Yazar:

  • AKP Dönemi Ekonomik Krizler ve Son Dönem Önlemleri

    Giriş

    Ülkesel sosyo-ekonomik analizler bir ülke ile sınırlı olamayacağı gibi, belirli bir dönemle de sınırlandırılamaz. Özellikle günümüzün ileri iletişim araçları ve neoliberalizmin dayattığı uluslararası ekonomik ilişkiler bağlamında hiçbir ülke çevresel etkilerden soyutlanamaz. Bu nedenle, AKP döneminin gerçekçi çözümlemesinin yapılabilmesi için, hem AKP öncesi yaşanmış ve AKP dönemi üzerinde önemli etkileri olabilen olguların kısa bir görüntüsünü hem de uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmeleri yazı boyutunda mercek altına alacağım.

    AKP’nin devraldığı ekonomik yapı, biri 1930’lar Devletçilik politikalarıyla, ikincisi ise 1961 Anayasası uyarınca uygulanan ithal ikameci ve korumacı politikalarla, hem kamu iktisadî devlet teşekkülleri kurarak hem de sair kamusal desteklerle özel sermaye birikimi ve ekonomik kalkınma çabalarıyla geliştirilmiş yapıdır. Ancak her iki ana kalkınma çabaları döneminde ekonomide tam koruma uygulaması gerçekleştirilmiş olduğundan, sanayi yapılanması verimsiz ve rekabetten uzak gelişmiştir. Bu sürecin sonucundadır ki, 1980 Özal döneminde ihracatı yükseltip cari açığa kalıcı çözüm hamleleri atıl kalarak, açığın finansmanında sıcak para operasyonuna yönelinmiştir.

     AKP öncesi dönemin bir başka özelliği de, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Avrupa’nın kalkındırılmasında devreye sokulan ABD destekli Marshall programından 1948 yılında alınan yardımla küresel emperyalizme bağlanmış olması ve bir NATO ülkesi olarak ABD korumasında, rekabetten, hatta Devletçilik dönemi anlayışından da uzak hantal bir ekonomik yapıya savrulmasıdır. Bu duruma bir de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve akabinde uygulanan ambargo ve uzak-doğu krizine paralel yaşanan 1995’ler çöküşü eklenince, ekonomi 1998’de IMF denetimine alınıp, 2000 yılında ise IMF ile yapılan stand-by anlaşmasına geçilmiştir. Selamet Partisi’nden ayrılan/koparılan AKP kadrosunun devraldığı ekonomik yapının temel özellikleri kaba hatları ile böyle idi.

     

    ****

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • 100 Yıllık Devletin Ekonomik Değişim Noktaları

    Birinci yüzyılını devirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin genel görünümü, ekonomik ve siyasal bağlamda dış ve iç faktörlerle ilgili ilginç  değişimlerle kapitalist blokta kalkınma çabaları doğrultusunda seyrettiğinin yansımasıdır. Dünya kapitalist sistemi içinde yürünen bir asırlık sürede, kabaca üç genel küresel döneme tanıklık edilmiş ve hemen hepsinden ciddi etkiler alınmıştır. Dönemlerden birincisini, 1923-1939 arasında yaşanan 1929 krizi ve yaklaşık altı yıl süren İkinci Paylaşım Savaşı, ikincisini 1945 ile 1989 yılları arasında yaşanan Soğuk Savaş politikaları, nihayet üçüncüsünü ise1980’dengünümüzedekuzananneoliberal dönem oluşturur. Başka bir tasnifte ise, bir asırlık Cumhuriyet’in kuruluşundan 1980 yılına kadar geçen yaklaşık 60 yıllık birinci dönemin, çift kutuplu dünya sisteminde sıcak ve soğuk savaşlar ortamında “gelişmekte olan ekonomi” yaftası ile yaşandığı, ikinci dönemin ise, neoliberal politikaların başat olduğu tek kutuplu dünya sisteminde “gelişen piyasalar” yaftasıyla yaşandığı görülür. İç politikalarda ise, kuruluştan Atatürk’ün vefatına kadar olan süre dışında, tüm dönemlerde giderek yükselen dozda sağ ve gerici etkiler başat olmuştur.

    Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınmış olumsuz sosyo-ekonomik miras üzerine inşa edilen Cumhuriyet sanayi yapılanmasında başlıca iki aşamada ciddi sıçrama gözlemlenir. Bunlardan birincisini 1930’larda başlayan Devletçilik uygulaması oluşturur. 1930’lardan önce, 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılarak yerli sanayiin desteklenmesine çalışılmış olmakla beraber, dönemin diğer önemli yasası olan Tatil-i Eşgal Kanunu’ndan yararlanan yabancı sermaye de faaliyetlerini geliştirme yoluna gitmiştir. Böylece, başlangıç dönemde ekonomi politikasının ağırlık noktasını özel kesimin oluşturduğu anlaşılmaktadır.1 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde açış konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Paşa da aynı doğrultuda konuşarak şunları söylemiştir: “Efendiler; iktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayeye hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsi’dir. Çok sây ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sây’imize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faideli neticeler versin.”2

    1923-1929 döneminde, Lozan yükümlülüğü altında, henüz gümrüklerine tam hâkimiyet kuramamış ve kabotaj hakkını dahi elde edememiş olarak genç Cumhuriyet yöneticileri fazla çaba gösteremeden, 1929 dünya ve ülke krizi ile karşı karşıya kaldı. Bu dönem, yöneticilere devlet eli olmadan ekonomik kalkınma yapılamayacağını göstermişken, 1929 krizi ile oluşan küresel atmosfer de sanayileşme hamleleri için elverişli dış koşulları hazırlamış oluyordu. Dönemin başbakanı İsmet Paşa’nın Kadro dergisinde verdiği beyanat, Cumhuriyet yöneticilerinin başlangıç döneminde hareket kabiliyetinin kısıtlandığını ima etmektedir. 1929 Büyük Buhranı, yöneticilere devlet eliyle sanayileşme hamlesine yönelme olanağı sağlamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kavramları Tersyüz Ediyoruz: Hukukun Üstünlüğü, Fakat Hangi Hukuk?

    Hukukun üstünlüğü kuralı her birey için çok önemlidir. Her birey, toplumdaki yeri, mevkii ve makamı ne olursa olsun mevzuat çerçevesinde belirlenmiş haklarına sahiptir ve söz konusu hakları bağlamında herkese ve her güce karşı korunaklıdır. Birey, mutlak değil, mevzuat çerçevesinde belirlenmiş haklara sahiptir ve bu haklar bağlamında korunaklıdır. Bireyin mutlak haklarından vazgeçtiği ilk aşamada Hobbes ve Rousseau ile yaptığı sosyal sözleşme yer alır. Sosyal sözleşmede birey toplum içinde sağlanan güvenlikle mutlak özgürlüğünü takas etmiştir. Bu takas işlemi yüzeysel görüntüsüyle bir fedakârlık değil, genel korumadan yoksun ortamda karşılaşacağı risklerden topluca korunmanın doğal bedelidir. Sosyal sözleşme ile sağlanan güvenlik bir vatandaşlık hakkıdır.

    Günümüzün çağdaş toplum yapısında vatandaşlık hakkı adalet üzerine inşa edilir. Toplumsal kurumların temel ilkesi adalet, düşünce sisteminin temel ilkesi ise gerçekliktir. Gerçeklik üzerine inşa edilen adalet ilkesinin temel kuralı, bir bireyin özgürlüğünün toplumun diğer kesiminin daha büyük bir yararı uğruna dahi kısıtlanamayacağı koşuluna dayandırılır. Bu kurala göre, adil bir toplumda vatandaşlar özgürdür ve kişisel özgürlükler, diğer kişilerin özgürlüklerini kısıtlamamak ve/veya onlara zarar vermemek koşulu ile kısıtlanamaz.  Böylece, ekonomik işlemler ya da ilişkiler dışında sair toplumsal ilişkiler bağlamında çatısı belirlenmiş adalet ilkesine göre gerçekleşmiş haklar politik tartışma konusu yapılamaz. Adaletsizlik, ancak çok daha büyük adaletsizliği önleme gerekçesi ile savunulabilir.[i]

