Yazar:

  • Ünzile’yi Kurtarmak…

    “ Varmadan sekizine

    Ergin oldu Ünzile

    Hem çocuk hem de kadın on ikisinde ana

    Bir gül gibi al ve narin

    Bir su gibi saydam ve sakin

    Susar kadın Ünzile

    Aysel Gürel

    Çocukların, fiziksel, zihinsel ve duygusal olgunluğa erişmeden evlendirilmesi tarih boyunca önemli bir toplumsal sorun olmuştur. Çocuğu; yetişkinden ayrı özellikleri olan, farklı gelişim evrelerine sahip bir birey olarak değil yetişkinin küçük modeli olarak gören anlayış, çocuğu cinsel ilişkinin ve evlenmenin tarafı olarak da görebilmektedir.

    Cinsel dokunulmazlığa karşı suçların çocuklara yönelik olarak işlenmesi sorunu ele alınırken sürekli karşımıza çıkan öneri; fail ile mağdurun evlenmesi halinde davanın/cezanın düşmesi veya ertelenmesi önerileridir.

    Bu öneriler getirilirken; “fail ile mağdurun birbirini sevdiği”, “isteyerek birlikte oldukları”, “bu birliktelikten çocukları olduğu”, “şimdi faile ceza vermenin yeni mağduriyetlere yol açacağı” söylenmektedir.

    Peki gerçek her zaman böyle midir?

    01/06/2005 tarihinde yürürlükten kalkan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 434. maddesinde bu durum şöyle düzenlenmişti:

    Kaçırılan veya alıkonulan kız veya kadın ile maznun veya mahkumlardan biri arasında evlenme vukuunda koca hakkında hukuku amme davası ve hüküm verilmiş ise cezanın çektirilmesi tecil olunur. Müruru zaman haddine kadar erkek tarafından haksız olarak vukua getirilmiş bir sebeple boşanmaya hükmedilirse takibat yenilenir. Evvelce hüküm verilmiş ise ceza çektirilir.

    Düzenlenen hukuk kurulları somut olayları değil ilkeleri ortaya koyar. Bu kurallar konulurken her zaman istenen “masum” sonuçlar mı ortaya çıkar. İstismarcısıyla evlendirilen mağdur her zaman “onu sevmiş midir?”

    765 sayılı TCK’nın 434. maddesinin yürürlükte olduğu dönemde yaşanan gerçek bir davayı özetleyen aşağıdaki olayı okuduğunuzda da “istismarcısıyla evlenmenin mağduriyetleri giderdiğini” söyleyebilecek miyiz?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • SEGBİS vs. Habeas Corpus

    Habeas Corpus

    Haksız yere suçlandığınız zaman en çok neye ihtiyaç duyarsınız? İşlemediğiniz veya kendinizce nedenlerle işlemek durumunda kaldığınız bir suçtan dolayı yargılandığınızda en çok ne yapmak istersiniz? Sanırım böyle bir durumda insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey derdini/meramını anlatabilmektir. Ceza yargılamasında “meramını anlatabilmek ilkesi” olarak adlandırılan bu ihtiyaç yargılamanın en temel ilkelerinden birisidir. Bu ilke; suçlama ile karşı karşıya kalan kişinin, kendisi hakkında karar verecek kişinin/heyetin önüne çıkıp, doğrudan karar makamına yönelik olarak kendisini, savunmasını anlatabilmesi, eğer suçlu ise ancak bundan sonra cezaya çarptırılmasının gereğini ifade eder.

    Ceza yargılamasının konumuzla ilgili diğer temel ilkeleri ise “sözlülük” ve “yüze karşılık” ilkeleridir. Yargılama sözlü olarak ve tarafların yüzüne karşı yapılır. Duruşmada ortaya konulmayan ve taraflarca tartışılmayan hiçbir delil hükme esas alınamaz (CMK 217/1).

    Suçlanan kişinin hakkında karar verecek merci önünde bizzat hazır bulunmasına ilişkin ilk yasal düzenleme 1679 tarihli Habeas Corpus Act’dr. Bu düzenlemede; özgürlüğü kısıtlayıcı işleme karşı yargıç denetimi getirilmiş, tutuklamanın ancak yargıç kararı ile olacağı kabul edilmiş ve özgürlüğü kısıtlanan kişinin kısa sürede yargıç önüne çıkarılması zorunlu hale getirilmiştir.

    Habeas Corpus kelimesinin Türkçesi konusunda pek çok çeviri bulmak mümkün. Esasen bunların hiçbiri kelimeyi tam anlamı ile karşılamıyor. Söz konusu ilke iki taraflı bir hakkı temsil ediyor. Bu ilke hem sanığın hakkında karar verecek yargı makamının önüne çıkmayı isteme hakkını hem de yargı makamının, suçlanan kişinin huzuruna çıkarılmasını kişiyi tutan idari makamdan isteme emrini içermektedir. Kanımca bu kelimenin karşılığı “bizzat (vücuduyla) hazır olmayı/olmasını istemek” olarak kullanılabilir. İnsanlık, kişinin sorgusuz sualsiz hapsedilmesine, hücrelerde unutulmasına ve ölüme terk edilmesine karşı yaptığı uzun mücadelelerden sonra bu hakkın tanınmasını sağladı.

    Bizim ceza yargılama sistemimiz de bu ilkeyi esas alır. CMK’nın 193. maddesi uyarınca; kural olarak “hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılamaz”. Sanığın savunmasını, hakkında karar verecek merciinin önünde bizzat yapması bir haktır. Sanık bu hakkından vazgeçerek, savunmasını başka bir merciinin önünde (istinabe olunan mahkeme) yapabileceği gibi, duruşma salonunda bizzat hazır bulunmak yerine sesinin ve görüntüsünün duruşma salonuna aktarılması suretiyle yapılmasını da isteyebilir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • OHAL Kanunu Kapsamında Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler Uyarınca Yapılan İşlemlerde Sorumluluk

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrasında, 20/07/2016 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulunun aldığı tavsiye kararı uyarınca, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yaşanan terör olayları nedeniyle Anayasanın 120 maddesi ve 2395 sayılı Kanunun 3. maddesi uyarınca, 21/07/2016 tarihinden itibaren 90 gün süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiştir. OHAL süresi sonraki günlerde iki defa uzatılmıştır.

