Yazar:

  • Yargının Siyasallaşmasının Avukatlık Pratiğindeki İzdüşümü

    Ülkemizde yargı kurumları hiçbir zaman silahların eşitliği ilkesine geniş önemler atfeden bir yapıda olmamıştır. Ceza yargılamaları, her zaman hiyerarşik olarak yürütmenin altında yer alan kolluk tarafından dayanaklandırılmış, avukatlara delil toplama hakkı tanınmamış, hukuk davaları ile diğer idari işlemler ise derin bürokratik engeller ve yüksek giderlerle birlikte hak arama hürriyetini modern hukuk tarihimizin başından beri sınırlandırmıştır. Ancak tüm bu sınırlamalara rağmen avukatlık, bağımsız bir meslek olmayı bir nebze sürdürebilmiş, son on beş yıla kadar da saygınlığını bir nebze koruyabilmiştir.

    Ne var ki ülkemizde sermaye, bürokrasi ve siyaset üçgeninin son iki anayasa değişikliğiyle birlikte yargıyı da tümden eline alarak yeknesak bir kuvvet oluşturup otoriterleşmesiyle paralel olarak, üniversiteler enflasyona uğratılmış diğer tüm uzmanlık meslekleri gibi hukuk meslekleri de kamuda kolaylıkla kadrolaşılan, özel sektörde ise işçileşen bir hale getirilmiştir. Tüm bunların doğal bir sonucu olarak Türkiye’de avukatlık, mevzuattaki güçlüklerin yanında sahada da büyük engellerle karşılaşır hale gelmiş, avukatlar emeğine yabancılaşmıştır. Bu yazı avukatlığın pratik sorunlarının geçtiğimiz yıllarda ne raddeye geldiğini yazarların kendi meslek görgüleri ve bilgileri ölçüsünde kimi örneklerle anlatmayı amaçlamaktadır.

    Devlet Güvenlik Mahkemelerinin olduğu dönemde, bu mahkemelerin doğal hâkim ilkesine aykırı olduğu, hakkaniyetsiz ve yanlı kararlar verdiği konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dönemin aydınları ve hukukçuları hemfikirdi. Ancak 2004 yılında Özel Yetkili Mahkemeler ile dönemin kendi otoritesi yine katalog bazı suçlarda bazı özel yetkiler öngörmüş ve bu durum 2014’e kadar sürmüştür. Sonrasında ise sulh ceza mahkemeleri, sulh ceza hakimliğine dönüşmüştür. Günümüzde ise, tüm mahkemelerin özel yetkili hale geldiğini söylemek yanlış olmaz. Yargının bir diğer ayağı olan savcılıklar 2010’lu yılarda uygulama yoluyla başsavcılıkların güdümü altındaydı. Kanuni altyapısı olmaksızın “görüldü” ya da “iade” gibi yöntemler kullanarak savcılıkların soruşturma işlemlerine müdahale ediliyordu. 2021 yılına gelindiğinde 5235 sayılı Kanun’un 18.maddesine ekleme yapılarak başsavcılıklar cumhuriyet savcıları üzerinde yasal olarak da hâkim haline gelmiştir.

    Tüm bunlar olurken durum genel avukatlık pratiğine de yansımıştır. Adliyeler kurumsallaşmış, 2011’de İstanbul Adliyesi, Avrupa yakasını büyük oranda birleştirirken; 2013’te İstanbul Anadolu Adliyesi, Anadolu Yakasının birleşik adliyesi haline gelmiştir. 2013’ten itibaren ise ön büroların kurulmasıyla artık soruşturma dosyalarının vekâletnamesiz sorgulanıp sorgulanamayacağı incelenip incelenemeyeceği tartışılırken, 2020 yılına gelindiğinde -her ne kadar yürütme makamının görüş belirtmesi çok doğru olmasa da- Adalet Bakanlığı’nın yazısı ile bu sorun en azından kısmen çözüme kavuşmuştur (https://cigm.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/1112021141024Avukat%C4%B1n%20Dosya%20%C4%B0ncelemesi.pdf).

    Yine İstanbul Barosu’nun CMK servisi o dönemler nöbetçi savcıların telefon numaralarına ulaşabiliyorken artık bu numaralar paylaşılmamaktadır. İstanbul Adliyesi’nin Bodrum 9. katında bulunan nezarethanesine 2013 yılında avukatlar girebiliyor, adliye içerisinde olan şüpheliler hakkında bilgi alabiliyorlardı. 2019 yılına gelindiğinde ise bu bilgi emniyet müdürlüğünden bile zor alınır hale gelmiştir. Halbuki Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nde bir değişiklik de bulunmamaktaydı. Önceleri gözaltında adli muayene aşamasından adliyedeki nezarethaneye kadar her aşamada müvekkilini takip eden, polis aracının içerisinde dahi müvekkili şüpheliyle görüşebilen avukat profili artık emniyet müdürlüklerinden bilgi dilenir duruma getirilmiştir. Öyle ki bugün, İl Emniyet Müdürlüğü personelleri şüpheli müdafilerini kendi özel telefonlarından ifadeye bile çağıramamaktadır.

    Bir başka durum ise tutukluluk incelemelerinde meydana gelmiştir. 2013 yılında getirilen düzenleme ile tutukluluk incelemelerinde kanundaki metniyle “şüpheli ya da müdafi bulundurulması” öngörülmüştü. Ancak bu konuda her hâkim ve mahkeme farklı yorumlar getirmiştir. Mahkemeler ve hakimliklerin bugün bile bir kısmı yalnızca avukatı bir kısmı yalnızca şüpheliyi dinlemektedir, bir kısmı ise hazır bulunsa dahi avukatı dinlememektedir. Düzenlemenin ilk yıllarında kimi hâkimlikler dosyada özel müdafi bulunsa dahi CMK sistemi üzerinden zorunlu müdafi atamaları yapmıştır. Örneğin Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklu olduğu dosyada özel müdafi bulunmasına rağmen baroca avukat atanmış, bu durum dönemin İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu tarafından da sosyal medyada paylaşılmıştır. (https://x.com/DURAKOGLU2016/status/1257728689317376001)  O döneme kadar rutin bir uygulama olan bu hususun İstanbul Barosu Yönetimi tarafından bile o an fark edilmesi savunma makamının arkasında meslek örgütünün bile durmadığını göstermiştir.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Genç Avukatlar Barolara ve Avukatlık Mesleğine Nasıl Bakıyor?

    Yaklaşan baro seçimleri güncelliğini her daim koruyan avukatlık mesleği ve meslek örgütüne ilişkin tartışmaları alevlendiriyor. Nitekim avukatlık mesleğinin yargının diğer sacayaklarından ve ülkedeki hukuktan bağımsız düşünülmesi mümkün değil. Sayısı her geçen yıl artan hukuk fakültesi kontenjanlarına paralel olarak genç avukat sayısı da artıyor. Bu anlamda mesleğimize ve meslek örgütümüze ilişkin sorunların genç avukatlarca tartışılması, konuşulması oldukça önemli. Türkiye Barolar Birliği delegesi olmanın 10 yıl kıdem gerektirdiği bir koşulda mesleğimize dair sorunların içinden, çözüm ve cevap hakkına daha işlevli bir şekilde sahip olması gereken genç meslektaşlarla söyleştik.

    Bengisu İçten: Öncelikle avukatlık mesleğinin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Selin Aksoy / İşçi Avukat: Avukatlık mesleği bugün kendi idealindeki “kamu görevi” niteliğinden oldukça uzak bir yerde. 500’ün üstünde avukatın tutuklu olduğu bir dönemde, avukatların birbirlerine sahip çık(a)madıkları, kendileri için dahi mücadele et(e) medikleri yerde, onlara ihtiyaç duyan insanlara savunmanlık yapmaları da oldukça zor. Ancak bu yargının durumundan da bağımsız değil elbette. Hukuk güvenliğinin kalmadığı bir dönemde kimsenin yargıya veya adaletin sağlanacağına, adil bir yargılama yapıldığına dair inancı yok. Böyle bir inancı sağlayabilecek bir ortam (ve hatta çaba) da yok zaten. Bilakis “herkesin başına her an her şey gelebilir” duygusu ile yaşıyor insanlar. İktidar da tam olarak insanların böyle bir kaygı/korku ile yaşamasını istiyor. Zira böylece kendisine karşı durmaktan korkan bir kitle yaratmış oluyor.

    Çağla Çinili / İşçi Avukat: Mesleğimi gerçekten çok severek yapıyorum ve hukuk fakültesini kazanmadan evvel bile başka bir mesleği seçmeyi düşünmedim. Fakat her geçen gün mesleğin icrası giderek daha da zor bir hal alıyor. Elbette ki avukatlığın doğasında çatışmaların odağında olmak ve uyuşmazlıklarla muhatap olmak var, fakat avukatların sorun yaşadığı tek mesele müvekkillerle olan meseleler değil. Katibinden yargıcına kadar pek çok meslektaşımız adli personel ile hukuki prosedürlerin uygulanmasına ilişkin problem yaşıyor. Sürekli değişen hâkimler ve savcılar sebebiyle pek çok dosya sürüncemede kalıyor, gelen hâkim ve savcılar alanında uzmanlaşmış kimseler olmayabildikleri gibi, verdikleri kararlar ve yazılan en basit müzekkerelerde dahi dava seyrini çok başka mecralara çekecek talepler, beyanlar bulunabiliyor. En basit sehven yapılmış işlemden dönülmesi bile zaman zaman ayları bulabiliyor. Öncelikle bu avukatlar için çok yıpratıcı bir durum, hem mesai hem de moral kaybı oluyor. Meslek değersizleşmesinden bahsediyoruz. Bugün arzuhalciler gibi bir dilekçeyi 50 TL’ye yazdığını belirterek reklam veren avukatların dahi olduğu bir sosyal çevrede işini gereği gibi yapan avukatlar gereken saygıyı görmüyor. Avukatlık zaten stresli bir meslek. Bu gibi meseleler daha fazla yıpranmaya sebep olabiliyor.

    Seren Sayan / Stajyer Avukat: Avukatlık mesleğinin itibarını kaybettiği söyleniyor, ama ben bunu kabul etmiyorum. Daha iyi bir işleyiş için ciddi anlamda uğraş veren dinamik gruplar var.Ben genç nesilden son derece umutluyum bu konuda. Uğraş veren bir kişi bile varsa, orada umutsuzluktan bahsetmemek gerek, mücadele devam ettikçe her zaman daha iyisi mümkün.