    Adalet hukuksal normlarla bireysel hak ve özgürlük sınırlarını çerçeveleyen sistem olarak tarihin aşamalarından süzülerek günümüzdeki düzeyine ulaşmıştır. Günümüzde hak-hukuk-adalet arayışı ve savunusu yapılırken köleliğin hâkim olduğu antik Yunan ve Atina filozoflarına, Epiküryen ve Stoacılara değil, on yedinci yüzyıl ve sonrası filozoflara atıf yapılır. Günümüzün başat düşünce sistemi üçlü aşamanın tarihsel-düşünsel kanallarda imbiklenerek ulaşılmış sonuçtur. Birincisi, modern dünyanın oluşumunu şekillendiren on altıncı yüzyıl reformlarıdır. Reformların en önemlisi de, Ortaçağın dinsel tekilliğinden dinsel çoğulculuğa geçiş ve böylelikle Luther ve Kalvin’in de yollarının açılmasıdır.[ii]İkincisi, merkezi otorite olarak çağdaş ulus devlet yapılarının ortaya çıkışıdır. Üçüncüsü ise, modern bilimin, matematiğin ve ona dayalı fizik biliminin geliştirilmesidir.[iii] Bu süreçlerde hak ve özgürlüklerin gelişme ve bunların yasalara yansıma biçimini izlemek amacıyla tarihte ufak bir gezinti yapmamız gerekiyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

    [i] Rawls, John (1999), A Theory of Justice, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts, s. 3-4.

    [ii] Hegel, G.W. (1991), Elements of the Philosophy of Right, (H.B.Nisbet, terc.), Cambridge University Press, s. 302.

    [iii][iii] Rawls, John (2000), Lectures on the History of Moral Philosophy, Harvard University Press, London, s.5-6.

  • Kavramları Tersyüz Ediyoruz: Devlet ve Demokrasi

    Devlet, yasa yapıcısı ve uygulayıcısı olarak, vergiler, mahkeme, polis, asker gibi toplumu düzenleyici ve/veya baskılayıcı kurum ve kurallarıyla ülke çapında egemen siyasi erktir. Bu ve benzeri geniş kapsamlı semptomatik tanımlama devlet aygıtının kâh koruyucu, kâh baskılayıcı yüzünü simgeler. Toplumsal açıdan semptomatik görüntüleriyle algılanan devlet aygıtı, arka planda toplumsal- sistemsel işlevi bağlamında baskılayıcı yüzüyle Hobbes’un Leviathan’ı olarak karşımıza çıkar. Toplumsal kuralları koyarak düzeni sağlayan devlet; demokrasi, liberalizm ve özgürlükler bağlamında nerede durmaktadır? Bu yazı da devlet aygıtını demokrasi ve özgürlükler bağlamında odağa koyarken, devlet-sistem ve devlet-sermaye ilişkisi ele alınacaktır.

    Tarihsel süreçte baskılayıcı işleviyle sınıfsal toplumların yönetsel aygıtı olarak ortaya çıkan devlet olgusunu, doğal olarak, sömüren ve sömürülen sınıfların bulunmadığı ilkel toplumlarda görmeyiz. Feodal sistemde feodal beyler ve köleler şeklinde sömüren ve sömürülen sınıfların oluşumu, baskı örgütü olarak ilkel hâliyle devlet olgusunu tarih sahnesine taşımıştır. Ancak bu oluşum, modern toplumlarda görüldüğü şekliyle örgütlenme formatında değil, mülk sahipliğinden kaynaklanan kişisel güç ve yetki kullanımı biçiminde ortaya çıkmıştır. Feodal bey hem mülk sahibi olarak hem de kamusal erkleri uhdesinde toplayarak, baskıcı yöntemle yöneticilik yaparak mal varlığını korumuş ve yönetmiştir. Yasa yapıcısı ve uygulayıcısı olan feodal bey, beslediği silahlı güçlerle de hâkimiyetini içte ve dışta sürdürmüştür. Feodalitenin yıkılışı ve ulus devlet formatına geçişle, feodal beyin haiz olduğu kamusal yetkiler devlet örgütüne devredilirken, mülkiyet hakkı sermaye sahiplerinde kalmıştır. Ulus-devlet yapılanmasında mülk sahibi sermaye sınıfı karşısında, emekçiler ve devlet mülksüzdür. Ulus devlet düzenine geçişle, hem emeğin geçimini sağlayabilmesi, hem de devlet aygıtının kamusal işlevlerini ifa edebilmesi, üretim araçlarına sahip sermayenin yatırım yapıp ekonomiyi işler konuma getirmesi koşuluna bağlanmıştır. Bu süreçte demokrasi3 ve liberalizm konuları da güç ilişkisi bağlamında şekillendirilmiştir.

    Westfalia Antlaşması ile oluşmuş ulus devlet yapılanması, 1917 Sovyet devrimiyle kapitalist ve kolektivist olarak yol ayırımına girerek, toplumsal mülkiyet biçiminde ve devlet aygıtının oluşum ve işlevlerinde mutlak farklılaşmalar gerçekleşti.

