Kategori: Söyleşiler

  • Hukuk ve Sanat : “Savcı Bey” Atilla Hekimoğlu ile Kahve Sohbeti

    Yargı mekanizmasının giderek işlevsizleştiği bir dönemde etik değerlere, evrensel hukuk ilkelerine sahip çıkmaya devam eden çok kıymetli hukukçulardan biriyle beraberiz bu sayımızda… İsmet Atilla Hekimoğlu, savcılıkla başlayıp, hakimlik ve avukatlıkla devam eden 50 yıllık meslek hayatında adalete olan inancı ile mücadeleyi hiç bırakmamış bir hukuk üstadı… Yıllardır meslekte yaşadığı anılarını, anı-roman tarzında en gerçek hâliyle yansıtmaya karar verince ortaya “Savcı Bey” adlı sıcak ve samimi dille yazılmış güzel bir kitap ortaya çıkmış. Atilla Bey’le hem kitabını hem de o dönemi konuştuğumuz söyleşimizi okurlarımızla paylaşıyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

     

    Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

    1948 yılında Hopa’da dünyaya geldim, babamın memuriyeti nedeniyle okul yıllarımda Gümüşhane, Trabzon, Zonguldak Çaycuma ve Karabük gibi çeşitli şehirlerde okudum. 1965 yılında İstanbul Hukuk Fakültesinde yükseköğrenime başladım. Ailemin maddi durumu zayıf olduğundan hem okuyup hem çalışmak zorunda kaldım. İstanbul liselerinde edebiyat ve coğrafya derslerinde vekil öğretmenlik ve maliyede memurluk yaparak tahsilimi tamamladım. 1971 yılında mezun oldum, askerlik dönüşü 1974 yılında hâkimlik sınavına girip kazandım ve 1975 yılında Şavşat Cumhuriyet Savcısı olarak tayin olmamla meslek hayatıma başladım. 12 yılım Şavşat, Oğuzeli ve Karabük’te savcılık görevinde geçtikten sonra Yargıtay tetkik hâkimliği günlerim başladı. 1989 yılında İstanbul’a hâkim olarak tayin olunca, sulh ceza, asliye ceza ve ağır ceza hâkimliklerinde görev yaptım. 2008 yılında ağır ceza hâkimliğinden emekli olarak avukatlık mesleğine geçiş yaptım. Hâlen avukat olan oğlum ve gelinimle birlikte çalışmaya devam ediyorum.

    Kitabınızda ilk atama yeriniz Şavşat’ta başlayan meslek hayatınızın Oğuzeli ve Karabük duraklarında devam eden hikâyesini okuyoruz. Sizi bu anılarınızı yazmaya iten, bu anılarımı yazmalıyım dedirten neydi?

    Cumhuriyet savcısı olarak başlayıp, hâkimlik ile devam eden meslek hayatım, bana bu meslekte birçok birikim sağladı. Özellikle mesleki açıdan olgunlaştım, hayat da bizi bir parça olgunlaştırdı. Mükemmel bir hâkim olduğumu söyleyemem, her insan gibi benim de zafiyetlerim muhakkak ki olmuştur. Ama elinden geldiğince hata yapmadan, görevimi mükemmele yakın bir şekilde yapmaya özen gösterdim. Bu birikimlerimi yeni kuşaklara aktarmayı öteden beri düşünüyordum. Bu işe, Cumhuriyet savcılığında geçen 12 yılımı kitaplaştırarak başladım ve “Savcı Bey” adı altında anı-roman tarzında en gerçek hâliyle yansıtmaya çalıştım. Amacın genç kuşaklara özellikle 1970- 1980’li yıllardaki yargı sistemini göz önüne sermek, bugünkü durumla farklılığını ortaya koymaktı. Bunu yaparken de anıları yorum yapmadan vermeye çalıştım, yorumu okuyucuya bıraktım.

    Kitabınızın edebi olarak anılar biçiminde yazıldığı için akıcı olduğu hemen söylenebilecek ise de teknik olarak da başarılı olduğunu düşünüyorum. Anıları seçme, anılarınızda yer alan karakterleri betimleme ve ayrıntıları verme biçiminizde edebi bir olgunluk olduğundan bahsediyorum. Anılarınızı kitap olarak çıkarırken nasıl bir çalışma içinde oldunuz? Biraz yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Edebi olarak beslendiğiniz kaynaklar var mıdır?

    Lise yıllarımda edebiyatı çok severdim, özellikle divan edebiyatına meftundum. Edebi olarak beslendiğim belli bir kaynak söyleyemesem de, asıl kaynak okuduklarımın bende bıraktığı izlerdir diye düşünüyorum.

    Kitap yazmak da yılların içinde biriken deneyimleri gençlerle paylaşmak için hep arzuladığım bir şeydi. Kitap yazmaya karar verdikten sonra, anıları düşünmeye başladım, hatırladığım her şeyi küçük kâğıtlara not alıyordum, sonra onları müsvedde olarak yazdığım bir deftere geçiyordum. Bu süreç yaklaşık 3-4 senenin çalışmasıdır. Sonra bu müsveddeleri oğluma, gelinime, sekreterime dikte ettirerek kitap hâline getirdim. Ama hatırlayamadığım kim bilir daha neler vardır. Bence bir kişiye verilen en büyük hediye hafıza ve zekadır. Karabük Demir-Çelik Lisesinde okuduğum yıllarda lisedeki edebiyat öğretmenimiz Nihat Memik vardı. Kendisi çok iyi bir edebiyatçıydı ve inanılmaz bir hafızası vardı. Okul sonrası 1968-69 yıllarında bir defa otobüste karşılaşıp iki çift laf etmiştik. Yıllar sonra sanırım 2011-2012 senelerinde, kendisiyle bir pilav gününde karşılaşmıştık. Bu kadar az karşılaşmamız olmasına rağmen, 90 yaşlarında olan Nihat Hocamızın beni görür görmez “ooo Atilla nasılsın” diyerek beni hatırlaması çok şaşırtmıştı. Hatta bununla da kalmayıp bana “Sen Fuzuli’nin Şikâyetnâmesini ezbere okurdun.” demez mi? Nihat Hocamdaki gibi bir hafızam olsaydı, kitabımın içeriği daha zengin olabilirdi. Savcılık dönemim de epey gerilerde kaldığı için hatırlayabildiklerimi aktardım, ama sosyolojik olarak, psikolojik olarak önem taşıyacak nitelikte kim bilir daha ne anılar vardı.

    Kitabınızdaki anılarınızın arka planında 1980 darbesini de kapsayan bir siyasi dönemi ve bu siyasal iklimin toplum nezdinde yarattığı sonuçları da görüyoruz. Sağ-sol çatışması nedeniyle önünüze gelen dosyalardan, ensest bir tecavüz nedeniyle hamile kalan kızın yine ailesi tarafından öldürülmesine dair bir olaya kadar önünüze gelen tüm bu dosyalar, aslında bir yandan da Türkiye panoraması. Bu anlamıyla deneyimlerinizden yola çıkarak, bugün Türkiye’deki suç tiplerinin arttığını veya suçların vahşileştiğini düşünüyor musunuz? Sizce bunda cezasızlığın ve savcıların ya da bir bütün olarak yargı mekanizmasının yeri nedir?

    Muhakkak ki Türkiye’nin eski yıllarında yani benim mesleğe başladığım ilk yıllarda da çok iğrenç, çok irrite edici, toplumu geren suçlar vardı; ama bugün bunlar çok daha yaygın bir hâl aldı. Aslında suç ve suçluyu inceleyen akademisyenler sanıyorum şu konuda hemfikirdirler; suç ve suçlu aslında o toplumun bir olgusu, o toplumun içinden çıkıyor. Hangi suçluyu kazısanız altından insan çıkar. Bu yönüyle bakarsanız, insanlar doğduklarında suçlu değillerdir, yaşadıkları toplum onlara şekil vermiştir. Yani onların suçlu veya suçsuz bir yaşam sürdürmeleri, iyi veya kötü insan olmaları, düzgün veya dolandırıcı olmaları, bunları belirleyen, içinde yaşadıkları toplumdur. O toplumdan aldıkları eğitimle kendi karakterleri yön bulur. Zaten bütün meslek hayatımda şunu hiçbir zaman unutmadım, her suçun altında toplumun müterafik kusuru vardır. Çünkü o kişinin yetişmesinde toplumun, yani toplumu organize eden devletin kusuru olmasa, bu suçlar ya işlenmez yahut da asgariye inerdi. Mesela bir örnek olarak, kitabımda da bahsettiğim, Şavşat’taki iki kardeşin hikâyesini verebilirim. Şavşat’ta anne ve babasını kaybetmiş 11 ve 16 yaşlarında öksüz ve yetim iki kardeş, bir gece bakkalın camını kırıp bisküvi çalıp karınlarını doyurdukları için hırsızlık suçundan yakalanmışlardı. Şimdi anne-baba yok, hamallık yaparak, onun bunun işini görerek geçimlerini sağlıyorlar, ortalıkta kalmışlar. Devlet bunlara sahip çıkmadığı için, yaşam mücadelesini ve açlık içgüdüsünü bastırabilmek için bir şeyler çalıyorlar. Devletin burada çok ağır kusuru var. Nitekim o hâkim arkadaşımın da karar verirken gözleri dolmuştu ve “Sen niye utanıyorsun oğlum, seni bu koşullarda sokaklarda bırakan devlet utansın.” demişti, hatta bu yüzden o hâkim arkadaşımız da soruşturma geçirmişti. Ama evet devlet utanmalı, o her şeyden önce bir çocuk. Kaldı ki yetişkin de olsalar, hâkimler savcılar olarak değerlendirme yaparken devletin müterafik kusurunu yine de gözetmek durumundayız. Victor Hugo’nun Jean Valjean veyahut Dostoyevski’nin Raskolnikov karakterleri birer suçlu tipi olarak görünüyorlar ama onların yetişme tarzını ele alarak, o toplumun müterafik kusuru nedir ona bakmak lazım… Yargı sistemi içinde yer alan kişilerin suç ve suçluya bakış açılarını değiştirmedikleri sürece mesafe alamayız. Bunu şunun için söylüyorum: Sadece ilkel toplumlardaki gibi, devlet suç işleyenden intikam almak için ceza veriyorsa, bu hiçbir zaman doğru bir tutum değildir. Modern toplumlarda cezalandırmadan beklenen amaç nedir, o kişiyi eğitmek ve bir daha suç işlemeyecek hâle getirmek… İşte devlet ve toplum bunu yapabiliyorsa, o toplum modern bir toplumdur diyebiliriz. Ben meslek hayatım boyunca konuya bu yönüyle baktım.

    Günümüz Türkiye’sinde de bakış açısını değiştirmeyen, tamamen göz ardı eden bir yargı sistemi var. Her suçlu aslında bir insandır, ona öyle bakmak lazım ve onun suç işlemesindeki gerçek nedenleri ortaya koymak lazım. Sadece ceza vermekle hiçbir şeyi halledemeyiz.  Elbette suç hiçbir zaman sıfıra inmez ama önemli olan en aza indirebilmektir. Bunun yolu da önce eğitimden sonra da ekonomiden geçer. Bunları sağlamadıktan sonra suç ve suçlu her zaman toplumda ön planda yerini alacaktır diye düşünüyorum.

    Göreve başladığınız yılların Türkiye’sinde, en ücra köşelerde karşılaştığınız insanların arasında, cehalet ve geri kalmışlığın yanında, o dönemin zorlu şartlarına rağmen, kendilerini yetiştiren, eğitime, okumaya önem veren pek çok aydın kişiler de olduğunu görüyoruz. Özellikle köy enstitüsü eğitiminden geçmiş olan bu kişiler, doğdukları memleketlerine geri dönerek kendi yörelerine katkıda bulunmayı seçmişler, kendi memleketlerini kalkındırmaya çalışmışlar. Günümüzde benzer yaştaki gençlerin, ilk fırsatta yurt dışına gitme hayalleri kurduklarını düşünürsek, siz bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

    1970-80’li yıllar Türkiye’nin mağduriyet yıllarıydı. Nitekim o yıllardaki adliyelerin ahırdan bozma yapılar olduğunu söylemek de abartı olmaz. Karabük’te geçici görevle gittiğim adliye, gerçek bir ahırdan bozmaydı. Ulaşım imkanları çok zordu. İki arabanın geçemeyeceği yollardan Şavşat’a ev eşyalarımı ne zorlukla taşıdığımı hatırlıyorum. Ama tüm bu olanaksızlıklara rağmen hukuk çok daha isabetli bir yolda ilerliyordu. Şimdi pek çok olanaklara kavuşmuş olduğumuz düşünülebilir, ancak bununla orantılı biçimde ileri gitmesi gereken yargı sistemi maalesef çok çok geriye düşmüştür. O yıllarda yapılan istatistikler yargıya olan güveni en üst seviyede gösterirken iken, çok yakın bir zamanda yapılan istatistiklerde, toplumun yargıya güveninin %2,5 seviyesine düştüğünü duydum ve bundan büyük utanç duydum.

    Yine o yıllarda mahrumiyet bölgelerinde olmalarına rağmen insanların asgari ölçülerde eğitimli ve kültürlü olduklarını müşahede ettim. Toplumsal ilişkiler daha sağlıklıydı, insan ilişkilerindeki olgunluk ve eğitimin yaygın oluşu beni çok duygulandırırdı. Şavşat bölgesinde hemen hemen okuma yazma bilmeyen yok gibiydi. Erkekler genellikle öğretmen, kızlar ise ebe, hemşire olmak için asgari ölçülerde eğitim alırlardı. Tabiat koşulları da başka çıkış imkanlarına el vermiyordu. O mahrumiyet koşullarında geçirdiğim yılları hayatımın en güzel yılları olarak anıyorum, çok güzel insanlar tanıdım oralarda. Kitabımda epey uzun bahsettiğim zabıt kâtibi İsmail Hakkı Bey, böyle bir insandı mesela. Ankara’da bakanlıklarda mevki sahibi bir devlet memuru olabilecek iken memleketine dönmüş biriydi. Kendini her konuda çok iyi yetiştirmişti. Mesleğimin ilk yıllarında, onun tecrübeleri bana çok yol gösterici olmuştur.

    Bugün yurt dışına gitmeyi seçen gençleri suçlayamıyorum. Evet eğitim seviyesi ve eğitim olanakları eski yıllara nazaran oldukça yüksek, üniversite eğitimini tamamlayan çok sayıda genç var ama bunun karşılığını toplumda göremiyorlar, iş imkânı bulamıyorlar, dolayısıyla kendilerini yurt dışına atarak hayatlarını orada sürdürmeye çalışıyorlar. Bu yönüyle baktığımızda politikacıların, yöneticilerin ülkeye fazla katkıda bulunmadıkları ortaya çıkıyor. Çocukları eğitiyoruz ama karşılığında iş imkânı yaratamadığımız noktada, bunun sıkıntıları sosyal boyutlarda çok daha fazla oluyor. O yüzden gençleri hiç yadırgamıyorum. Yurt dışında bilimsel ve akademik anlamda gençlere sağlanan imkânlar daha fazla. Eğer bir çalışma üretiyorsan, devlet öğrencilere maddi destek bile veriyor. Oysa Türkiye’de böyle şeylerin önü açık değil. Biraz çaresizlikten gidiyorlar gibi. Maalesef ülkemiz, toplumumuzdaki eğitim ve kültür düzeyinin artmasına paralel bir politik olgunluk geliştirememiştir. Bunu da izlemekten üzüntü duyuyorum.

    Kitabınızda Karabük’te görev yaptığınız dönem yaşadığınız bir olayın adalete olan inancınızı ciddi bir şekilde sarstığından bahsediyorsunuz. 1980 darbesinin ardından kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde, hakkında hiçbir delil olmadığı hâlde 3 yıl tutuklu kalan 18 yaşındaki bir genç kızın 3 yılın sonunda Yargıtay Ceza Genel Kurulundan beraat etmesi sizi çok etkilemiş. Ülkemizde bu şekilde hayatı karartılan çok insan var maalesef. Bu olaylar karşısında adalete olan inancınızı korumayı nasıl başardınız?

    İşte çöküşün başladığı o zamandan belliydi. 80 dönemi Türkiye için önemli bir kırılma noktasıdır. Ondan sonra da gelen iktidarlar, gerek Özal dönemi olsun, gerek koalisyonlar dönem olsun, gerekse son 20 küsur yıldır başımızda olan iktidar dönemi olsun geri adım atma konusunda adeta birbirleriyle yarıştılar. Sıkıyönetim mahkemeleri kuruluyor, başına da kendilerinin beceremeyeceklerini düşündükleri için sivil hâkimleri getiriyorlar, ama bunların yanında yöresinde hep albay-yarbay hâkimler var o başkanların. En olumsuz kafa yapısına sahip olan meslektaşlarımızı o mahkemelerin başına getirdiler. Bunlardan biri de bahsettiğiniz olayın geçtiği yer olan Gölcük Donanma Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin başındaki kişiydi. 18 yaşındaki kızın yargılaması o mahkemede yapıldı. Kızın abisi o dönemin solcularındanmış, yurt dışına gitmiş. Onu yakalayamamışlar, kız kardeşini alıp getirmişler. Kız da demir-çelikte memuriyet işine yeni girmiş. Evde bir Vedat Türkali romanı bulmuşlar, bir de 5-6 sayfalık demir-çelik işçilerinin ekonomik durumunu inceleyen bir değerlendirme raporu. Bunların hiçbiri kıza ait değil. Ben takipsizlik kararı verdim, çünkü delil falan yok ortada. Ancak birileri konuyu takip etmiş, askeri savcılığa bilgi vermiş, askeri savcılık dosyayı bizden istedi, inceledi ve davayı açtı. Baba-kız yanıma geldiler, akıl danıştılar, tutuklanır mı diye sorduklarında ben hiç ihtimal vermediğimi, zaten delilin olmadığını söyledim. Fakat maalesef düşündüğümüz gibi olmadı, baba Gölcük’ten Karabük’e yalnız döndü, bunları da bana ertesi gün iki gözü iki çeşme anlattı, genç kız memuriyetinden derhal ihraç edildi ve 2,5 sene tutuklu kaldı. Yargıtay kararı bozdu ve bozarak tahliye kararı da verdi. Gene bana geldiler, tutuklanır mı endişesiyle. Bu kez de “Yok canım olur mu öyle şey, Yargıtay bozarak tahliye etmiş.” demişsem de iş yine öyle olmadı; eski kararda direnme veren mahkeme kızı yine tutukladı, bir 6 ay da öyle geçti. Yargıtay Ceza Genel kurulu tabii ki kararı yine bozdu, ama kızcağızın tüm hayatı mahvoldu.