    Coşkun Kızıl / Stajyer Avukat: Avukatlık mesleğinin, diğer mesleklerden farklı olarak, hem kamu hizmeti niteliği, hem de serbest meslek niteliği bulunmaktadır. Bir avukat için esas olan, mesleğin kamu hizmeti niteliğini ön planda tutmaktır. Mesleğin kamu hizmeti niteliğini ön planda tutabilmek de öncelikle ekonomik anlamda güçlü olmaktan geçmektedir. Günümüzdeki uygulamaya bakıldığında meslekteki tekelleşmeden kaynaklı pastanın büyük diliminden, bir kısım avukatların pay aldığı, diğer kısımlardan da kalanların nemalanmaya çalıştığı gözlemlenmektedir. Büyük hukuk bürolarında sigortalı çalışan avukatların, sigorta primleri dahi kuruma gerçek ücretler üzerinden bildirilmemektedir. Bir kısım avukatlar, bürolarına masraf ortağı avukat alarak masraflarını azaltma yoluna gitmektedirler. Baro aidatlarını ve sigorta primlerini dahi ödemekte zorlanan avukatların sayısının oldukça fazla olduğu düşünüldüğünde, özellikle genç avukatların büyük bir kısmının, ya bürolarını kapatıp ya da hiç büro açmadan, başka bürolarda ücret karşılığı çalıştığı veya kamuda ücretli avukatlık yaptıkları görülmektedir. Çok tartışılan “İşçi Avukat” kavramı ise son 10 yıldır kullanılmaktadır. Meslekte yaşanan tekelleşme sonucu avukatlar, istemedikleri dosyalara dahi bakmak zorunda bırakılmakta, sermaye sahibi “Patron Avukat”lar tarafından ucuz işgücü olarak çalıştırılmakta ve sömürülmektedir. Özellikle hukuk fakültelerinden mezun öğrenci sayısının avukat ihtiyacının ötesinde artması, “Patron Avukat”ların elini güçlendirmekte, çalışan avukatının ücreti düşürülmekte ve işten çıkarılması kolaylaştırılmaktadır. Açıkça ortadadır ki, sermaye sahibi avukatlar meslektaşlarını işçileştirmektedir. Şu anda Türkiye’deki avukatların salt çoğunluğunu bu şekilde çalışan avukatlar oluşturmaktadır. Diğer yandan bu şartları kabul etmeyip kendi bürosunu açan avukatlar ise, iş bulma zorluğu yaşamaktadırlar. Ofisini yeni açmış bir meslektaşla, ünlü hukuk bürolarının gelirleri arasında uçurum olmakla birlikte, sorumlulukları ve aidat ödentisi, pul ödentisi gibi giderleri aynıdır. Tüm bunlar göz önüne alındığında barolara düşen görev ve sorumluluklar artmakta ve baroların bu sorunlara ve kaygılara ilişkin ivedilikle kesin çözüm üretebilecek adımlar atması gerekmektedir.

    Berk Güngör / Stajyer Avukat: Bugün avukatlık mesleği geçmişteki saygınlığını maalesef yitirmişdurumdadır. Bunun en büyük müsebbibinin ise idarecilerin avukatları sorun çıkaran meslek grubu olarak görmesi olduğunu düşünmekteyim. Yürütülen popülist politikalarla avukatlar hedef gösterilmekte ve yıpratılmaktadır. Yargı erki içerisinde maalesef bir birlik bulunmamaktadır. Aynı şekilde hâkimlerin ve savcıların da avukatları kendi dengi olarak görmeyişi de büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Savunma makamı, yargılama makamı ve iddia makamı kadar önemli ve hatta daha önemli olan kurumun adıdır. Bunun sebebi ise savunma makamının günümüzde, yargılama sürecinin etkin bir şekilde çalışmaya başlamasını ve yürütülmesini sağlamasıdır. Bunun yanında sürecin sağlığını bakımından da en etkin denetimi de yine avukat yapar. Bir diğer sorun ise avukatların yüksek ahlaklı örnek kimseler olması gerekirken bunun yanından bile geçmeyecek fiillerin alenen ve çokça icrası, avukatın toplumdaki saygınlığını yerle yeksan etmiş ve tamiri zor bir güven bunalımına yol açmıştır. Kanaatimce gelecek açısından avukatların önündeki en büyük tehlike de bu son belirttiğim husustur. Çünkü hiçbir avukat bu durumdan söz etmemekte ve kabullenmemektedir.

    Aslı Tanta / İşçi Avukat: Bu soruyu, avukat olmayanların gözünden avukatlık mesleğinin bugünkü durumu ile adalet sistemi içerisinde avukatlık mesleğinin bugünkü durumu şeklinde iki yönlü cevaplayabilirim. Bugün adalet sistemi kafkaesk durumda. Avukat olarak mesleğimizi ve varlığımızı koruma mücadelesinde görüyorum ben bizleri, yani tabii ki bazılarımızı. Avukatsız yürütülmeye çalışılan ve bu isteğin açıkça gösterilmekten çekinilmediği bir adalet sisteminin içindeyiz. Adliyelerde gerek toplumsal davaları, gerekse kendi davalarımızı takip ederken avukat olarak varlığımız kısıtlanmaya çalışılıyor, hukukla alakası dahi olmayan, hukuk eğitiminden geçmemiş kişilerin “koyduğu kurallara” uymak zorunda bırakılıyoruz. Adalet sisteminin ve sistemin yöneticilerinin de normatif olmamaktan yana durması aslında belki de insanları en çok avukata ihtiyaç duydukları noktaya getiriyor. Dolayısıyla başlangıçta söylediğim mücadele yersiz ve nedensiz değil. Ama ben bu durumda sistem kadar sistemi kolayca kabul eden, buna razı olan avukatların da payı olduğunu düşünüyorum. Bu da beni avukat olmayanların gözünde avukatlığın bugünkü durumuna getiriyor. Hukuka ve yargıya güven zaten oldukça düşükken; yargıdaki bu dönüşüme avukatlardan da yeterli ses çıkmayınca, toplumun gözünde de avukatlık itibarını hızlıca kaybediyor.

    Derya Özcan / Stajyer Avukat: Avukatlık mesleği adaleti temin misyonunda, savunma görevi icra eden, bağımsız, prestijli, serbest bir meslek olmalı. Ancak bugün bağımsızlığını yitirmiş, işçileşmiş ve eski prestijini yitirmiş durumda.

    B. İ.: Barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin görev ve işlevi ne olmalıdır? Barolar sadece meslek sorunlarıyla mı ilgilenmelidir? Ülkedeki hukukun değişim ve dönüşümüne ilişkin duruş sergileme ve müdahil olma sorumlulukları var mıdır?

    S.A.: Türkiye’de hukukun kendisi bir değişimin ve dönüşümün içindeyken, baroların görevinin sadece meslek sorunları ile ilgilenmek olduğunu söylemek büyük gaflet olur. AKP, sistem üzerinde yaptığı değişiklikler ve OHAL sonrası KHK’ler ve şimdi ise yeni anayasa ve başkanlık rejimi ile beraber, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkelerini ortadan kaldıran düzenlemeler yapmış ve açıkça kendine biat edebilecek kimseleri kadrolaştırmıştır. Yargının üç unsuru olan hâkim, savcı ve avukatlardan hâkim ve savcıların iradelerini yasal değişikliklerle iktidarın ihtiyaçlarına bağlı hale getirmiş, ancak avukatlarla ilgili yapılanmada diğer alanlarda olduğu gibi hızlı olamamıştır. Ancak OHAL KHK’leri ve rejim değişikliği ile beraber Barolar ve TBB üzerindeki baskısının arttığı ortadadır.

    Ç.Ç.: Barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin işlevi en başta baro mensubu avukatların sorunlarıyla ilgilenmek diye düşünüyorum. Ama bu ilgi yalnızca baro kurulları ile alakalı bir külfet olmamalı. Bugünİstanbul Barosu’na kayıtlı tüm avukatların aslında böyle bir sorumluluğu var. Bir meslektaşımızın bile başına gelen üzücü bir duruma karşı hepimizin ses çıkarabilmesi gerekir. Bunun haricinde baroların siyasi bir duruşu olmaması gerektiğini düşünüyorum. Fakat burada siyasetten de ne anladığımız oldukça önemli bir mesele. Zira insan hakları ve avukat haklarına ilişkin 21. yüzyıl şartlarına yakışmayacak uygulamalar ve ihlallere ses çıkarmak siyaset değil, öncelikli sorumluluk olmalıdır. Yine barolar ve avukatları ilgilendiren, adalet sistemini çağdaş uygarlık mertebesinden alıp bambaşka mecralara taşıyacak siyasal kararlara karşı da ses çıkarabiliyor olmak siyasete dahil olmak değildir.

    S.S.: Baroların aslî görevi mesleğin ve meslektaşların sorunları olmakla beraber yaşadığımız ülkenin sorunlarından soyutlanabileceğimiz bir alanda çalışmıyoruz. Baroların şu anki hâlinin aksine hukuka dair her alanda eleştiren, karşı duran, olanı kabullenen değil; olması gereken için mücadele eden bir duruşu olması gerek. Bu yüzden ülkedeki hukukun değişimine ilişkin sorumluluğu da var elbette.

    C.K.: Baro, avukatlık mesleği bakımından çatı mahiyetini ihtiva eden meslek teşekkülüdür. Bu mahiyeti birtakım görev ve sorumluluklar doğurmaktadır. Bu görevlerin başında avukatlık mesleğinin sorunlarına ilişkin tespitler yapmak ve bu sorunlara ilişkin çözümler üretmek bulunmaktadır. Bununla beraber ülkedeki hukukun değişim ve dönüşümünün takibini yapmak, hukuk dışı uygulamaların varlığını tespit ettiğinde bu hususta görüş bildirme ve toplumu aydınlatma gibi görevleri de bulunmaktadır. Ülkemizde son yıllarda hükümetin yargı alanına yaptığı ağır müdahaleler sonucunda toplum nezdinde hukuka duyulan güven ciddi derecede zedelenmiştir. Özellikle “Taraf olmayan bertaraf olur” telakkisiyle yürütülen bir yönetim modelinde yargının bağımsız ve tarafsız oluşu akıllardan uçup gitmiştir. Hâkim ve savcılara doğrudan talimat verme, verilen talimatı yerine getirmeyen hâkim ve savcıların sürgüne gönderilmesi, yüksek mahkeme başkanlarının hükümet yetkilileri karşısında el pençe divan durması vb. gibi uygulamalar ile hukuk ve güven kavramı ülkemizde aynı cümle içinde kullanılamamaya başlamıştır. Bu sebeplerle barolar yalnızca avukatların değil, aynı zamanda hukukun ve toplumun hamisi olmak zorundadır. Temel hak ve hürriyetlerin korunmasını, hukuka duyulan güvenin tazelenmesini, toplumu hukukla barıştırmayı görev addetmelidir. Zira artık ülkede bu görev ve sorumlulukları üstlenecek ve topluma ve yöneticilere bu ülkenin hâlâ bir hukuk devleti olduğunu hatırlatacak bir kişi veya kurum kalmadı.

