçı terör örgütlerinin gelişimiyle paralel olarak dinci gericiliğin yükselişini izledik.
Devletin “emniyet sübabı”nın gerekçelerinde laikliğin gerilemesi
Gericilerin 1923 Cumhuriyeti’ni yıkarak 2. Cumhuriyet’i kurmaya çalışırlarken yararlandıkları liberal tezler Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi çok hızlı bir şekilde yansıdı. 1990’ların sonunda 2010’ların başına sadece on beş yıl içerisinde devletin ve aynı anlama gelmek üzere burjuvazinin laiklik ilkesinden kurtulmak için yaptığı tercihler daha açık olamazdı.
Anayasa Mahkemesi, 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin verdiği kararda, laiklik ilkesini, “ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir” diye tanımlıyordu. Mahkeme, bununla birlikte dinin bireyin iç dünyasına ait olduğu vurgusunu da ihmal etmiyordu.
Oysa 2003yılına gelindiğinde, AKP’nin eğitim sisteminde birliği bozan “ 4+4 +4 ” sistemini yasalaştırmasına karşı açılan iptal davasında Yüksek Mahkeme’nin gündeminde artık laiklik değil “özgürlükçü laiklik” vardı. Mahkeme, gerekçeli kararında, “özgürlükçü laiklik dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Laiklik anlayışı, dini sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kolektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğüne imkân tanımaktadır.” demiştir.
Yine aynı kararda, “Türkiye’de laikliğin baştan beri devlet ile İslam arasındaki kurumsal ilişkiyi mutlak surette dışladığı da söylenemez. Anayasa, resmi bir dine yer vermemekle birlikte, çoğunluk dininin mensuplarının inanç, ibadet ve eğitim gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik resmi mekanizmalar öngörmüştür.” diyerek “özgürlükçü laiklik” üzerinden kurumsal dini de çoğunluk üzerinden devletin bir parçası haline getirmiştir.
Karşı devrimci çıkışa karşı iki kolu da bağlanan laiklik
Devletin en üst düzey yargı organının, ortaçağ dogmatizmi, aklın öncülüğü, özgürlük, insanlık, dinin bireyin iç dünyasına ait olması gibi vurgulardan dine toplumsal bir rol biçilmesi, kişinin kimliğinin bir parçası olması, toplumsal görünürlüğü ve kurumsal dinin çoğunluk üzerinden devletin parçası haline getirilmesine uzanan yolda bir mücadele verilmediği elbette söylenemez.
Öte yandan, karşı devrimci bu cüretkar çıkışın gerçekten karşılık bulmasını sağlayan en önemli faktörlerden birisi laiklik mücadelesinin bir kolunun Kemalizmin bu mücadeleyi şekli unsurlara indirgeyerek düzenin yönelimine karşı esastan karşı çıkmaması ve sonrasında özellikle liberal tezler çerçevesinde siyasal İslam’ın oyun sahasına balıklama dalması ile ve diğer kolunun liberallerin kimlik temelli siyasetlerinin yakıtlarından biri olarak kullanıp laiklik mücadelesini laikliğe karşı bir mücadeleye çevirmesi ile arkasından bağlanmış hale getirilmesiydi.
Sermayenin tercihlerini silikleştiren laikliğin kollarını arkasından bağlama hali esasında laiklik mücadelesinin “sahte umutlara” bağlanmasına neden oldu. Bu bağlamda, gerek laiklik karşıtlığının gerekse de laiklik ilkesinin şekilsizleşmesine neden olan yukarıdaki yaklaşımların karşıya alınması gerekiyor.
Önümüzde duran tehlike: Ilımlı laiklik
Bununla birlikte, dünyada rüzgarın siyasal İslam, açısından ters döndüğü söylenebilir. Emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği yeni rol kapsamında Osmanlıcılık ile siyasal İslam’a önderlik etmesi ve böylece Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesi büyük ölçüde miadını doldurmuş gözüküyor. Bununla birlikte ılımlı İslam’ı “özgürlükçü laiklik” ile pazarlayan düzenin şimdi de “ılımlı laiklik” ile siyasal İslam’ın artıklarını pazarlayacağı söylenebilir.