    Bunları görünce hâliyle olumsuz düşüncelere kapılıyorsunuz; ama yılmamak lazım, mücadele etmek lazım. Gene buna benzer bir şey 70’li yıllarda başıma gelmişti. Demir-çelik işletmeleri bünyesinde milyonluk bir yolsuzluk olayı ile ilgili soruşturma başlatmıştım. 3 sene boyunca devletin Demir-çelik işletmelerini adeta soymuşlar. Bu işin başındakilerin, ihale verilen firmanın başındaki kişi ve Demir-çelik’in kendi içindeki 3 müdür olduğunu tespit ettim ve ifadelerini alıp tutuklanmaları için sevk ettim. 4 kişi tutuklandı ve kıyamet koptu. Hemen ertesi gün beni müsteşar bey aradı, benden bilgi aldı. Ben de gereğini yaptığımı anlatırken, müsteşar benden hâkimle görüşüp tahliye etmelerini istemez mi? Ben bunu yapamayacağımı söyledim,  telefonu alı al moru mor şekilde kapatmışım ki etrafımdakiler bana ne olduğunu sordular hemen. Velhasıl müsteşar bey hâkime bir şekilde ulaşmış, gereken talimatlar verilmiş ve alelacele hazırlanan bir tensiple bir hafta sonraya duruşma günü verilip ve hepsi tahliye edilmişti.

    İşte bu gibi şeyler tabi ki adalet inancımızı zedeliyor, ama ben açıkçası içinde kalarak mücadele etmenin daha etkili olacağını düşündüm. Yel değirmenlerine karşı Don Kişot gibi savaştık, bugünlere kadar geldik. Bu sorunları yaratan kendi içimizden de değil, bize dışardan monte ediliyor, kendi kendimizi idare eder hâle gelmediğimiz sürece, bağımsız bir ülke olmadığımız sürece de bu değişmez diye düşünüyorum. Gençliğe dinamizmini kaybettirdiler, ben bugünleri göreceğimizi hiç düşünmezdim ama maalesef çok daha kötü bir duruma getirdiler ülkemizi.

    Okuduğumuz kitap savcılık yıllarınıza ait anılardan oluşuyor. Bildiğimiz kadarıyla mesleğin ilerleyen yıllarında hâkimlik yaptınız ve hâlen avukatlık mesleğini icra etmektesiniz. Bu yıllara ait anılarınızı da yayımlamayı düşünüyor musunuz?

    Ben 1987-2008 yılları arasında hâkimlik yaptım. Hâkimlik dönemim daha yakın olduğu için anıları toplamakta o kadar zorlanacağımı sanmıyorum. Yakında bu kitapla ilgili çalışmalara da başlayacağım, üstelik bu sefer, ilk kitabın yazılma sürecindeki acemilikleri de yapmayacağımı, daha hızlı yol alacağımı da düşünüyorum.

    Size bu keyifli sohbetiniz için çok teşekkür ederiz. Yeni kitabınızın röportajında yine buluşmak dileğiyle…

  • Yuvarlak Masa: Akademinin Sorunları

    Bu sohbetimizde, akademiyi, akademinin sorunlarını üniversitelerde çalışanlar gözüyle ele almaya çalıştık. Derginin hazırlanmasında emek veren hocalarımız yanında, pandemi nedeniyle online olarak gerçekleştirdiğimiz yuvarlak masa söyleşimizde görüşlerini bizlerle paylaşmayı kabul eden Barkın Asal, Cemil Ozansü, Cemile Turgut ve Şeyma Sağdıç hocalarımıza çok teşekkür ederiz.

     

     

     

    Hande Heper: Herkese öncelikle katılımları için teşekkür etmek istiyoruz. Bugün elimizden geldiği kadarıyla akademide çalışma yürütenler olarak, akademinin sorunlarını ele almaya çalışacağız. İsterseniz öncelikle akademide çalışma koşullarına ilişkin sorunların tespitiyle başlayalım. Cemil hocam ilk sözü size vermek isterim.

    Cemil Ozansü: Akademide çalışma koşulları denildiğinde hâlâ (hukukçular içinde Barkın ile bana) bize soru yöneltilmesinin sebebi 2008-2009 yıllarında verdiğimiz mücadele, yani şu bilindik (50/d karşıtı) eylemlerdi. O zaman, o koşullarda başarılı olabilmiştik, en azından saldırıyı veya daha düzgün bir ifadeyle üniversiter yıkımı bir nebze durdurabilmiştik. 50/d eylemleri sadece başarılı bir savunma değildi, bazı kazanımlar dahi elde edilebilmişti. O zaman için sorunun kaynağı da şuydu: Daha 2008’de fırsat bulmuşken, üniversitelerden sol ve cumhuriyetçi geleneği tamamen temizlemek, kürsülerde köleleştirmeyi arttırmak istiyorlardı. Olamadı. Ancak bu kazanımlarımızın tamamına yakını 2016’nın uzun OHAL’inde tırpanlandı. Hatta sonunda o asistan hareketinin tüm öncüleri de “tırpanlandı”, KHK’landı.

    Barkın ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden uzaklaştırılmamızın üzerinden beşbuçukyılgeçti.Bunedenlegündelikçalışma hayatının sorunlarını bugün için dışardan gözleyebiliyoruz. İlk tespit olarak şunu ortaya koyabilirim: Vakıf üniversiteleri sistem içinde onların varlığından beklediğimiz tehlikeli sonuçları ortaya çıkardılar. Vakıf üniversitesi devlet üniversitesi ayrımı silikleşti, çalışanlar bakımından sistem, asgari müşterekte herkesi buluşturdu. Yani en geri noktada birleştik. Oysa devlet üniversitelerinin avantajı, burada örgütlenmenin daha kolay gerçekleşmesiydi, sendikalaşma vs. imkanları daha fazlaydı. Bugün için bu alanlarda epey bir gerileme söz konusu.

    Özgür bir akademisyenlik için, devletten ve sermayeden bağımsız faaliyet gösterebilmek gerekir. Bunun birincil şartı, akademisyenin mali güvencelerinin sağlanmasıdır. İş güvencesinin bulunduğu koşullarda kamuda çalışmak görece bir biçimde en yüksek garantileri temin edebilir. Bu koşulların yeniden ihya edilmesi gerekir. Proje asistanlığı veya burs temin edilerek yapılan araştırmacılık, sermayeye veya devletlere çok daha yüksek bir tâbi oluşu inşa etmeye yarıyor. İş güvencesinin bulunmadığı koşullarda “parayı verenin düdüğü çalması” mümkün hale geliyor. Akademik araştırmaların inceleme merceği, finansörün istediği mecralara ve istediği içeriğe yöneliyor. Bu durum sadece sosyal bilimlerde değil, fen bilimleri sahalarında bile gözlemleniyor. Bu kıskaç parçalanmaksızın gerçek bir üniversitenin inşa edilebilmesi mümkün değildir. Hatta bu durum böyle devam ederse (ki öyle gözüküyor) evrensel bir kurum olarak üniversitenin dünya ölçeğinde tarihten silinmeye başladığını da söyleyebiliriz. İşte, “ütopyasızlık çağının” pratik sonucu.

    Şeyma Sağdıç: Kendi adıma akademideki sorunları şöyle ayırmamız gerekir diye düşünüyorum: Akademik çalışmalardan kaynaklanan sorunlar ve iş yaşamı, üniversitede çalıştığımız yerlere dair sorunlar. Çalışma yaşamına ilişkin sorunların en büyük kaynağı bana göre görev tanımlarımız. Özellikle de asistanlar bakımından görev tanımımızın anlaşılmaması ya da net olmaması en büyük sorun.

    Özellikle benim gibi taşra üniversitelerinde çalışanlar açısından bu durum büyük bir sorun yaratıyor. Çünkü taşra üniversitelerinde akademik kültür, eksikli halde olsa bile bulunmuyor. Dolayısıyla araştırma görevlisinin ne yapıp yapamayacağına ilişkin olan büyük bilgisizlik ve bu bilgisizliğin kötü niyetle birleşmesi durumu, büyük bir sorun yığınına dönüştürebiliyor.

    İkinci ise, idari ve akademik çalışmanın çatışması. Neoliberal politikaların bir etkisi olan güvencesizliği de hemen ardına ekleyebiliriz. Bu sorun vakıf üniversitelerinde daha da büyük çünkü, iş sözleşmesiyle mi yoksa idari bir sözleşmeyle mi çalıştıkları hala netleşmemiş durumda. Devlet üniversitelerinde de benzer bir durum var, çünkü çok farklı kadro kategorileri var ve bunlar arasında güvencesiz kadrolar da bulunuyor. Güvencesizliğin getirdiği bir rekabet ortamı var. 50/d’li bir araştırma görevlisi 33/a’lı bir çalışma arkadaşıyla rekabet içerisinde. Bu durum da işyeri barışını çok olumsuz etkiliyor ve çalışma yerlerimizi, akademik etikten uzaklaşılan bir çalışma ortamına dönüşüyor.

    Cemile Turgut: Şeyma konuşurken not aldım, aklıma başka gelen hususlar da oldu ancak özellikle vakıf üniversitelerinde iş tanımının olmaması gerçekten problem. İş bölümünün olmadığı bir ortamda, bir kişiye iş veriliyor, o kişi işi iyi yaptığında süreklilik arz edecek şekilde üzerine kalıyor. Hatta diğer işler de o kişiye verilmeye başlanıyor ve iyi iş yapan adeta cezalandırılmış oluyor. Dolayısıyla bu durum hem adaletsizlik yaratıyor, hem motivasyonu düşürüyor.

    Bir diğer sorun da katı mesai saatleri. Örneğin kimi üniversiteler sabah 9, akşam 17 üniversitede olmayı zorunlu kılıyor, kart basılarak üniversiteye giriş-çıkış yapılıyor. İdare de ay sonunda giriş- çıkış saatlerine bakıp akademisyenleri “kart bastın/ basmadın, geldin/ gelmedin” baskılarına maruz bırakıyor. Kaldı ki bu uygulamalar mesleki verimliliği de olumsuz etkiliyor.

    Şeyma Sağdıç: Sadece vakıf üniversitelerinde olmuyor. Devlet üniversitelerinde de mesai uygulamasından kaynaklı mobbinge varan baskılar var, bu konuyla ilgili soruşturmalar açılıyor.

    Hande Heper: Ben hep, vakıf üniversitelerinde özel şirket mantığından dolayı, akademisyene “işçi” olarak davranılıyor diye düşünüyordum. Örneğin hatırlarsanız geçen günlerde bir vakıf üniversitesinde çalışan akademisyenler, bu konuda açıklama yaptılar. Ancak devlet üniversitesinde de iş saatleriyle ilgili sorunların bu boyuta geldiğini düşünmemiştim.

    Şeyma Sağdıç: Ne yazık ki artık devlet üniversiteleri de vakıf üniversitelerini aratmıyor. Özellikle performans değerlendirmesi üzerinden çok büyük bir baskı var. Hatta ben artık diyorum ki, vakıf üniversitesinde çalışayım; en azından yerimi, sınıfımı bilirim, ona göre haklarım için mücadele ederim. Çünkü devlet üniversitelerinde idarecilerin çok keyfi uygulamalarıyla karşılaşabiliyorsunuz.

    Gökçe Çataloluk: Ya, aslında herkes farkında, Cemil de söyledi. Devlet-vakıf ayrımı zaten artık bitti gibi. Çünkü vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerini neoliberalleştirmenin yolu olarak, modeli olarak kullanıldı. Artık devlet üniversitesi denen kurum da kamu kurumu/ kamu üniversitesi gibi işlemiyor. Sertifika programları, kurslar, webinarlar vs. ile kısmen özelleşti. Sonra mesela vakıfta performans sistemini denediler, şimdi devlet üniversitesinde uygulamaya başladılar. Eskisi gibi bir durum yok. Devlet üniversitelerindeki 50/d mücadelesinden sonra, o iş bitti; ayrım neredeyse yok oldu. Bir tek işte memurluktan kaynaklanan güvenceler var.

    Ahmet Mert Duygun: Evet, dediğiniz gibi devlet üniversitelerinde vakıf üniversitesindekilerle aynı uygulamaları görebiliyoruz. Örneğin devlet üniversitesinde de çalışma saatlerine riayet edilmesi, kart basılması, sadece bir gün okula gelinmemesine izin verileceğine ilişkin açıklamalar yapılıyor. Hatta bu kamuoyuna da yansıyan bir olayda gördüğümüz üzere sadece araştırma görevlilerine yönelik bu durum resmi yazıyla bildirilebiliyor. Burada çalışan akademisyenlerin tepkileri ölçülüyor, eğer çok tepki gelirse hemen geri çekilebiliyor, şimdilik.

    Aslında biliyorsunuz, geçen sene pandemi döneminde, vakıf üniversitesindeki akademisyenlerin ücretleriyle devlet üniversitesindeki akademisyenlerin maaşlarının eşitlenmesinin de içinde olduğu bir kanun çıktı. Herkes bu konuya odaklandı, ancak o kanunda bir başka hüküm de disiplin hükümleriyle ilgiliydi. Şu anki 2547 Sayılı Kanun’daki disiplin hükümlerine göre 20 gün üniversiteye gitmemek, kamu görevinden çıkarma nedeni. Bir de 9 günden fazla gelmemek disiplin cezası, 1 günden fazla gelmemek kınama cezası ile cezalandırılıyor. Aslında o hükümler 657 sayılı Kanunda vardı ve öğretim elemanlarına ilişkin hükümler de bu kanuna atıf veriyordu ancak Anayasa Mahkemesi bu atfı iptal etti ve dedi ki ‘Akademisyenlerin çalışma koşulları ve mesai şartları tamamen memurlardan farklı oldukları için bu hükümleri onlara uygulayamazsınız.’ Kanun koyucu çözüm olarak bu hükümleri “kopyala yapıştır” ile bahsettiğim kanuna koydu ve iptal davası açmaya yetkili olan yegane siyasal parti anamuhalefet partisi de bu hükümlere dava açmayı unuttuğu için, bu hükümler yürürlüğe girmiş oldu.

    Gökçe Çataloluk: Haberi çıktı, vakıf üniversiteleri maaş denkleştirmesi konusunun kaldırılması için fazlasıyla devlete bastırıyormuş. Doğruysa, bu üniversite sınavının barajının düşürülmesi de onlara bir taviz olarak verilmiş. Okuduğum kadarıyla bir üniversite “sahibi”, burslu öğrenci sayısını azaltın, barajı kaldırın, biz de çalışanları işçi statüsüne indirelim yoksa rekabet koşullarımız ortadan kalkacak minvalinde konuşmuş.

    Hande Heper: Gerçekten burası belirsiz, şu an idari mahkemeler yetkilidir deniyor ama Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Başkanının yazdığı makalede, bunun bir iş sözleşmesi olduğu, kamu kurumu niteliğinde işverenlerin yapmış olduğu her sözleşmenin idari nitelikte olmadığı, iş sözleşmesi de yapabilecekleri, dolayısıyla vakıf üniversitesinin çalışanlarla yaptığı sözleşmelerin iş sözleşmesi olarak kabul edilebilmesi ve yetkili mahkemelerin de bu nedenle iş mahkemeleri olması gerektiği görüşleri belirtildi. Dolayısıyla, buradaki belirsizlik devam ediyor, süreç tam terse dönebilir, oraya zorlanabilir.

    Gökçe Çataloluk: Sanırım süreç aslında özel üniversiteye doğru zorlanıyor.

    Ahmet Mert Duygun: Sanki Gökhan Çetinsaya YÖK başkanıyken, onun döneminde bir kanun teklifi hazırlanmıştı. Orada üniversiteler devlet üniversitesi – vakıf üniversitesi- özel üniversite olarak üçe ayrılıyordu.

    Hande Heper: Böyle bir kanun çıksa AYM ne der acaba günümüzde? 70’lerde özel üniversiteleri kapama gerekçeleri rafa mı kalktı, kadükleşti mi acaba?

    Barkın Asal: Sözü geçen kanun teklifi 2012 yılı sonlarına doğru Yükseköğretim Kurulu tarafından hazırlanmıştı. 2013’ün başında ise üniversitelerde farklı farklı YÖK üyeleri tarafından, sanki bir meta imişcesine tanıtımı yapılıyordu. Biz de o sırada mensup olduğumuz üniversiteye gelen YÖK üyelerini uyardık: Taslak birçok hükmünde aleni biçimde Anayasaya aykırılıklar içeriyordu. Bunlardan biri de kamu ve vakıf üniversiteleri haricinde, özel üniversiteleri düzenlemiş olmasıydı. Yürütme erkinin içinde olan idare hukukunda niteliği tartışmalı bir kamu kurulunun mevcut Anayasa sanki yokmuş gibi düzenleme taslağı hazırlaması üzerine, gerektiği takdirde suç duyurusunda bulunacağımızı söylemiştik. Neyse bu başka bir konu… Ama eğer bununla ilgili bir Anayasa değişikliği olursa, mevcut vakıf üniversitelerinin çoğu da imkân tanınması halinde statülerini değiştirerek özel üniversite olurlar. Biliyorsunuz Anayasanın 130. Maddesine göre vakıf üniversiteleri kâr amacı güdemezler; ancak mevcut durumda birçok vakıf üniversitesinin kar eden birer işletme niteliğinde olduğu yadsınamaz. Bu noktada karın dışarı aktarılmasının çok çeşitli yan yollarla sağlandığı biliniyor. Ancak özel üniversite statüsü bu yan yollardan kurtulunmasını sağlayacaktır.