    B.G.: Barolar Birliği hukuk sisteminin üçayağından birini temsil etmekte olup avukatın çıkarlarının yanı sıra toplumun da çıkarlarını korumak mecburiyetindedir. Bağımsız ve özgür fikirlerin daha ilkokul sıralarında dahi tartışılmaya başlanması gerekirken, barolar nezdinde hukuki tartışmaların yanında siyasi tartışmaların yer almaması gerektiğini savunmak abesle iştigaldir. Fikirlerin medeni kulvarda tartışılmaması; apolitik kitlelerin ortaya çıkmasını, merak duygusunda körelmeyi ve buna bağlı olarak hızlı bir cahilleşme ve kültürel çöküşü doğurur. Hukuk sistemleri üzerindeki küçük oynamalar bile toplumun üzerinde büyük etki bırakabilir. Dolayısıyla işinin ehli olan hukukçuların idaresindeki Barolar Birliği de idareciler açısından önemli bir uyarıcıdır. Hükümetler de aynı şekilde bunu Barolar Birliği’nin topluma karşı bir vazifesi olarak görmeli ve saygı duymalıdır.

    A.T.: Baro ve Türkiye Barolar Birliği’nin görev ve işlevinin ne olması sorusunun cevabı aslında biraz avukatların bu mesleğe nasıl baktıkları ile bağlantılı bence. Bizler kamu vicdanına yönelik bir iş yapıyoruz. Eğer tüm avukatlar buna bu şekilde bakıyor ise; görevinin, avukatların mesleklerini yaparken yaşadıkları sorunlarla beraber toplumsal durumlarda da ses çıkarabilen bir yönü olmalı. Kamu vicdanına zarar veren her türlü karar ve davranışta; bireylerin hakkını korumaya yönelik bir mesleğin birliğinin ses çıkarması kadar normal bir şey yok. Ama ben tüm avukatların bu şekilde düşündüklerini ve bunu idealize ettiklerini düşünmüyorum. Ülkede hukukun değişimi ve dönüşümüne ses çıkarmak tabii ki öncelikle Baro ve Türkiye Barolar Birliği’nin görevidir. Bu da kamu vicdanının bir gereğidir. Bunu başaran Baro yönetimleri de oldu; ama zayıf kalan ya da hiç yapmamayı tercih edenler de hâlâ mevcut. Ayrıca diyelim ki barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin tek görevi meslek sorunları olsun; bir önce sorduğunuz soru bile sadece bu fonksiyonunu dahi nasıl yerine getirmediğinin açık ispatı oluyor. Böyle bir soruya gerek varsa görev tamamlanmamış demektir.

    D.Ö.: Barolar sadece meslek sorunlarıyla ilgili değil, ülkedeki hukukun değişim ve dönüşümüne ilişkin de duruş sergilemeli. Suya sabuna dokunmayan güçsüz bir baro atıl olacaktır.

    B.İ.: Baro seçimleri yaklaşırken baroların görev ve sorumlulukları dikkate alındığında bu konuda ne ölçüde başarılılar? Bu görev ve sorumluluklara ilişkin neler yapmalılar?

    S.A.: Üyesi bulunduğum İstanbul Barosu ve TBB’nin, AKP’nin yargıya ve yargının asli unsurlarından savunmaya yönelik bu müdahalelerine karşı yeterli mücadeleyi verdiğini düşünmüyorum. Bu nedenle Barolar ve TBB bu dönüşüme kesin bir karşı duruşgöstermeleri, iktidarın Barolar ve TBB üzerinde tahakküm kurmasına engel olmak üzere tüm üye avukatlarını da harekete geçirecek bir çalışma yapmalıdırlar.

    Ç.Ç.: Baro seçimlerinden evvel tüm gruplar varlıklarını hissettiriyorlar, fakat seçimlerden 2-3 ay sonra tüm gruplar (seçimi kazanan ekip dahil) unutuluyor. Seçimi kazanamayan ekiplerin de varlıklarını bu süreçte hissettirmesi ve kendilerini, amaçlarını avukatlara anlatabilmeleri lazım. Bunu sık yapılacak etkinlik ve toplantılarla gerçekleştirebilirler ve fakat maalesef yılda iki veya mesai saatlerinde olan bu etkinliklere yeterli katılım sağlanamıyor.

    S.S.: İnsanların mesleğin itibarını kaybettiğini söyleme nedeni tamamen barolar. Baronun sahip çıkmadığı avukata halkın saygı göstermesini beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olur. Bu nedenle barolar ilk olarak kendi eliyle yarattığı bu algıyı değiştirmeli. Adaletin tesisinde hâkim savcılar kadar avukatların da can alıcı görevleri olduğunu önce yönetimdekiler anlamalı, buna göre davranmalılar. Zaten sonrasında bahsettikleri ‘kaybedilen’ itibarımız geri gelecektir. Avukatlık sınavı yapılması konuşuluyor mesela bu da başlı başına bir hakaret. Üniversitelerde kontenjanları arttırıp, mezun olduktan sonra ‘hadi bir sınav yapalım aranızdan eleyelim bir kısmınız işsiz kalsın’ demek ne kadar doğru bir yaklaşım olabilir? Bunun yerine ilk aşamayı düzene sokmak gerekiyor, en basiti kontenjanların düşürülmesi için uğraş verilebilir. Avukatlara olduğu kadar stajyerlere de özverili bir yaklaşım olmalı. Zamanında stajyerlere yardım için ortaya atılan baro pulu fikri, şimdi stajyerlere geri dönüşümlü kredi vermek için kullanılıyor. Paraya bu kadar kıymet verilip avukatlara aynı değerin verilmemesi acı. Hâkim savcı stajyerleri 4.000 TL civarında bir ücretle başlıyorlar, ama stajyer avukatların ücret alması yasaklanıyor. Bu noktada bile avukatları daha aşağıda gören bir anlayış var. Adliyelerde işleyiş son derece yavaş ve çoğu yerde usulsüz. Şikâyet edilmesine rağmen bir sonuç elde edilemiyor. Sonuçsuz kaldıkça da mesleğini hakkıyla icra etmeyen bu kişiler iyice arsızlaşıyor. Çoğu adliyede bu noktada hassasiyet gösterilmesi ve ilgili kişilere gerekli işlemlerin yapılmasını sağlamak gerekiyor.Şimdiki baro bu nedenlerle bence çoğu konuda başarısız. Sesi çıkmayan, her şeyi kabullenen, mesleği de, meslektaşları da umursamaz bir baro var.

    C.K.: Baroların görev ve sorumlulukları denilince güncel olarak ilk akla gelen sorun Stajyer/Genç/İşçi avukatların sorunlarıdır. Stajyer avukatların mesleki olarak kendilerini geliştirmeleri için düzenlenen 1 yıllık yasal staj süresince meslekle bağdaşmayan her işe koşuşturulmaları, bu süre zarfında düşük ücretlerle ve ücrete tabi olmayan fazla mesailerle çalıştırılarak ucuz iş gücüne dönüştürülmeleri; genç avukatların mesleğe yeni atılırken büyük hukuk bürolarıyla rekabet etmek zorunda kalmaları, bu zorlu rekabet şartları yetmezmişgibi birde bu hukuk bürolarının reklam yasağına uymayarak rekabet çıtasını daha fazla yükseltmeleri, yıllık kazançları arasında milyonlarca liralık fark bulunmasına rağmen baro aidatının her avukattan eşit düzeyde alınması; işçi avukatların fazla mesailerinin ödenmemesi, düşük ücretlerle çalıştırılmaları ve işçi avukatlık tanımının kabul görmemesiyle beraber bu sorunların çözümüne ilişkin yasal bir düzenlemenin olmayışı vb. sorunlar bulunmaktadır.

    Barolar belirtilen sorunlara ilişkin çözümler üretmekten çok uzak kalmaktadır. Baroların mevcut sorunlara kulak tıkayışı avukatlar tarafından baroların varlık amacını sorgulatır hale gelmiştir. Bu sebeple ilk olarak avukatların barolarla barıştırılması gerekmektedir. Teknolojik gelişmelere uygun olarak mobil anketler yapılmalı ve sorunların çözümüne bu noktadan başlanmalıdır. Bu anketler bir nebzede olsa temel sorunların baroya iletilmesini sağlayacak ve avukatların taleplerinde baskıcı bir rol oynayacaktır. Taleplerin baroya doğru bir kanaldan kolektif olarak iletilmesi mesleki birlik ve beraberliği de canlandıracaktır.

    B.G.: Türkiye’deki baroların sorumluluk bilincine sahip barolar olduğu kanaatinde değilim. Baro idarecileri genellikle konumlarını şahsi çıkarları uğruna kullanmakta olup avukatları, stajyerleri veya toplumun diğer kesimlerindeki hukuki problemleri yeteri kadar önemsememektedir. Olması gereken ise baroların, sivil toplumun gücünü kullanarak iktidarlar üzerinde baskı oluşturmasıdır. Tabii bunun için öncelikle bireylerin değil, toplumun çıkarlarını korumayı hedefleyen yüksek ahlaklı yöneticilerin, baroları saygı duyulan ve beyanları önemsenen kurumlar haline getirmesi gerekmektedir.

    A.T.: 2011 yılında stajıma başladım, 2012 yılında avukat oldum, Baro ile bağlantım en çok bu süreçte gerçekleşmiştir. Avukat olduktan sonra sadece faaliyet belgesi alma seviyesinde kaldı. O da gerekli olduğu için, yoksa onu da yapmazdım sanırım. Benim bir meslek örgütüm var, ama bunu böyle hissetmiyorum. Sanırım görev ve sorumluluklarını yerine getirirken “biz varız” diye güvence verebilmeli hem avukatlara, hem de -ki bence daha da önemlisi- topluma.

    D.Ö: Baro görev ve sorumlulukları dikkate alındığında mesleki sorunlara başarılı bir şekilde eğildiği söylenemez. Daha aktif, planlı ve örgütlü çalışmalı. Avukatların hakları ve bağımsızlığı konusunda tam destek vermeli ve bundan ödün vermemelidir.

    B.İ.: Stajına devam eden ancak kısa sürede İşKanunu’na tabi çalışacak ya da halihazırda buşekilde çalışmaya başlamış avukatlar olarak bağlı çalışan avukatların/işçi avukatların mesleki statüsü, hakları, sorunları ve bu sorunların çözümüne ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

    S.A.: Stajyer avukatlar, hem öğrenci olarak kullanabildikleri haklardan hem de avukat olduklarında kazanacakları kimi haklardan mahrum bir dönem geçiriyorlar. Bu dönem “geçiş dönemi” olarak 1 yıllıkmış gibi görünüyor ise de bu süre zarfında gördükleri muameleye baktığımızda, bu dönemin oldukça uzun sürdüğünü bile söylemek mümkün. Ancak mesele süre meselesi değil, koşullar meselesi.