    OHAL ilan edilmesinden sonra, Anayasanın ve 2395 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayalı olarak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkarılmaya başlanmıştır.

    Anayasa Mahkemesinin, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerin içeriğine bakmaksızın bu KHK’lere yönelik olarak yapılacak Anayasaya aykırılık iddialarını incelemeyeceğine ilişkin, bizce Anayasa hükümlerine aykırı yeni içtihadı[foot]12/10/2016 gün, 166 – 159 sayılı kararı.[/foot], sonrasında OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile düzenlenen konular oldukça geniş bir alana yayılmış[foot]Örneğin 680 sayılı KHK ile At Yarışları Hakkındaki kanunda değişiklik yapılırken, 687 sayılı KHK ile araçlarda kış lastiği kullanımına ilişkin zorunluluk hakkında hüküm konulmuştur. Bu düzenlemelerin terör olaylarının önlenmesi ve terörle mücadele için ilan edilen OHAL ile ilgisinin bulunmadığı açıktır.[/foot], nerede ise tüm yasama yetkisi KHK ile kullanılır olmuştur.

    Bu çalışmada, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin olarak getirilen istisna hükümleri ele alınacaktır.

    KHK’lerde Yer Alan Sorumluluk Hükümlerinin Kapsamı ve Anlamı

    667 KHK ile getirilen düzenleme[foot]“Bu kanunun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz” (madde 9)[/foot], darbe teşebbüsü sonrasında verilen ve verilmesi beklenen hızlı karar sürecinde karar alacak ve uygulayacak kamu görevlilerinin endişelerini(!) gidermek için konulduğu izlenimi veren bir hükümdür. Hüküm o kadar acele ile yazılmış ki istenen sonucu doğurmayacağı anlaşıldığından 668 sayılı KHK ile daha geniş bir hüküm[foot]“15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” (m.37)[/foot] konulması gerekmiştir.

    667 sayılı KHK’de yer alan düzenleme tüm OHAL işlemleri için değil sadece 667 sayılı KHK uyarınca yapılan işlemler bakımından güvence getirecek niteliktedir. Tüm OHAL işlemleri bakımından koruma zırhı getirmek isteyen yürütme, 668 sayılı KHK’nin 37. maddesi ile kapsamı genişletmiştir.

    Bu düzenleme ilk bakışta; OHAL kapsamında, karar alan, alınan kararları icra eden tüm görevlilerin her türlü eylem ve işlemini koruma altına aldığı, bu kişiler ne yapmış olurlarsa olsunlar yargılanamayacakları gibi bir anlam vermektedir. Kanımca böyle bir yorumun hukuki dayanağı yoktur. Yapılan düzenlemenin içeriği ne olursa olsun, söz konusu hükümlerin Anayasa ve yasalarda yer alan kurallar ve evrensel ilkeler ile birlikte ele alınması gerekir.

    Bir başka anlatımla; “OHAL kapsamında görev alan kişiler suç bile işleseler haklarında soruşturma yapılamaz” şeklindeki bir yorumun hukuki ve yasal dayanağı bulunmamaktadır. Kanun veya KHK ile kişilere suç işleme özgürlüğü tanınamaz.

    Bu görüşümüzün hukuki dayanakları şunlardır:

    1. Anayasanın 2. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca hukuk devleti; “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

    Açıklanan bu tanım uyarınca; yapacağı bütün işlemler; hukuka, insan haklarına saygılı, bu hakları güçlendirici olmak zorunda olan ve hukukun üstün kuralları ile kendisini bağlı sayan bir devletin, kendi görevlilerine “suç işleme hakkı” tanıması beklenemez.

    2. Anayasanın 10. maddesi uyarınca kanun önünde herkes eşittir. Bir kişiye veya zümreye suç işleme, kanuna aykırı eylem ve işlem yapma, kendisini hukuk kuralları ile bağlı saymama özgürlüğü tanınamaz.

    3. Anayasanın 11. maddesi uyarınca, Anayasada yer alan bütün hükümler, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar. Bu organların üstün nitelikte olan Anayasa ve hukukun kurallarını bir kenara bırakıp KHK ile sağlanan sorumsuzluğa dayanmaları olası değildir. Üstünlük, hukukta ve Anayasa’dadır.

    4. 657 sayılı DMK’nin 11/3. maddesi uyarınca “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Kamu görevlisinin “emir gereği” suç sayılan bir fiili işlemesi, verilen emir yazılı da olsa sorumluluktan kurtulmasına yol açmaz.

    5. Anayasanın 129/1 maddesi uyarınca; “memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Anayasada yer alan temel ilkelereaykırı, suç olarak tanımlanan eylemlerde bulunamazlar.

    KHK Sorumluluk Hükümlerinin Uygulama Alanı

    667 ve 668 sayılı KHK’de düzenlenen sorumluluk hükümlerinin, suç sayılan eylemlerden sorumsuzluk yaratmayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, söz konusu hükümlerin hangi durumlarda uygulanabileceğini ele almak gereklidir.

    Kanımca bu hüküm, idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların giderilmesi ve bu zararın ilgili kamu görevlisine rücu edilmesi aşamasında uygulanma alanı bulabilecektir.

    İdarenin eylem ve işlemleri nedeniyle kişilerin zarar görmesi her zaman mümkündür. Böyle bir durumda idarenin söz konusu zararı gidermesi esastır.

    Anayasanın 125/1 maddesi uyarınca, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu kural olarak açıktır. Anayasanın 125/7 maddesi uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.