    Şöyle ki, kapitalist sistemde sermayenin başatlığı altında devletin işlevleri sermaye birikimine katkı yapıcı şekilde tanımlanırken, kolektivist sistemde devlet aygıtı ekonominin dümenine geçerek, ekonomi yönetiminde merkezi planlamayı hâkim kıldı.

    Feodal yapılanmaların tarihin deriliğinde kalması, kolektivist yapılanmanın ise çöküşü sonucunda günümüzün tek örneğini kapitalist devlet yapılanması oluşturur. Bu durumda feodal devlet yapılanmasını iktisat tarihi alanına, kolektivist devlet yapılanmasını ise iktisadi sistemler alanına terk ederek, kapitalist devlet yapılamasına odaklanıp, ekonomi ve politika bilimi ışığında devlet, demokrasi ve liberalizm konularını ele alacağım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öğrencilerin Sosyal Haklarına Bakış: Konut Sorunu, Eğitim Sorunu, Vakıf Üniversiteleri Ücretlerin Zam Sorunu

    Giriş

    Her sonbaharda olduğu gibi, bu sonbaharda da, öğrencilerin güçlükle kazandıkları yükseköğrenim kurumlarının zam talebi, bir de buna ilaveten barınma sorunu acı şekilde gündeme geldi. Çok yönlü can yakıcı sorunlara ilk elden verilebilecek yanıtlar kolaydır: üniversiteler niteliksiz, vakıf üniversiteleri karşılanamayacak kadar pahalı, bir de enflasyon bahanesiyle yüksek oranda zam talepleri gündeme getirildi, buna ilaveten evlerinden uzak kentlere gitmek zorunda olan gençler uygun koşullarda barınma sorunu ile karşı karşıya. Sorunları böylece sıraladıktan sonra, çok rahatlıkla ve süslü cümlelerle, hem vakıf üniversite yöneticilerini hem de siyasileri suçlayıcı yaklaşım yapıp, kendimizi rahatlatabiliriz.

    Her sosyal olay veri ekonomik sistemde, birden çok faktöre bağlı olarak, karmaşık ilişkiler içinde toplumsal ya da ekonomik görüntüsüyle ortaya çıkar. Salt görüntüyü tanımlamak, hiçbir analitik değer taşımayan ezoterik[1]yaklaşımdır. Bu yaklaşım ileri düzeyde çözümlemelere mehaz oluşturucu özelliğinin ötesinde analitik bir değeri haiz değildir. Çözümleme ise, görüntünün arkasında etken olup görüntüyü oluşturan, fakat görüntüye yansımayan ilişkilerin açıklanmasıdır. Çözümleme, ilk paragrafta çalakalem çizilen betimlemeci ezoterik yaklaşımdan farklı, detaya inici esoterik[2] yaklaşımdır. Bu yazının amacı görünürdeki sorunların temellerine inerek, ana sebepler örüntüsünü ele almaktır.

    Sebepler Örüntüsü

    Önce talebelerin konumu, aldıkları eğitimin düzeyi ve yükseköğretimin fiyatlandırılması konularına değinelim. Bu yaklaşımda derhal fark edilmiştir ki, bu başlangıç yetersizdir, zira ilk hamle ekonomik sisteme bakış olmalıdır. Çünkü eğitimin niteliği, talebe dokusunun algılanması ve ne tür eğitime tabi tutulacağı sistem bağlamında devreye girer. Sermaye birikimi mantığı ile çalışan kapitalist sistemde eğitimin işlevi, biyolojik varlığı, sermayenin emrine sunulmak üzere, beşeri sermaye varlığına dönüştürmek, yani emek üretmektir. Emek-sermaye söylemi, ana-akım iktisat yazımında “beşeri sermaye – maddi sermaye” söylemine dönüşür.[i] Talebenin emeğe dönüştürüleceği süreçte karşımıza çıkan sorun, eğitim hizmetinin maliyet bedelini kimin karşılayacağıdır. Meseleye ilk yaklaşımda, maddi sermayenin üretim bedelini sermayedar –patron – karşıladığına göre, beşeri sermayenin üretim bedelini de patronun karşılaması gerektiği sonucuna ulaşırız. Diğer bir deyişle, fazla detaya girmeden, eğitim hizmeti öğrencilere bedelsiz sunulmalıdır.