    Olması gereken, stajyer avukatın üniversitesinde aldığı hukuk eğitimindeki teorik bilgiyi uygulamaya ilişkin bilgi ve beceri ile birleştirmesidir. Yargılama sürecinin işleyişine dair deneyim kazanmak ise bu sürenin en iyi imkân ve koşullarda geçirilmesine bağlı. Ancak bu imkân ve koşulu, öğrencilikten yeni çıkmış bir stajyer avukat kendi çabası ile sağlayamaz. Barolar bunu sağlama ve denetleme görevini derhal üstlenmelidir. Bununla beraber, kredi yerine burs imkanının sağlanması, ekonomik olarak yoksunluk içinde bulunan stajyer avukata çeşitli imkanların sağlanması yönünde çalışmalar yapılması gerekir. Kaldı ki işçi avukatlar ve genç avukatlar açısından da Baro ve TBB’ye düşen birçok görev vardır. Bugün stajyer avukatlar gibi çalıştıkları işyerlerindeki işçi avukatlara yönelik mobbing, taciz, kötü muamele ile iş mevzuatına ve meslek etiğine aykırı davranışların engellenmesi yönünde etkili mücadele sağlanmalı ve denetim yapılmalıdır. İşçi avukatların ekonomik ve sosyal haklarının düzenlendiği ve işveren avukatların açtığı davalar nedeniyle yürütmesi durdurulan “Bir Avukat Yanında, Avukatlık Ortaklığı veya Avukatlık Bürosunda Ücret Karşılığı Çalışan Avukatların Çalışma Esaslarına İlişkin Yönetmelik”in içeriğinin uygulanması için hukuki ve hukuk dışı bir mücadele verilmesi gerekir.

    Ç.Ç.: Stajyer arkadaşlar içerisinde gerçekten çok zor şartlarda çalışanlar var. Mesleğe yönelik gelişim sağlamak zorundalar, ama birçoğunun maddi olanakları kısıtlı. Çünkü stajyer maaşı bir ev kirasını karşılamaya bile yetmeyecek düzeyde oluyor. Hâl böyleyken de çoğu adeta sömürülüyor, icra katibi olarak kullanılıyor, getir götür işlerine koşuluyorlar. Hatta ne yazık ki bazı meslektaşlar onlara gözden kolay çıkarılabilecek eleman olarak bakıyor ve zaman zaman mobbinge varan tutumlar sergiliyorlar. Burada empati kurabilmek önemli. Stajyer haklarına ilişkin bir şeyler yapmaya çalışan stajyerlerin uğraşları sonuçlanana kadar zaten stajları bitiyor ve girişimleri çoğu zaman yarıda ve havada kalıyor.

    S.S.: Henüz stajyer avukatım, direkt staj bitiminde de başlayan problemlerimiz var. Mesela stajdan sonra ruhsat gelme süreci çok sıkıntılı. 60 güne kadar ancak geliyor ve bu süreçte statüsüz kalıyoruz. Ruhsat geldikten sonra da yemin randevusu almamız gerek bu kez o süreci bekliyoruz. Bu süreçte kendi işlerimizi alma imkânımız olmuyor, stajyer gibi çalışmaya devam ediyoruz. Sürecin tamamlanması neredeyse 3 ayı buluyor ve bu göz ardı edilebilecek bir süre değil. Daha hızlı ve faydamıza işleyen bir sistem olması gerekiyor. Ruhsatı almak için de 2.000 TL civarı bir ödeme yapıyoruz. Stajyerlerin ücret karşılığında çalışması yasakken, ruhsat için yüklü meblağ ödememizin beklenmesi büyük bir tezat oluşturuyor. Çok fazla mezun var ve en kalabalık baro İstanbul Barosu. Kendi bürosunu açma imkânı olmayan veya bunu tercih etmeyen kişiler bağlı olarak çalışıyor. Staj bitiminde tamamen kurtlar sofrasına atılıyor genç avukatlar. Kapitalist sistemde belli bir saat sınırı olmadan, fazla mesaili, düşük ücretli çalışmaya mecbur bırakılıyorlar. Bağlı çalışan avukatların asgari olarak alacağı ücret belirlenebilir, saat sınırı getirilebilir. Adliyelerde işleyişin usulsüz olabildiğini belirtmiştim. Bunun neticesinde işçi avukatlardan bu usulsüz işleyişe ayak uydurmaları bekleniyor. Çoğu işveren, çalışanlarının meslek onuruna yakışmayan davranışlar sergileyerek sadece işi bitirmesiyle ilgileniyor. (Ellerini temiz tutmak isteyen kişiler sizi çamura bulamaktan asla çekinmiyor.) Bu noktada ne yapılabilir bilmiyorum ama temelinden usulsüz işleyişi durdurmak her şeye çözüm olacaktır.

    C.K.: Bağlı çalışan avukatların temel sorunlarının başında statülerine ilişkin yasal bir düzenlemenin bulunmayışı yer almaktadır. Bu belirsizlik sebebiyle çalışma koşulları işveren avukatların keyfine bırakılmış ve işveren avukatlarda yasal bir baskı altında kalmadığından bağlı çalışan avukatları ucuz iş gücüne dönüştürmüşlerdir. Bağlı çalışan avukatların çalışma koşulları değerlendirildiğinde bu statüde çalışan avukatların işçi vasfına sahip olduğu gözlemlenmektedir. Ancak 4857 sayılı İşKanunu’na tabi çalışan işçilerin kıdem, ihbar, fazla mesai vb. işçilik alacakları bulunmasına rağmen bağlı çalışan avukatlar bakımından bu tür hakların varlığı dile getirilmemektedir. Özellikle çalışma saatlerinin belirsizliği ve fazla çalışma süresinin ek ücret kapsamında değerlendirilmemesi başlıca sorunlardandır. Bununla beraber bağlı çalışan avukatların vekalet ücretlerine hak kazanamaması ve bu ücretlerin sözleşmelerinde belirtilen ücrete dahil edilmesi de en temel sorunlardan biridir.

    Bu sorunların temelini bağlı çalışan avukatlara ilişkin özel bir düzenlemenin bulunmaması oluşturmaktadır. Bağlı çalışan avukatların statülerinin yasal bir dayanağa kavuşması gerekmekte ve bu yasal dayanağın belirtilen sorunların çözümüne odaklı olması gerekmektedir.

    B.G.: İşçi avukatlar bakımından hususi bir kanunun hazırlanması gerektiği kanaatindeyim. Hukuk büroları günümüzde artık sermaye şirketi gibi çalışmaya başlamış olup bu bürolarda görev ifa eden avukatlar ve stajyerler de mesleğine yakışmayan standartlarda çalışmaktadır. Bu konu bakımından hususi kanun ivedilikle tartışılıp hazırlanarak yürürlüğe girmelidir. Barolar söz konusu kanunun hazırlanışı ve yürürlüğe girmesi bakımından ciddi bir çaba göstermelidir.

    A.T.: İşçi avukatların sorunlarının kaynağı ve çözümü Baro ve Türkiye Barolar Birliği’nden geçiyor. Baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin yönetim kadrolarının tamamı avukatlardan oluşuyor. Dolayısıyla bu sorunlara çok yabancı insanlardan bahsetmiyoruz. Tekrar etmişolacağım; ama Barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin tek görevi meslek sorunları ise bu sorunları yaşayan meslektaşlarına niye çözümler bulamıyor yoksa sorunu kendisi mi yaratıyor buna bakmak gerekiyor bence.

    D.Ö.: Hukuk fakültelerindeki kontenjan artışına paralel olarak çok fazla sayıda avukat var. Bu da işçileştirilen avukatın ucuz işgücü olarak görülmesine sebep oluyor ve meslekteki itibarsızlaşmayı olumsuz yönde etkiliyor. Bu hususta söz konusu durumlara ilişkin kıdemli ve deneyimli avukatların söz ve eylemleri de önem arz ediyor.

    B.İ.: Değerli cevaplarınız için hepinize teşekkür ederim. İçeride ve dışarıda mücadele eden, avukatlık mesleğini onuruyla icra eden tüm meslektaşlara selam ve saygıyla.

  • Portre: Yarına Adanmış Bir Mücadele: Halit Çelenk

    Gerçek yurtseverler bağımsızlıkçılardır, antiemperyalist olanlardır ve emperyalizme karşı mücadele verenlerdir.(1)diyor Türkiye sosyalist mücadelesinde mihenk taşı olan kişi ve örgütlerin avukatlığını üstlenmiş devrimci hukukçu Halit Çelenk ve bu sözlerini tüm yaşamı ve mücadelesi boyunca şiar ediniyor.

    1921’de Antakya’da doğan Çelenk, ilkokulu Mektebi Sultani’de, orta ve lise öğrenimini Antakya Lisesi’nde tamamladı. Çelenk, ilk gençlik yıllarını, sosyalist düşünceyle tanışmasını, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyeliğine kadar olan yaşam kesitini şu cümlelerle özetliyor. Sol ve devrimci düşüncelerle lise son sınıfta karşılaştım ve benimsemeye başladım. Sosyalist dünya görüşümün temeli böyle oluştu. 1940 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenimimi yaparken sınıf arkadaşım Şekibe Sayar’la evlendim. Okuldan mezun olduktan sonra yaklaşık on yıl Samsun’da ceza avukatlığı yaptım. 1960 yılında Ankara’ya yerleştik. 1962’de eşimle birlikte Türkiye İşçi Partisi(TİP)’ne üye olduk.”(2)

    1966 Senato seçimlerinde partinin Adana adayı olan Çelenk Çukurova’yı karış karış gezdi ve sosyalizmin, o dönemdeki adıyla toplumcu görüşün propagandasını yaptı. TİP’te İç Demokrasi’ isimli eserinde yer alan konuşmalarının bir bölümünde Çukurova’dan geliyorum. Bu ovada iki kilo soğan parasına, 45 derece güneş altında, günde 16 saat çalıştırılan tarım işçileri gördüm. … Bu ovada, gece saat ikide yatağından kalkıp saat dörtte ağanın tarlasında işbaşı yapan, akşama dek emek gücünü pamuk tarlasına akıtan insanlar gördüm… Yıllarca bu yoksul insanlar toprak, iş ve geçim beklediler. Bu ümitle birçok partilere oy verdiler. Onları işbaşına getirdiler. İktidarlar değişti ama onlar yine yoksul kaldılar…Emekçi kardeşim, bunun sebebini hiç düşündün mü? Sen şimdiye kadar oyunu ağaya verdin, dönüp ondan toprak istedin. Sen oyunu fabrikatöre verdin, dönüp ondan işçi hakları istedin. Olamaz bu iş emekçi kardeşim olmaz: Kimse bindiği dalı kesmez. Ağa, adama toprak vermez…”(3) diyordu.