    Anayasanın 40/3 maddesi uyarınca; “Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

    İdare denilen mekanizma eylem ve işlemlerini görevlileri eliyle yerine getirir. Anayasanın 129/5 maddesine göre“memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.”

    657 sayılı DMK’nin(Devlet Memurları Kanunu’nun) 13. maddesi uyarınca; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kâğıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.

    İdarenin eylem veya işleminden kaynaklanan zarar, hizmet kusurundan veya kişisel kusurdan kaynaklanabilir. Hizmet kusurunun tanımı konusunda tam bir birlik bulunmasa da genel kabul gören tanım; idarenin ifa ile mükellef olduğu herhangi bir kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenmesinde veya teşkilatında, bünyesinde, personelinde yahut işleyişinde bir takım aksaklık, hukuka aykırılık, bozukluk, düzensizlik, eksiklik, sakatlık veya ihmalin ortaya çıkması hali olduğudur. Hizmet kusuru; genel, anonim, asli, bağımsız ve esneklik özelliklerine sahip, idare hukukuna özgü bir kavramdır. Kendine has kural ve ilkeleri bulunan idare hukukuna özgü bir kusur türüdür. Sadece bünyesinde barındırdığı kendine özgü kural ve ilkelerle değil, tespitinin idari yargı mercilerince yapılması ve hizmet kusurunun bulunması durumunda idarenin sorumluluğuna idari yargı mercilerince karar verilmesi yönüyle de özel hukuktaki kusur ve haksız fiil sorumluluğundan farklıdır[foot]SÖYLER, Yasin; Yargıtay Kararları Işığında Kişisel Kusur, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Sayı 2, s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, idarenin yürüttüğü kamu hizmetinin hiç işlememesi, kötü işlemesi veya geç işlemesi sonucunda ortaya çıkan zararın giderilmesini öngören bir sorumluluk türüdür[foot]BOZDAĞ, Ahmet; “İdare Hukukunda İdarenin Hizmet Kusuru ve Danıştay Uygulaması”, Türk İdare Dergisi, Sayı 468, Eylül 2010, s.33.[/foot]. Herhangi bir kamu görevlisine izafe edilsin veya edilmesin ondan bağımsız olarak nesnel, asli ve objektif bir şekilde bizzat idari bir faaliyetin yürütülmesindeki aksaklık veya bozukluğu ifade eder[foot]SÖYLER, Yasin; s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, kamu görevlisinin kusurundan bağımsızdır. İdarenin ajanı kusurlu da kusursuz da olsa, idarenin işleyişinde, kuruluşunda veya düzenlenmesinde bir aksaklık varsa hizmet kusuru vardır[foot]EVREN, Çınar Can; Hizmet Kusuru – Haksız Fiil Ayrımı ve Yargı Düzeni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl 2011, Sayı 95, s.180.[/foot].

    Kişisel kusur kavramı da idare hukukuna özgü bir kavramdır. Bu kavram 1870’li yıllardan itibaren Fransız Danıştayı ve Uyuşmazlık Mahkemesinin kişisel kusuru hizmet kusurundan ayırt etmesiyle ortaya çıkmış ve gelişmiştir[foot]SÖYLER, Yasin; s.559.[/foot].

    Ülkemizde yürürlükte olan mevzuatta kişisel kusuru tanımlayan bir hüküm yoktur. Bu kavram yargısal içtihatlar ile ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Kamu görevlilerinin, görevleri içerisinde ve fakat yaptıkları görevden ayrılabilen kimi kusurlu davranışları kişisel kusur kavramı içerisinde değerlendirilmektedir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; Türk İdare Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2013, s.658, 659.[/foot]. Bu bakımdan kişisel kusur kavramını; görev içerisinde ve fakat görevden ayrılabilen, yürütülen hizmet ile ilgili olmayan kusurlu davranışlar olarak ifade etmek mümkündür.

    Yargıtay kişisel kusuru; idare ajanının, kamu görevini yerine getirirken, idare fonksiyonu, kamu görevi gerek ve koşullarına aykırı ve yabancı olan, bu nedenle idareye atıf ve isnat olunamayan, doğrudan doğruya ajanın şahsına isnat olunan ve şahsi sorumluluğunu gerektiren tutum ve davranışlar olarak tanımlamaktadır[foot]Y. İBK. 22.10.1979 gün ve 1978/7 – 1979/2 sayılı kararı. Aktaran AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.663.[/foot].

    Hizmet kusuru ile kişisel kusur ayrımının açıklanmasına ilişkin farklı farklı ölçüt ve görüşler bulunmakta ise de; kamu görevlisinin görevini yerine getirirken zarar verme kastıyla hareket etmesi, fiilin suç teşkil etmesi, kamu görevlisinin ağır kusuru ve hizmetten ayılabilir kişisel kusur kriterleri hizmet kusuru ile kişisel kusurun açıklanmasında esas alınan başlıca ölçütlerdir[foot]Bu ölçütler hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. SÖYLER, Yasin; s.574 vd.[/foot].

    Kamu görevlisinin neden olduğu zararı karşılayan idare, yaptığı ödemeyi kural olarak zarara neden olan kamu görevlisine rücu[foot]Hukuki anlamda rücu “bir ödemede bulunmuş kimsenin bu ödeme için bundan yararlananlara başvurabilmesi, ödediğini onlardan geri alma hakkı” olarak tanımlanabilir. (PÜSKÜLLÜOĞLU, Ali, Türkçe Sözlük, s.1454.)[/foot] etme hakkına sahiptir. Rücu için harekete geçip geçmeme kararı, idari işlem niteliğinde bir karardır[foot]BAYINDIR, M. Savaş; Sağlık Hizmetlerinde İdarenin ve Hekimlerin Sorumluluğu, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakülte- si Dergisi, Yıl 2007, Sayı 1-2, s.567.[/foot]. İdare ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu ettiğinde veya etmediğinde bir idari işlem yapmış olur.

