Kamuda bunlar olurken, 4857 sayılı Kanun ile işçilere güvenceli çalışmanın getirildiği iddiasının pek de gerçekçi olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. 4857 sayılı İş Kanununda yer alan iş güvencesi hükümlerine göre, bu Kanun kapsamında en az 6 aydır, 30 ve daha fazla işçi çalıştıran aynı işverenin işyerinde çalışan işçilerin, işveren tarafından ihbar süresi verilerek iş sözleşmelerinin feshetmeleri için geçerli bir nedenin varlığı aranmaktadır. Ancak İş Kanunu ile iş güvencesi hükümlerinin getirilmesi olumlu olsa da düzenlemenin içeriği ve kapsamı bu hükümlerden yararlanacak işçi kesimin çok kısıtlı ve içeriğinin ise yetersiz olduğunu yıllar içinde göstermiştir[/foot]Ayrıntı için bkz. Ali Güzel, “İş Sözleşmesinin Sona Ermesi ve Sonuçları (Eleştirel Bir Yaklaşım)”, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Akademik Forumu, Legal, İstanbul: 2014, 236 vd.[/foot].
Yine işçinin çalıştığı süre içerisindeki istihdam güvencesinin yanında, işsiz kaldığı durumlarda ekonomik durumunun zora girmesini önlemeyi amaçlayan 1999 yılında yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanunla kurulan İşsizlik Fonunda birçok değişiklik yapıldı. Bu Kanun esasında her işçiden işsizlik sigortası primi kesiliyor olsa da işsizlik fonundan yararlanma şartları bakımından çok sınırlı bir kesimin Kanundan yararlanmasına neden olmaktadır. Çok sınırlı bir işçi toplamının bu fondan yararlanıyor oluşu ise yıllar içinde fonda biriken miktarın artmasına sebep olmuştur. Hükümet ise, biriken bu fazla miktarı, ekonomik sıkıntıları bertaraf etmek adına kimi kurumları bu Fona dahil etme yolunu tercih etmiştir. 2008 yılında bu fon içinden Ücret Garanti Fonu oluşturularak işverenin ödeme aczine düşmesi durumunda işçilerin geriye dönük 3 aylık ücretlerinin, yine 2008 yılında bu fondan kısa çalışma ödeneğinin, 2016 yılında doğum sonrası haftalık çalışma süresinin yarısını çalışanlar için yarım çalışma ödeneğinin karşılanması kabul edildi, 2017 yılında ise bu Fondan Esnaf Ahilik Sandığının kurulması ve yardımların bu Fondan karşılanması Meclis’ten geçti. Böylece işçilerin iş güvencesi ile çalışmaları ya da işten ayrıldıktan sonra iş aramaları süresi içinde mali zorluğa düşmemeleri için getirilen düzenlemeler öngörülen ve iddia edilenleri getirmedi. Kamu kurumları tarafından verilen istatistiki veriler de bu durumu kanıtlar niteliktedir: TÜİK Mart 2017 verilerine göre Türkiye’de işsizlik oranı %11,7 iken, İŞKUR’un açıklamasına göre Ocak 2017’de işsizlik maaşı alanların sayısı 507 bin 357’dir.
Sosyal güvenlik alanına bakıldığında ise, 2006 yılında 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edildiği görülmektedir. Bu Kanun sosyal güvenlik alanında bir reform olarak sunulmuştur. Kanun temel olarak çalışanlara ilişkin üç kanunu (hizmet sözleşmesiyle çalışanlara ilişkin 506 sayılı Kanun, bağımsız çalışanlara ilişkin 1479 sayılı Kanun, kamu personeline ilişkin 5434 sayılı Kanun) birleştirerek tek kanun haline getirme ve böylece çalışanlar arasındaki sosyal güvenliğe ilişkin farklılıkları ortadan kaldırma iddiasını taşımaktadır. Ancak Kanun, gerçekten farklı statüdeki bu çalışanlar için birçok geçiş hükmü içeren, yıllar içerisinde sayısız hükmü değişen ve 108 madde, 15 ek madde ve 74 geçici madde ile adeta iş hukukçuları tarafından da anlaşılamayan bir kanuna dönüşmüştür. Bu Kanunun çalışanlar açısından getirdiği en büyük kayıp ise emeklilik yaş ve koşullarının ağırlaştırılması olması olmuştur[foot]Sosyal güvenlik kanunda yapılan reforma ilişkin değerlendirme için bkz. Ali Güzel/Ali Rıza Okur/Nurşen Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 16. Bası, Beta, İstanbul:2016, 71 vd.[/foot].