    Ahmet Mert Duygun: Genelde bu işler dediğiniz gibi, mütevelli heyeti üyelerinin sahibi ya da ortağı olduğu şirketlere veriliyor.

    Şeyma Sağdıç: Hatta çalışanların ya da üniversitenin çalıştığı şirketlerin, mütevellideki üyelerin memleketlerinden olduğunu da görebiliyoruz.

    Barkın Asal: Ancak bu sadece vakıf üniversitelerine özgü değil; kimi devlet üniversitelerine de bakıldığında özellikle belirli fakültelerdeki idari personelin çoğunun hemşeri ve hatta akraba oluşuna şahit olunabiliyor.

    Hande Heper: Cemile hocam konu konuyu açtı, sözünüzü kesmiş olduk. Tekrar size sözü vereyim.

    Cemile Turgut: İş bölümü vs. meselelerinin bir şekilde üstesinden gelinir elbet ancak bazı korkuların, suskunlukların ve dayanışma eksikliğinin üstesinden nasıl geleceğiz, onu bilmiyorum açıkçası. Çünkü benim kendi deneyimimden gördüğüm, herkes ciddi anlamda korkuyor. Tabii ki işten atılma, fişlenme, iftira korkusuyla bu çekingenlik normal fakat yine de dayanışmadan bu kadar korkmak, sürekli duymadım, görmedim demek… Üniversiteler özerkliklerini, akademisyenler de özgürlüklerini yeniden kazanmalı. Bu konuda ne yapılabilir gerçekten bilmiyorum, belki de bunun üzerine konuşmalıyız biraz.

    Not aldığım şeylerden bir diğeri ise fikir hırsızlığı. “Aa bu konu çok güzelmiş birlikte yazalım” deyip, sonra makalenin tek yazarlı olarak yayımlandığı da görülüyor. Bizzat yaşadım bunu.

    Hande Heper: Mert hocam, sen vakıf üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştın şimdi de devlet üniversitesinde doktor öğretim üyesi olarak çalışıyorsun. İkisini de görmüş biri olarak düşüncelerini öğrenmek isteriz.

    Ahmet Mert Duygun: Öncelikle Gökçe hocanın tespitinin çok doğru olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Vakıf üniversitelerinin, devlet üniversitelerinin insicamını bozduğu tespiti. Yani işte akademik başarının mutlaka proje ile ölçülmesi. Birçok şeyin performansa, projeciliğe göre belirlenmesi, sorunlardan bir tanesi bu. Öğretim elemanının başarısının, tamamen yaptığı proje, elde ettiği ve üniversiteye sağladığı gelir üzerinden değerlendirilmesi. İkisinde de öğretim elemanı yaptığı işin asıl “niteliği” ve bilimsel özgünlüğü açısından değerlendirilmiyor; vakıf üniversitesindeki öğretim elemanından bir işçi, devlet üniversitesindeki öğretim elemanından bir memur olmasının beklenmesi durumu söz konusu. Yani her koşulda, bunun sui generis (kendine özgü bir iş) olduğu algısı iki yerde de yok. Aradaki fark ise, vakıf üniversitesindeki mesele kar iken, devlet üniversitelerin de bunun pek gözükmemesi. Tabii orada da başka tür kaygılar gündeme geliyor. Bunun haricinde, iki üniversite arasında farklılıktan çok benzerliklerin olduğunu düşünüyorum.

    Akasya Kansu: Ben de neoliberal politikalara dikkat çekmek isterim. Özellikle neoliberal politikaların akademiyi bir yere hapsetme meselesine. Bu politikalara göre, böyle çalışılması gereken ve tavsiye edilen konular var. Onların dışına çıkamıyorsun ya da çıkmaya çalışan kişilere karşı da şüpheyle yaklaşıyorlar. Örneğin yapay zekâ çok revaçta, kongrelerde ya da yayınlarda hep o konunun çalışılmasına yönelik bir sınırlama getirilebiliyor. O alana akademisyen hapsediliyor ve bu, aslında akademisyenin akademik özgürlüğüne doğrudan müdahaledir. Bu durum akademisyeni; tezinin, makalesinin konusuna kadar sınırlıyor.

    Bunun dışında örgütsüzlük meselesi de çok önemli. Çünkü değişik biçimlerde narsistik kişilik bozuklukları olan insanlarla karşılaşıyoruz. Ve aslında bu kişilerin böyle olmasının nedeni sistemin kendisi. Örgütsüz olduğumuz için, kişiler değişse de baskı oluşturan o mekanizmadan, mantıktan, sistemden kaçamıyoruz.

    Hande Heper: Peki akademideki iş yoğunluğu konusunda ne dersiniz? Akasya hocam?

    Akasya Kansu: Ucuz emek. Özellikle yeni bir doktor öğretim üyesiyseniz, kendi anabilim dalı dersleriniz dışında da başka başka dersleri size verdirebiliyorlar. Zaten doktor öğretim üyeleri özellikle vakıf üniversitelerinde her kilidi açan anahtar gibi. Bütün idari işleri ve ders yükünü taşıyanlar onlar. Ders veren de biziz, afiş asan da. Aslında işte bu tam da görev/iş tanımının belirsizliğine geliyor: ne ders olsa verir, poster de asar, etkinlik yapar vs.

    Ahmet Mert Duygun: Ders saatlerimiz yıllara göre değişkenlik gösteriyor. Pandemide özellikle online eğitim ile ders saatimiz çok arttı ama şu an yüz yüze eğitime geçiş ile daha makul. Özellikle kamu üniversitelerinde iş yükünü arttıran ciddi bir lisansüstü programlar- ki burada da piyasaya hizmet eden programlar var- açma eğilimi var. Sağlık hukuku, spor hukuku, imar hukuku vb. programlar gibi çok az sayıda uzmanın- eğitmenin- olduğu programlar son yıllarda birçok devlet üniversitesinde açılmış durumda. Ancak dediğim gibi bu konularda yetişmiş kişi oldukça az. Bu da kişilerin uzman olmadıkları alanlarda ders anlatıyor olmaları sorununu ortaya çıkarıyor.

    Tabii çuvaldızı sadece idareye batırmayalım. Çoğu akademisyende de “kitabı olan her şeyi anlatırım”, “her dersi verebilirim” tutumu var. Yani vakıf üniversitelerindeki durumu eleştiren ne ders olsa veririz” başlıklı bir kitap var ya, aslında gerçekten birçok akademisyen ne ders olsa verebileceklerini düşünüyorlar. Esas daha da kötüsü, onlar her dersi verebileceklerini söylerken, sen veremem dersen, sen kötü duruma düşüyorsun.

    Bir de öğretim elemanı çok az olan hukuk fakülteleri var, böyle fakültelerde öğretim üyelerinin çok fazla ders vermek zorunda olduklarını görüyorum. Cemile Turgut: Çok haklısınız hocam. Bir de şu var. Belirttiğiniz gibi az sayıda öğretim elemanı çalıştıran devlet üniversitelerinin çok ağır atanma kriterleri olduğunu görüyoruz. Örneğin, asgari 4 adet uluslararası sempozyumda tam metin tebliğ sunmak, 4 adet uluslararası indeksli dergide makale yayımlamak gibi…

    Şeyma Sağdıç: Sanırım hocam, istedikleri kişilere o kriterleri uygulamıyorlar.

    Ahmet Mert Duygun: Kesinlikle, kuralların istenildiğinde birçok üniversitede esnetilebildiğini görüyoruz. Eğer çemberin dışındaysan ve istenmiyorsan hiçbir şey yapamıyorsun.

    Şeyma Sağdıç: Gerçekten de vakıf- devlet arasındaki fark azaldı. Örneğin devlet üniversitelerinde de bilgisayar vb. araçları vermiyorlar. Talep edildiğinde de proje yapın, kazandığınız fonla alın deniyor. Para veren kuruluşlara proje yazma hedefiyle hareket ediliyor. Böylece döner sermayeye daha fazla para aktarılması amaçlanıyor. Yine arabuluculuk, uzlaştırma gibi eğitimler vererek, oradan para kazanmak isteniyor. Lisans dersleri ve diğer akademik çalışmalar önemsiz hale geldi. Yönetici olarak bu arabuluculuk, uzlaştırma eğitimlerini verecek hocalar bulabiliyorsan, performansı yüksek ve takdir edilen bir yönetici olarak kabul ediliyorsun. Fakültelerin yönetimi genelde bu algıyla hareket ediyor.

    Devlet üniversitelerinde söz konusu performansla bağlantılı olarak, tezli/ tezsiz yüksek lisans ve doktora programlarının açılması önemli hale geldi. Bu da benim gördüğüm kadarıyla yeni doktor öğretim üyesi olmuş hocaların ders yüklerini aşırı arttırıyor. Bu hocalar kendi çalışma alanlarından çok farklı anabilim dallarından dersler vermek zorunda kalıyor. Ve maalesef Mert hocanın da dediği gibi, bu hocalardan bazıları için sorun değil, çünkü onlar için verdikleri dersler ek ders ücreti kaynağı. Öte yandan çeşitli dersler vermenin özgeçmişte yer alması bir değişim değerine sahip olduğu için, farklı çalışma alanlarına ilişkin dersler vermek sorun teşkil etmiyor. Ama baktığınızda, hiçbir akademik çalışma yapabilecek zamanı yok.

    Yani Devlet üniversitelerindeki durum, Vakıf üniversitesini aratmayacak seviyeye gelmiş halde.

    Ahmet Mert Duygun: Burada aslında YÖK’e değinmek lazım. YÖK nasıl bunlara izin veriyor? Bu kadar fazla yüksek lisans-doktora programları nasıl açılıyor bilemiyorum. Denetimler neden yapılmıyor? Nicelik/ nitelik meselesinde nitelik, aslında yukarıdan bozuluyor. İdare açısından ise bu lisansüstü programlarda ya da arabuluculuk eğitimi gibi programlarda ders verenler daha kıymetli oluyor, lisans dersini vermenizin ise hiçbir önemi bulunmuyor.

    Hande Heper: Aslında bu sanayi-üniversite işbirliği kapsamında yapılan teknokentler, projeler, sertifika programları ile gelinen noktada, artık sizin ne kadar iyi bir akademisyen olduğunuz, yetiştirdiğiniz öğrencilerle veya üretimlerinizin içeriğiyle değil, ne kadar fazla gelir getirdiğinizle bağlantılı. Akademide nitelik azalırken, buna karşı çıkması gereken akademisyenlerin birçoğu da bundan memnun.

    Gökçe Çataloluk: Tablo çok kötü. O memnuniyet, bahsedilen rekabetler, hırsızlıklar, ayak kaydırmalar, bütünlüklü bir bozulmanın emareleri. Kişilik, karakter aşınması denilen şey bu ve zaten üniversitenin dışarıdaki sistemden bağımsız olacağı düşünülemeyeceğine göre sistemik bir mesele. Daha da kötüye gidecek çünkü belki uçuk gelecek ama…

    Bir de belki uçuk gelecek ama, devlet üniversitelerinde kalıcı kadrolar tamamen ortadan kalkabilir. Kadrolar ortadan kalktığında yani teknik olarak ne denir bilmiyorum ama, kişilere diyecekler ki takımını, projeni al, paranı bul gel. Gidilen, Almanya’daki gibi bir nokta. Daha pespayesi olacak tabii.

    Mehmet Cemil Ozansü: Avrupa üniversitelerinde de durum çok fena. Sosyal bilimlerde tam bir değerler diktası hâkim, bunların dışına çıkan hiçbir çalışma finanse edilmiyor. Projeciliğin sonucu bu tabii.

    Akasya Kansu: Ancak bu projeler nicel-nitel çalışmalar için genelde veriliyor. Hukuk tarihi, genel kamu, hukuk felsefesi çalışan insanlar nasıl bu projelere başvurup, idarenin istediği o performansı sağlayabilecekler ki?

    Gökçe Çataloluk: İşte tam da bu nedenle, bazı bölümler bazı temel dersler ortadan kalkacak ya da uzaktan eğitime geçecek.

    Ahmet Mert Duygun: Aslında uzaktan eğitimin etkisinin de konuşulması gerekiyor. Yüksek lisans ve doktora programlarının çoğu şu anda uzaktan eğitim ile yapılıyor. Çünkü aslında ülkenin farklı yerlerinden bu programlara başvuruyorlar. Ancak çevrimiçi eğitim yüksek lisans, doktoranın gerektirdiği o tartışma ortamını kaldırıyor, niteliğini yok ediyor. İlginç olan yine aynı esnekliği burada da görüyor olmamız. YÖK kararına göre dersin %40’ı veya total derslerin %40’ı uzaktan eğitim ile yapılabiliyor iken, yüksek lisans ve doktoraların neredeyse hepsi uzaktan eğitimle gerçekleşiyor. Bu durum özellikle birçok vakıf üniversitesinin de şu an işine geliyor.

    Barkın Asal: 2547 sayılı Kanunun 44. maddesindeki uzaktan eğitim düzenlemesi çok kötü. Üstelik buna ilişkin Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılmış usul ve esaslar da uygulamayı çok genişletebilecek yönde. Buradaki en büyük açmaz, bizlerin, örgün eğitimden daha çok, yüz yüzeliği anlıyor olmamız. Halbuki bu ilgili kanun, öğrencilerin devam etme zorunluluklarına göre tanımlanmış, bu da uzaktan eğitimle de halledilebilecek bir şey.

    Daha önceden bahsettiğim 2012 yılında YÖK tarafından hazırlanmış taslağın birçok hükmü şu anda 2547 sayılı Kanun’a işlendi. Patent ofisleri, akreditasyon meselesi vs. Uzaktan eğitim de bunlardan bir tanesiydi; diğerlerinden tek farkı daha önce kanunlaşmış olmasıdır. Üniversitelerin açıktan- uzaktan eğitim meselesine bakışı ise genelde kendine mali kaynak yaratmayla alakalı. Örneğin en basitlerinden biri, üniversite mekânından ve bunun getireceği mali yüklerden kurtulmakla alakalı: Giderleri kısarsanız, başka alanlara kaynak aktarabilirsiniz.

    Makale meselesi, öğrenci değerlendirmeleri vs. de aslında öğretim elemanlarının performansını değerlendirmekle alakalı. Bunlar aslında şeffaflık, hesap verebilirlik ile rekabet ve kalite başlıklarının üniversiteye nasıl sirayet ettiğinin göstergesidir. Normalde taraftar olunabilecek hayat boyu eğitim, üniversite- sanayi işbirliği bağlamında farklı bir içerik alıyor.

    Cemile Turgut: Hazır bir araya gelmişken, sormak istiyorum. Podcast kayıtları, bülten yazıları vb. şeylerin yapılması konusunda ne düşünürsünüz? Bunlar bir yerde faydalıdır mutlaka ancak son zamanlarda sürekli farklı bir şey üretme tedirginliği ve baskısı var gibi geliyor bana.

    Gökçe Çataloluk: Yönetim size baskı uygulamasa teşvik ediyor dahi olsa, aslında sizin akademik üretiminize müdahale ediyor demektir. Bunu tatlı tatlı yapıyor olması, rızanızı bu şekilde oluşturuyor olması müdahale etmediği anlamına gelmez. Bir anlamda, hangi formda hangi sıklıkta hangi müşteriye hitap eder şekilde üreteceğinizi üniversite belirliyor. Bence bu zaten tanıtım, kariyer günleriyle başladı, bunu Ali Murat Hocaların kitabına yazmıştım. Podcast kendinde kötü bir şey değil, ben seviyorum. Ama bilginin haplaştırılması anlamına da gelebilir. O durumda bir ticaret faaliyetidir, size yaptırtılıyorsa “ek iş”tir.

    Hande Heper: Üniversiteler aslında bu meseleyi maliyeti olmayan reklam olarak görüyorlar. Eskiden gazeteye, billboardlara ilan veriliyordu. Şimdi ise maliyetsiz ve herkese ulaşabildikleri bir tanıtım olanağı.

    Ahmet Mert Duygun: Ben Cemile hocamın başlattığı yerden devam edeyim. Ne yazık ki şu anda bilim insanın kısa zamanda ve çok üretmesi kabul edilmiş durumda. Normalde nedir, bir makale yazacaksınız, bu birkaç aylık bir süreçtir. Araştırma yapacaksınız, bilgilerinizi olgunlaştıracaksınız, belki vardığınız sonuç başta beklediğiniz olmayacak ve belki de makaleyi yazamayacaksınız. Ama kısa yazalım, Webinar yapalım, blog yazalım meselesi bunun aksi bir duruma eğilimi işaret ediyor. Hatta her üretilen şeyin, halkın anlayacağı dilden yazılması gerekliymiş görüşü hakim olmaya başladı. Elbette bu yapılabilir, yapılmalı da ancak her üretim için bunun yapılması, karmaşık teknik konuların bile bu şekilde yazılmasının kabulü, blog yazılarının artmasının da bir nedeni. Hatta buna tepki olarak ABD’de sanırım Slow Science (Yavaş Akademi) diye bir akım da başladı.

    Hande Heper: Konu konuyu açtı, birçok şeyi konuştuk. Tabii o kadar fazla konu var ki hepsini konuşmaya olanak bulamadık. Yuvarlak masa söyleşimizi bitirmeden, eklemek istediğiniz konu ve görüşler var mı?