    İdarenin ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu etmesine ilişkin olarak Anayasa, DMK ve diğer kanunlarda yer alan hükümlerin birbirinden farklı olması, idarenin rücu yetkisinin niteliği ve kullanılış biçimi konusunda sorunlara yol açmaktadır. Anayasa’nın 40. maddesi ve DMK’nin 13. maddesi idareye rücu konusunda bir takdir yetkisi verirken Anayasa’nın 129. ve DMK’nin 12. maddesi idareyi rücu konusunda bağlı yetki ile bağlamaktadır. Buna göre Anayasa bağlı yetki, DMK’nin 13. madde ise takdir yetkisi vermektedir. Bu durumda Anayasal hükmün uygulanması gerektiği, bu nedenle idarenin kişisel kusuru bulunan kamu görevlisine karşı rücu yolunun uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğu ileri sürülmüştür[foot]BAYINDIR, M. Savaş; s.568.[/foot].

    DMK m.13/son’da yer alan “12 nci maddeyle bu maddede belirtilen zararların nevi, miktarlarının tespiti, takibi, amirlerin sorumlulukları ve yapılacak işlemlerle ilgili diğer hususlar Başbakanlıkça düzenlenecek yönetmelikle belirlenir.” hükmü uyarınca çıkarılan Rücu Yönetmeliği[foot]Yönetmeliğin tam ismi “Devlet Memurlarınca Verilen Zararların Nevi ve Miktarlarının Tespiti, Takibi, Amirler- inin Sorumlulukları, Yapılacak Diğer İşlemler Hakkında Yönetmelik” olup, 27/05/1983 gün ve 83/6510 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilmiş ve 13/08/1983 gün ve 18134 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanmıştır.[/foot], zararın mevcut olması ve zararın doğrudan doğruya memurun fiilinden doğması halinde rücu edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Yönetmelikte belirtilen şartların oluşması halinde idarenin rücu edip etmeme konusunda bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

    5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71. maddesindeki tanıma göre kamu zararı; “kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.” Aynı Kanunun 71/3 maddesi uyarınca; “Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda tespit edilen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

    Bu hükümler ile Anayasanın 129/5 maddesi birlikte değerlendirildiğinde; rücu, idarenin takdir yetkisinden çıkarılarak bağlı yetki haline getirildiği sonucuna varılabilir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.664.[/foot]. İdare meydana gelen zarardan asli olarak sorumludur. Bu sorumluluğunun gereği olarak yaptığı ödemeyi asıl sorumlu olarak yapar. Bir başka anlatımla, idarenin sorumluluğu asli ve doğrudan doğruyadır.

    Sonuç

    667 ve 668 sayılı KHK’lerde yer alan sorumluluğa ilişkin hükümler; kamu görevlisinin kişisel kusurundan kaynaklanan zararların idare tarafından giderilmesi durumunda, bu zararın kamu görevlisine rücu edilmesi imkanını ortadan kaldırmaktadır. Söz konusu KHK hükümleri kamu görevlilerine suç sayılan fiilde bulunma imkanı vermemektedir.

  • 6763 Sayılı Kanun İle Ceza Yargılama Sisteminde Yapılan Değişiklikler

    6763 sayılı Kanun 2 Aralık 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kamuoyunda daha çok çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin getirilen düzenleme ile bilinen ve ciddi tartışmalara neden olan Kanun pek çok konuda değişiklik içermektedir.

    6763 SK. öncelikle kanun yapma tekniği bakımından bazı sorunlar taşımaktadır. Yürürlükte olan Kanun hükmünün bir fıkrasında veya maddesinde değişiklik yapmak için ilgili fıkranın tümü ile kaldırılıp yeniden yazılması yerine, fıkranın içine kelime ve cümleler ekleme veya çıkarma yöntemi kullanılmıştır. Bu durum değişiklik metninin ilk bakışta anlaşılmasını güçleştirmektedir.

    Bu çalışmada 6763 SK. ile ceza yargılama sisteminde getirilen değişikliklere değinilmiştir.

    1. Duruşmaların Adliye Dışında Yapılabilmesi

    Şüpheli hakkında düzenlenen iddianamenin kabul edilmesi ile ceza yargılamasında kovuşturma aşamasına geçilir. Duruşmada; iddia ve savunmalar ortaya konulur, deliller ileri sürülür ve tartışılır, yapılan yargılama faaliyeti sonucunda hüküm kurulur.

    Sanık hakkındaki duruşmanın, davayı görmeye yetkili ve görevli mahkemenin önceden belirlenmiş duruşma salonunda yapılması esastır.

    Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 19. maddesi uyarınca, yetkili hakim veya mahkeme, hukuki veya fiili sebeplerle görevini yerine getiremeyecek durumda ise yüksek görevli mahkeme, davanın başka yerdeki aynı derecede bir mahkemeye nakline karar verir.

    6763 sayılı Kanunun 21. m. ile getirilen düzenleme ile CMK’nın 19. m.’nin başlığı “Davanın nakli ve duruşmanın başka yerde yapılması” olarak değiştirilmiş ve maddeye 3. fıkra eklenmiştir. Yapılan bu değişiklikle sanık veya mağdur sayısının fazlalığı veya güvenlik gibi nedenlerle duruşmaların adliye dışında bir yerde örneğin bir cezaevinin yerleşkesinde yapılmasına imkan tanınmıştır.

    Bu düzenleme başta terör suçları olmak üzere çok sanıklı davaların, adliye binaları dışında, muhtemelen de cezaevi yerleşkeleri içinde veya özel olarak yapılmış duruşma salonlarında yapılmasına yasal dayanak getirmiştir.

    Bu düzenlemede yer alan gerekçe, Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesinde yapılan ve kamuoyunda “Silivri Yargılamaları” olarak bilinen duruşmaların, yasal imkan olmadan adliye dışına çıkarılmış olduğunun kanun koyucu tarafından kabul edilmesi anlamına da gelmektedir.