    İlk bakışta makul görülebilen bu çözümleme burjuva ekonomi mantığına uygun bir model değildir. Şöyle ki, maddi sermayeden farklı olarak, beşeri sermaye istihdamında, sermayedar sadece ücret ödemelerini, piyasa koşullarına bağlı olarak, tüketiciye yansıtabileceğinden, emek üretim maliyetinin de sermayeye yüklenmesi ek yük anlamına gelir. Bundan dolayıdır ki, usta ve çıraklık meslek okulları ya da kursları meslek odaları altında genellikle devlet destekli yürütülmektedir. Kısacası, emek üretim piyasası ile emek talebi piyasası birbirinden ayrılarak kademeli olarak her piyasada oluşan artık değer ara ve nihai sermayedarlar arasında bölüşülmektedir. Bu süreçte, nihai üretime gidişte alt ünitelerin birlikteliği olmakla beraber, sömürü oranını yükseltmek amacıyla üretim alanları parçalanarak çoklu sermaye yapılanmalarına yol açan farklı üretim alanları oluşturulur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 37. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

    [1] Gözle görünür ve algılanabilir olgu.

    [2] Görüntünün dışında, görüntüyü oluşturan olgular, etmenler.

    [i] Maddi sermaye olarak bilinen makine, teçhizat vs ölü emek birikiminin yansımasıdır. Ana akım yazımdaki “emek-sermaye” ifadesi Marksist yazımda “değişir sermaye – sabit sermaye” ifadesine dönüşür.

  • İktisat Notları: Ekonomik Kriz ve Faiz Oranları

    Ana akım iktisat öğretisi kurallarına göre, ekonomik krizden söz edebilmek için iki dönem üst üste eksi büyümenin olması gerekir. Yaşanan sosyal çöküşe rağmen, standart tanıma göre ekonomik kriz tanısı koyulmamasının sebebi, sömürüye ve krediye dayalı ulusal gelir artışlarının ortalama görüntüyü kriz tanımı dışına taşımasıdır. Bununla beraber, giderek büyük halk yığınlarının yoksullaşması, ekonominin krizde seyrettiğinin göstergesidir.

    Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, yasal olarak fiyat istikrarını sağlama işlevi yanında, ülkenin altın ve döviz rezervlerini yönetme ve istikrarı sağlama amacıyla para ve döviz piyasalarında düzenleyici rol alma göreviyle de yükümlüdür. Merkez Bankası, bu yükümlülüklerle, içte fiyat istikrarı kadar, döviz kuru üzerinde de belirleyici olabilmektedir. Merkez Bankası politika faiz haddinin yükseltilmesi sonucunda, dövizin göreli ucuzlaması ya da istikrarını korumasıyla ithalat ürünlerinde fiyat artışlarının, dolayısıyla maliyet fonksiyonun frenlenmesi söz konusu olabilir. Bu politika neticesinde, piyasanın talep fonksiyonu da frenlenerek fiyatlar üzerinde istikrar sağlanması, hatta arz ve talep fonksiyonlarının karşılıklı durumlarına bağlıolarak,gerileticietkioluşturulmasıdahi sağlanabilir. Aksi yönde, Merkez Bankası politika faiz haddinin indirilmesi ise, dövizin pahalılaşmasıyla ithal malları fiyatlarının yükselmesine yol açar. Bu süreç, görece esnek para politikası nedeniyle oluşabilecek talep etkisiyle de birleşerek genel fiyat artışına sebep olabilir. İç dengeyi özetleyen bu genel çerçevenin dış denge ile, yani cari denge koşulları ile de tamamlanması gerekir. Merkez Bankası’nın faiz politikası yoluyla etkilenen dış kaynaklar, dış ticarette olduğu gibi ödemeler dengesinde nihai giriş ya da çıkış niteliği taşımayıp, borç alımı ya da ödentisi olarak geçici niteliktedir.