    Cemile Turgut: Bitirmeden vakıf üniversitelerindeki birkaç konuya değinmek istiyorum. En azından başlık olarak: Birincisi, öğretim elemanlarının azlığı karşısında çok öğrenci var. Bununla birlikte çoğu vakıf üniversitesi dershaneden dönüştürülmüş gibi olduğu için, çalışma ortamları oldukça sağlıksız, derslikler çok havasız. Öğrencinin veya öğretim elemanın zaman geçirebileceği, oturup dinlenebileceği, sosyalleşebileceği alanlar yok, fiziki şartlar yetersiz.

    İkincisi, fen bilimi ve sosyal bilimi ayrımının atanma, akademik çalışma ve ilerlemede yeterince dikkate alınmaması. Oysaki farklı alanda çalışan akademisyenler için, değerlendirme ilke ve kriterleri de farklı olmalı. Fen bilimlerinde sayısal verilerle çalışmak, proje yapmak haliyle olağan. Sosyal bilimlerde ‘ki özellikle hukukta’ işin doğası gereği bu çok zor. Genelde rektörlük makamındaki kişilerin de fen bilimci olması nedeniyle, bu farklılık çoğu zaman göz ardı ediliyor ve hukukçulardan da aynı kriterler bekleniyor.

    Son olarak üzerinde durmak istediğim husus; çoğu vakıf üniversitesinde öğretim elemanın azlığı ve sürekli bir sirkülasyon olması nedeniyle akademik kültürün yerleşmemesi. Özellikle araştırma görevlisi veya yeni doktor öğretim üyesi olarak konuşulabileceğiniz, danışabileceğiniz, soru sorabileceğiniz kişilerin olmaması akademik olarak da yalnız hissettirebilecek bir durum. Oysaki akademideki bu paylaşımların özellikle akademik çalışmalar açısından ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Kaldı ki, son zamanlarda çoğu vakıf üniversitesi, senelerdir kuruma emek veren araştırma görevlilerinin işten çıkartılması yönünde bir tutum sergilemekte. Buradaki adaletsizlik bir yana, bu tutum bile tek başına üniversitede akademik kültürün oluşumda engel.

    Ahmet Mert Duygun: Ben de vakıf üniversitelerdeki sendikalaşma problemine vurgu yapmak isterim. 2017 senesinde vakıf üniversitesi personeli olarak üye olmak istediğimizde Eğitim- Sen bunun mümkün olmadığını söyleyerek bizleri reddediyor, vakıf üniversitesi personelinin kamu emekçisi olduğunu reddediyordu. Dolayısıyla, maruz kaldığın sorunlar karşısında yalnız kalıyorsun. Ayrıca piyasalaşmaya örnek olarak ders müfredatlarını da vermek istiyorum. Piyasa uygun şekilde hazırlanan müfredatlar ve yüzde 50-60 oranında derslerin avukatlara verdirildiği vakıf üniversiteleri bulunuyor.

    Hande Heper: Son soru: Gelecek çok mu karanlık, sorunlar karşısında ne yapabiliriz?

    Barkın Asal: Genelde toplum olarak algımız yaşanan sorunların çoğunun bize özgü olduğu yönünde. Ancak durum bunun tam tersi: Dünyada da işler iyi gitmiyor. Üniversiteler bir kül halinde sadece mesleki eğitim verir duruma geliyor. Yazılan makalelerin, kitapların ilgili dersin öğrencileri haricinde kimselerce okunmadığı, yabancı basın yayın organlarına da yansıyor. Kısaca bilgi üretimi üniversitenin elinden kaçmış görünüyor; doğal olarak burada bir tercih sorunu ortaya çıkıyor: Ya kapitalist ilişkilerin bugün getirdiği yerde bir konum almak, ya üniversitelerin kamuyla ilişkisinin farklı bir biçimde kurulduğu bir model için uğraş vermek, ya da üniversiteden tamamıyla vazgeçmek. Bana üçüncüsü çok makul gelmiyor: En azından Kıta Avrupası’nda üniversiteler hala çok önemli kamu kaynakları ile hareket ediyorlar; bu kamusallığı başka bir araçla ikame edebilmeniz mümkün değil. Ama birincisinin de akış yönü belli olduğundan aynı ölçüde işe yaramaz gözüküyor. Bu durumda da sadece üniversitede kamusallığın gerilemesinin tarifçisi olunabilir.

    Cemil Ozansü: Üniversite devri kapanmış olabilir. Aydınlanma çağında da böyle değil miydi? Üniversiteler krallığın hizmetkarlarıyla dolmuştu ve geleceğe dair bir şey üretemiyorlardı. Hangi ansiklopedist üniversitedeydi ki? Bugün de buna benzer bir durumdayız.

    Gökçe Çataloluk: Üniversitenin ilk anlamıyla ilgili kısmı kötüye gidiyor. İkinci anlamına yoğunlaşmak gerekecek. İdeolojik biçimlendirme fonksiyonuna, yani biraz daha meşakkatli bir biçimde öğrenciyi dönüştürmek gerekecek. Üniversitenin bu özgürleştirici fonksiyonunu da kaybetmişiz gibi gözüküyor ama akademik çıkmazdan çıkmak, diğerinden çıkmaktan çok daha zor görünüyor bana . Çünkü onu sermaye biçimlendiriyor. Bizim daha rahat yürüyebileceğimiz yolun üniversitenin politik anlamıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. O açıdan öğrenciye güveniyorum sadece, pedagojiye. Yani evet umutsuzum; akademik sorunun çözülebileceğini açıkçası düşünmüyorum ama üniversite ikinci fonksiyonunu hala görebilir.

    Hande Heper: Gökçe hocam, senin dediklerini yapabilmemiz için de sanki önce biz akademisyenlerin bir donkişotluk ötesinde kendini güvence altında hissediyor olmaları lazım. Çalışma şartları açısından bu anlamıyla örgütlenmenin tek seçenek olduğunu düşünüyorum. İnsanlar eskiden hiçbir şeye karışmazsam, kendi işime bakarsam, böyle devam ederim diye düşünüyorlardı. Ancak neoliberal etkilerin getirdiği güvencesizlik, devlet üniversitelerinde çalışanların bile, hiçbir şey yapmasalar da çalışmaya devam edemeyeceklerini gösterdi. Bu nedenle, kolay olacağını düşünmemekle birlikte, bunu yapmamız gerekiyor. Bu konuda olumsuz örnekler yerine olumlu örnekleri öne çıkarmalı ve büyütmeliyiz. Aksi durumda, sanıyorum karamsarlığa düşmemek mümkün değil.page50image45950928

  • Söyleşi: Öğrenci Gözünden Üniversiteye Bakış

    KHK’larla uzaklaştırılan akademisyenler, intihalciler, kayyumlar, millet bahçeleri… Son yıllarda akademinin dönüşümü ile en nitelikli üniversitelerin bile eğitim kalitesi düşerken; öğrenciler, günden güne sınıflardan, bilimden ve aydınlanmadan itinayla uzaklaştırıldı. Üniversiteye hâkim anlayış, bilimsel üretim çabası olmaktan çıkarak piyasa ihtiyaçlarının karşılanması oldu. Bu uğurda öğrencilerin gençliği ve geleceğinin akıbeti ise büyük bir belirsizlik.

    Dönüşen üniversiteye öğrencilerin gözünden bakarak, beklenti, deneyim ve çözüm önerileri üzerine konuştuk. Söyleşimize katkıları için Merve Koç, İrem Nur Yıldırım ve Dilan Kara’ya teşekkür ederiz.

     

    Lisans eğitiminize başlamadan önce üniversiteye, bölümünüze ve tabii ki geleceğe dair düşünceleriniz nelerdi? Üniversiteye geldikten sonra bu düşüncelerinizin ne kadarı gerçekleşti?

    Merve Koç (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk): İstanbul Üniversitesi’ni ve hukuk bölümünü seçmemde üniversitenin köklü tarihi, geleneği, mücadele pratiklerinin belirleyici sebepler olduğunu söyleyebilirim. Kampüs yaşantısı, öğrencilerin memleket meselelerini konuşup tartışmaya elverişli özgür düşünce ortamında eğitim alabilmesi gibi heveslerle seçtiğim okulumun beni birçok noktada hayal kırıklığına uğrattığını üzülerek söylemeliyim. Bugünlerde üniversitelerin piyasaların ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıyla birlikte akademinin ticarethanelere dönüştüğü, kampüslerin ve üniversitelerin bölündüğü, uzun süre bitmeyen inşaatlar/tadilatlar ile öğrencilerin okul ve sınıf olanaklarından yeterince yararlanamadığı ve kopuk bir iletişimle üniversite hayatını geçirdiği bir dönemden geçiyoruz. Bu anlamda bugün ve gelecek yıllarda biz gençler üzerine daha fazla sorumluluk düşüyor.

    İrem Nur Yıldırım (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Bilgisayar Mühendisliği): Yoğun çalıştığım, önceliklerimi bir kenara atıp, kendimi lise müfredatını yalayıp yutmaya odakladığım koca bir sene sonrasında bölümüme yerleştim. Anne-baba mesleği değilse herhangi bir meslek-bölüm hakkında lise son sınıf öğrencisinin tam bir fikre sahip olması zor oluyor. Elinizde Youtube videoları ve üniversite tecrübesi olan birkaç yakından fazlası olmuyor. Bu nedenle biraz risk alıp, hakkında iyi şeylerin konuşulduğu fakat tam olarak bilmediğim bilgisayar mühendisliği bölümünü tercih ettim. Okula başlayalı henüz üç ay oldu. Üniversite hakkında söyleyebileceğim ilk şey, online eğitimin eğitim kalitesini her türlü düşürdüğüdür. Online eğitimde akademisyenler ders materyali dışına çıkamıyor. Mikrofonu kapalı bir hayaletler ordusuna karşı anlatılan derslerde yeni bir ek yapılmadan slaytlar ilerletiliyor. Öğrenciler ise bilgisayar karşısında tek başına dersi dinler hâlde oluyor. Bölümümdeki öğrencilerle ancak bölüm binasında bulunan çalışma odasında bir araya gelebiliyoruz.

    Üniversitemdeki öğrencilerin hepsi üniversite sınavında yüksek puanlar almış, hazırlık sürecinde çok sıkı çalışmış akıllı gençler. Bazılarının olimpiyat geçmişi de var. Çalışma azmi hepsinin ortak özelliği. Etrafınızda böyle insanların olması çok güzel bir şey fakat online eğitimde ders dinlerken olan tek başınalık sınavlarda yok. Sınavlarda yarış var. Notlara göre alım yapılan Erasmus kontenjanları ve belirli bir ortalama altına düşmeyerek bursların kesilmemesi kaygıları var. Dolayısıyla rekabet had safhada.

    Dilara Kara (Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Endüstri Mühendisliği): Üniversiteleri diğer eğitim kurumlarından ayıran en önemli özelliği, üniversitelerin bir eğitim kurumu olmasının yanında bir bilim kurumu olma işlevini de barındırmasıdır. Dolayısıyla lisans eğitimine başlamadan önce bilgi üretiminin, bilimsel çalışmaların merkezinin üniversiteler olduğunu düşünmekteydim. Bunun öncelikli sebebi, fen lisesinde okumuş olmama karşın, dört senelik lise dönemimin kuran dersleriyle, koridorlarda “Kızlı erkekli durmayın!” uyarılarıyla geçmiş olmasıdır. Söz konusu dönemde benim için üniversite, lisede niteliksizleşen ve sınav odaklı yürütülerek öğrenciler arasında puan odaklı rekabet ortamına indirgenen eğitimden kurtuluşu işaret etmekteydi. Devam etmekte olduğum endüstri mühendisliği bölümü ise, matematik ve doğa bilimlerinin yanında sosyal bilimlerle de iç içe olması sebebiyle dikkatimi çekmişti. Ayrıca ekonomik krizin derinleşmesiyle genç işsizliğin her yıl artıyor oluşu, iş alanı geniş olan endüstri mühendisliğini seçmemde önemli bir etkendi.

    Üniversiteye geldiğimde karşılaştığım tablo, iktidar partisi AKP’nin neo-osmanlıcı ideolojisi doğrultusunda üniversiteleri gerici ve piyasacı müdahalelerle dönüştürme çabasına girişmiş olmasıydı. İktidarın üniversitelere yönelik müdahalelerinin başat gerekçesi, üniversitelerin AKP’lileştirilmesi, AKP’nin birer kurumu hâline getirilmesi ve nihayetinde üniversitelere kendi ideolojisini yeniden üretme görevini tayin etmesidir. Üniversiteler bir yandan sermayenin çıkarlarına uygun olarak dönüştürülmekte, diğer yandan gerici ideolojiyle dört bir taraftan çevrelenmektedir. Bu ideolojik dönüşüm üniversitelerin şirketleştirilmesi ve medreseleştirilmesi, kampüslerin ranta açılması, ilerici akademisyenlerin tasfiyesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Marmara Üniversitesi de bu çabadan payını almış, kampüsleri ranta açılmış, ilerici akademisyenleri tasfiye edilmiş, müfredatı gericileşmiş ve üniversite içerisinde gerici örgütlenmelerin önü açılmıştı.

    Üniversitelerde -ve eğitimin genelinde- gericileşmenin ve piyasalaşmanın hız kazanmasıyla birlikte üniversiteli gençliğin başat sorunu hâline gelen geleceksizlik ve işsizlik sorunu birçoğumuzu umutsuzluğa sürüklemektedir. Umutsuzluktan çıkış ise gençlere reva görülen geleceksizliği reddetmek ve mücadele etmekten geçmektedir.

    Aldığınız eğitimi ve üniversitenizin sosyal imkanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Merve Koç (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk): Aldığımız eğitimin pek çok açıdan yetersiz olduğuna ben de birçok genç gibi kaniyim. Hukuk bölümünde en başarılı üniversitelerden biri olan okulumuzda dahi özgür düşünce ve bağımsız bir akademiden bahsetmek güç. Akademi, özelleştirme ve vakıf üniversitelerinin önünün açılması sonrası devlet üniversitelerindeki eğitim kalitesinin daha da düşmesiyle, nitelikli akademisyenlerin siyasi baskıyla tasfiyesi sonucu akademik tecrübe sorununun en üst düzeylerde hissedildiği bir düzleme savrulmuş vaziyette bulunuyor. Kalan akademisyenlerinse siyasi korku hâkimiyeti altında ne denli özgür bir eğitim sunabildiğini düşünebiliriz… Bu anlamda özel üniversitelerde de eğitim ticarete döküldüğü, yeterli olanaklar, teknik araçlar sağlanmadan diploma satımı amacıyla sosyal alanlardan yoksun apartman üniversitelerinin açılımıyla memlekette büyük bir eğitim sorunu hasıl olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal imkanlardan mahrum bırakılan öğrencileri gelecek, işsizlik sorunlarıyla tehdit eden bu sistemde atomize bireyselliklerin dayatıldığını ve başkasının üzerine basarak yükselme fikirlerinin özümsendiğini görüyoruz.

    İrem Nur Yıldırım (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Bilgisayar Mühendisliği): Akademisyenler de pandemi sürecinde yeni öğretme sistemine kendilerince cevaplar vermeye çalışıyorlar. Üniversiteye başladığımızda online eğitimde nasıl bir yol izleneceği hakkında bilgilendirildik. Bazı yöntemler bizi dersten uzaklaştırdığı gibi, bazıları ders kaçırmama konusunda daha hassas davranmamızı sağladı. Bir ömre nasıl sığar, dediğimiz akademik süreçlerden geçmiş akademisyenlerin çoğu ile aynı ortamda bile bir araya gelemiyoruz. Çok kıymetli akademisyenlerimiz var ama bu değerlendirmeyi kendimizin yapabileceği imkanlara sahip değiliz.

    Pandemide sınavlar da sıkıntılı geçti. Kopya engellenemediği için sonuç, adaletsiz bir not dağılımı ve iyi çalıştığı hâlde düşük not alan öğrenciler oldu.

    Sosyal aktiviteler pandemi nedeniyle kısıtlı da olsa haftalık çalışma ve gezilerle devam ediyor. Bu buluşmalar belki de pandeminin yıktıklarından kalan son sosyal kalemiz. Öğrenciler de ister istemez bunun farkında. Evde geçen bir buçuk yılsonundaakranlarlabirlikteolmanın,ortaya beraber bir şey koymanın tadını hepimiz özledik. Dolayısıyla derslerdeki paylaşıma ket vuran online dönem sosyal aktivitelerde ters etki yaptı diyebiliriz.

    Dilara Kara (Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Endüstri Mühendisliği): Bilim ve eğitimi birbirinden ayırma çabasını, kapitalist sistemin sürdürülebilmesi adına piyasa merkezli ve sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenen üniversite biçimi takip etmekte. Sadece piyasanın istediği işi bilecek, düzenin ve rejimin aydınları olarak konumlanacak mezunlar yaratma hayalleri kurulmaktadır. İsimleri tezlerindeki intihallerle anılan ve üniversitelerde AKP’nin birer temsilcisi rolüne soyunan rektörlerin, dekanların ve akademisyenlerin, çürümenin üniversitelere dayatılmasını kolaylaştıran koşulları yaratması, üniversitede verilen eğitimin bilimsellikten uzak bir noktada seyretmesine yol açmaktadır. Üniversitelerin piyasaya göre şekillenmesi ve üniversite sermaye iş birliğinin yarattığı tablodan hiç kuşkusuz en çok etkilenen bölümlerin başında mühendislik bölümleri yer almaktadır.