    Duruşmaların adliye dışında; kapalı spor salonlarında, cezaevi yerleşkelerinde veya başka bir özel mekanda yapılması, yapılan yargılamanın olağan dışı olduğunu gösterir. Adliye binaları dışında oluşturulan salonlarda yapılan yargılamalardan çıkan kararlar daima tartışmalı olmuştur. Üstelik, özel güvenlik rejimine tabi tutulan; ada, askeri birlik için veya cezaevi yerleşkesi içi gibi yerler yargılamanın aleniliği bakımından da eleştirilmelidir.

    2. Vücut Dokunulmazlığına Karşı İşlenen Suçlarda Tutuklama

    CMK’nın 100/4 maddesi uyarınca; sadece adli para cezası öngören veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez. 6763 SK. ile yapılan değişiklik ile vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenen suçlarda bu yasak kaldırılmıştır. Bu düzenleme, kamuoyunda tartışmaya neden olan bazı olaylarda, cezanın üst sınırının iki yılı geçmemesi nedeniyle tutuklama kararı verilememesine bir tepki olarak getirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, basit yaralama kapsamında kalan suçlar için bile tutuklama kararı vermek mümkündür.

    Tutuklamanın bir ceza değil koruma tedbiri olduğu esasına aykırı olan bu düzenlemenin yerinde olmadığı kanısındayım. Tutuklama, bir ceza olmadığı gibi, işlenen suça yönelik olarak ortaya çıkan toplumsal tepkiyi gidermenin yolu veya aracı da değildir.

    3. Tahliye İstemlerini İnceleme Süresi

    CMK’nın 103/1 maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya müdafi, tutuklu olan şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını isteyebilir. Aynı Kanunun 104/1 maddesi uyarınca soruşturma aşamasında şüpheli, kovuşturma aşamasında sanık veya bunların müdafi tahliye isteminde bulunabilir. Bu istemler üç gün içinde karara bağlanmalıdır (CMK 105). 6763 SK. 23. madde ile şüphelinin/ sanığın veya müdafinin yapacağı bu istemin incelenme süresi, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından yedi güne çıkarılmıştır. Tahliye isteminin incelenmesine ilişkin karar verme süresi örgüt faaliyeti kapsamında olmayan suçlar bakımından yine üç gün olarak uygulanacaktır.

    4. Tutukluluk Süresi Aşıldığı İçin Verilen Adli Kontrole Uygun Davranmayan Şüphelinin/Sanığın Tutuklanması

    CMK 102. m. uyarınca; tutuklulukta geçecek süre, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlar bakımından üç yılı diğer mahkemelerin görevine giren suçlar bakımından ise 1 yıl 6 ayı geçemez. CMK 109/7 m. uyarınca, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle serbest bırakılan şüpheli/ sanık hakkında adli kontrol tedbirleri uygulanabilir.

    Adli kontrol tedbirlerine uygun davranmayanlar hakkında tutuklama kararı verilmesini mümkün kılan CMK’nın 112. maddesinin, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle adli kontrol altına alınarak serbest bırakılan şüpheli/sanık hakkında uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalıydı.

    6763 SK. 24. maddesi ile CMK’nın 112. maddesine eklenen fıkra ile bu tartışma sona erdirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, azami tutukluluk süresinin dolmasıyla nedeniyle adli kontrol altına alınarak serbest bırakılan şüphelinin/sanığın adli kontrol tedbirlerine uygun davranmaması halinde tutuklama kararı verilebilecektir. Ancak bu şekilde verilen tutuklama kararı uyarınca tutuklulukta geçecek süre; ağır ceza mahkemesinin görev alınana giren suçlarda dokuz ayı, diğer mahkemelerin görev alınana giren suçlarda ise iki ayı geçemeyecektir.

    5. Koruma Tedbirlerinde Yapılan Değişiklikler

    Kamuoyunda “17/25 Aralık Soruşturmaları” olarak bilinen süreçte, bazı koruma tedbirlerine ilişkin karar verme yetkisi sulh ceza hakimliklerinden alınarak ağır ceza mahkemelerine verilmişti. Ceza yargılamasının sistematiğine aykırı, günün olaylarına yönelik tepki olarak konulan bu düzenlemeler 6763 SK. ile kaldırılmıştır. Buna göre;

    Taşınmazlara, hak ve alacaklara el koymayı düzenleyen CMK m. 128 uyarınca verilecek el koyma kararı soruşturma aşamasında sulh ceza hakimi tarafından verilebilecektir.

    128. maddeye 674 sayılı KHK ile eklenen ve 6758 SK. ile aynen kabul edilen 10. fıkra uyarınca, el konulan taşınmaz, hak ve alacakların idaresi gerektiğinde bu malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla kayyım atanabilir. Kayyım atanması kararı da soruşturma aşamasında sulh ceza hakimi tarafından verilecektir.

    CMK m. 135’de yapılan değişiklik uyarınca; iletişimin tespiti ve denetlenmesine ilişkin kararı verme yetkisi soruşturma aşamasında sulh ceza hakimine aittir.Yapılan değişiklikle gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu kararın Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmesi kabul edilmiştir. Cumhuriyet savcısının verdiği kararın 24 saat içinde sulh ceza hakiminin onayına sunulması, hakimin de kararını 24 saat içinde vermesi esası benimsenmiştir. Bu süre içinde hakimin karar vermemesi veya onay istemini reddetmesi halinde iletişimin tespitine ilişkin kayıtlar imha edilecektir.

    CMK m. 139’da yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ile CMK m. 140’da düzenlenen teknik araçla izleme kararı verme yetkisi ağır ceza mahkemesinden alınarak sulh ceza hakimine verilmiştir.

    CMK’nın 128, 135, 139 ve 140. maddelerinde düzenlenen koruma tedbirleri; Kanunda sınırlı olarak sayılan suçlar bakımından mümkündür.