Türkiye’de siyasal İslam’ın kadro kanadı “İslamcı” bir iktidar tarafından tasfiye ediliyor. Elindeki iktidarı kaybetmek istemeyen Erdoğan öncülüğündeki siyasi popülist kanadı ise yıllarca her yere “Hakimiyet Allah’ındır” diye yazdıktan sonra tüm ülkeyi “Hakimiyet Milletindir” afişleriyle donatıyor, milliyetçiliğe giderek daha fazla sarılıyor, İslamcı bir ideolog yerine pragmatist, liberal bir muhafazakarı başbakanlık koltuğuna oturtuyor.
Siyasal İslam, elbette tarihe karışmayacaktır. Ancak “ılımlı İslam” yerine “ılımlı laiklik” konularak yeni bir soluk getirilmesi pekala mümkündür. Unutmayalım, Erdoğan Mısır’da Müslüman Kardeşler’e büyük tepki çekme pahasına “laiklik” önermiştir. Bundan sonra, yapabilecekleri de hepimizi “şaşırtabilir”. Sermaye, gericiliği yeni maskelerle sunabilecektir.
Laiklik ne değildir?
Önümüzdeki dönemde, tartışmanın temelinde bir laiklik tanımı yapmak gerekmekle birlikte sade bir tanıma ulaşmak için öncelikle reddedilmesi gereken kimi yaklaşımların da öncelikle vurgulanması yerinde olacaktır.
En temelden itiraz edilmesi gereken yaklaşımın laiklik ilkesinin inanç özgürlüğüne dayandırılması olmalıdır. Bunun bir adım ötesi işi inançlara özgürlük noktasına varan bir ifrata vardırmaktır. Açıktır ki, insanlar diledikleri şeye inanmakta özgürdürler. Bu inançların toplumsal bir karşılık bulması da mümkündür. Ancak ne olursa olsun sonuç itibariyle insanların inandıkları şeylerin kendilerine “özgürlük” tanıması esas olarak sorgulanamayan, yanlışlanamayan ve toplumda herkes tarafından paylaşılmayan bir önermenin tüm topluma egemenlik kurması ya da her inancın kendi kurallarıyla var olarak toplum içerisinde örgütlenmesi gibi dogmatik durumlara izin verilemez.
Burada ifade edilmesi gereken bir husus, laikliğin kişilerin inanç ve vicdan özgürlüğünü inançlara ve toplumsal baskıya karşı da koruması zorunluluğudur. İnançlara özgürlük noktasına vardırılan bir anlayışın örgütlü ve kurumsal dinin kişiler üzerindeki baskısını “özgürlük” diyerek görmezden geldiği açıktır.
Unutulmaması gereken, bir grup elitin geniş halk yığınlarını baskı altında tutması türünden bir masalın gerçekliğinin olmadığıdır. Kişilerin inanç özgürlüğü, şeyhlerin, şıhların, din adamlarının, örgütlü ve kurumsal dinin kişilerin yaşamlarını belirlemesine alan açan bir şekilde anlam- landırılamaz. Kişilerin inanç özgürlüğü tartışılmaz ancak bunun yolu kişilerin özgürlüğünün sağlanmasından geçer, inançların değil.
Bunun yanı sıra, devletin hiçbir dini kurumu olmaması, din işleri, organizasyonu, eğitimi ve öğretimi gibi hususların “sivil topluma” bırakılması da düşünülemez. Kuşkusuz devletin doğrudan bir mezhebin kurumsal işleyişini üstlendiği mevcut yapı kabul edilebilir değildir. Ancak tarikatların, cemaatlerin, gerici vakıfların ve derneklerin karanlık sicilleri düşünüldüğünde en azından öngörülebilir gelecekte dini kurumların ve din eğitiminin devletin denetiminden ve kontrolünden çıkarılmasının herhangi bir haklı gerekçesi olamaz. Bu “statükoculuk” veya yasakçılık değil ülkede cüretkar hale gelmiş olan gericiliğin dizginlenmesinin ön koşuludur.