    Çelenk’in 12 Mart döneminde baktığı sayısız dava arasında, TÖS Davası,  Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarının savunulduğu 1. THKO davası, ABD Büyükelçisi Commer’in ODTÜ’de arabasının yakılması olayı davası, 15-16 Haziran Olayları ve bunların ardından açılan DİSK davası, Köy-Koop yöneticileri hakkında açılan dava gibi çok sanıklı, büyük davalar yanında, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Sol Yayınları gibi bilimsel sosyalizmin eserlerini Türkiye’de ilk kez basan ve bu nedenle 142. maddeden yargılanan Muzaffer Erdost ve Süleyman Ege’nin davaları, bunların yanı sıra Adalet Ağaoğlu, Rasih Nuri İleri, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Metin Demirtaş, Kemal Burkay, Adnan Özyalçıner, Arif Damar, Atilla Aşut, Işık Kansu, Asım Bezirci, Talip Apaydın, Öner Yağcı, Doğan Özgüden, Şiar Yalçın, Cihat Aral, Ayberk Çölok, Aşık İhsani, Melike Demirağ gibi sanatçıların davaları, TİP genel başkanlarından Mehmet Ali Aybar’ın, Mihri Belli’nin davası, TİP yargılaması, Dev Genç, THKP-C, Vahap Erdoğdu ve arkadaşları davası sayılabilir.

    Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarının savunulduğu 1. THKO davası sürerken kendisi ve 10 avukat arkadaşı hakkında, mahkemeye verdikleri yazılı ortak savunmada geçen “önyargı” sözcüğü nedeniyle askeri savcıya hakaret savıyla dava açıldı. Çelenk bu davaya dair savunmasında, savunma hakkının kutsallığına dair şu ifadeleri tarihe not düştü: “Ne Türkiye’nin ve ne de dünyanın Adalet tarihinde eşine rastlanmayan bu ilginç davayı yarınki kuşaklar ibretle ve hayretle izleyeceklerdir ve bu davadan çok şey öğreneceklerdir. Gerçekte bu davada bizler değil, kutsal savunma hakkı yargılanmaktadır. Sanık sandalyesinde bizler değil, “savunma hakkı” oturmaktadır ve sizler bizleri değil, “savunma hakkı”nı yargılamaktasınız. Bu dava ile yargı, onarılmaz bir yara almıştır, adalet boğazlanmıştır. Bu günler, hiç kuşkusuz geçecektir. Şöyle geçecek veya böyle geçecektir. Ölümsüz olan yalnız tarihin yargısıdır. Bir Galileo, kürenin yuvarlak ve hareket halinde olduğunu söylediği için, bir Hallacı Mansur “Enel Hak” dediği için, bir Sokrat gençliğin düşüncelerini ifsat ettiği iddiası ile yargılandılar. Bu ünlü kişilerin düşünceleri ilkokul kitaplarında hala yaşıyor, değerlerini yitirmediler. Ama onları suçlayan güçler çoktan unutuldular. “Hakka Saygı”nın yüceliğini bizlere unutturmaya çalışan bu iddia, ne sonuç doğurursa doğursun, savunma hakkı yine kutsallığını koruyacak, sürdürecek, kuşaktan kuşağa yine saygı görecektir.”(4)

    Çelenk, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın isteği üzerine, infazın ve üç gencin idama nasıl tereddütsüz, ödünsüz ve kararlı gittiklerinin  ve son sözlerinin, gelecek kuşaklara doğru ve eksiksiz aktarılması adına,  Mükerrem Erdoğan’la birlikte idam gecesi yanlarında bulundu.

    Tüm Eğitim ve Öğretim Emekçileri Birleşme ve Dayanışma Derneği TÖB-DER’in hukuk danışmanlığını da yapan Çelenk, TÖB-DER yöneticilerinin yargılandığı bir davada Türkiye yargı tarihine geçen aşağıdaki mahkeme kararının savunma emekçilerindendir: Türkiye’de faşizme ve emperyalizme samimiyetle karşı çıkma, her Türk vatandaşının görevidir, namus borcudur, insan olma haysiyetinin gereğidir. Faşizme ve emperyalizme karşı çıkmayan, samimiyetle bunu kınamayan bir toplumun mevcut dünya koşulları içinde insanca yaşamaya, insan olmaya, haysiyetli hayat sürmeye hakkı yoktur.”(5)

    12 Eylül’de ve sonrasında Devrimci-Yol, TÖB-DER, Türkiye Birleşik Komünist Partisi TBKP (Nihat Sargın ve arkadaşları davası), Türkiye Komünist Partisi TKP, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK, Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye Devrimci Komünist Partisi TDKP, Partizan, Kurtuluş gibi davalarda da savunmanlık yaptı. MHP ve bağlı kuruluşlar hakkında açılan davaya da müdahil aileleri adına katıldı. Birinci Barış Davası’nda avukat iken, ikinci Barış Davası’nda sanık iskemlesine oturdu.

    1982 yılında öncülüğünü Aziz Nesin’in yaptığı Aydınlar Dilekçesi’nin yazmanlar kurulunda görev yaptı. Dilekçeyi Kenan Evren’e götüren grubun içinde yer aldı. Dilekçeden ötürü birçok aydınla birlikte, 12 Eylül askeri cuntası tarafından Sıkıyönetim mahkemesinde hakkında dava açılan Çelenk, savunmasında şunları söylemekteydi: “Bu salonda önemli bir dava görülüyor. Çünkü bu dava ile ‘İnsan Hakları’ ve ‘Demokratik Rejim’ yargılanıyor. Davanın önemi, iddianın tutarlı olmasından değil, dönemin ‘demokrasi’ anlayışından, ‘Hak ve Özgürlük’ anlayışından kaynaklanıyor. Gerçekte yargılanan, iddianamede adı yazılı sanıklar değil, …bir dilekçenin içeriği, önerdiği ve dile getirdiği düşüncelerdir. Halkımızın yıllardır süzgecinden geçerek gelen demokratik özlem ve dileklerini ve çağdaş bir demokrasinin ilkelerini içeren bu dilekçede suç bulamayanlar, biçimsel bir dava görüntüsü altında dilekçede yer alan düşüncelerin yargılanmasını istemişlerdir… Bu dava, adalet tarihine, dönemin demokrasi anlayışının, hak ve özgürlük anlayışının bir simgesi olarak geçecektir. Gerçekten bu dava karşısında şaşırmadım… Çünkü 42 yıldan beri hukuk okuyorum. Araştırıyorum. Yerli ve yabancı yayınları inceliyorum, uygulamaları izliyorum. Ulaştığım sonuç odur ki; hukuk, sınıflı toplumlarda, egemenlerin iradesinin bir yansıması olarak ortaya çıkmakta, bu iradenin bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır… Kölelik düzeni kendi hukukunu, Feodal düzen feodal hukuku, kapitalist düzen de yine kendine özgü hukuku getirmiş ve bunu egemenlerin çıkarları doğrultusunda oluşturmuş ve kullanmıştır. Ekonomik ve giderek siyasal gücü elinde bulunduran sınıflar ve bunların temsilcileri, yasal düzenlemeleri kendi çıkarları doğrultusunda yapmışlar, uygulamaları bu doğrultuda yürütmüşler, yönetilen sınıf ve tabakaları bu kurallara uymak zorunda bırakmışlar ve yasalara uymayanları suçlu ilan etmişlerdir. Böylece hukuk kuralları egemenler tarafından bir baskı aracı olarak kullanılagelmiştir…”(6)

    “Umut Hangi Dağın Ardında” adlı eserinin arka kapağında Çelenk bize şöyle sesleniyordu: “Ben bir savunmanım. Güzel insanları savundum. Halkını seven, onların “Bir orman gibi kardeşçesine” yaşaması için gencecik yaşamlarını veren insanları. Özgürlüklerini, yaşanmamış yemyeşil yıllarını ortaya koyan insanları. Hakça toplumsal bir düzene giden yola ışık saçan insanları savundum. Onlar bir çiçek gibi arı, taze ve renkliydiler. İnsan olmaktı suçları. İnsanları sevmekti, baskısız, sömürüsüz, özgür bir dünya istemekti. Her biri birer dünyaydı. İdealleri için öldüler, idam edildiler, hapis yattılar. Ben bu güzel insanları savunarak, onlarla beraber, insan sevgisini, barış dolu, özgür ve mutlu bir dünyayı savundum. Bu güzel insanları seviyorum. Bir yaşam bu sevgiyle geçti. Kendilerini tüm insanlığa adayanlara bir yaşam vermek çok mu?”(7)

    Halit Çelenk, insanlık tarihinin ezen ve ezilenlerin mücadelesinin tarihi olduğunun bilincindeydi. Bin yıllardır süren bir mücadelenin faşist diktatörlüklerle, baskı altında yapılan oylamalarla, katliamlar ve infazlarla, tarihin belli kesitlerindeki yenilgilerle sönümlenmeyeceğini, nihai zaferin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Yarına umutla seslenişinin nedeni buydu.

                        “Yenilmişsem
                Elim kolum bağlı
               Boynumda yağlı ip
                 Gelip dayanmışsam
                                 darağacına
                                 Dudaklarımda yarın
                                 Gözlerim yarınlarda
                          Unutmak mı gerek seni?
                        Kapılar kapalı
                           Tutulmuşsa gece
                                 kapkara yollar
                                   Sıcacık bir sevgi
                       sunmayacak mıyım
                       insanlara?
                       Bakmayacak mıyım yarınlara
                       Seslenmeyecek miyim
                       insanlara?” (8)

    (1) Yenilmeyenlerin Tanığı / 3. Bölüm / Röportajlar / Syf – 153

    (2) Yenilmeyenlerin Tanığı / 3. Bölüm / Röportajlar / Syf – 144

    (3) Türkiye İşçi Partisinde İç Demokrasi

    (4) THKO Davası yargılama metinleri

    (5) Hukuk Açısından TÖB-DER Davası / Syf 205 / Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kesinleşen6.1975 gün, 1975/106 Esas ve 1975/297 Sayılı kararı

    (6) Aydınlar Dilekçesi Davası / Halit Çelenk Savunması

    (7) Umut Hangi Dağın Ardında / Halit Çelenk

    (8) Deniz Gezmiş’in idamı sonrasında teslim edilen eşyaları arasındaki cep defterinde el yazısıyla kaleme alınmış şiir

  • Söyleşi: Zincire Vurulmuş Savunma

    Yayın kurulu üyemiz Bengisu İçten, 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin İstanbul Şube Başkanı Avukat Gökmen Yeşil ile 5 Nisan Avukatlar günü yaklaşırken tutuklu avukatlar ve avukatlık mesleğine yapılan müdahalelere ilişkin konuştu.