    6763 SK. belirtilen suç tiplerine bazı ilaveler yapmıştır. Buna göre;

    a)CMK’nın 128. maddesinde düzenlenen taşınmazlara, hak ve alacaklara el koyma tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının,

    b)CMK’nın 135. maddesinde düzenlenen iletişimin dinlenmesi, tespiti ve kayda alınması tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), nitelikli dolandırıcılık (TCK 158), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının,

    c)CMK’nın 139. maddesinde düzenlenen gizli soruşturmacı görevlendirilmesi tedbiri; örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının (TCK 188),

    d)CMK’nın 140. maddesinde düzenlenen teknik araçlarla izleme tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), nitelikli dolandırıcılık (TCK 158), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının, soruşturulmasında da uygulanabilecektir.

    6. İddianamenin Okunması Yerine Anlatılması

    CMK m. 191 uyarınca duruşma; yoklama ile başlar, ardından iddianamenin kabulü kararı okunur. Sanığın açık kimliği ile kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alındıktan sonra iddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur.

    6763 SK. 29. maddesi ile CMK’nın 191/1-b maddesi değiştirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesinin anlatılması ile yetinmek mümkündür. Bu düzenlemeye paralel olarak CMK’nın 202/4-a maddesinde yer alan “iddianamenin okunması” hükmü, “iddianamenin anlatılması” şeklinde değiştirilmiştir.

    7. Karşı Oyun Yazılması Hükmü Veren Hakimin Gerekçeyi Yazamaz Hale Gelmesi

    Yapılan duruşma sonucunda verilen hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içeriğini düzenleyen CMK’nın 232. maddesinde de değişikliğe gidilmiştir. Maddenin 3. fıkrası uyarınca hükmün gerekçesinin, hükmün açıklanmasından sonra en geç onbeş gün içinde yazılması gerekir. Yapılan değişiklikle karşı oy veren hakim var ise karşı oy gerekçesinin de aynı süre içinde yazılması hükme bağlanmıştır. Esasen bu hükme gerek yoktu. Zira hükmün gerekçesi tabirine var ise karşı oy yazıları da dahildir. Bu nedenle hükmün gerekçesinin on beş gün içinde yazılmasına ilişkin kanun hükmü var ise de karşı oyların da bu süre içinde yazılmasını zaten gerektirmekteydi.

    CMK’nın 232. maddesine eklenen 5. fıkra hükmüne göre duruşmada hükmün açıklanmasından sonra, hükmü veren hakim veya hükme katılan hakimlerden birisinin; ölmesi veya herhangi bir nedenle (istifa, emeklilik, görevden uzaklaştırma gibi) görevini yapamaz hale gelmesi halinde açıklanan kısa karara uygun gerekçeli karar, görev yapamayacak duruma gelen hakimin yerine görevlendirilen hakim tarafından yazılır.

    Esasen bu hükme de gerek yoktu. Zira benzer durumlarda, getirilen düzenlemeye uygun uygulama zaten yapılmaktaydı. Bu şekilde görevlendirilen hakim açıklanan kısa karara uygun gerekçeyi yazmakla birlikte kendisi açıklanan hükmün yerinde olmayan noktaları olduğu kanısındaysa bunları da gerekçeye yazabilecektir. Bu şekilde yazılan farklı görüşlerden hangisinin yerinde olduğu kanun yolu muhakemesi sonucunda belirlenecektir.

    8. Kaçak Tanımında Yapılan Değişiklikler

    CMK’nın 247/1 maddesi uyarınca; “hakkındaki kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir.” Bu düzenleme kaçaklık durumunun ancak kovuşturma aşamasında söz konusu olabileceğini hükme bağlıyordu.

    6763 SK. ile yapılan değişiklikle; hakkındaki soruşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kişilerin de kaçak olarak kabul edilmesi esası getirilmiştir. Bu düzenleme ile kaçaklık statüsü soruşturma aşaması için de kabul edilmiş, kaçak olmanın yaratacağı diğer sonuçların soruşturmanın başlangıcı anından itibaren uygulanmasının önü açılmıştır.

    9. Zorlama Amacıyla Verilen El Koyma Hükmündeki Değişiklikler

    CMK’nın 248. maddesi uyarınca hakkında yapılan kovuşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kaçak kişinin, duruşmaya getirilmesini temin etmek için, Türkiye’de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına, bu amacı sağlamakla orantılı şekilde el konulması mümkündü.

    6763 SK. ile yapılan değişik ile kaçak tanımı soruşturma aşamasını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu düzenlemeye paralel olarak, hakkındaki soruşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kişinin, yakalanmasını temin etmek için soruşturma aşamasında da mallarına, hak ve alacaklarına el koyma imkanı sağlanmıştır. Bu yöndeki kararı soruşturma aşamasında sulh ceza hakiminin vereceği benimsenmiştir.

    Yapılan değişiklikle CMK’nın 248. maddesinde düzenlenen tedbirin verilebileceği suçların arasına TCK’nın 309, 310, 311, 312 ve 313. maddelerinde düzenlenen Anayasal düzene ve bu düzeninin işleyişine karşı suçlar da eklenmiştir.

    10. Uzlaşmaya İlişkin Olarak Yapılan Değişiklikler

    6763 SK. ile uzlaşma konusunda önemli yenilikler getirilmiştir. CMK’nın 254. maddesinde düzenlenen uzlaşma konusunda öncelikle isim değişikliğine gidilmiş, maddenin kenar başlığı “uzlaştırma” olarak değiştirilmiştir.

    Uyuşmazlığın iki tarafının, kendi arasındaki bir etkinlik olarak anlam kazanan “uzlaşma” kavramı yerine, uyuşmazlığını iki tarafının arasına giren bir başka kişinin (uzlaştırıcı) etkinliği ile tarafların uzlaşmasına vurgu yapan “uzlaştırma” kavramı benimsenmiştir.