Öte yandan dinsel eğitimin serbest bırakılması da yine kabul edilmemelidir. Bu bağlamda, dinler tarihi ve genel din bilgilerinin ötesinde bir değerler eğitimi tarifini de içerecek şekilde dini eğitimin hele ki zorunlu olarak okullara sokulması da mümkün değildir. “Kindar ve dindar nesiller”e ihtiyaç yoktur.
Buna göre, meselenin dinin devlet işlerine ve devletin din işlerine karışmaması gibi bir basitliğe indirgenmesi de kabul edilmemelidir. Devlet, kişilerin hak ve özgürlüklerini gerçekleştirmesinin araçlarını güvence altına almak zorundadır. Bu yükümlülüğünü üçüncü kişilere devredemez. Ancak bunun ötesinde gerek dinin niteliği gereği gerekse geride bıraktığımız gerici saldırının insanlığın kazanımlarında neden olduğu erozyon nedeniyle bu karışmama halinin karşılıklı olamayacağı açıktır.
Ayrıca, dinsel kimliğin toplumsal alanda bir kimlik vurgusu olarak dışa vurumu ve görünürlüğü de reddedil- melidir. Bunun bir yanı devletin dini simgelerden arındırılmasıdır. Bir diğer yanı ise kişilerin “özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşamaları” gibi süslü ifadeler arkasına gizlenen toplumsal baskı mekanizmalarının da ortadan kaldırılması olmalıdır. Hiç bir durumda laikliğin bir dinsel kimlik politikası haline getirilmesini kabul etmek mümkün değildir.
Laiklik nedir?
Bu çerçevenin ardından laiklik için daha genel bir tanımı yapmaya çalışabiliriz.
Laiklik, en temel olarak, dinin etkilerinin siyasi ve toplumsal yaşamın belirlenmesinden tamamen yalıtılmasıdır. Laiklik sadece dünya ve din işlerinin veya daha utangaç bir tanımla devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılması olarak geri tanımlardan kaçınılması gerekmektedir. Buna göre, laiklik, siyasi ve toplumsal yaşamın doğanın ve toplumun ihtiyaç ve işleyişine göre insan aklı tarafından düzenlenmesidir. İfade edilen tanım çerçevesinde dinin rolü ancak kişilerin iç dünyasına ve vicdanlarına ilişkin bir olgu olarak kabul edilebilir. Bunun ötesinde siyasi ve toplumsal yaşamın düzenlenmesinde dinin ve inançların herhangi bir etkisi kabul edilemeyeceği gibi bu alanlar mutlaka aklın ve bilimin ışığında kişilerin eşitliği ve özgürlüğü doğrultusunda düzenlenmelidir.
Laiklik elbette kişilerin inanç özgürlüğünü de güvence altına almalıdır. Kişilerin inanma ve inanmama tercihlerinin herhangi bir toplumsal baskı ve ayrımcılıkla karşılaşmadan yapabilmesini güvence altına alması esas olarak kişilerin bu tercihleri yapan diğer kişilere karşı korunmasını gerektirir.
Bu bağlamda, laiklik kurumsal ve örgütlü dini düzenlemek ve denetlemek durumundadır. Dolayısıyla, cemaatler, tarikatlar gibi örgütlenmelerin serbest bırakılması mümkün değildir. Dahası bunlar arasında bir rekabetin ve toplumsal yaşama egemen olma mücadelesinin de engellenmesi bir zorunluluktur. Kurumsal ve örgütlü dinin, kişinin inancına ulaşması dışında bir amaç taşıması kendi tanımını da reddetmek olacağından esas olarak bunun bir özgürlük alanı olmadığı açıktır.
Bunun yanı sıra insan aklının özgürleştirilmesinin de sürekli olarak vurgulanması ve laiklik tanımında silikleşmesine izin verilmemesi gereklidir. Bu bağlamda, bilim ve eğitim alanlarının inançlardan tamamen ayrılması da tartışılmaz olarak sağlanmalıdır.