     

    Bengisu İçten: Avukatlık mesleği her zaman baskıcı iktidarların, diktatörlerin hedefinde olan bir meslek oldu. Faşist diktatör Mussolini’nin “avukatlar olmasa ülkeyi daha rahat yönetirdim” sözü sanırım bu durumu somutlaştıran tarihsel bir not. Bu Türkiye tarihinde de böyle. Şu an bile siz Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi (KHK) ile kapatılmış, genel başkanı ve üyelerinin bir kısmı tutuklu bulunan bir hukuk derneğinin yöneticisi olarak buradasınız, ben ise bir sonraki KHK ile kapatılmayacağının garantisi olmayan muhalif bir hukuk dergisinin yayın kurulu üyesi bir avukat olarak. Peki var olan bu baskı ve müdahalelerin, tutuklamalara, fütursuz açık bir şiddete varana kadar yoğunlaşması sürecini başlatan kırılma noktasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Gökmen Yeşil: Toplumsal muhalefetin baskı altına alınması hükümetin genel planlarından biriydi. Çok uzun süredir bunun izlerini görüyorduk. Ancak OHAL ilanı ile birlikte muhalefete dönük baskılar da her düzeyde arttı. Toplumsal muhalefetin en önemli bileşenlerinden birinin avukatlar ve hukuk örgütlülükleri olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu muhalefeti sindirmek için, hukukçu örgütlenmesine bir müdahale her zaman planlanıyordu. Ancak gerek hukuk dernekleri, gerekse baroların durumu itibariyle yer yer erteleniyordu bu müdahale. Özellikle Nuriye ve Semih’in yürüttüğü mücadele, bu mücadele içerisinde avukatların tuttuğu yer avukat örgütlülüğünün de hem hukuki destek, hem de sokaktaki mücadeleye sunduğu destek itibariyle gösterdiği direnç, hükümetin avukatlara müdahalesini hızlandırdı. Saldırı bu muhalefeti sindirmek için bir araç olarak geliştirildi diye düşünüyorum.

    B.İ.: Avukat tutuklamaları ve meslek örgütlerine müdahaleyi, bu sindirme faaliyetinin farklı aşamaları, yoğunlaştığı baskı alanları olarak görebilir miyiz?

    G.Y.: Tabii bu şekilde görmemiz gerekiyor. Şöyle düşünelim, şimdi Türkiye’de artık yüz on binleri bulmuş bir avukat kitlesi var. Buna hukukçu akademisyenleri ve hukuk öğrencilerini de ekleyelim. Dolayısıyla az önce de dediğim gibi toplumsal muhalefetin çok ciddi bir kesimini hukukçu örgütlenmesi oluşturuyor. Zaten OHAL ilanından sonra biliyorsunuz yüzlerce dernek kapatıldı, Bu kapatılan dernekler içerisinde dört tane hukuk derneği var. Çağdaş Hukukçular Derneği, Mezopotamya Hukukçular Derneği, Özgürlükçü Hukukçular Derneği ve Adalet Okulu Derneği. Bu zaten ilk adımdı. Belki de Kırılma Noktası diye sorduğunuz şeyi oraya işaretleyebiliriz, Yani 2016 kasımında hukuk derneklerinin kapatılmasıyla hukukçu muhalefetine yönelik büyük müdahale de başlamış oldu.

    B.İ.: Toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı alanlarla avukatlara müdahalenin kesişimine baktığımızda tutuklu meslektaşların siyasal ve toplumsal açıdan önem taşıyan Suruç, Soma, Nuriye ve Semih, Dilek Doğan davası gibi davaları yürüttüklerini görüyoruz. Bu davaların bazılarında müdafilerin tamamına yakını tutuklandı. Bu durum yargılamaları nasıl etkiledi?

    G.Y.: Şimdi şöyle düşünelim, Nuriye ve Semih daha çok konuşuldu örnek olarak ama, belki Soma davası üzerinden tartışmak gerekiyor. Şöyle düşünün, Soma’da işçi katliamı yaşandığının hemen ertesi günü Çağdaş Hukukçular Derneği olarak bizler oradaydık, hemen o sabah. İşçi katliamının yaşandığı sabah Soma’daydık. O gün bizler gözaltına alındık. Bir yerde fiilen yaklaşık yarım saat – bir saat kadar kapalı tutulduk, sonrasında bırakıldık. Birkaç gün sonra ÇHD Genel Başkanı ve diğer avukat arkadaşlarımız gözaltına alındılar, Genel Başkanımız Selçuk Kozağaçlı’nın kolu kırıldı. ÇHD, diğer avukatlarla birlikte bir gün dahi Soma ve köylerini yalnız bırakmadan dolaşarak hukuki destek verdi, bilgilendirme yaptı ve dava sürecini aktif bir şekilde takip etti. Şimdi Soma Davası, 1000 klasörden oluşan devasa bir dava. Bu davayı yürüten bir avukat grubu var, siz bunların hemen hemen hepsini tutuklayarak aslında davanın savunma ekibinin hafızasını öldürmeye çalışıyorsunuz. Buna tabii ki sizin saydığınız diğer toplumsal davaları ekleyebiliriz. Dilek Doğan davası, Hasan Ferit Gedik davası, Nuriye ve Semih davası, Suruç katliamı davası, 10 Ekim katliamı davası. Bu bilgilere şu hususu da eklemek gerek; ÇHD ve ÖHP’den 22 avukat arkadaşımız tutuklu, en az 110 avukat hakkında da bir kısım dosyalarda müdafilik yapma kısıtlaması getirilmiş durumda. Yani en başta tutuklu avukatların dosyaları olmak üzere birçok soruşturma dosyasında ben de dâhil en az 110 avukat arkadaşımıza müdafilik yapma kısıtlaması getirilmiş durumda. Hem toplumsal muhalefetin hareket noktaları, hem de onun bir ayağı olan davalar yalnızlaştırılmaya, savunmasız bırakılmaya ve o muhalefetin bir ayağı olarak hukukçu müdahalesinden soyutlanmaya çalışılıyor diyebiliriz. Şöyle düşünün, avukat arkadaşlarımız tutuklandığında Hasan Ferit Gedik davası devam ediyordu. Bu davada arkadaşlarımız Hasan Ferit Gedik ailesinin ve mahallede silahlı saldırıya uğrayan ailelerin avukatlığını yapıyordu. Avukat arkadaşlarımız tutuklandıktan çok kısa bir süre sonra ilk duruşmada sanıklardan biri, ki o güne kadar Hasan Ferit Gedik’i ben vurdum diyen sanık, gerçekleri açıklayacağını beyan etti. Çıktı mahkemede mahallede neler yaptıklarını, uyuşturucu satma işini nasıl organize ettiklerini, emniyetin bu konuda kendilerine nasıl yardımcı olduğunu, çete üyelerinin Suriye’de nasıl eğitim gördüklerini, birtakım masrafları nasıl devletin karşıladığını tüm bilgileri mahkemede açıkladı. Ve düşünün ki böyle bir yargılamada dosyanın avukatları tutuklu ve ancak yeni yeni aileler yalnız kalmasın diye görev almaya çalışan avukatlar dosyaların evveliyatını yaşamadan, ancak evrak üzerinden okuyarak devam ettirmeye çalışıyorlardı. Tabii ki zor oldu. Bu şekilde biliyorsunuz Hasan Ferit Gedik davası karara bağlanabildi ve çete üyeleri ceza aldılar. Bu sorun takip edilen her dosyada yaşanıyor. Dediğim gibi, bir dosyanın savunma ekibi aynı zamanda o dosyanın canlı hafızasını oluşturuyor. Siz onları dosyadan yasakladığınız zaman veya tutukladığınız zaman o canlı hafızayı yok etmeseniz de çok ciddi bir şekilde darbelemiş oluyorsunuz, yapılan şey de tam buydu.

    B.İ.: Tutuklu meslektaşlarımızın bürolarına ve evlerine yapılan baskınlarda kapıların kırılmasına dahi varan bir şiddet söz konusuydu. Sistematik hale getirilmiş bu fiziksel ve psikolojik şiddetin yargılama sürecinde ve cezaevinde gerek tek kişilik hücre, gerek tek tip kıyafet, darp gibi durumlarla devam ettiğini görüyoruz. Bununla ilgili neler söylersiniz?

    G.Y.: Şöyle bilgi verelim, ÇHD ve ÖHP üyesi 22 meslektaşımız tutuklu. Genel başkanımız Selçuk Kozağaçlı ve İstanbul Şubesi üyemiz Yaprak Türkmen tutuklandıkları günden bu yana tecritte, tek kişilik hücrelerde tutuluyorlar. Hatta bulundukları koridorlar bile neredeyse boş, yani yanlarındaki hücreler de boş. Böylesine ağır bir tecritle karşı karşıyalar. Diğer meslektaşlarımızdan Engin Gökoğlu tutuklu bulunduğu Tekirdağ T tipi hapishanesinde saldırıya uğradı ve kolu kırıldı. Yine Tekirdağ T tipi 2 no’lu hapishanesinde Süleyman Gökten arkadaşımız daha geçtiğimiz hafta hücresinde saldırıya uğradı ve darp edildi.

    15 gün önce Bolu’da kalan kadın avukat arkadaşlarımız Aycan ve Ayşegül, ayakta sayım vermedikleri için darp edildiler. Bu tür dayatmalar var. Gerek tecrit, gerek işkence süreklilik kazanmış durumda. Dışarıda ofisleri basılırken kapılarının kırılması, emniyette tutuldukları süre boyunca maruz kaldıkları ağır işkence, ki bunlar raporlara yansımış durumda, hapishanede de devam ediyor.

    B.İ.: Peki gerek meslektaşlarımızın yargılandıkları davalar gerekse onlara yapılan bu müdahalelerle ilgili sizin işlettiğiniz hukuki süreç nasıl ilerliyor?