    AKP tarafından üniversitelere yapılan müdahalelerin gerici karakterinin olduğunu bir önceki soruda da belirtmiştim. Bu gerici saldırıların son kertede vücut bulmuş hâli külliye garabetidir. Eski Kenan Evren kışlasındainşaatıdevametmekteolanMarmara Üniversitesi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi’ne Mühendislik Fakültesinin taşınmasıyla şehir merkezinin dışına konumlanmış olmamız sebebiyle sosyal imkanlardan uzaklaşmış bulunmaktayız. Burada bir kez daha Marmara Üniversitesi öğrencilerinin gerici ve öğrenci düşmanı uygulamalara ve külliye garabetine karşı olduğunu belirtmekte fayda var.

    Peki, sizce üniversitelerin en verimli hâline ulaşması için yapılması gereken nedir?

    Merve Koç (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk): Üniversitelerin en verimli hâline ulaşabilmesi için öncelikle bağımsız bir akademinin kurulması gerekmektedir. Bilimin toplumsal yarar için kullanıldığı, ücretsiz, kamusal bir eğitim olanağının herkes için sağlanması gerekmektedir. Bana kalırsa bunların gerçekleştirilebilmesi için öğrencilerin birlikte hareket etmesi, haklarını savunması ve mücadelesi, hem toplumsal hem akademik gelişim ve değişim için kaçınılmaz yol olarak görünmekte.

    İrem Nur Yıldırım (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Bilgisayar Mühendisliği): Bence sınıflarında ders işlenmeyen üniversite, baştan yanlış yoldadır. Odasından, yurdundan, yatağından derse giren öğrenci biraz konfor kazanır belki ama öğreneceği bir o kadar şeyi orada kaybeder.

    Artık öyle bir hâle geldi ki okulumuzu çantamızda taşıyor oluşumuz, ne zaman derste/ okuldaolupolmadığımızıayırtetmeyiimkânsız hâle getirdi. Bu uzun vadede öğrenciyi de yorduğu gibi akıllardaki ders kavramını daha kötüsüyle regüle ediyor. Hepimizin yakın bir zamana kadar bolca vakit geçirdiği ve şekillendiği sınıflara dönmeliyiz.

    Dilara Kara (Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Endüstri Mühendisliği): Soruyu yanıtlamadan önce bir noktayı vurgulamak gerekli. Her ne kadar son noktayı AKP koymuş olsa da üniversitenin çöküşü AKP’den önce başlamıştı. Bu çöküşün temel sebeplerini, eğitimin burjuva iktidarlar için işlevini ve mevcut rejimde üniversitelerin rolünü kavramak önemli. Egemen ideolojinin yeniden üretim merkezleri içerisinde önemli bir yer tutan üniversiteler, aynı zamanda toplumun ideolojik denetimi için de kullanılmaktadır. Dolayısıyla kapitalist düzenin sınırları içerisinde üniversitelerin geleceği nokta bellidir.

    Bugün üniversiteler bilimin ve aydınlanmanın değil, gerici ve piyasalaşmış eğitimin yuvası hâline dönüşmüştür. Bugün üniversiteli gençlik, geçinememe, barınamama, geleceksizlik, işsizlik sorunlarıyla; tarikatlarla, üniversitelere kuran kursu açılması, kadın üniversitesi gibi gerici dayatmalarla kuşatılmıştır. Gençliğin sorunları memleket sorunlarından, üniversiteler ise memlekette olanlardan bağımsız değildir. Dolayısıyla yeni bir üniversite mücadelesi yeni bir ülke mücadelesinden geçmektedir.

  • Söyleşi: Güvencesizlik Sarmalındaki Gençlik

    Özellikle barınma öğrenciler için en güncel sorun. Pandemi döneminin bütün acısını çıkarırcasına yurt ve ev kiralarının fahiş biçimde artışı, daha üniversiteler açılmadan öğrencileri kaygılandırıyor. Evini kapatıp memleketine dönen ve üniversiteye yeni başlayacak öğrencileri emlakçılar, ev sahipleri ve sağlıksız koşullardaki yurtlar arasında bir mücadele bekliyor.

    Hukuk Defterleri Dergisi olarak hayatın her alanında kendini gösteren güvencesizliğin gençler üzerindeki yıkıcı etkilerini görüyor ve bu sayfaları onların sorunlarını tartışmak için ayırıyoruz.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Faruk Baydemir, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunlarından Zeynep Nur Yalçınkaya ve DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) Uzmanı Deniz Beyazbulut, yayın kurulumuzdan Nurcan Akkaya’nın sorularına cevap vererek 2021 Türkiye’si gençliğinin durumunu değerlendirdi.

    Büyük emeklerle hazırlanılan yıpratıcı sınavlar, heyecanla üniversitenin getireceği güzel geleceği bekleyiş ve mezuniyet sonrası yaşanan hayal kırıklığı… Bütün bunlar gelecek kaygısıyla boğuşan her gencin başından geçen hikâyenin özeti. Eğitim masrafları günden güne artarken, artık sadece üniversite mezunu olmak, iyi bir iş bulmak ve iyi koşullarda çalışmak için yeterli değil. “Garanti meslek” vaadiyle çocuklarımızı yönlendirebileceğimiz bir meslek artık yok. Gençlerin büyük çoğunluğu hayatlarının en güzel yılları olduğu söylenen yılları, borç ve işsizlikle mücadele ederek geçiriyor.

    Öncelikle gençliğin sorunlarının en çok dile getirildiği üniversitelerden başlayalım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. Sınıf öğrencisi Faruk Baydemir’e sorduk.

    Nurcan Akkaya: Üniversitelerin yüz yüze açılmasının ardından pek çok öğrenci sorunu tekrar gündeme gelmeye başladı. Sizce bugün üniversiteli gençliğin en büyük sorunu nedir?

     

    Faruk Baydemir: En büyük sorunlarımız ekonomi temelli sorunlar oluyor. Alım gücümüz günden güne düşerken, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamaz hale geliyoruz. TÜİK’in açıkladığı verilerden bile anlaşılacağı üzere üniversite öğrencilerinin birçoğunun ailesi yoksulluk sınırında yaşıyor. Aileler çocuklarına yeterli maddi desteği sağlayamıyor. KYK bursları ise yetersiz; burs alamayan öğrenciler kredi almak zorunda bırakılıyor. Krediler her geçen yıl artan geri ödeme miktarları ile öğrencilerin sırtında büyük bir kambur haline geliyor. Öğrenciler daha üniversite sıralarında bu borç altında eziliyor. Alınan burs ve kredilerin yetersizliği ihtiyaçları karşılayabilmek için çalışmayı zorunlu kılıyor. İş bulmak zor olsa da bir şekilde iş bulabilenler ağır ve güvencesiz çalışma koşulları altında çalışmak zorunda bırakılıyor.

    Enflasyon dolayısıyla gıda, giyim, barınma gibi temel ihtiyaç kalemlerinin bulunduğu sektörlerde büyük bir fiyat artışı olduğunu görüyoruz. Özellikle barınma öğrenciler için en güncel sorun. Pandemi döneminin bütün acısını çıkarırcasına yurt ve ev kiralarının fahiş biçimde artışı, daha üniversiteler açılmadan öğrencileri kaygılandırıyor. Evini kapatıp memleketine dönen ve üniversiteye yeni başlayacak öğrencileri emlakçılar, ev sahipleri ve sağlıksız koşullardaki yurtlar arasında bir mücadele bekliyor. KYK yurtları hem kontenjan hem de nitelik bakımından yetersiz olduğu için maddi durumu iyi olmayan öğrenciler cemaat ve vakıf yurtlarında kalmaya mecbur bırakılıyor.

    Üniversitelerin açılmasıyla eğitim giderlerini karşılayamayan, konser veya tiyatroya gidip arkadaşlarıyla oturup bir kahve içemeyen, hatta beslenme giderlerini karşılamakta güçlük çektiği için ucuz ve sağlıksız gıdalara yönelen gençler göreceğiz.

    Bunlar yetmezmiş gibi öğrenciler, yoğun bir gelecek kaygısı ile hayal kırıklığına uğramış bir şekilde eğitimine devam ediyor. Örneğin benim okumuş olduğum fakültede gördüğüm kadarıyla, hukuk fakültesini tercih edenlerin ana tercih sebebi güzel bir gelecek hayali idi. Fakat üniversite öğrencilerinin genelinde olduğu gibi hukuk öğrencileri de büyük bir gelecek sorunu ile karşı karşıya. Çünkü gelinen bu noktada hukuk fakültelerinden mezun olanların birçoğu geçinemiyor ve bu mesleği yapmak istemiyor.

    N.A.: Türkiye’deki hukuk eğitimi hakkında neler düşünüyorsunuz?

    Faruk Baydemir: Hukuk fakültelerinin bugün en büyük sorunlarından bir tanesi niteliksizleşme. Her ile açılan üniversiteler ve bunlara bağlı hukuk fakülteleri, hem öğrenci hem de akademisyen kalitesini düşürüyor. Birçok üniversitede yeterli akademik kadro yok. Hatta bazı kadroların ilahiyat fakültelerinden doldurulduğunu gördüğümüz fakülteler bile oldu. Hukuk fakültelerine girişte arttırılan kontenjanlar nedeniyle her geçen yıl daha çok sayıda kişi hukuk mezunu oluyor. Sıralamaların düşmesi ile her geçen gün öğrenci profilinin niteliği değişirken, hukuk mesleklerini yapanların niteliğidoğrudan etkileniyor. Niteliği uygun olmayanların kapatılması ve artık yeni hukuk fakültesi açılmaması gerekiyor.

    Kalabalık sınıflar, öğrenciler ve akademisyenler arasında iletişim kurulamamasına sebep oluyor. Öğrenci, kalabalığın içinde kaybolarak üniversiteden uzaklaşabiliyor. Sınıflardaki kişi sayısı azaltılarak öğrencilerin akademisyenlerle iletişim kurması kolaylaştırılmalı. Bugün hukuk öğrencileri, ana kaynak okuyup dersi derste takip etmek yerine, not okuyarak hukuku yüzeysel biçimde öğreniyor. Üniversite giriş sınavında da çok iyi deneyimlediğimiz sınav odaklı çalışma tarzının hukuk fakültelerine uyarlanmış biçimindeki bu çalışma tarzının yaygın olduğunu görüyoruz.

    Tüm bunların yanında fakültelerde verilen eğitim, niteliği itibariyle uygulamadan yoksun. Bu durum yeni mezun hukukçuları deyim yerindeyse sudan çıkmış balığa dönüştürüyor. Tüm üniversite eğitimi boyunca fakültede teorik olarak birçok şey anlatılsa da adliye sisteminin nasıl çalıştığını bilmeyen, dilekçe bile yazamayan öğrenciler mezun olduğunda büyük adaptasyon sorunu yaşıyor. Pratik derslerin artırılarak buna, adliye sistemini ve hukuk mesleğini öğretici uygulamaların eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Üniversite içinde verilmesi gereken uygulamaya yönelik eğitimlerle, avukatlık stajındaki uzun ve verimsiz adliye stajının verimli hale dönüştürülmesine yönelik bir çalışma olarak değerlendirilerek, hukuk mezunlarının gelecek kaygısının bir nebze olsun azaltması da sağlanabilir.

    Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş arayan veya çalışan gençler için dünya oldukça belirsiz. Üniversite sayısında ve kontenjanlardaki artışın sonuçlarını tam da bu noktada görebiliriz. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunu Zeynep Nur Yalçınkaya içinde bulunduğu süreci bizlerle paylaştı.

    N.A.: Meslek hayatının başında bir genç olarak siz ve diğer üniversite mezunu arkadaşlarınızın karşılaştığı sorunlar nelerdir?

    Zeynep Nur Yalçınkaya: Öncelikle son on yıl içinde artan hukuk fakültesi sayısı ve hukuk mezunlarının bu kadar çok oluşu pek çok sorun doğuruyor. En başta yeni mezunlar işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalıyor. İş bulabilenler de çok gülünç rakamlarla ve zor şartlar altında çalışıyor. Pandemi ile artan yaşam giderleri, ev kiraları ve faturalar derken, alınan stajyer ücreti insani koşullarda yaşam imkanı sağlamıyor. Pek çok arkadaşımdan çalıştığı yerde mobbinge maruz kaldığı ve kavga ederek ayrılmak zorunda kaldığı haberini alıyorum.

    Bunun yanında ödemek zorunda bırakıldığımız KYK borcu ise boynumuzda bir zincir gibi duruyor. Bugün Türkiye’de 5 milyon kişinin KYK borcu bulunuyor. Türkiye ekonomisinde yaşanan dönüşüm ile bunlardan 2021 yılında mezun olanlarının ödemesi gereken faiz farkı, 2020 yılı mezunlarından kat be kat fazla. Örneğin 4 yıl boyunca alınan öğrenim kredisi miktarı 28.440 TL iken, ödenmesi gereken miktar 48.195 TL. Bu ciddi bir artıştır ve yeni mezun gençleri umutsuzluğa sürükleyen en büyük sorunlardan biridir.

    Ayrıca avukatlık stajını yapmak için bir büroya başvurduğumuzda bizden yeni mezun birinin sahip olamayacağı deneyim ve nitelikler arandığını görüyoruz. Hâkim ve savcı olmak isteyenler ise zor bir sınava hazırlanıyor ve referans sistemi nedeniyle birçoğu, emeğinin karşılığını alamayacağından kaygılanıyor. Maalesef ki mülakatlarda “Referansınız kim?” sorusu eleyici soru oluyor.

    N.A.: Sizce bu sorunların çözümü için ne yapılmalı?

    Zeynep Nur Yalçınkaya: Öncelikle mecliste patronların vergi borçlarını tek kalemde silmekte zorluk yaşamayan milleti temsil etmesi gereken milletvekillerinin, layıkıyla öğrencileri de temsil etmesi ve KYK borçlarının silinmesi gerek.

    Hukuk eğitimi iyileştirilmeli; geleceğin hukukçuları laik ve bilimsel bir eğitimle yetiştirilmeli. Ayrıca her bina dikenin hukuk fakültesi açması engellenmelidir. Hâkim ve savcı alımlarında referans sistemi kaldırılmalı ve liyakata dayalı adil bir sistem benimsenmeli.

    Hukuk bürolarında ucuz emek gücü olarak zor koşullarda, düşük ücretlerle çalıştırılan stajyer avukatların staj koşullarının iyileştirilmesi için bir an önce gerekli adımlar atılmalı. Stajyer avukatların haklarının iyileştirilmesi demek, avukatların çalışma koşullarının iyileştirilmesi demektir. Son dönemde artan meslekteki dönüşüm ve saldırılar sonucu savunmanın güçlü kalması için atılması gereken adımların en birincisi stajyer avukatlar ve avukatlar için ücret düzenlemesi olmalıdır. Avukatlar için de bir düzenleme yapılması düşüncem, asgari ücretin altında çalışan avukatların da olması ve meslek içinde ekonomik uçurumun giderek artmasındandır. Bu konuda mesleki örgütlenmenin sağlanması ve bir etik bilincin oluşturulması gerekiyor. Bilinmelidir ki, önceki nesiller hukuk adına bu kadar mücadele vermiş olmasalardı şu an bulunduğumuz koşullarda olamazdık.

    Son söz en geniş anlamıyla gençliği saran güvencesiz koşulları okurlarımıza sunabilmek adına DİSK-AR Uzmanı Deniz Beyazbulut’un.

    N.A.: Deniz Hanım, bildiğiniz üzere gençler için “garanti meslek” denilebilecek bir meslek artık yok. Sorunlar büyük, gençlik bu sorunlar altında eziliyor. DİSK-AR temmuz ayında Türkiye’de Genç İstihdamı Raporu’nu yayınladı. Hem raporu hem de 2021 Türkiye’sinde gençliğin durumunu Hukuk Defterleri için değerlendirir misiniz?

    Deniz Beyazbulut: 2021 Türkiye’sinde gençleri işsizlik ve güvencesizlik üzerinden tarif etmemiz elbette mümkün. Bunlardan en can yakıcı olanı “işsizlik”. İşsiz olma halini sadece gelir yoksunluğu üzerinden okumak eksik bir okuma olur. İşsizliğin aynı zamanda sosyal bir risk olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. İşsiz olma hali, sosyal ve ekonomik risklere karşı bir “güvencesizlik” hali yaratır. Bu güvencesizlik ise toplumda kaygıyı, endişeyi ve öfkeyi beraberinde getirir.1 Covid-19 dönemi ve öncesinde Ağustos 2019’dan itibaren derinleşen ekonomik kriz gençleri ekonomik ve sosyal risklere karşı daha da savunmasız hale getirdi. Özellikle salgın dönemi gençler için ciddi bir yıkıma yol açtı.

    Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) özellikle gençlerin, salgın sebebiyle bir krizle karşı karşıya olduğunu vurguladı. Hatta ILO, Covid-19’un gençler üzerindeki yıkımına dikkat çekmek için “karantina nesil” ifadesini kullandı.2 Yaklaşık Mart 2019’dan itibaren salgının işgücü piyasaları üzerinde yarattığı olumsuz etki ve eğitim ve öğrenimde yaşanan aksamalar ile birlikte gençler açısından kopuk bir süreç yaşanıyor. Dolayısıyla kayıp bir nesil gerçeği ile karşı karşıyayız.

    DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) salgın döneminde Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayımladığı verilerin özellikle salgın döneminde gerçek tabloyu yansıtmaması3 sebebiyle alternatif işsizlik ve istihdam hesaplamaları yaptı. TÜİK’in Mayıs 2021 dönemine ait Temmuz verilerinde genç işsizliği yüzde 24 olarak yayımlandı. DİSK-AR tarafından yapılan geniş tanımlı işsizlik olarak tarif ettiğimiz hesaplamaya göre ise gençlerde işsizlik yüzde 40’ın üzerinde gerçekleşti. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada gençler salgın nedeniyle iş kayıpları yaşadı. Salgın öncesinde yüzde 17 olan işsizlik seviyeleri, salgın döneminde yüzde 27’ye çıktı.4

    Salgın döneminin işgücü piyasaları üzerindeki yıkıcı etkisi diğer kriz dönemlerinden farklı bir seyir izledi. Genelde olağanüstü dönemlerde işgücü piyasalarında işsizlik ciddi bir biçimde etkisini gösterirken, salgın döneminde işsizlikle birlikte işgücünden çekilmeler daha açık ifadeyle işgücüne dahil olamama sayılarında artışlar gözlendi. Gençlerde de yaşanan iş kayıpları, işsizlikten ziyade işgücünden çekilmeye neden oldu. Covid-19 salgını 2020’de yetişkinler (25+) için yüzde 3,7, gençler için ise (15-24) yüzde 8,7’lik bir işgücü kaybına neden olmuştur.5

    Türkiye’de de benzer bir biçimde gençlerde gerçekleşen bu eğilimin sebebine bakıldığında, iş bulmaktan ümidi kaybeden gençlerin sayısında gerçekleşen artışı görüyoruz. Ümidi kalmadığı için iş aramayı erteleyen veya sonlandıran gençler işgücüne dahil olamamaktadırlar. Hali hazırda salgın öncesinde iş bulmaya dair umutsuz olma halinin salgın sonrasında derinleştiği söylenebilir.

    Salgın öncesinde işgücüne katılma oranları erkeklere göre daha düşük ve güvencesiz çalışmanın daha yaygın olduğu genç kadınlar için, salgın sürecinin daha ciddi boyutlarda yaşandığı söylenebilir. Genç kadınların geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 54,8 iken genç erkeklerde bu oran yüzde 38,8’dir. Genç kadın ve genç erkeklerde geniş tanımlı işsizlik oranı puan farkı 16’dır (Grafik).

    Kadınların büyük bir bölümünün salgından ağır bir biçimde etkilenen sektörlerde çalışması, iş kayıplarının kadınlarda daha fazla gerçekleşmesine neden oldu. Bu eğilim genç kadınlarda da gözlendi. Konaklama ve yiyecek hizmetleri, toptan- perakende ve ticaret ve eğitim başta olmak üzere salgından ağır zarar görmüş sektörlerde kadın istihdamı yoğundur. İkinci önemli neden ise salgın boyunca ev içi bakım yüklerindeki eşitsiz dağılımdır. Kadınlar, salgın döneminde özellikle ev içi bakım yüklerinin artması nedeniyle istihdamdan daha fazla çekilmek zorunda kaldı. ILO’ya göre kadınlar üzerindeki bu etkiler işgücü piyasalarındaki kimi cinsiyet eşitliği kazanımlarının bir kısmını geriye götürebilir ve eşitsizlikleri ağırlaştırabilir.6

    N.A.: Sizce rapora konu olan sorunların ana kaynağı nedir?

    Deniz Beyazbulut: Genç nüfusun yoğun olduğu ülkelerden olan Türkiye’de, artan bu genç nüfusa rağmen yeterli istihdam olanakları yaratılamamaktadır. Yaratılan istihdam güvenceli değil, geçici istihdamdır. İŞKUR’un Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP), İşbaşı Eğitim Programı (İEP) gibi aktif istihdam politikaları da geçici istihdam odaklıdır. Kısa süreli olan bu programlar düşük ücretli, geçici istihdamı teşvik etmektedir. Dolayısıyla güvenceli istihdam değil, geçici ve güvencesiz istihdam yaratılmaktadır. Düşük ücretli, sigortasız, güvencesiz genç bir toplum yaratılmaktadır.

    Grafik: 15-24 Yaş Arası Gençlerde Dar ve Geniş Tanımlı İşsiz Sayıları ve İşsizlik Oranları (Bin) (Yüzde) (2021. 2.Çeyrek)

    page40image4462272

    Kaynak: TÜİK Hanehalkı İşgücü Araştırması, 2021 2. Çeyrek. DİSK-AR tarafından hesaplanmıştır.

    Türkiye’de genç işsizliği kategorisinde eğitimli genç işsizliği ön plana çıkmaktadır. Eğitim seviyesi yükselmesinin işsizlikle mücadelede yeterli düzeyde etkili olamadığı görülmektedir. Genç işsizliği arasında yüksek öğrenim işsizliği yüksek oranda seyretmektedir. Bu durum eğitimli işgücünün (yüksek öğrenimi tamamlamış) istihdam edilememesi ya da güvencesiz istihdam edilmesi sorununu doğurmuştur. Öte yandan yükseköğrenim mezunu olanların meslekleri ile yapılan işler ayrışmakta, eğitim ve öğrenim sürecinde kazanılan becerilerin gerçek hayatta karşılığını bulmak konusunda zorluklarla karşılaşılmaktadır. “Garanti meslek” denilebilecek meslekler güvencesiz işlere doğru kaymaktadır. “Prestijli” işlerde dahi düşük ücret ve sigortasızlık yaygınlaşmaktadır.

    N.A.: Peki, sizce bu sorunların çözümü için nasıl bir yol izlenmelidir?

    Deniz Beyazbulut: Genç işsizliği Türkiye’nin değişmeyen gündemleri arasındadır. Genç işsizliği yapısal bir problemdir. Bu problem politika gündemleri arasında yer almalı ve çözüm önerileri geliştirilmelidir. Gençlerin iş bulmaya dair umutlarının olmadığı bir Türkiye’de aktif istihdam politikalarıyla güvencesiz istihdamın teşvik edilmesi ve yeterli istihdam yaratılamaması, umutsuz, kaygılı ve endişeli bir genç toplum yaratıyor.

    Eğitim seviyesi istihdamı arttırsa da, yükseköğrenim mezunu olmak iş bulma konusunda bir nebze olsa kolaylık sağlasa da mezun olunan işte çalışmak giderek zorlaşıyor.

    1980’lerden itibaren ön plana çıkan ve 2000’li yıllardan itibaren şişirilen “Her İle Bir Üniversite” politikasının eğitimin kalitesini düşürdüğünü ve genç işsizliğini arttırdığı görülmüştür.7 Ancak bu politika bir eğitim politikası olmaktan çok bir iktisadi politikadır. Gençlere yönelik iktisadi politikalardan öte uzun vadeli nitelikli eğitim planlaması yapılmalıdır. Bugün üniversite mezunu bir genç yalnızca üniversite mezunu olmak değil, aynı zaman bir yabancı dil bilmek, yurtdışında staj yapmak ya da araştırmacı olarak bulunmak, iş tecrübesine sahip olmak gibi müfredat dışı birçok koşulu yerine getirmek zorunda bırakılmıştır.8 Gençlere yönelik iktisadi politikalar yerine eğitim politikalarına ağırlık verilmeli ve eğitimin kalitesi artırılmalıdır. Meslek liselerinde uygulamalı pratikler arttırılmalı, genç yurttaşlar yanlış eğitim politikalarına mahkûm edilmemelidir.

    N.A.: Değerli katkılarınız için teşekkür ederiz. Aydınlık günlerde görüşmek üzere.

     

    Dipnot

    1. Özveri, M. (2019), “İşsizlik Çağın Vebasıdır”, Evrensel Gazetesi.

    2. ILO (2020), ILO Monitor: Covid-19 and world of the work, Fourth Edition: 27 Mayıs 2020.

    3. DİSK-AR’ın TÜİK’in salgın dönemindeki işsizlik hesaplama yöntemi ve alternatif hesaplamalarla ilgili açıklamasına bakılabilir: DİSK-AR (2021), TÜİK Nihayet Kabul Etti: “Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı Ortalama Yüzde 29, Kadınlar- da Yüzde 37, 3!” Mart 2021.

    4. OECD (2021), Employment Outlook- Jobs A Slow Rebound, Temmuz 2021.

    5. ILO (2020), ILO Monitor: Covid-19 and world of the work, Sixth Edition: 25 Eylül 2020.

    6. DİSK-AR (2021), “DİSK-AR Salgının Bilançosunu Çıkardı: 3,6 Milyon İstihdam Kaybı”, Ağustos 2021.

    7. Yalçıntaş Altuğ, Akkaya Büşra, (2019), “Türkiye’de Akademik Enflasyon: Her İle Bir Üniversite Politikası Sonrasında Türk Yükseköğrenim Sistemi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sayı 73/3.

    8. Yalçıntaş Al., Akkaya B. (2019).

  • Söyleşi: SMA Hastası Bebekler ve Tedavileri için Verilen Hukuki Mücadeleye Dair

    Son dönem sosyal medyada, SMA hastaları ile ilgili olarak yapılan yardım kampanyalarına sıkça rastlamaktayız. Peki bu hastalık nedir, tedavisi ne şekilde mümkündür, bu tedavi için nasıl bir hukuki süreçten geçilmektedir? SMA hastası bebeklerin ailelerine yardım toplanması konusunda hukuki destek veren Av. Özge Üstün ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: SMA hastası bebeklerin yargı süreçlerini takip ettiğinizden hareketle soruyoruz. Bize kısaca SMA hastalığını tanımlayabilir ve tedavi yollarını söyleyebilir misiniz?

    Özge Üstün: Spinal Müsküler Atrofi (SMA), omurilikte yer alan ön boynuz hücrelerinin geri dönüşümsüz kaybı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kas atrofisi ve güçsüzlüğü ile karakterize olan bir grup genetik kas hastalığıdır.

    SMA hastalığının şiddeti değişkendir. Klinik özellikler, başlangıç yaşı ve ulaşılan maksimum motor fonksiyonlar temelinde, hastalığın şiddeti değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenliğe göre SMA hastalığı, Tip 0, Tip 1, Tip 2, Tip 3 ve Tip 4 olarak beş kategorilere ayrılmıştır. 0’dan 4’e doğru hastalığın formu ağırlaşmaktadır. Tip 0 hastaları çoğu zaman anne karnında hayatını kaybederken en fazla maalesef 6 aya kadar yaşayabilmektedir. Tip 1 hastalarının ise çoğu maalesef 2 yıldan fazla yaşayamamaktadır. Tip 2 hastalarının ise çoğu, maalesef 25 yıldan uzun yaşayamazken, yaşları ilerledikçe kemik ve eklemlerde gelişen ortopedik sorunlar sebebiyle tekerlekli sandalyeye mahkûm olabilmektedirler. Tip 3 ve Tip 4 hastaları çoğunlukla yardımsız yürüyebilirken normal yaşam süresine sahiptirler; ancak Tip 3 hastalarında skolyoz ve solunum kaslarındaki güçsüzlük, Tip 4 hastalarına göre daha erken gözlemlenebilmektedir.

    SMA hastalığına ilişkin gelişmekte olan birkaç tedavi yöntemi var; ancak bunlar arasında en çok tercih edilen Spinraza ve Zolgensma isimli iki tedavi. Spinraza; hastalığın iyileşmesini sağlamazken, ilerlemesini kısmen de olsa durduruyor. Özellikle SMA Tip 1 hastalarının hayatta kalabilmesi için oldukça önemli bir ilaçken, SMA Tip 1 hastalarının erken yaşta tekerlekli sandalyeye mahkûm olmaması için önem gösteriyor. Yine; Zolgensma tedavisinin Spinraza tedavisi ile birlikte uygulandığında daha etkili olduğu biliniyor. Zolgensma; eksik veya mutasyona uğramış SMN1 genini değiştirerek, çalışan bir SMN arttırıcı sağlayan, diğer bir deyişle hastalığın iyileşmesini sağlayan tek seferlik bir tedavidir.

    H.D.: SMA hastası bebeklerin, tedavileri için yurt dışına gönderildiğini veya gönderilmek için para toplandığını, yardım kampanyaları düzenlendiğini görüyoruz. Ülkemizde SMA hastası bebeklerin tedavi edilme imkânı yok mu?

    Ö.Ü.: Spinraza; ülkemizde SMA Tip 1 ve Tip 2 hastaları için belirli kriterler sağlandığı sürece belirli bir doza kadar karşılanıyor. CHOP INTENT diye bir puan uygulaması var. İlk 4 dozda puan beklenmiyor; yalnız 4. dozdan sonra çocuklar bu test uygulamasına giriyorlar ve kanunda belirlenen düzeyde (her bir testte ilerleme kaydetmesi gereken puan farklı) iyileşme gösterirlerse Spinraza tedavisini ücretsiz bir şekilde alabiliyorlar. Spinraza da Zolgensma kadar olmasa da oldukça pahalı bir tedavi. Ancak burada çelişkili olarak gördüğüm husus şu; Spinraza hastalığın iyileşmesini sağlamazken, hastaların bu tedaviyi olabilmek için iyileşme göstermeleri bekleniyor. Bu da çocuklar için çok zor oluyor. Sürekli olarak fizik tedavi gibi uygulamalar gören çocuklar ki, bu tedavi yöntemleri ve nefes almaları için gerekli olan bazı cihazlar karşılanıyor; bu testi geçemezlerse Spinraza tedavisini alamıyorlar. Bu durumda da ya ölüm ile ya da hayatlarının geri kalanına engelli olarak devam etme riski ile karşı karşıya kalıyorlar. Ben bu kriterlerin kaldırılması ve SMA hastalarının yaşamları boyunca Spinraza’ya ücretsiz bir şekilde ulaşabilmeleri gerektiğini savunuyorum.

    Zolgensma’ya dönecek olursak, ki gündemi en çok oyalayan bu tedavi yöntemi; ülkemizde uygulanmaması için hiçbir sebep görmüyorum, aksine Anayasa’da da açıkça yer alan sosyal devlet ilkesi, yaşam hakkı, sağlık hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı gereği bu tedavinin uygulanmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun dava yolu ile talep edilebilmesi tabii ki mümkün. Ancak; biliyoruz ki davalar çok uzun sürüyor. Zolgensma’nın ise daha etkili olabilmesi için 2 yaş ve 13,5 kilogramın altındaki çocuklara uygulandığını biliyoruz, daha da önemlisi kasla geri dönüşümsüz bir şekilde kaybedildiği için ne kadar erken uygulanırsa o kadar erken ve çok etki gösteren bir tedavi. Diğer yandan çocuklar sürekli olarak hastalıkla boğuştukları için bağışıklıkları da güçsüzleşiyor ve enfeksiyona da daha açık hâle geliyorlar. Hâl böyle olunca bu davaların sonuçlarını beklemeyi hiçbir aile tercih etmek istemiyor ve kampanyalara yöneliyor. Çünkü davalar en iyi ihtimalle 2-3 sene sürerken kampanyalar iyi yönetilebilirse ve şanslı ailelerse 6-7 ayda bitebiliyor.

    Bir çocuk bu dava yolunu; Zolgensma’yı Türkiye’de ücretsiz bir şekilde almak için iki ayrı dava açarak denedi. Yürütmeyi durdurma kararları verildi ve Zolgensma yurt dışı ilaç listesine mahkeme şerhi ile eklendi. Ancak tabii bu konuda Sağlık Uygulama Tebliği yayınlanmadığı için ilaç yine ücretliydi. Hâl böyle olunca ilacın karşılanması için ikinci dava açıldı. Yine yürütmenin durdurulması kararı verildi; fakat bakanlık bu sefer karara uymadı. Bildiğim kadarıyla karar hem Anayasa Mahkemesi’ne hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. Ancak yüksek mahkemelerce henüz bu konuda bir karar verilmiş değil. Bu arada davaları açan çocuğun da yaşı ilerledi ve tedaviyi alma şansı azalmaya başladı; durum böyle olunca da çocuk Almanya doğumlu olduğu için Almanya’ya gitti ve Almanya çocuğun Zolgensma tedavisini ücretsiz bir şekilde karşıladı. Bu gerçekten içler acısı bir durum. Bizim vatandaşımız burada tedavi olabilmek için hukuk savaşı veriyor; ancak sadece kendi ülkesinde doğduğu için başka bir ülke onun tedavisini ücretsiz bir şekilde karşılıyor. Hiçbir çocuk, hiçbir aile böyle bir yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmamalı.

    H.D.: SMA hastası bebekler için IBAN bilgileri paylaşılırken “hesabın valilik izinli olduğu” ibareleri koyuluyor. Yardım Toplama Kanunu’na göre bu tip aciliyet içeren hastalıklar yönünden de mutlaka valilik izni alınması gerekiyor mu?

    Ö.Ü.: Aslında Yardım Toplama Kanunu’na göre her zaman yardım toplamak izne tabiydi. Ancak yaptırım açısından pek fazla caydırıcılık bulunmuyordu. Geçtiğimiz Aralık ayında Yardım Toplama Kanunu’nda yapılan değişiklikler neticesinde yardım toplamak için izin almak zaruri hâle geldi. Tabii yine aynı dönemde yetkililerce SMA hastası çocukların ailelerinin yürütmüş olduğu kampanyalara yönelik olumsuz açıklamaların da etkisi büyük oldu. Çoğu kişi resmî izni olmayan kampanyalara bağış yapmak veya bu kampanyalar için çalışmak istemedi. Bankalar yardım hesaplarına bloke koydu, para giriş ve çıkışları engellendi. Hâl böyle olunca da ailelerin resmî izin almaktan başka çaresi kalmadı. Ben hiçbir valiliğin, hiçbir SMA hastası çocuğa resmî izni doğrudan verdiğini görmedim. İzni vermeye bu kurumlar yetkili. Dolayısıyla; aileler öncelikle valiliklere yardım toplama izni için başvuruda bulunduktan sonra valiliğin ret kararını idare mahkemelerine taşıyorlar. Yürütmenin durdurulması kararı alabilen aileler bu kararı tekrardan valiliğe sunup valiliğin karara uymasından sonra resmi bir şekilde ilgili valiliğin kontrolünde kampanyalarını yürütüyorlar. Bu yüzden de kampanyaları için resmî izin alabilen aileler hesabın valilik izinli olduğuna dair ibareler koyuyor. Bu da kampanyaların güvenilirliğini arttırıyor.

    H.D.: Valilik izni prosedürü ne kadar sürüyor? Size, daha doğrusu avukatlara neden ihtiyaç duyuyor bu aileler?