    Tasarruf yetersizliği sorunu olan gelişmekte olan bir ekonomiyi iç ve dış dengeleriyle ele aldığımızda, iç denge ile dış denge koşullarının birbiri ile karşıtlık içinde olduğunu görürüz. Şöyle ki, içte göreli fiyat istikrarı ve istihdamın sağlandığı koşullarda dış açık büyür; tersi olarak, dış dengeye yönelindiğinde ise, içeride fiyat yükselişi ve işsizlik artışı baş gösterebilir. Kapitalist sistemde kalkınmakta olan çevre ekonomilerin temel sorunları bu açmazda düğümlenir. Gelişmekte olan ekonomilerde dış denge ile içte fiyat ve istihdam istikrarının sağlanması, dengeli ve planlı ekonomi koşullarını, yani sosyalizmi gerektirir. Türkiye koşullarında da ekonominin düğümlendiği yer burasıdır. Yaşanan üretim yetersizliği ve tasarruf yetersizliğinin neden olduğu müzmin cari açık koşullarında yüksek faiz politikası, iç ekonomiyi geçici olarak rahatlatırken, dış borç stokunu yükseltir. Tersi durumda ise, düşük faiz haddi iç ekonomide fiyat ve işsizlik artışına yol açarak krizi ve yoksulluğu derinleştirirken, dış borç stokunun yükselmesini frenleyebilir. Kısacası sorun, iç ve dış ekonomik dengelerin optimum düzeyde tutulması gibi zor bir noktada çözümsüzleşmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yaşlılık

    Narayama Türküsü, Keisuke Kinoshita’nın Schiro Fukazawa’nın 1956 yılında yazmış olduğu romanından uyarlayarak, 1958 yılında yaptığı filmdir. 1958 yılında hikayenin daha sertleştirilmiş görüntüsüyle yapılan çekim, aynı yıl Cannes Film Festivali’nde ödül almıştır. Filmin konusu, yoksul bir dağ köyünde bir ailenin oğlu evlenince, evin nüfusu arttığından, geleneklerine sadık olarak evin delikanlısı ninesini sırtına alarak, ölüme terk etmek üzere dağa taşır. Ninesini dağda bırakan delikanlı dönerken kar yağışı başlar. Japon folkloründe kar, bereket demek olduğu için, delikanlı bir an duraklar, fakat ninesini ölüme terk ederek, eve döner.

    Yaşlılık bir insanın çalışamayacak ve bakıma muhtaç olacak kadar ileri yaşa geldiği durumdur. Çalışamayacak yaşa gelmiş olan bir insanın bakım ihtiyacı nedeniyle, yaşlılık bireysel bir sorun olmanın ötesinde, toplumsal açıdan sosyo-ekonomik bir sorun oluşturur. Bunun sebebi, sistem mantığı açısından yaşlının bakımı, özel sigorta sistemine tabi olmadığı durumda, sosyal bakım niteliği taşır ve harcamaları toplumun çalışan kesimleri tarafından karşılanır. Söz konusu maliyetin karşılanma biçimi ve tutarı, toplumun yaşlıya bakış felsefesi yanında, maliyetin topluma yıkılış formülü ile de ilgilidir.

    Sosyo-ekonomik boyutuyla yaşlılık, toplam nüfus içinde çalışamayacak yaşta insanların toplam nüfusa ya da çalışma çağındaki nüfusa oranı ile ilgilidir. “Genç toplum” ya da “yaşlanan toplum” ifadeleriyle anlatılan, nüfus piramidinin dikey boyutunun alt ve üst kesitlerindeki nüfus birikimi ve bunların birbirine oranıdır. Yaşlı nüfusun genç nüfusa oranı, yaşlı grubun genç ve çalışan nüfus üzerindeki göreli yükünü belirler. Doğum oranı ve yaş beklentisi oranlarına bağlı olarak, ülke ekonomisi üzerinde ileri yıllarda oluşacak yüke göre nüfus piramidi tahminleri yapılarak, vergi ve kamu destekleri ile doğum oranları üzerinde etkili olunmaya çalışılır. Örneğin, 2050 yılı için yapılmış nüfus piramidi tahminlerine göre, üst katmanlara oranla piramidin tabanı ABD’de az farkla geniş, Çin’de daha dar, Hindistan’da ise oldukça geniştir. Buna göre, 2050 yılına doğru, yaşlıların çalışan nüfus üzerindeki yükü, Çin’de ağır, Hindistan’da hafif, ABD’de ise Hindistan’a göre daha ağır olacaktır. Bu ifade, doğal olarak her üç ülkede de ekonomik verimliliğin eşit olduğu görüşü altında geçerlidir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Özelleştirme Uygulamaları