    G.Y.: Gözaltına alınan ve tutuklu bulunan avukat arkadaşlarımızın da dâhil olduğu soruşturma dosyalarıyla ile ilgili işlemler hala devam ediyor. Yani aynı soruşturma dosyasında hala gözaltılar yapılıyor, yeni gözaltına alınanlar ve tutuklananlar oluyor, bu süreç devam ediyor. Dolayısıyla iddianame ne zaman hazırlanır şu aşamada hiç bilmiyoruz. Çünkü dosyanın durumu soruşturma aşaması itibariyle aktif. Yer yer takip ediyoruz. Ancak adliyelerde yaşadığımız sorunları siz de biliyorsunuz; savcılar bizimle görüşmüyorlar, yazılı başvurularımızla ilgili dahi bilgi vermiyorlar, hatta sanıkların kendileriyle sanık konumundaki avukat arkadaşlarımızla bile görüşmüyorlar. Böyle garip bir hukuksuzluk düzeniyle karşı karşıyayız. Tutuklu avukatların şüpheli oldukları dosyanın durumu bu. Avukat arkadaşlarımızın saldırıya uğradığı, işkence gördüğü dosyalarla ilgili de her biri ile ilgili tek tek işkence iddiasıyla şikâyetçi oluyoruz. Ancak ciddi bir işlem yapıldığını düşünmüyorum, bugüne kadar olumlu bir dönüş olmadı, olacağını da zannetmiyorum. Çünkü daha öncesinde hepimizin çeşitli vesilelerle maruz kaldığı saldırılarda, örneğin adliyede darp edildiğimiz olaylarda yaptığımız tüm başvurular takipsizlikle sonuçlandı. Polisler hakkında şikâyetçi olduğumuz dosyalar polislerin lehine olacak şekilde takipsizlikle sonuçlandı.

    B.İ.: Adliyede uğradığı polis saldırısı sonucu beli kırılan bir meslektaşımız ve saldırıya uğrayan diğer avukatlarla ilgili olarak polisin darp iddiasıyla meslektaşlarımızdan şikayetçi olduğunu hatırlıyorum.

    G.Y.: Avukat arkadaşımız Zeycan Balcı’nın belinin kırıldığı dosyada polislerle ilgili takipsizlik kararı verildi. Bizler burada basın açıklaması yaptığımız için hâlâ yargılanıyoruz, durum bu şu anda.

    B.İ.: Peki tutuklu meslektaşlarımızla görüşmede ya da götürdüklerinizin alınmasında herhangi bir sorun yaşıyor musunuz?

    G.Y.: Avukat arkadaşlarımızın önemli bir kısmı ile ilgili, kitap ve mektup yasağı var. Buna bazen çeşitli eylemleri bahane ederek ek yasaklar koyuyorlar. Selçuk Kozağaçlı ile ilgili slogan attığı iddiasıyla bir disiplin cezası verildi ve buna ilişkin kitap ve mektup yasağı geldi. Engin Gökoğlu’na neredeyse hiç kitap verilemiyor, diğerleri ile ilgili de yer yer kitap ve mektup yasakları uygulanıyor. Biz gittiğimizde görüş açısından sorun yaşamıyoruz; ama bazı yayınları götürmek açısından sorunlar yaşıyoruz. Belki şöyle çarpıcı bir örnek verilebilir; şimdi tutuklu avukat arkadaşlarımızın önemli bir kısmı başka bir dosyadan yine aynı iddiayla örgüt üyeliği iddiası ile tutuklanmışlardı ve yaklaşık 1 yıl 4 ay tutuklu kalmışlardı. O dosyada yaptıkları savunma, mahkemeye sundukları savunma kitaplaştı, sadece mahkemeye sunulan savunmalardan oluşan bir kitap. Bu kitap Burhaniye hapishanesine götürüldü ve bu kitaptan dolayı hem götüren avukat arkadaşımıza hem de içerideki tutuklu olan avukat arkadaşlarımıza soruşturma açıldı. Çünkü kitapla ilgili toplatma kararı olduğu söyleniyor ama toplatma kararı verilen kitap bir savunma metni.

    B.İ.: Peki bu yargılama süreçlerine barolar ya da Türkiye Barolar Birliği müdahil oluyor mu?

    G.Y.: Herhalde Türkiye Barolar Birliği gölge etmesin başka bir şey istemiyoruz diyecek durumdayız. Çünkü Barolar Birliği Başkanı bir hukukçu değil. Esasen kötü bir siyasetçi. Siyasetçi rolü yapmaya çalışıyor, onu da beceremiyor. Bir hukukçu örgütlülüğünün başkanı Metin Feyzioğlu; ancak avukatlara köstek olmak dışında, savunma mesleği için sorunlar yaratmak dışında hiçbir işlevi yok. Barolar açısından ise beklediğimiz desteği gördüğümüzü söyleyemeyiz. Esasen Türkiye’de çeşitli iddialarla 572 avukatın tutuklu olduğunu biliyoruz. Bunların çok önemli bir kısmı cemaat üyeliği iddiasıyla tutuklu, Ancak bu iddialar nelerden oluşuyor, bu avukatlar hangi suçu işlediler, cemaatle ilişkilerini ne düzeyde, bu konuda da baroların ne bilgisi var, ne istatistiki verisi var, ne de bir takibi söz konusu. Sadece destek sunmak açısından değil, disiplin işlemi açısından da bir takip yapmak için baroların bu dosyaları takip etmesi gerekir.

    B.İ.: Buradaki mesele söz konusu siyasi düşünceyi savunmak veya desteklemek değil, yargılamanın adil olup olmadığının denetimi.

    G.Y.: Eğer sizin yüzlerce üyeniz yargılanıyorsa, haklarında soruşturma açılmış, tutuklanmışlarsa hukuki süreci takip etmek, orada bir özne olmak zorundasınız. Kendi üyelerimiz açısından, demokrat, devrimci avukatlar açısından söylersek barolardan gerekli desteği gördüğümüzü söyleyemeyiz. En azından İstanbul Barosu’ndan ciddi bir destek göremiyoruz. Şöyle düşünün İstanbul Barosu üyesi avukatlar ağır işkenceye maruz kalıyor, kolları ve vücutları mosmor olmuş durumda ve barodan yazılı basın açıklaması dahi göremiyoruz.

    B.i.: Aslında bu işkence ve tutuklamalar başta da belirttiğimiz gibi meslek örgütlerine müdahaleden bağımsız değil. Aynı zamanda son günlerde avukatlara karşı artarak gerçekleşen bireysel bıçaklı, silahlı saldırılar da söz konusu. Ancak 24 Şubat’taki toplantıda tüm bu sorunlardan bağımsız yüzeysel, şekilci, meselenin özünden uzak bir hava hâkimdi. Sizin bu konudaki değerlendirmelerin neler?

    G.Y.: Aslında sohbetimizin başında bir parça ifade etmeye çalıştım. İktidar kanadından yapılmaya çalışılan toplumsal muhalefeti tümüyle bitirmek. Bunun önemli bir bileşeni olarak da hukukçu muhalefetini bitirmek.

    Zaten yargı tümüyle ele geçirilmiş durumda. Türkiye’de bir yargı yok. Yargı adıyla organize olmuş bir infaz çetesi söz konusu. Savcılılar, sulh ceza hâkimlikleri bir infaz çetesi/birimi olarak görev yapıyorlar. Bağımsızlığını ve muhalif etkinliğini yürüten sadece avukatlar kaldı. Bunu bitirmek için iktidar yer yer çeşitli adımlar atıyor. Kasım 2016’da hukukçu dernekleri kapatıldı. Barolardan ciddi bir tepki görmedik. Eylül 2017’den itibaren avukatlar tutuklanmaya başlandılar, barolardan yine ciddi bir tepki görmedik. O süreçte baro başkanımızla yaptığımız görüşmede şunu söyledik; tek tek tutuklanan avukatlar veya kapatılan hukukçu dernekleri esasen baroların etrafındaki güçlü birer halkadır. Siz bu halkaların böylesine kolay bir şekilde kırılmasına sessiz kalırsanız, görmezden gelirseniz, yarın bu saldırı baroların kapısına dayandığında güçlü bir direnç imkânı bulamayacaksınız. Cumhurbaşkanı’nın Türk ve Türkiye adıyla başlattığı tartışma, aslında hukukçu muhalefetinin sindirilmesi girişimlerinden biriydi. Ancak iktidar onu öyle şekilde ifade etti ki, sanki mesele sadece bundan ibaretmiş gibi. Kendi belirlediği sahada top oynanmasını istedi. Metin Feyzioğlu zaten buna çok hevesliydi. Barolar, hukuk örgütlülüğü, avukat mücadelesi, savunmanın hakları gibi bir derdi olmadığı için o da tartışmayı Türk ve Türkiye eksenli bir mecrada tartışmayı tercih etti. Ancak şunun altını çizmek gerekiyor; iktidarın amacı Türkiye kavramıyla, Türk ifadesiyle ilgili değil, iktidarın derdi bu tartışmayla perdeleyerek esasen TBB’yi silikleştirmek, etkisizleştirmek, daha da hareket edemez bir pozisyona getirmek, baroları da aynı şekilde sindirmek ve itiraz edemez bir pozisyona getirmekti. Barolara yönelik bu saldırıyla ilgili bir mihenk taşı seçmek gerekirse; OHAL’i, 20 Temmuz 2016 darbesini başlangıç seçebiliriz. Hukukun tümüyle rafa kaldırıldığı OHAL darbesinin devamında Kasım 2016’da hukuk derneklerinin kapatılması, Eylül 2017’den itibaren avukatların tutuklanmasının bir devamı olarak bugün o saldırı baroların kapısına dayanmış durumda. Geriye dönüp saldırıyı nereden aldıysak direncimizi ve muhalefetimizi oradan örebiliriz diye düşünüyorum.

    B.İ.: Peki bu dediklerinize göre 24 Şubat’ın bu durumları, bilinçli olarak es geçtiğini söyleyebilir miyiz?

    G.Y.: Evet, Recep Tayyip Erdoğan tartışmayı bir alana hapsetti, Metin Feyzioğlu da hem kötü bir hukukçu hem berbat bir siyasetçi olarak oraya hapsoldu ve tartışmayı o eksende yürüttü. Bu anlamda 24 Şubat’taki Ankara buluşması çok kötü bir mitingdi. Metin Feyzioğlu’nun kişisel şovuna dönüşmüş, buna dönüştürülmeye çalışılan bir mitingdi. Ancak şunun altını çizmek gerek, Ankara’da binlerce avukat toplandı. O toplamın oluşmasını, avukatların oraya gitmesini sağlayan, emektarlığını yapan, Türkiye’nin her yerinden, ilerici, devrimci, demokrat çağdaş hukukçuları, bu ülkenin en direngen en canlı avukatlarıydı; fakat bu canlılık ve bu emek, Metin Feyzioğlu’nun kötü siyasetçiliğine kurban gitti. Burada hukukçu hareketinin sosyalist sol damarını temsil eden avukatlar olarak bizim de çok büyük eksikliğimiz var. Bu tartışmalar esasen iki gerici grup arasında yürüyor. Hukuk açısından söylersek bir tarafta iktidarın yürüttüğü saldırı ve tartışma varken, karşısında Metin Feyzioğlu ve ekibinin başı çektiği ırkçı eksenli bir tartışma grubu vardı. Burada bizim hatamız; hukukçu muhalefetinin kendi kürsüsünü oluşturacak, hem derneklerimize, hem savunmaya, hem barolara yönelik saldırıyı doğru bir yerden kavrayıp, doğru bir kürsüde ifade edecek, bir örgütlülüğü bir organizasyonu gerçekleştiremememiz.