    Ö.Ü.: Valiliğin izin talebini reddetmesinin ardından mahkemeye başvurduktan sonra eğer idare mahkemeleri cevap süresini kısaltırsa 3-4 gün ile 2 hafta arasında değişebiliyor. Tabii bazı mahkemelerin bu süreçte cevap süresini kısaltmadığına da üzülerek şahit olduk. Böyle durumlarda yürütmenin durdurulması kararları 1 ayı bulabiliyor. Tabii valiliklerin karara uyma süresi de var. Bazı valilikler karara hemen uyarken, bazıları çocuklar için uzunca bir süre de beklemeyi tercih edebiliyor. Bu süreçlerin hepsi hukuki bilgi ve iletişimi gerektiren süreçler. Aileler zaten çocuklarla uğraştığı için buna vakit bulamıyorlar da… İyi takip edilmeyen hukuki süreçlerde yürütmenin durdurulması taleplerinin reddedilme ihtimali de mevcut. Dolayısıyla hukuki destek ve avukat yardımı ile bu davaların yürütülmesine ailelerin ihtiyaç duyması normal.

    H.D.: Valilik (veya valilikler), başvurulara ret gerekçesi olarak neyi ileri sürüyor?

    Ö.Ü.: Pandemiyi ileri sürdüler maalesef… Kampanyalar pandemi sürecinde bulaşı arttırabilirmiş. Ve tabii daha önceden yetkililerin basına açıkladığı gibi, SMA hastalarının tüm tedavilerinin devlet tarafından karşılandığını ileri sürüyorlar.

    H.D.: Bu süreçler sonrasında SMA hastası bebekler aşağı yukarı ne kadar zaman kaybetmiş oluyor?

    Ö.Ü.: Dava sürecinden önce idarelere ilk başvuruda maalesef tüm valilikler yaklaşık olarak 60 güne kadar beklediler ret cevabı verebilmek için… Neyse ki son değişikliklerle bu cevap süreleri 30 güne düşürüldüğü için bu artık daha kısa sürecek. Yürütmenin durdurulması kararı bildiğim kadarıyla en kısa sürede alınan ve uygulanan 4 gündü. Yani davanın açılmasından sonraki ikinci günde karar çıkmış, sonraki ikinci günde ise valilik karara uymuş hesaplar açılmıştı. Ancak bildiğim en uzun yürütmenin durdurulması süreci ise yaklaşık 4,5 aydı. Yerel mahkeme cevap süresini 30 gün tutmuş, sonrasında talebi reddetmiş ve karar üst mahkemeye taşınmak zorunda kalınmıştı. O dönemde 60 gün şimdi 30 gün bekleme süresi ile birlikte nereden baksanız 1,5 ay gibi bir zaman kaybetmiş oluyorsunuz. Önceden 2,5 aydı en iyi ihtimalle. Her gün ölüm ile burun buruna yaşayan ve geri dönüşümsüz bir şekilde kas kaybeden çocuklar için bunların hiçbiri, hiç de azımsanabilecek bir süre değil.

    H.D.: Ülkemizde Zolgensma ilacının SMA hastası bebeklere temini yönünde çalışma yapılıyor mu?

    Ö.Ü.: Zolgensma; mahkeme kararı şerhi ile yurt dışı ilaç listesine eklendi. Ancak mahkeme şerhli olarak eklenmesi bana göre; ilacı ülkemizde almak isteyen kişilerin yine aynı sancılı süreci çekmeleri gerektiriyor. Bunun için Zolgensma’yı reçete edecek bir doktor bulmanız gerekli ki bunu bulabilmek artık neredeyse imkânsız denebilecek kadar zor. Diğer yandan; bakanlıktan bu konuda hiçbir açıklama duyamadık. Mecliste nadir görülen hastalıklara ilişkin bir komisyon kuruldu ve 2019 yılının Mart ayında rapor açıklandı. Orada Zolgensma’ya sadece 1 paragraflık yer verilmiş. Tabii Zolgensma, FDA’dan şartlı onayını da aynı dönemde yani raporun yayınlandığı dönemde almıştı. Dolayısıyla; FDA onayının bu rapora etkisi olamadı. Çok sayıda kanun teklifi ve yazılı soru önergesi mecliste mevcut. Ancak maalesef hâlâ ne bakanlıktan ne de başka iktidar yetkililerinden ilacın ülkemizde ücretsiz bir şekilde uygulanmasına ilişkin bir açıklama duyabilmiş değiliz.

    H.D.: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

  • Söyleşi: Pandemi Döneminde Sanatçıların Durumu Üzerine

    COVID-19 salgının en çok etkilediği alanların içinde kültür ve sanat alanı da var. Bu süreçte görmezden gelinen sanatçıların koşullarını sanatçı, müzisyen Ozan Çoban ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: Pandemi döneminin en çok etkilediği iş kollarından biri de kültür sanat oldu. Tiyatrolar, canlı müzik yapılan yerler kapandı, konserler iptal edildi. Çoğu sanatçı işsiz kaldı ve geçim sıkıntıları nedeniyle birçok müzisyenin ne yazık ki intihar ettiğine tanık olduk. Devlet ise sanatçılara hiçbir nakdi destekte bulunmadı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ozan Çoban: Kültür ve sanat alanı ülkemizde pandemi öncesinde de ötelenen, hor görülen bir alandı. Sanat emekçileri için durumun önceden de parlak olduğunu söylemek mümkün değil. Sigortasız çalıştırılma, sabahın ilk ışıklarına kadar sahnede kalma, patronun keyfine göre alınacak ücretten kesinti, düşük ücret, teknik imkansızlıklar, seyirci tacizi vs vs… Bu ve buna benzer sorunlar dönem dönem dile getirilse de ortada herhangi bir örgütlü bir mücadele olmadığı için herhangi bir derman bulunamadı. İşte sahne emekçileri de pandemiye böyle bir süreçte yakalandı. Örgütsüzlük tüm emekçiler gibi kültür sanat emekçileri için de büyük bir yıkımı beraberinde getirdi. Türkiye özelinde durum daha da vahim hâldeydi tabii. İktidar pandemiyi laiklik karşıtı hamlelerine, seküler yaşam tarzına müdahaleye, emekçilere dönük sömürüyü katmerlemeye zemin oluşturmak için kullandı. ‘Sokağa çıkmak yasak ama istif hâlinde fabrikalarda çalışmak serbest! Konserler yasak ama iktidara lebalep kongreler yapmak serbest!’ Böylesine iki yüzlü bir politikanın halk sağlığı ile alakalı olmadığı, aksine her yasağın gericiliğe ve şirketlerin karlarına yol vermek için konulduğu hemen ortaya çıktı. Bunların hepsi bir bütünün parçası. Ben sahne emekçileri özelinde de tüm bu sürece böyle bütünlüklü bir perspektiften bakmaktan yanayım. Müziğe düşmanlar evet ama sadece müziği savunarak bir şey elde edemeyeceğimizi düşünüyorum. Çünkü yaşadıklarımız diğer emekçilerin yaşadıklarından azade değil. Sorunlarımızın özü bir, politik ve sınıfsal. Hâl böyle iken politik tavırdan uzak her yanıt bizleri çözümden ulaştırıyor. Şunun netleşmesi gerek; laikliğe sahip çıkmadan müziğe sahip çıkmak hayal. Emekçilerin hak mücadelesine destek olmadan şarkılarımızı özgürce söyleyebilmemiz de mümkün değil. Örgütlü, bilinçli bir politik mücadele ancak sahnelerimizi geri dönüşsüz kavuşturabilir bizi. Umut veren, umut aşılayan en önemli şey birlikte mücadele etme eylemi. Bunu yapamadığımız her gün hayatına son veren dostlarımızın vebalini de omuzlarımıza yükleniyoruz. İktidar sadaka verip şükredelim istiyor, oysa biz sadaka değil hakkımızı istiyoruz. Onurlu bir mücadelenin aşamayacağı şey yok. Elbet aşacağız.

    HD: Pandemi yasakları tek bir yasak hariç kalktı, o da gece yarısından sonra müzik yasağı. İktidarın 00.00’dan sonraki müzik yasağına dair düşünceleriniz nelerdir?

    OÇ: Hiçbir mantığı olmayan, halk sağlığı için değil seküler yaşam baskılansın diye alınmış bir karar bu. Müzik, insanı insan eden büyülü bir şey, yaşamı çoğaltan, onu hatırlatan muazzam bir güç. Bundan dolayı susturmak istiyorlar. Yan yana gelmeyelim; neşemizi mutluluğumuzu paylaşmayalım ki insan olduğumuzu unutalım istiyorlar. Fabrikalarda şirketlerde saatlerce sömürdükleri işçiler hemen yatsın uyusun aman eğlenmesin aman bir araya gelmesin öyle mi? Yok öyle. Hayat 12’den sonra da devam ediyor, müzik de öyle. Hayattan güçlü değiller, elbet hayata boyun eğecekler.

    HD: Müzik emekçilerinin sigorta, sosyal ve ekonomik haklarına dair Türkiye’deki genel durum nedir?

    OÇ: Sigorta, sosyal güvence ve ekonomik haklar meselesi müzik emekçilerinin kanayan yarası. Pandemi ile beraber bu sorunun çözülmesinin müzisyenler için ne kadar hayati olduğu da ortaya çıktı. Dünyanın gördüğü en büyük sağlık krizini sosyal güvencesiz olarak karşıladı Türkiye’de müzisyenlerin pek çoğu. Ne acı. Mevcut durumda müzisyenlerin kendilerini devlete tanıtlayabileceği tek alan sigortalı olabilmeleri. Ancak günübirlik çalışan, yaptığı iş sonrası ücretini alan müzisyenler için sigortanın ödenmesi talebi büyük lüks. Bunun çözümüne dair bir yol bulunması gerek. Fakat tüm bunların mücadele etmeden hayata geçmesi mümkün değil. Hiçbir hak mücadelesiz alınmıyor.

    HD: Müzik emekçilerinin haklarına dair sendikal bir çalışma yürütülüyor mu?

    OÇ: Yeni kurulmaya çalışılan sendikalar var. Ancak olan sendikalar da sahne emekçiliği alanında örgütlenme çağrısı ve çalışmaları yapıyorlar. Müzisyenlerin bu çağrılara kulak tıkama lüksü yok. Hakkımızı örgütlü bir şekilde arayacağımız en meşru alanlar sendikalar. Yüzümüzü oraya dönmek zorundayız. Burada şunu tekrar ve tekrar dile getirmek istiyorum; müzisyenlerin yaşadıkları dönemsel bir sorun değil ve pandemi bitince eskiye ya da normale öylece dönüleceğini beklemek büyük bir yanılgı. Sahnelerimizi, emeklerimizi keyfi bir şekilde tek bir hareketle kaldıranların bunu yeniden yapmamaları için hiçbir neden yok. Bu keyfiyete dur diyecek olan tek şey ise örgütlülüğümüz. İki yılımız çalındı, ömürlerimiz çalındı, bir sürü dostumuzu aldı bu süreç. Artık yeter. Yarınlarımızı çaldırmayalım, yarınlarımızı elimize alalım.

    HD: Müzik emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarını iyileştirmeye dair ne gibi çözümler getirilebilir?

    OÇ: Bu kapsamlı bir çalışmayı gerektiriyor. Ama ben tez elden aklıma gelenleri söyleyeyim; müzik emekçiliğinin meslek tanımın net olarak yapılması ve bu mesleğin haklarının yasalarla güvence altına alınması gerekiyor en başta. Sigortasızvegüvencesizçalışmalarınsonbulması gerek. Ekonomik olarak bir standart getirilmeli ve müzisyenlerin insanca yaşam koşulları altında bir ücretin çalıştırılmasının önüne geçilmeli. Dinleyici kültürü oluşturulmalı, sahneye saygının içselleştirilmesi sağlanmalı. Canlı müzik mekânlarının teknik imkânları müzisyenin müziğini sağlıklı bir şekilde yapabileceği şekilde düzenlenmeli. Kültür sanat faaliyetlerinin, festivallerin, halk konserlerinin sayısı arttırılmalı ve bu faaliyetlerin halka ulaşması için gerekli düzenlemeler yapılmalı.

    Müzik yaşamın her anında, her noktasında bizimle. Onu var eden ellerin kıymetinin bilindiği bir ülkeye ihtiyacımız var. Bunu hepimiz hak ediyoruz.

     

  • Söyleşi: Pandemide Çocuk Hakları

    Pandemi sürecinin mağdur olanları arasında çocuklar da yerini aldı. Eğitim hakkına erişimde yaşanan sıkıntılar, çalışma yaşantısı nedeniyle çalışan anne-babaların gündüz bakım hizmetlerinden yararlanamaması, gelir dağılımındaki eşitsizliğin salgınla birlikte yaygınlaşması gibi birçok nedenle çocuklar ve gençlerin yaşam koşullarında büyük değişiklikler yaşandı.

    Dışarı çıkma kısıtlamaları ve online eğitime erişmede teknoloji kullanımının ailenin gelir düzeyi oranında sağlanması birçok sorunu beraberinde getirdi. İstanbul, Diyarbakır ve İzmir Barolarının CMK üzerinden çocuğun cinsel istismarı suçu nedeniyle karakol aşamasında yaptığı avukat görevlendirme sayıları üzerine çıkardıkları raporlar pandemi döneminde çocuğun cinsel istismar davalarında özellikle ensest vakalarının adli sürece yansımadığına ilişkin bir şüphe içermekteydi. Biz de Hukuk Defterleri olarak 23 Nisan öncesi çocuk haklarının genel durumunu ve pandemi sürecini Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Avukat Hilal Çelik ile görüştük.

    Hukuk Defterleri: Çocuk hakları kısaca nedir? Bu hakların Türkiye’deki uygulamasının iz düşümü nasıl? Çocuklar gerçekten adalete erişebiliyor mu?

    Hilal Çelik: Çocuk hakları kavramı, çocukların birey olarak kabulü ile onurlu, saygın ve adil bir yaşam sürmeleri için hukuk düzeni tarafından koruma altına alınması gereken haklarını ifade eder. Kısaca çocukların insan hakları olarak da ifade edebiliriz.

    Türkiye’de henüz çocuğun bir birey olduğu, haklarının tanınması ve kullanılmasının sağlanması noktasında yaşına ve gelişim durumuna uygun olarak hareket edilmesi gerektiği yönünde kamusal bir bilinç oluşturulamadığını düşünmekteyim. Eğitim, sağlık ve yargı da dâhil çocuğun olduğu pek çok alanda hak ihlalleri mevcut. Temel sorunlardan biri hak ihlallerine ilişkin etkili bir takip mekanizması oluşturulamamış olması ve devlet kurumları arasında yeterli işbirliğini sağlayacak altyapının mevcut olmaması.

    Adalete erişim noktasında çocuğun yaşı, gelişim durumu, yaşadığı coğrafya, kendisinin ve ailesinin tabi olduğu sosyoekonomik statü gibi pek çok etken rol oynar. Hak arama anlayışı aynı zamanda toplumun bu yönde farkındalık geliştirmesi ile de doğrudan

    bağlantılı. İnsan hakları, çocuk haklarına ilişkin kavramların ve hak ihlali karşısında yasal mücadele edebilme yollarının, gelişim düzeyine uygun olarak çocuklara örgün eğitim sistemi içerisinde anlatılması gerekmektedir. Yine ailelerin ve çocukla temas esen meslek gruplarının da çocuk hakları, çocuğun korunması ve çocuğa yönelik bir suç ya da hak ihlali ile karşılaştıklarında nasıl davranmaları gerektiği yönünde bilinçlendirilerek bu yöndeki yasal sorumluluklarının açık bir şekilde belirlenmesi; sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin caydırıcı bir şekilde cezai ve idari yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır.

    Bununla birlikte bir de adalete etkili erişim sorunu mevcut. Bir şekilde hak arayışına giren çocuk ve ailesi süreç içerinde çok fazla ikincil travmalara maruz bırakılabiliyor ve hak arayışına dair mücadelesi adil bir şekilde çözümlenemeyebiliyor. Süreç içerisindeki bu ihlaller hak arama algısının ve mücadele gücünün zayıflamasına yol açma riskini de barındırmaktadır.

    HD: Türkiye’de birçok çocuk istismarı davası takipsizlik ile sonuçlanıyor ya da nihai karar tıpkı N.Ç. davasında olduğu gibi toplumun canını yakıyor. Hukukun geldiği bu noktayı da düşünerek çocuklara ilişkin suçlarda cezasızlık hâlleri için ne düşünüyorsunuz? Baroların bu konudaki konumu ne olmalı ve neler yapılabilir?

    HÇ: Cezasızlık hâlleri, insan hakları ihlallerinin pek çok alanında karşımıza çıkabiliyor. Hukukun etkili bir şekilde uygulanmaması, soruşturmaya konu edilmesi gereken bir hak ihlalinin faillerinin etkin bir şekilde soruşturulmaması, yargılanmaması veya adil şekilde cezalandırılmaması, suç mağdurunun onarım hakkına erişememesi, yasal mevzuat yokluğu veya yetersizliği cezasızlık sorununu gündeme getirmektedir. Bu kapsamda öncelikle uluslararası sözleşmeler kapsamında devletin yükümlülüklerine vurgu yapmak gerektiğini düşünüyorum. BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 19. maddesi kapsamında taraf devletler, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasisinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmali davranışa, cinsel istismar dâhil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri almak konusunda yükümlülük altına girmişlerdir. Yine imzacı devletler, 34. madde kapsamında çocuğu her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi de verirler. Gerek Lanzarote Sözleşmesi gerekse İstanbul Sözleşmesi de çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurunun korunması ve desteklenmesi, suçun kovuşturulması ve bütüncül politikalar geliştirilmesi noktasında imzacı devletlere birtakım yükümlülükler getirmektedir. Bu noktada özellikle cinsel istismarı meşrulaştıran rıza, erken yaş evliliği gibi kavramların tartışılmasında cezasızlık kültürünü geliştiren siyasi retorikten uzaklaşılması gerekmektedir. Yine çocuğun korunmasından sorumlu olan ve gerekli koruma önlemlerini almayarak bu anlamda görevlerini kötüye kullanan idari merciler ile devlet adına hareket eden diğer tüm aktörlerin sorumlulukları tartışılmalı; suçun meydana gelmesinde sorumlu olan tüm aktörlerin de cezai ve idari yönden yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır. Sadece istismar failine odaklanıp diğer aktörlerin sorumluluğunu gözden kaçırdığımızda ya da görmezden geldiğimizde, çocuğa yönelik suçu önleme ve çocuğu suçtan koruma noktasında başarılı olmamız mümkün değildir.