    Bununla birlikte getirilen “uzlaştırma” kavramın kurumun kendisini değil kurumun yapılış biçimine ilişkin olması nedeniyle, kurumdan bahsederken “uzlaşma”, bu kurumun yapılmasına ilişkin işlemlerden bahsederken ise “uzlaştırma” kelimesinin kullanılması yerinde olacaktır.

    a)6763 SK. ile Yapılan Değişiklikten sonra Uzlaşma Kapsamına Giren Suçlar

    6763 SK. ile yapılan değişiklik ile uzlaşma kapsamına giren suçların sayısı arttırılmıştır. Buna göre;

    aa)Takibi şikayete bağlı suçlar, bb)Kasten yaralama (TCK 86/1, 86/2) kasten yaralama suçunun ihmali davranışla işlenmesi suçu (TCK 88), konut dokunulmazlığının ihlali suçu (TCK 116), çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçu (TCK 234), dördüncü fıkrası hariç olmak üzere TCK’nın 239. maddesinde yer alan ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçu, cc)TCK’nın 106/1 maddesinin 1. fıkrasında yer alan tehdit suçu, dd)Hırsızlık suçunun basit hali (TCK 141),
    ee)Dolandırıcılık suçunun basit hali (TCK 158) uzlaşma kapsamındadır.

    Bundan ayrı olarak, önceki düzenlemede yer alan; “etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçların” uzlaşma kapsamında olamayacağına ilişkin düzenleme kaldırılmıştır. Buna göre; takibi şikayete bağlı olan ve etkin pişmanlık hükümleri kapsamına giren suçlar da uzlaşma kapsamına girmiştir.

    Bu düzenleme uyarınca; hırsızlık suçunun daha az cezayı gerektiren hali (TCK 144), mala zarar vermek (TCK 151), hakkı olmayan yere tecavüz (TCK 154/1), güveni kötüye kullanmak (TCK 155/1), bedelsiz senedi kullanmak (TCK 156), hukuki bir ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla dolandırıcılık (TCK 159), kaybolmuş veya hata sonucu elden çıkmış eşya üzerinde tasarruf (TCK 160) suçları bakımından uygulama yeri bulacaktır. Belirtilen düzenleme ile bu suçlar da uzlaşma kapsamına girmiştir.

    Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan bazıları şikayete tabidir. Ancak bu suçlar uzlaşma kapsamına alınmamış ve önceki düzenleme korunmuştur.

    Uzlaşma kapsamında kalan bir suçun uzlaşma kapsamında olmayan bir suç ile birlikte işlenmesi halinde uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağına ilişkin önceki düzenleme de korunmuştur.

    b) Çocuklar Tarafından İşlenen Suçlarda Uzlaşma

    6763SK.ileuzlaşmakonusundayapılan değişikliklerden en önemlisi çocuklar tarafından işlenen suçlar bakımından uzlaşmanın genişletilmesidir. Esasen bu düzenleme 10 yıl önce yapılan yanlışlıktan geri dönülmesi anlamındadır.

    2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı ÇKK’nın 24. maddesinde, suça sürüklenen çocuklar bakımından özel olarak düzenlenen uzlaşma kurumu 06/12/2006 tarih ve 5560 SK. ile yürürlükten kaldırılmış ve uzlaşma hükümlerinin çocuklar bakımından da yetişkinler ile aynı usule tabi olacağı kabul edilmişti.

    5560 SK. ile getirilen bu düzenleme başta Çocuk Hakları Sözleşmesinde olmak üzere uluslararası belgelerde yer alan çocuğa özgü adalet sistemi oluşturma yükümlülüğüne aykırıydı.

    6763 SK. ile “mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar” da uzlaşma kapsamına alınmıştır. Böylece çocuklar tarafından işlenen suç, yukarıda belirtilen ve uzlaşma kapsamında kaldığı bildirilen suçlardan olduğu takdirde, ceza miktarına bakılmaksızın uzlaşma kapsamında olacak, bu suçlar arasında sayılmamakla birlikte cezasının üst sınırı üç yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası olan suçlar da çocuklar bakımından uzlaşma kapsamında sayılacaktır.

    Kanımca çocuklar hakkındaki düzenlemedeki en önemli eksiklik, uzlaşma nedeniyle hakkında kamu davası açılmayan çocuğun suç tekrarı riskinin önlenmesi için bir tedbir öngörülmemiş olmasıdır. Bu durumdaki çocuklar bakımından, ÇKK’nın 5. maddesinde düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin bir veya bir kaçının verilmesine gerek olup olmadığı konusunda çocuk hakimliğinin bir değerlendirme yapmasının zorunlu olması gerekirdi.

    Yasa böyle bir zorunluluk öngörmemiş ise de buna engel bir durum yoktur. Çocuk hakkında uzlaşma nedeniyle kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar veren uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısının ÇKK’nın 6. maddesi uyarınca aile ve sosyal politikalar il müdürlüğüne veya ÇKK’nın 7. maddesine göre doğrudan çocuk hakimliğine (çocuk hakimliğinin olmadığı yerde aile mahkemesine, aile mahkemesinin de olmadığı yerde asliye hukuk mahkemesine) bildirimde bulunması ve çocuk hakkında gerekli koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının alınmasını istemesi mümkündür. Esasen çoğu zaman bu bildirim ve talep gerekli görülmelidir. Aksi takdirde aynı çocuğun bu uzlaşma kapsamına giren veya girmeyen başka suçlar ile tekrar adli makamların önüne gelmesi olası bir sonuçtur.