Bugün bir kez daha doğadaki ve toplumdaki süreçlerin, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamış olduğu, doğa ve toplum yasalarına tabi oldukları ve insanlığın aklıyla bu yasaları kavrayabileceğinin mücadelesi verilmeli ve kazanılmalıdır. Bu çerçevede, mücadelenin bir kimlik sorununa indirgenmesi, hoşgörü seanslarıyla sulandırılması, “özgürlükçülük” safsatasıyla altının oyulmasına izin verilmemelidir.
Gelinen noktada laiklik mücadelesi eşitlik ve özgürlük mücadelesinin stratejik cephesi haline de gelmiştir. Yeni bir refah hikayesi bulamayan düzenin çürümüşlüğünün ve kitlelerin uyanmasını engellemesinin neredeyse tek aracı olarak elinde kalan gericiliğin yenilmesi düzenin de yenilmesi anlamına gelecektir.
Bir yandan Ergenekon, Balyoz, Şike davaları gibi Türkiye’nin şekillendirilmesinde kullanılan davalarda verilen ihlal kararları, diğer yandan Fethullah Gülen cemaatine karşı AKP’nin en temel hamlelerinden dershanelerin kapatılmasını öngören yasanın iptal kararı ve bunların ardından gelen Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verilen ihlal kararı ile Türkiye bir kez daha umudunu devlet mekanizması içindeki dengelerden çıkarma telaşına düştü. AKP ve onun öncülüğünü yaptığı rejim projesine karşı siyasi bir odağın ortaya çıkmaması karşısında seçimlerden, askerden sonra sırayı Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) alıp almadığı tartışılıyor.
Gündemdeki davalarda verilen kararlar AYM’nin devlet içerisinde bir “denge unsuru” olarak öne çıktığı önermelerini beraberinde getirirken AYM’den “her derde deva bir ilaç çıkması mümkün mü?” sorusuna gerçek bir cevap verilmesi gerekiyor.
Devlet içerisinde çelişkiler mümkün müdür?
Toplumsal yaşamın temelinde iktisadi etkinlikler yatar. Bu iktisadi etkinliklerin ortaya çıkardığı üretim biçimleri ve üretim ilişkileri aynı zamanda toplumsal ilişkileri de ortaya çıkarır. Bu toplumsal ilişkilerin bir yönü de devlettir. Bu bağlamda devletin üretim biçimleri ve ilişkilerinden bağımsız olamayacağı tartışmasızdır. Bir başka açıdan ifade edecek olursak devlet, toplum içerisinde gelişmiş bulunan işbölümünün, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin bir ürünüdür.
Öncekiler bir yana, kapitalist devlet, ortaya çıkışıyla birlikte sınıfların uzlaştırıldığı bir mekanizma olarak da var olmuştur. Burjuvazi, aristokrasiyle mücadelesinde devrimciliğinden vazgeçerek bir “toplumsal uzlaşı” arayışına girerek kurduğu devletini, daha sonra bu kez işçi sınıfıyla mücadelesinde “toplumsal uzlaşı” olarak pazarlamaya çalışmıştır.
Burada temel olarak not edilmesi gereken, kapitalist devletin burjuvazinin egemenliğini sürdürmeye yarayan bir araç olduğunu akıldan çıkartmamak gerektiğidir. Bu akıldan çıkartılmadığı sürece; devlet organlarından bir tanesinin “hareket alanının” sınırlarının çok da geniş olmadığı unutulmayacaktır.
Bu, elbette, tartışmaların gerçek olmadığı ya da burjuvazinin veya onun araçları içerisindeki bu tür çelişkilerin birer kriz yaratmayacağı ya da var olan bir krizi derinleştirmeyeceği anlamına gelmez. Ancak, kalıcı değişim ve dönüşümlerin kaynağının devlet organları olamayacağını kesin olarak söylemek gerekir.