    B.İ.: Bu toplantıya ilişkin ilerici, solcu olarak nitelendirebileceğimiz avukatlar arasında da görüş ayrılıkları oldu.

    G.Y.: Biz ÇHD olarak bunun Metin Feyzioğlu’nun şahsi mitingine dönüşeceğini öngörerek gitmeyeceğimiz açıkladık; fakat gitmemek bir mesele değil, eksikliğimizi tamamlayabilirdik. Böyle zamanlarda daha cesur olmak gerekiyor. Bence en büyük eksikliğimiz buydu. O toplantının kendisi de dâhil Türkiye’de hukuk mücadelesini, savunmanın maruz kaldığı saldırılarla ilgili mücadeleyi yürüten bizleriz. Ülkenin sol, sosyalist, devrimci, avukat ve hukukçu camiası bu mücadelenin en canlı kesimini oluşturuyor; fakat biz toplantıya katılmayacağımızı açıklamakla yetindik. Biz şunu yapabilirdik, sadece ÇHD için söylemiyorum. Bu ülkenin gerçek manada hukuk mücadelesini omuzlayan hukuk örgütlülükleri olarak, daha cesur davranıp, barolara ve savunmaya dönük saldırıya karşı ne yapılması gerektiği, nasıl durulması gerektiğine ilişkin kendi sözümüzü ifade eden bir mecra yaratabilirdik, bir kürsü kurabilirdik. Gerçek bir çıkış yakalayabilirdik, biz onu yapamadık.

    B.İ.: Şunu da sormak gerek, tutuklu avukatlarla ilgili olarak, baroların, barolar birliğinin müdahalesizliğinden bahsettik; ama ilerici avukatların, bu bağlamdaki hukuk örgütlerinin içine giren diğer avukatların bu sürece ne kadar müdahil olduğunu, dayanışmanın ne düzeyde kaldığını da konuşmak gerek. Cumhuriyet Gazetesi ile ilgili yargılamada avukatlık görevi ile ilgili olmasa da hukuksuz bir biçimde tutuklu yargılanmış avukat meslektaşlarımız için bir adalet nöbeti başladı. Elbette çok değerli bir çalışma. Ancak 22 tutuklu meslektaşımızla ilgili mücadelede bunu ön planda ele alıp almadığını, bunun ne düzeyde olduğunu nasıl değerlendirmek gerek?

    G.Y.: İktidar en başta bizlerin, hem hukukçu örgütlenmeleri hem toplumsal örgütlenmeler hem de sınıf örgütlenmeleri açısından muhalefetin her odağına karşı geliştirdiği bu saldırılarda önemli bir şey yapar. Bizim kurumsallığımızı dağıtır. Kurumsallığı dağıtılmış, birlikteliği, çalışma bütünlüğü, geçmişe dönük hafızası dağıtılmış örgütlenmeler nihayetinde çalışamaz duruma ya da layıkıyla çalışamaz duruma gelirler. Etkinliğini yavaş yavaş yitirmeye başlarlar. 24 Şubat meselesiyle de ilgili bunu ifade etmeye çalıştım. Bizim İstanbul’da çeşitli gruplar halinde güçlü bir hukukçu muhalefetimiz var. En azından böyle bir potansiyele sahibiz. Çeşitli adlarla, çeşitli amaçlarla faaliyet yürüten hukukçu örgütlenmelerimiz var. Ama son derece dağınık, merkezi planlar üretmekten, merkezi programlar üretip, gerek toplumsal davaları, gerek işçi sınıfıyla ilgili meseleleri, gerek savunmaya yönelik saldırılarla ilgili konuları, bir bütünlük içerisinde bir kurumsallık içerisinde, güçlü bir hamleye dönüştürecek ortak kurumsal bir yapımız yok. Tüm bu fiziksel ve ideolojik saldırılar sol muhalefetin ortak kurumsallığını dağıtmak için yapılır. Yaşadığımız şey biraz bu, dağınık bir örgütlülüğe sahibiz. Tutuklu avukat arkadaşlarımıza sol ilerici hukuk örgütlenmelerinin, meslektaşlarımızın tamamı sahip çıkıyor. Küçük veya büyük. Kimisi hapishaneye gittiğinde ziyaret ediyor, kimisi tüm mesaisini bu işe harcıyor; ama nihayetinde bir yerinden bu işi sahiplenmeye çalışıyor. Bunlar küçük küçük; ama çok anlamlı, çok değerli müdahaleler. Ancak şunu yapmamız gerekiyor; sizin dediğiniz gibi bu kadar ilerici avukat tutukluyken, işkenceye maruz kalıyorken, tecritte tutuluyorken acaba yeteri kadar ses çıkarıyor muyuz? Onları o tecrit hücrelerinden çekip almak için, seslerini dışarı duyurmak için yeteri kadar müdahale ediyor muyuz? Kesinlikle hayır. Bunu ÇHD olarak biz de yapamıyoruz.

    Ama ÇHD dışındaki hukuk örgütlülüklerindeki dostlarımız da bunları yapamıyor. Böyle bir eksikliğimiz var. Niyetimizle alakalı değil. Maruz kaldığımız darbeleri göğüsleyememekle, güçlü bir kurumsallık yaratamamakla ilgili sorunlarımız var diye düşünüyorum.

    B.İ.: Peki tüm bunlarla ilgili olarak nasıl bir çözüm geliştirebiliriz? Aslında yukarıda biraz giriş yapmış olduk.

    G.Y.: Aslında kavramla ifade edersek ben çok birlikçi birisi değilim; ama beraberlikçiyim. Hem toplumsal muhalefet hem sınıf muhalefeti, hem de hukukçu muhalefeti açısından farklı farklı odakların varlığını ve mücadelesini kendi perspektifi çerçevesinde yürüttüğü mücadeleyi çok anlamlı, değerli buluyorum. Burada ÇHD’yi, Özgürlükçü Hukukçular Platformu’nu bir odak olarak kabul etmeliyiz, Adalet nöbeti ekibini bir odak olarak kabul etmeliyiz. Hangi isimle, hangi tarzda bir araya gelmiş olursa olsun sol içinde her bir hukukçu örgütlenmesini, bir parça, bir muhalefet odağı olarak kabul etmeliyiz. Eksiklik şu; küçük gruplarımız anlamlı ve değerli. Ancak bunların mücadelesini ortaklaştıracak daha üst kurumsal yapılara da ihtiyaç var. Hukukçu siyaseti de az önce ifade ettiğimiz gibi esasen burjuvazinin iki kliği arasında ilerliyor. Bir tarafta dinci faşist bir klik, diğer tarafta ulusalcı faşist bir klik. Birbirine karşıymış gibi duran; ama esasen kapitalist saldırganlık, savaş, işçi sınıfına dönük saldırılar, doğanın yağmalanması konularında birbirlerinden özü itibariyle hiçbir farkı olmayan iki klik arasında bir siyaset tartışması varken; biz halkçı, ilerici hukukçu muhalefeti olarak, kendi kürsüsünü oluşturan, kendi sözünü söyleyen bir perspektife de sahip değiliz, bir inanca da sahip değiliz. Bunun için güçlü ve cesur adımlar da atmıyoruz. Böyle önemli bir eksikliğimiz var. Belki bu eksikliği tamamladığımızda yol almış olacağız.

    B.İ.: Son olarak neler eklemek, söylemek istersiniz?

    G.Y.: Şunu belirtmekte fayda var. Tutuklu avukatlar neden tutuklu? Yayınlarımızı takip eden herkes için bilgi olması açısından söylemek lazım. Avukat arkadaşlarımıza yönelik iddia örgüt üyesi oldukları yönünde. Avukat arkadaşlarımız hâlihazırda bu iddiayla ilgili zaten yargılanıyorlar ve tutuksuz yargılanıyorlar. ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, Genel Merkez yöneticisi Barkın Timtik, İstanbul şube yöneticisi Ebru Timtik gibi arkadaşlarımız zaten 2013 yılında gözaltına alındılar, 14 ay tutuklu kaldılar ve yargılamanın bir aşamasında tahliye edildiler. Suçlama örgüt üyeliğiydi. 2017’ye geldiğimizde aynı avukat arkadaşlarımız yanlarına diğer avukat arkadaşlarımız da eklenerek yine örgüt üyeliğiyle gözaltına alındılar, yine tutuklandılar. Delil ve iddianın aynı olduğu iki yargılama devam ediyor. 2013 yılında başlayan yargılamanın en temel delili Hollanda- Belçika belgeleri. Bu belgelerde avukatların da isimlerinin geçtiği iddia ediliyor. Bu yargılama İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor. Bizler defalarca bu belgelerin dosyaya getirilmesini talep ettik. Yıllardır bu belgeler dosyaya getirilmedi. Çünkü böyle bir belge yok. 2017 yılında tutuklandıkları dosyaların da en önemli dayanağı yine Hollanda-Belçika belgeleri ve tanık ifadesi. Tanık şunu söylüyor, şu avukatla yıkımlara karşı halkı bilgilendirme faaliyeti yaptık, şu avukatın hapishanelerle örgüt arasında kuryelik yaptığını düşünüyorum diyor, biliyorum demiyor, kanaatini söylüyor, Tek delille; bir tanığın kanaatinden, tahmininden, ibaret delille 20 avukat tutuklu. ÖHP’li iki arkadaşımız da ayrı dosyalardan, ancak aynı ciddiyetsizlikteki yargılamalarla tutuklu. Savcılığın elinde bu konuda güçlü bir delil olsaydı en başından itibaren kamuoyuna da açıklanırdı. Çünkü onların dosyanın gizliliği dediği şey avukatlara karşı gizlilik yoksa elindeki en ufak delili açıklamaktan, yandaş basına veriler sunmaktan, bir takım argümanları aktarmaktan hiç geri durmuyorlar. Kamuoyuna yönelik tek bir açıklama yapamıyorlar. Çünkü ellerinde inandırıcı hiçbir delil yok. Peki neden tutuklular? En başta söylediğimiz meselelerden…

    İktidar OHAL ile birlikte bir bütün olarak muhalefet eden herkesi susturmayı ve sindirmeyi amaçlıyor. Bunun içinde avukat örgütlülüğünü, hukukçu örgütlülüğünü toplumsal muhalefetin önemli bir parçası olarak görüyor. Bunu ezmenin bir yolu olarak da avukatları tutuklamayı, hukukçu örgütlülüklerini dağıtmayı, kapatmayı, mümkünse baroları da kapatmayı veya ele geçirmeyi amaçlıyor. Meseleyi ve saldırıyı buradan algılamalıyız. Muhalefetimizi de buradan örmeliyiz diye düşünüyorum.

    B.İ.: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.