    Burada kanun yapma tekniği bakımından bir hataya da değinmek isterim. Çocuklar tarafından işlenen suçlara ilişkin ayrıksı usul hükümleri 5395 sayılı ÇKK’da sayılmıştır. Söz konusu Kanunun 24. maddesi “uzlaşma” başlığını taşımaktadır. Çocuklar bakımından uzlaşma hükümlerinin CMK’nın 253. maddesinde değil 5395 sayılı ÇKK’nın 23. maddesinde yer alması sistematik bakımından daha yerinde olurdu.

    c) Soruşturma Aşamasında Uzlaştırma İşlemleri

    Yapılan değişiklik ile uzlaştırma işleminin soruşturmanın en başında yapılması anlayışı terk edilmiştir. Buna göre, suç işlendiği izlenimini veren halin ortaya çıkması ile başlayan (CMK 2/1-e, 160/1) ceza soruşturması başlayıp yürütülecek, soruşturma sonucunda, şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda hakkında dava açılmasına yeterli şüphe sebebi var ve soruşturma konusu suç uzlaşma kapsamında ise şüpheli hakkında iddianame düzenlenmeden önce soruşturma dosyası uzlaştırma bürosuna gönderilecektir.

    Böylece; soruşturmanın en başında taraflara uzlaşmak isteyip istemeyecekleri sorulmayacak, soruşturma tümü ile yapılarak delillerin ortadan kaybolması riski önlenecek ve nihayet soruşturma sonucunda şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda kamu davası açmaya yeterli delil elde edilememesi halinde uzlaştırma işlemine gidilmeden kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verilecektir.

    Soruşturma dosyasının uzlaştırma bürosunun gönderilmesinden sonra bu büroda görevli Cumhuriyet savcısı dosyayı uzlaştırmacıya verecektir. Uzlaştırmacının nasıl seçileceği, görevini nasıl yerine getireceği konusunda Adalet Bakanlığının 6 ay içinde çıkaracağı yönetmelik hükümleri uygulanacaktır.

    Uzlaştırmacı, uzlaşmayı sağlayıp sağlayamadığını bir rapor ile uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısına bildirecektir.

    Taraflar arasında uzlaşma sağlanmış ve bu uzlaşma tarafların özgür iradesine dayalı, hukuka, ahlaka ve kamu düzenine aykırı olmayan bir uzlaşma ise uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı kamu adına kavuşturmaya yer olmadığına dair karar vererek soruşturmayı sonlandıracaktır.

    Taraflar arasında yapılan uzlaşma sonucunda belirlenen edimin yerine getirilmesinin ileri bir tarihe bırakılmış olması veya taksitlendirilmiş olması halinde uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı kamu davasının (CMK 253/19), edimin yerine getirilmesi halinde kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile soruşturmayı sonlandıracaktır.

    Taraflar arasında uzlaşmanın sağlanamaması veya sağlanmış olan uzlaşmada belirlenen ve yerine getirilmesi ileri bir tarihe bırakılan veya takside bağlanan edimin yerine getirilmemesi halinde uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı iddianame ile kamu davası açacaktır.

    d) Kovuşturma Aşamasında Uzlaştırma İşlemleri

    İddianamede belirtilen suç nitelemesinin yargılama sırasında değişmesi ve suçun uzlaşma kapsamında kaldığının belirlenmesi halinde ne yapılacağı konusunda 6763 SK. yeni bir düzenleme getirmiştir. Bu düzenleme uyarınca, mahkeme yargılamaya konu suçun uzlaşma kapsamında kaldığını tespit ettiğinde, kendisi uzlaştırma işlemlerini yapmayacak ve dosyayı gerekli uzlaştırma işlemlerinin yapılması için Cumhuriyet başsavcılığı uzlaştırma bürosuna gönderecektir.

    11. Direnme Kararlarının Öncelikle Yargıtay Özel Dairesine Gönderilmesi

    CMK’nın 307/2 maddesinde yapılan değişiklik ve 5320 SK.’na eklenen geçici 10. madde ile direnme kararı verilen dosyaların Yargıtay’a gelmesi halinde, dosyanın öncelikle önceki kararı veren Yargıtay Özel Dairesine gönderilmesi, bu daire tarafından, direnme kararının usul ve yasaya uygun olmadığı sonucuna varıldığında dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi esası benimsenmiştir.

    Sonuç

    6763 SK. ceza yargılama sistemimizde önemli değişiklikler getirmiştir. 2005 yılında yürürlüğe giren CMK’da yapılan pek çok değişikliğin günün koşulları altında yapılmış tepkisel düzenlemeler olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan tepkisel düzenlemeler üzerinde yeterince düşünülmeden ve tartışılmadan yapıldığı için sistemi zorlamakta, bir süre sonra yapılan değişiklikler geri alınmakta ve yenileri getirilmektedir. Bu durum uygulamanın daha da karmaşık hale gelmesine yol açtığı gibi hukuk güvenliğini sarsmakta, kişilerin ve toplumun yargıya onan inancını zedelemektedir.

    Usul hukukuna ilişkin düzenlemelerin, masumiyet karinesi uyarınca masum olduğu kabul edilen kişilere yönelik olduğunu unutulmamalıdır. Soruşturmanın ve kovuşturmanın sürdürülmesi gereği ile kişi hak ve özgürlükleri arasında ve daima kişi hak ve özgürlükleri lehine bir denge kurulmalıdır.

    CMK’da yapılan değişiklikler arasında en yaygın uygulama alanı bulacak olan değişiklikler uzlaşmaya ilişkin olanlardır. Uzlaşmaya ilişkin düzenlemeleri ele alırken ve bu hükümlerin yaygınlaştırılmasını ileri sürerken dikkatli olmak gerekir. Zira suç ile bozulan toplum düzeninde tek zarar gören kişi suçtan zarar gören değildir.

    Adalet sisteminin tek hedefi mağduru tatmin etmek veya hakimlerin iş yükünü azaltmak değildir. Suç işleyen faillerin ne yapıp edip mağdur ile uzlaştığında cezadan kurtulacağına ilişkin yaygın inancın oluşması adalet sisteminin ve cezaların caydırıcılığını ortadan kaldırır. Uzlaşma baştan reddedilecek bir kurum olmadığı gibi tüm sorunları giderecek sihirli bir değnek olarak da görülmemelidir.