Bu bağlamda, belirli bir dönemde, devlet organlarının kendi tanımlı alanları içerisinde bir tür dengeye kavuşmak için birbirlerini zorlamaları alan açıcı olsa da; sonuç alıcı olmayacaktır. Hukuka ilişkin sorunlar da geçici bir takım rahatlamalar sağlasa da son tahlilde kalıcı ya da yaygın sonuçlar doğurmazlar.
Bir liberal masal: Anayasacılık
Yukarıda da ifade edildiği üzere burjuvazi önce devrimin bir sonu olduğunu kabul edip, aristokrasinin iktidarını sınırlandırırken ardından da kendi çıkarlarını ortak çıkarlar olarak gösterip, sınıf mücadelesinde bir “uzlaşı” ile hareket etmenin uygunluğuna ikna olup ve böyle yürümeye devam etmektedir.
Bu “uzlaşılar” ilk zamanlarında da bugün de esas olarak liberalizmden türemiştir. Aristokrasinin iktidarı sınırlanırken söylenen tezler daha sonra kapitalizmin gelişen ihtiyaçlarına da karşılık gelebilmiştir. En özet haliyle, günümüzde, hukukun burjuvazinin rekabette aşırı uçlara savrulmasını engellemek üzere piyasayı “düzenleyici ve denetleyici” bir işlev üstlenmesi öngörülmektedir.
Burada devreye, anayasalcılık girmektedir. Hukuk toplumdaki üretim ilişkilerinden türeyen bir kurum olarak bir ihtiyaca cevap vermek zorunda olduğuna göre “etkin yönetim” gereklerinin kontrolden çıkmaması için daha önce aristokrasiyi sınırlandıran metinler devamında “devlet” üzerinde sınırlayıcı kılınmak istenmiştir.
Devleti sınıfsal yapısından koparmak için büyük uğraşlar veren liberalizm bu noktada aynı zamanda bir “günah keçisi” olarak sorunların kaynağını toplumsal üretimdeki çelişkiler yerine “devlet”e yıkmanın kolaylığı çabuk görülmüştür. Böylelikle hem bir “özgürlük masalı” uydurulabilmekte hem de siyasal iktidarın yükü burjuva-
zinin omuzlarından alınmaktadır.
Kapitalizmin doğasında bulunan “kaos”un bir “düzen”e dönüştürülmesi içinse zaman zaman devlet organlarının bir kısmının “sağduyulu” tavırlar göstermesini gerektirmektedir. Bu bir gün için “kardeş kavgasını bitiren” bir askeri müdahale olabileceği gibi bir başka gün için “bir gazetecinin serbest bırakılması” şeklinde ortaya çıkan bir mahkeme kararı olabilir. Anayasalcılık ise tüm bu yöntemler içinden “zor”un son tercih olmasını sağlamaya yönelik olarak devrededir.
Çoğunluk yönetiminin her zaman iyi sonuçlar çıkarmadığı görüldüğünde, kapitalist devletin “çoğulcu” olmasının yolu yine böyle “sağduyulu” davranan unsurlarda aranmalıdır. Burada kapitalizmin kırk yıllık yönelimi olan “etkin yönetim” ihtiyacı ile bir çelişki bulunmamakta olup etkinlikle “tehlikeli riskler” arasındaki çizgiye dair bir düzeltme ihtiyacı vardır denilebilir.
anayasa mahkemesi
Anayasa Mahkemeleri nasıl ortaya çıkmıştır?
Anayasa Mahkemelerinin tarihine bakıldığında bu çerçeve daha da belirgin bir hal almaktadır. Dünyadaki ilk örneği ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1803’te verdiği bir kararla ortaya çıkan “Anayasa Mahkemeleri” Avrupa’da, Nazi yönetiminin ardından Almanya’da 1951’de, Benito Mussolini’nin ardından İtalya’da 1956’da, 2. Dünya Savaşı’nın ardından Fransa’da 1958’de, Demokrat Parti iktidarının ardından Türkiye’de 1961’de, Albaylar Cuntası’nın ardından Yunanistan’da 1975’te, Francisco Franco’nun ardından İspanya’da 1978’de, Karanfil Devrimi’nin ardından sağın iktidara gelmesiyle Portekiz’de 1982’de ve sosyalizmin çözülüşünün ardından eski sosyalist ülkelerde ise 1990’larda kurulmuştur.