    Genel Açıklama

    İkinci paylaşım savaşı ertesinden 1980’lere gelene dek her şey yolunda giderken, ne oldu da tüm iktisatçılar birdenbire devletin büyük ve israf kaynağı olduğunu, kamu iktisadi teşebbüslerinin hantal olduğunu ve maliyet odağı oluşturduğunu ileri sürerek, devletin küçültülmesini, kamu hizmetlerinin özel kesime devredilmesini ve kamu iktisadi kuruluşların özelleştirilmesini dayattılar? Eğer bu iddia güçlü bir ekonomi mantığına dayanıyor idi ise, tüm Nobel sahibi bu kadar bilim insanı niçin 25-30 yıl gibi uzun süre uyanmadı da, 1980’lere gelene doğru derin uykusundan uyandı? Oysa meselenin teorik yanı yoktu. Mesele tümü ile sermaye devinimi sorunu idi. Şöyle ki, 1970’lerin ortalarına doğru merkez gelişmiş ekonomilerde kâr oranları gerilemeye, borsada hisse değerleri duraklamaya, hatta gerilemeye başlamıştı.1 Zira kapitalizm, 25-30 yıllık sosyal demokrasi denemeleri ertesinde bir tür aşırı birikim ve doygunluk krizine giriyordu. Sermaye kesimi bu krize karşı çeşitli politikalar geliştirme yoluna gitti ve geliştirdiği çoklu politikaların bir ayağını, ulusal birikimlere el koyarak ilk birikim modeli benzeri kaynak sağlama sistemine, diğer ayağını da kamusal hizmetlerin “kamu finansmanı-özel üretim” modeline yani ihale sistemine oturtmaya çalıştı. Amaç, bir yandan kamulaştırılmış alanların özel üretime açılmasıyla, diğer yandan da kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesiyle sermayeye yeni faaliyet ve kar alanı yaratmak idi. Ana akım ekonomistlerinin özelleştirme olarak kavramsallaştırdıkları süreç, aslında kâr oranları gerileyen sermayeye nefes alanı açmaktan başka bir politika değildir. Kamusal faaliyet ve işletmecilik alanlarının özel kesime açılması teknik ve işletmecilik alan özelleştirmesi olarak tanımlanabilir. Neoliberal politikalarla birlikte gündeme gelen “yönetişim” olgu ve uygulaması ise, faaliyet alanı özelleştirmesi olarak tanımlanabilir. Bu yazıda asıl amaç olarak teknik ve işletmecilik alan özelleştirme olgu ve uygulaması üzerinde durulacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Pandemi Ortamında Kriz ve Yoksulluk

    Yaşadığımız pandemi ortamı hem krizi derinleştiriyor hem de yoksulluğu artırıyor. Şöyle ki, pandemi öncesinde de ekonomik kriz değişik şiddetlerde yaşanırken yoksulluk giderek derinleşiyordu. Denebilir ki, pandemi yaşanan krizi perdeleyerek, adeta yoksulluğu kısmen meşrulaştırırken, kısmi yardımlarla devlete sahte şefkatli görüntü kazandırıyor. Ne var ki, aşağıda görüleceği üzere, pandeminin sebep olduğu işsizlik ve çaresizliğe rağmen devletin IBAN üzerinden halktan destek çağrısında bulunması utanç verici olduğu gibi, devletin uzattığı destek eli de o denli göstermelik ve cılız kaldı ki, her kriz ve depresyon dönemlerinde olduğu gibi, bu kez de uluslararası sermaye ile yakın ilişkideki kapitalist devletin gerçek yüzü açıkça ortaya çıktı.

    Pandemi öncesinde yaşanan krizin basit anatomisine göz attığımızda iki önemli olgu ile karşılaşıyoruz. Birincisi, AKP iktidarının sanayisizleştirdiği ekonominin giderek borç batağına batarken faiz hadlerinin ve fiyatların denetlenemez seviyede yükselme eğilimine girmesidir. AKP iktidarının sadakatle uyguladığı 2000 IMF-Derviş programı doğrudan ekonominin sanayisizleştirilmesini amaçlamamakla beraber, bir yandan faiz hadleri diğer yandan da siyasi erkin kısa sürede kendi yandaş sermaye tabanını oluşturma çabaları öne çıktı. Şöyle ki, 2000 programı çerçevesinde yüksek bütçe açıklarının Merkez Bankası kaynağı yerine piyasalardan karşılanması faiz haddinin yükselmesine neden olurken, faiz arbitrajından yararlanma arzusundaki serseri fonların ekonomiyi boğması, kısa vadeli fonların reel yatırımlardan çok, kısa vadeli getiri oluşturabilecek konut yatırımına yönlendirilmesine yol açtı. Bu sürecin teknik nedeni serseri fonların vade yapısı, siyasi- organik nedeni ise, siyasi erkin sermaye tabanı oluşturması ve seçim vitrinine ürün koyması yanında, fakat ondan da öte, ihalelerin siyasi kadroya kaynak temininde önemli bir mehaz teşkil ediyor olmasıdır. Günümüzün ekonomik sıkışıklık dönemlerinde dahi ilk anda anlaşılamaz dev yatırım projelerine girişmenin sebebi de aynıdır; yani, özellikle de siyasi kadroya aktarılan paylarla seçimlerin ya da sair siyasi iltisaklı ilişkilerin örtülü finansmanı yoluyla iktidar süresinin sürdürülmesi. Bu süreç, seçim dönemlerinde olduğu kadar sair zamanlarda da siyasi kadronun vazgeçemediği bir tür gayri resmi örtülü ödenektir! Avrupa Birliği görüşünden vazgeçilmesi ya da en sıkışık zamanlarda dahi IMF’ye yan çizilmesi bu tür örgütlerin ya da kuruluşların örtülü siyasi hesaplar üzerinde denetim kurma endişesidir. Ne var ki, siyasi erkin avantajına olan bu perdelenmiş süreç, emekçilerin ve yoksul halkın aleyhine çalışır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Pandemi ve Emekçiler