İş hukukunda işçilerin vücut ve bedensel bütünlüklerinin korunması büyük önem taşımaktadır. Keza dünyada iş hukukuna ilişkin yapılan ilk düzenlemeler de bunlara ilişkin olmuştur. Türkiye’de 2012 yılına kadar işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin düzenlemeler genel olarak iş kanunları içinde yer almıştır. 2012 yılında ise bu alana dair özel bir kanun düzenlenmiş ve akabinde buna bağlı yönetmelikler hazırlanmıştır. 6331 sayılı bu Kanunun amacı ilgili Kanunun m.1 hükmünde belirtildiği üzere, işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir. Ne var ki, gelinen süreçte denetimlerin yetersizliği, tazminatların azlığı, kayıtdışı çalışmanın önlenememesi, iş kazaları ve meslek hastalıklarındaki oranlar göz önüne alındığında, sadece pozitif düzenleme yapılarak bu alanda yeterli olunamayacağı bir kez daha görülmüştür[foot]Ayrıntı için bkz. Özveri, İşçi Sağlığı, İş Güvenliği ve İş Cinayetleri, 74 vd.[/foot]. Ne yazık ki, 2014 yılında gerçekleşen toplumun tamamını derinden sarsan 301 maden işçinin öldüğü Soma katliamı, bu sonucun acı bir göstergesidir. Belirtelim ki, son yıllarda yapılan araştırmalarda iş hukukunun esnekleştirilmesinin sonuçlarından biri olan performansa dayalı çalışma sisteminin ve iş yükü ağırlığının getirdiği stresin işçilerde patolojik sorunlara yol açtığı görülmekte olup, bu sorunlar çeşitli kas hastalıklarından, burn-out (Karoshi) olarak adlandırılan erken ölümlere kadar uzanmaktadır[foot]Ayrıntı için bkz. Güzel/Okur/Caniklioğlu, 325; Güzel, A., “İş Hukukunda Yetki ve Değerlendirme”, Prof. Dr. İlhan Ulusan’a Armağan, C.3, 2016, 368 vd.[/foot]. Ne var ki, yasal mevzuatın bu konuda da işçileri korumada yetersiz kaldığı görülmektedir.
Bunlarla birlikte, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL döneminde de çalışma ilişkilerine ilişkin birçok düzenleme gündeme gelmiştir. Bunlardan biri 45 yaş altı tüm çalışanların otomatik bireysel emeklilik fonuna dahil edilmesidir. Diğerleri ise işçiler açısında büyük bir kazanım olan kıdem tazminatının fona devredilmesini öngören kıdem tazminatı kanun tasarısı ile iş yargılamalarında zorunlu arabuluculuk kurumunu getiren, tazminat zamanaşımı sürelerini azaltan ve yasalaşırsa beraberinde birçok sorunu getirecek olan iş mahkemeleri kanunu tasarısıdır[foot]Tasarıda bulunan düzenlemelerin değerlendirmesine ilişkin için bkz. Ali Güzel, “İş Mahkemeleri Kanunu Tasarısı Taslağı Hakkında Bazı Aykırı Düşünceler!…”, Çalışma ve Toplum, S.50, 2016/3, 1131 vd.[/foot].
Yine OHAL döneminde, 2012 yılında yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Kanununda[foot]Kanuna ilişkin değerlendirme için bkz. Ali Güzel, “Toplu Pazarlık Ve Toplu İş Sözleşmesi Sistemine Eleştirel Bir Yaklaşım”, Prof. Dr. Fevzi Şahlanan’a Armağan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, İstanbul: 2016, 891 vd.[/foot] da değişikliğe gidilmiştir. 31.10.2016 tarihli ve 678 sayılı KHK ile ilgili Kanunun “grev ve lokavtın ertelenmesi” başlıklı m.63 hükmüne, “büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı” ibaresi eklenmiş ve Bakanlar Kurulu’nun genel sağlığı veya milli güvenliği bozucu nitelikte olan grev ve lokavtı erteleme yetkisi genişletilmiştir. Bu değişikliğin sonucu olarak 20.03.2017 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Akbank işyerlerinde alınan grev kararı ertelenmiştir. Bunu daha sonra Bakanlar Kurulu’nun 16.05.2017 tarihli kararla Şişecam grevinin ertenlemesi izlemiş ve OHAL döneminde alınan tüm grev kararları birer birer ertelenmeye başlanmıştır. Böylece işçilerin Anayasa m.54 hükmünde anayasal bir hak olarak düzenlenen grev hakkı böylece adeta kullanılamaz hale gelmiştir.
Sonuç yerine…
Yukarıda kısaca açıklanmaya çalışılan dönüşüme bakıldığı zaman, günümüzde işçiler sürdürülebilir bir çalışma yaşamı içinde güvenceli ve insan onuruna yakışır bir şekilde çalışabilmelerinin zorlaştığı açıkça tespit edilmektedir. Her geçen gün işçi ve emekçiler açısında gelecek belirsizliği artmaktadır. Dolayısıyla bu dönemin karakteristik özelliğinin “güvencesizlik” olduğunun açıkça söylenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, iş hukukunun “altın çağı” olarak öğretide kabul edilen dönem sona ermiştir. Peki iş hukuku, varoluş amacı olan işçiyi koruma ilkesine yeniden dönüş sağlayabilecek midir?
Bu noktada, iş hukukunun geldiği güncel durum ele alındığında yeni bir başlangıç yapılması gerektiği kanısındayız. Bunun için öğretide yeni tartışmaların yapılması ve iş hukukunun işlevinin yeniden düşünülmesi elzem. Ancak iş hukukunda tekrar nasıl güvenceli ve insan onuruna yakışır bir şekilde çalışma hakkına sahip olunabileceği, asıl olarak bunun öznesi olan işçiler tarafından iş hukukunda neo-liberal politikaların egemen olduğu bir dönemde bu hakların hangi araç ve örgütlenmelerle kazanılabileceğine ilişkin yapılacak tartışmalarla belirlenebilecektir.