Bu mahkemelerin kurulmasına giden süreçteki siyasi arka plan incelendiğinde yukarıda çizilen çerçeveyle uyum açıkça ortadadır. Uçlara savrulmalara karşı Anayasa metinlerinin korunması amacıyla kuruldukları açıktır. Bu haliyle Anayasa Mahkemelerinin esas rolünün de “düzenin korunması” olduğu ifade edilebilir.
Kararlarıyla “konuşan” Anayasa Mahkemesi
Türkiye’de de AYM’nin bu çerçevede işlediği açıktır. Son dönemde kamuoyunda çok tartışılan çeşitli davalarda verdiği kararlar da bu çerçevede değerlendirilebilir.
AKP’nin kapatılması davasında, dönemin AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın, AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olup olmadığına ilişkin herhangi bir karar verilmeden tüm üyelerin oylarını aynı anda isteyerek “garip” bir yöntem izlemesi. AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olmakla birlikte kapatılmayıp hazine yardımının yarı oranında kesilmesine hükmedilmesi ile de AYM Türkiye siyasetine “balans ayarı” yapmıştır.
AYM, çok tartışılan “dershaneler” kararında, dershanelerin yerine “ortaöğretime veya yükseköğretime giriş sınavlarına hazırlık” için alternatif imkânlar sağlanmadan dershanelerin kapatılarak eğitim sisteminden çıkarılması, eğitim ve öğrenim hakkına yönelik ölçüsüz bir sınırlama olduğunu kabul etmiştir. AYM bu kez toplumsal bir tartışmada “yumuşama” imkanının kullanılması için bir fırsat yaratmayı tercih etmiştir.
AYM, bir dönem Türkiye’yi şekillendirmek için kullanılan ve askeri darbe planlarının yapıldığı iddiasıyla hükme bağlanan Balyoz Davası’na ilişkin kararında, dijital delillere ilişkin itirazların değerlendirilmemesini ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök gibi tanıkların dinlenmemesini yeniden yargılama nedeni sayarak işlevini yerine getirmiş bu davanın gündemden düşürülmesinin yolunu açmıştır.
AYM, Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki çok tartışılan kararında ise, tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan haberler dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan ve tutuklamanın gerekliliğine ilişkin gerekçeler belirtilmeden başvurucuların tutuk-
lanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği gerekçesiyle yine “düzeltici” bir görev üstlenmiştir.
Öte yandan, sokağa çıkma yasaklarına ilişkin tedbir istemli başvurularda ise AYM’nin başvurucuların taleplerini delillendirmediği, idareye başvuru yapılmadığı, idarenin kendisine başvuru yapılması halinde gerekli tedbirleri alacağı yönündeki soyut cevapları kararlarına gerekçe yapılarak talepler reddedilirken AYM açısından gündemin hak ihlalleri olmadığı da görülmüş oluyordu.
Sonuç yerine: “Başkanlık anayasası” tartışmalarına girerken umut nerede?
Görüldüğü üzere, AYM kararlarında “düzenleyici ve denetleyici” bir işlevin ötesinde gerçek bir müdahalenin söz konusu olmadığı açıktır. “Devlet”in sıkıştığı anlarda bir çıkış yolu açmanın ötesinde hukuksal veya siyasal bir “ayrıklığın” olmadığı görülüyor. Bu bağlamda, AYM’den “her derde deva bir ilaç çıkması mümkün mü” sorusunun cevabı da ortaya konmuş oluyor.
AYM, AKP’nin bir türlü çözemediği “rejim yerleştirme” sorununda da kriz başlıklarına geçici çözümler üretmektedir. Bunun ötesinde, tartışmalar ne kadar sert olursa olsun “hukuk” arayışının yanıtını başka yerlerde aramak daha hayırlısıdır.