    Giriş

    İçinden geçtiğimiz ve sağlık sorunu olarak algılanan/algılatılan COVID-19 insanlığın tarih boyunca yaşadığı, fakat hemen hiçbirinden ders almadığı salgınlardan biridir. Ünlüleri arasında yer alan Büyük Londra Vebası, Atina Vebası, İspanyol Gribi, SARS, Domuz Gribi ve Influenza gibi salgınlar farklı şiddetlerde insanlığa can kaybına yol açanlardan sadece birkaçıdır. Güçlü bir çalışma yapılarak kapitalizmin hangi aşamalarında ne tür salgının insanlığa, özellikle de emekçilere ne yoldan zarar verdiği ilginç araştırma konusu olabilir. Bu konuyu ilgili meslektaşlarıma bırakarak, bu yazı çerçevesinde içinden geçtiğimiz durumu irdelerken, bireysel ve toplumsal açılardan karşılaştığımız riskler ve maliyetler yanında, özellikle de emekçilerin durumunu ele almaya çalışacağım. Bu yaklaşımdaki amacım olaylar karşısında bireysel ve toplumsal hafızamızın olayları yakalama derecesi ve bilincimizin oluşum ve/veya değişim derecesini tartışmaktır.

    Sorulması gereken soru şu olabilir. İçinden akım geçen bir floresan ampulün ışık vermesi ya da frekans boyutuna ayarlanmış bir radyonun ilgili yayını zapt etmesine benzer şekilde acaba insanlık bunca acılar çekmesine rağmen yaşadığı olay(lar) ı gerçek boyutlarıyla algılayabiliyor mu? İşte bu konuda bilimsel yaklaşıma şiddetle gereksinim vardır; olayların görünüşüyle algılanmasının ötesinde arka planının çözümlenmesi meselesidir asıl ele alınması gereken konu! Ana-akım iktisat öğretisinin ve ileri kapitalizmin koruma kalkanı konumuna indirgenen günümüz sosyoloji öğretisinin metodolojisi fenomonolojileri yüzeysel görüntüsü ile algılama yöntemini işleyip geliştirdiği için, yaşanan olayların ve oluşumların geri planına girilerek, sebep-sonuç sorgulaması yöntemiyle derin çözümlemeye olanak vermemektedir. İçinden geçtiğimiz pandemide de benzer durum yaşanmaktadır. Şöyle ki, göründüğü şekliyle pandemi salt bir sağlık sorunu olarak ele alınarak, olabildiğince sağaltım yoluna gidilmektedir. Oysa ne olayın ortaya çıkış nedeni ne de sağaltımda karşılaşılan başarısızlık sistemle ilişkilendirilmeden ad- hoc yöntemlerle çözümlenemez. Geçmiş dönem pandemi vakalarında da benzer yürüyüş sergilenmiş ve oluşumdan hiçbir ders çıkarılmamış olduğu içindir ki, günümüzde de benzer olaylar yaşanmakta ve maalesef aynı bilim dışı yürüyüş götürülmektedir. İçinden geçtiğimiz olaydan çıkarmamız gereken ders ne olabilir, eksikliklerimiz nedir, bu tür olayların tekrarlanmaması için bundan sonra nasıl bir tavır geliştirilebilir konularını ilerleyen bölümlerde farklı fasıllar halinde ele alarak tartışalım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 26-27. sayısında okuyabilirsiniz.