    Bununla birlikte yasa uygulayıcıların mesleki görevlerini yerine getirirken uluslararası mevzuat da dâhil yasa ile bağlı kalması, geleneksel kabul ve önyargılardan arınmış bir şekilde hareket etmesi, özellikle mağdur çocuklara ilişkin yargılamalarda onarıcı adalet anlayışı içerisinde yerleştirilmeye çalışılan uygulama modellerini ve sistemleri kullanmaya ve geliştirmeye açık olması, yargılamalar sırasında çocukların gelişim durumlarını da göz önüne almaları da cinsel bütünlüğe yönelik suçlarda cezasızlık kültürünün önüne geçmek için gereklidir.

    Avukatlık Kanunu’nda da belirtildiği üzere insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini misyon edinmiş baroların, hak ihlallerinin tespiti ve giderilmesi noktasında sorumlulukları olduğunu açıktır. Etkili bir soruşturma ve kovuşturma için özellikle Barolar tarafından CMK sistemi üzerinden yapılan atamalarda meslek içi eğitimlerle çocuk hakları alanında farkındalığın geliştirilmesi önemlidir. Mevzuattan kaynaklı ihlallerin giderilmesi için öneri ve görüş geliştirilmesi, yasa tekliflerinin takibi ve değerlendirilmesi, mevcut hak ihlallerinin raporlandırılarak görünür kılınması, insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları alanında idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarına yönelik olarak yargısal ve yargı dışı mekanizmaların etkin bir şekilde kullanılması, hak ihlallerinin giderilmesine ilişkin uygulama önerileri geliştirilmesi yöntemsel olarak mümkün.

    HD: Pandemi dönemi çocuk hakları bakımından nasıl geçti? İstismar vakalarında özellikle ensest vaka rakamlarında bir düşüş var mı? Yasaklar sonrası bu rakamlarda değişiklik bekliyor musunuz?

    HÇ: Eğitim hakkı yönünden bakarsak pandemi döneminde her çocuğun eşit bir şekilde eğitim hakkından istifade ettiğini söyleyebilmemiz mümkün değil. Özellikle kaynaştırma ya da özel eğitime tabi çocukların sorunları da çözümsüz kaldı.

    Bu dönemde aile içi fiziksel ya da cinsel şiddet oranını gerçekçi bir şekilde belirleyebilmemiz mümkün değil. Ancak bir şiddet durumunun varlığı hâlinde çocukların ilgili mercilere ulaşmasının daha da güçleştiğini söyleyebiliriz. Sosyalleşemedikleri için bu şiddeti anlatıp yardım isteyebilecekleri öğretmenlerine, komşularına, arkadaşlarına ya da kolluğa ulaşmaları her zaman mümkün olamamıştır.

    Ensest vakalarına ilişkin pandemi öncesinde de ayrı bir istatistik tutulmamaktaydı. Bu nedenle pandeminin etkisine ilişkin rakamsal oran vermek mümkün değilse de mantıksal olarak pandemi sürecinin ensest oranında artış yönünde etki etmesi beklenir. Çünkü bu süreçte istismarcı aile bireyi ile çocuğun bir arada ve baş başa kaldığı zamanlarda bir artış söz konusu ve çocuğun sosyal yaşamla bağlantısı kesintiye uğradı. Yine toplu olarak yaşanan kurumlarda ya da birden fazla ailenin bir arada yaşadığı hâllerde (mülteci olma hâli/ geleneksel geniş aile yaşantısı vb.) ensest riskinin daha fazla olduğu kabul edilmektedir.

    HD: Özellikle adli yardım ve CMK üzerinden gelen çocuklara ilişkin davalarda çocuk hakları konusunda uzman avukatların atanması mümkün müdür?

    HÇ: Adli Yardım ve CMK uygulamaları kapsamında görev alacak avukatlarda liyakat aranması, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin çocuğun üstün yararı hakkındaki 3. maddesi ve katılım hakkını düzenleyen 12/2. maddesi; yine Çocuk Haklarının Kullanılmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin çocukların temsili, adli yardım ve hukuki danışmaya ilişkin 4, 9 ve 14. maddeleri kapsamında, çocukların adalete etkin erişimi ve üstün yararı yönünden olması gerekendir.

    Ankara Barosu CMK Merkezinde 2017 yılından beri, gerek suça sürüklenen çocukların gerekse mağdur ve/veya müşteki çocukların adalete erişimi için yapılacak görevlendirmeler CMK Uygulamaları Merkezinde oluşturulmuş bulunan Çocuk Koruma Listesinden yapılmaktadır. Çocuk Koruma Listesi, meslek içi eğitim kapsamında Çocuk Adalet Sistemi sertifikası sahibi avukatlardan oluşur. Yine mülteci çocuklar özelinde Adli Yardım Merkezi üzerinden yapılan atamalarda 2017 yılından beri sertifika eğitimlerine “Hassas Gruplar” başlığı adı altında mülteci çocuk ve mülteci kadınların hakları ve adalete erişimleri konusu da eklenmiştir. Gelincik merkezinde görev almak isteyen meslektaşlarımızın sertifika programlarında da çocuk haklarına ilişkin oturumlar yer almaktadır.

    HD: Pandemi koşullarında bir çocuğun istismar edildiğini öğrenen sıradan bir vatandaş neler yapmalı? Nerelere başvurmalı?

    HÇ: Bu hususu suçun ve korunma ihtiyacının bildirimi olarak 2 ayrı açılımda değerlendirmek gerekir. Pandemi koşullarından bağımsız olarak her vatandaşın suçu ihbar yükümlülüğü bulunmaktadır. Burada istismarın fiziksel ya da cinsel istismar ya da ihmal niteliğinde olmasının da bir önemi yoktur. İşlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmemek Türk Ceza Kanunu’nun 278. maddesi kapsamında suçtur ve yaptırıma tabidir. Bu suçun mağdurun on beş yaşını bitirmemiş bir çocuk, bedensel veya ruhsal bakımdan engelli olan ya da hamileliği nedeniyle kendisini savunamayacak durumda bulunan kimse olması da suçun cezasını ağırlaştıran bir hâl olarak düzenlenmiştir. Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, vatandaşların bulunduğu il veya ilçelerdeki cumhuriyet başsavcılığına veya ikametlerine en yakın polis merkezlerine yapılabilir. Yine 155 Polis İmdat Hattına da ihbarda bulunabilirler. Yine çocuklara yönelik ihmal, istismar ve şiddet vakalarının ve çocuğun her türlü korunma ihtiyacının Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çağrı Merkezi olan Alo 183 Sosyal Destek Hattına bildirilmesi de mümkündür. Bu ihbarlardan netice alamadıkları hâllerde, bulundukları illerin barolarında yapılanmış Çocuk Hakları Merkezlerinden de destek isteyebilirler.

    HD: Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin geleceğe yönelik projeleri nelerdir?

    HÇ: Bir çocuk hakları politika belgesi oluşturulması ve bu bağlamda merkeze yapılan ihbarların ve meslektaşlar tarafından bildirilen hak ihlallerinin düzenli olarak raporlanması ve elde edilen sonuçların ihtiyaçlara göre yapılandırılması –varsa yeterli olmayan yasal mevzuata ilişkin teklifler hazırlanması, uygulamadan kaynaklı sorunlara yapıcı çözüm önerilerinin geliştirilmesi, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğini geliştirerek çözüm önerilerimizin aktarılması, çocukların korunma ihtiyaçlarının da takibini kapsayacak bir CMK ve Adli Yardım sisteminin geliştirilmesinin sağlanması uzun vadede hedeflerimiz arasında yer almakta.

    HD: Sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz Hilal Hanım.

  • Söyleşi: Türkiye’nin Bitmeyen Özelleştirme Serüvenini Yeniden Hatırlamak

    Türkiye’de AKP hükümetleriyle hızlanan özelleştirmeleri başta TEKEL ve şeker fabrikalarının hukuki süreçlerine hakim olan Avukat Gökhan Candoğan ile konuştuk.

     

    Akasya Kansu:  Gökhan bey, siz hem TEKEL Fabrikaları’nın hem de Şeker Fabrikaları’nın özelleştirmesine tanık oldunuz, aslında her ikisinin de özelleştirilmesine karşı yürütülen hukuki mücadelenin tam da odak noktasındaydınız. İki süreci de kısaca anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl gelindi?

    Gökhan Candoğan: Merhaba. Şans eseri, meslek hayatımın başlamasından kısa bir süre sonra, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) hukuk danışmanlığını üstlenmekle, kendimi bir anda elektrik özelleştirmelerinin ortasında buldum ve o günden bugüne pek çok farklı alanda, ülkenin özelleştirme tarihine denk gelecek bir hukuki süreçte, avukat olarak yer alma fırsatım oldu. Hem yurttaş olarak hem de avukat olarak, Türkiye’nin gündemini oluşturan bir süreçte yer alabilmek çok değerli ve öğreticiydi.

    Enerji özelleştirmelerinden TÜRKŞEKER özelleştirmesine, 22-23 yıla yaklaşın bir dönemde, sadece ekonomik bir süreç olarak özelleştirmeye değil, aynı zamanda Türkiye

    Cumhuriyeti’nin nasıl bir sosyal hukuk devleti olduğu, olabileceği, olmak istediği hikayesine de tanıklık etme fırsatı oldu.

    Gördük ki, özelleştirme, ekonomik bir gereklilik olmaktan öte siyasi bir karar ve tercihti. Bu karar, tercihin kazananları ve kaybedenleri vardı. Kamu birikim ve deneyimini, dışsallaştırılmış maliyet hesaplamasıyla son derece düşük bedellerle devralanlar, bu devirden payını alan siyasiler, kamu hizmeti kavramını aşındırma peşindeki kurumlar kazanan tarafındayken, başta işyerinde örgütlü sendikalar, üretim kaybı nedeniyle yoksullaşan bölgeler ve işsiz kalan insanlar doğrudan kaybedenlerdi. Doğal olarak, özelleştirme mücadelesi, ağırlıkla iktidarlar ile sendikalar arasında oldu. Ancak, bugün baktığımızda, siyasi ayakta ciddi bir destek olmaksızın, yalnız bırakılmış bir mücadeleymiş.

    Yine de, sendikaların çok etkili bir mücadele yürüttüklerini düşünüyorum. Özellikle Petrol İş Sendikası ile Şeker İş Sendikası’nın mücadelesinin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Farklı tabana sahip bu iki sendika, kendi tabanlarına uygun bir mücadele yöntemi geliştirerek -biri daha mücadeleci, biri daha müzakereci- yıllara yayılan ve özelleştirme gerçekleşse bile kazanımlarını yitirmedikleri, korudukları bir sonuca ulaştılar.

    AK: Çok temel bir noktadan bir soru sormak istiyoruz. Neden özelleştirmelere karşı olmalıyız?

    GC: Kaybedenler, doğal olarak karşısındaydı özelleştirmenin. Günün sonunda söylenebilecek olan, kazananlar çok küçük bir kesimdi, kaybeden toplumun büyük bir çoğunluğu oldu. Tüm dünyada, özelleştirme süreçleri ile gelir dağılımı eşitsizliği daha da arttı. Özelleştirme yapılan ülkelerin tamamında, zenginler daha da zenginleşirken, zor durumda olanların sayısında ciddi bir artış oldu. Yani, özelleştirmeler, bugün pandemi ile bütün toplumları vuran, zayıflayan devlet sürecinin tetikleyicisi oldu. Genel anlamda; eğitim, sağlık gibi sosyal haklardaki gerileme ile özelleştirme arasında ciddi bir bağlantı var. Özelleştirme, devleti küçültmek istiyordu; küçülen/küçültülen devletler, net bir şekilde görüldüğü üzere, tüm dünyada bir pandemi süreci ile baş edemediler.

    Bu gerçek, bugün en etkili özelleştirme destekçileri tarafından bile dile getiriliyor. Sistemin daha çok sayıda insanı dışarıda bırakması, toplumların dengesini sarsıyor, güvenlik sorunları yaratıyor; yani, kimsenin işine yaramayan bir gelir adaletsizliği süreci, tüm dünyanın kaderini olumsuz bir şekilde etkilemiş gibi.

    Şu bile basit bir gerçek değil mi? Son yapılan şeker fabrikaları özelleştirmelerinde dahi, özelleştirme sonrası, şeker fiyatlarının“ucuzlayacağı” ileri sürüldü. Peki, gerçek ne? O kadar özelleştirmeden sonra, ucuzlayan tek bir ürün, hizmet fiyatı oldu mu? Hayır. Bu yalana gerek var mıydı? Onu da yalanı söyleyen siyasetçiler ile ekonomistlere sormak gerek.

    Bir örnek daha. Devlet, elindeki termik santrallerin bir kısmını, “yatırım gerekiyor ama benim param yok, özelleştirme sonrası, alıcı özel firmaya süre veriyorum, bu yatırımı yapacak” diyerek özelleştirdi. Bahsi geçen “yatırım” özellikle çevresel yükümlülüklere uyum için gereken yatırımlardı. Ne oldu? Özelleştirmenin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen, alıcı şirketler neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Defalarca süre uzatım veren kanun girişimi oldu. Bu kömürlü termik santraller, özelleştirmeden bu yana, hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan, hepimize zarar vererek, havayı, suyu, toprağı kirleterek çalıştılar. Vaad neydi, gerçekleşen ne oldu? Burada savunulabilecek bir şey var mı? Topluma yalan söylenmiş olmadı mı?

    AK: Toplum sizce özelleştirmelerin hayatlarımıza nasıl yansıdığının farkında mı? Sadece Şeker Fabrikaları ve Tekel Fabrikaları özelinde de sormuyorum, Türk Telekom, Sek, Et Balık Kurumu aslında bu uzun bir süreç ve bütün bu kurumların özelleştirilmelerinin olumsuz yansımaları oldu. Şimdi yeni yeni özellikle şeker fabrikaları özelinde bir farkındalık söz konusu oldu. Ancak bu da zamanla sönümlendi bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    GC: Tam olarak bir farkındalık olduğunu sanmıyorum. Yukarıda da belirttim, özelleştirme mücadelesinin siyaset ayağı hep güdük kaldı. Yıllara yayılan bir süreçte, neredeyse tüm siyasi partiler, iktidarda oldukları dönemde veya iktidarda oldukları yerel yönetimlerde özelleştirme yönünde kararlar alıp uyguladılar. Bu nedenle, bir şekilde iktidarda olup da özelleştirmeye bel bağlamamış bir siyasi parti yok. Tersinden söylersek, iktidara gelme olasılığı olup da programında “devletleştirme” olan bir siyasi parti hiç olmadı.

    Haliyle, iktidarda olmadıkları dönemlerde, muhalif partilerin samimi bir şekilde çalışanlara, insanlara yardım, destek olma niyeti taşıdıklarını söylemek güç. Böyle olunca, derinlemesine ele alınıp toplumu bilgilendirme için çok yönlü çaba harcanan bir süreç olmadı özelleştirmede.

    Siyaseten kaybedilmiş bir mücadele olduğu için, özelleştirme karşıtlığı çoğu durumda bir slogana indirgendi. Zamanla da sönümlendi. Bu yakın süreçte şeker özelleştirmesinde yaşananlar, bundan 15-20 yıl önce olsa, pek çok kişinin mutlaka koltuğu giderdi. Ama, bugün, neredeyse doğru dürüst bir tepki olmadan, süreç yürütülebiliyor.

    Bu duruma gelmemizde, siyasi kutuplaşmanın da çok büyük etkisi var. İktidar tarafı ne yapılırsa ‘güzelleme’, muhalefet tarafı ne yapılırsa ‘kötüleme’ peşinde. Demokratik bir toplumda, bazı dönüm noktalarında iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen makul bir çoğunluk olması gerekli. Bu olmayınca, özelleştirme örneğinde olduğu gibi, gerçek meseleler kamuoyu gündemine, hak ettiğince gelemiyor, ne yazık ki.

    AK: Ne oldu peki şeker özelleştirmesinde, bu kadar önemli?

    GC: Ne olmadı ki. Son başbakan Binali Yıldırım zamanıydı. Binali Yıldırım, giderayak, kamuya ait Türkşeker fabrikalarının bir kısmını, motivasyonunu çözemediğimiz bir hızda, alelacele özelleştirdi. O kadar da iddialı beyanlarda bulundu. Dedi ki, “Her şeyden önce bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Şeker fabrikaları özelleştirilince kapatılacakmış, şeker pancarı üretimi yok olacakmış, azalacakmış, bütün bunlar yalan dolan. Buradan açıkça söylüyorum; bu fabrikalar daha fazla kapasiteyle çalışacak, daha çok pancar üreticimiz bu işten yararlanacak. Bu özelleştirmede bütün çalışanların hakları sonuna kadar korunuyor. Diyelim ki bir fabrika özelleştirildi, orada çalışanlar isterse başka kurumlara geçebilecek veya orada 5 yıl mutlaka çalışma garantisi var, fabrikasında. Bu tercihi çalışanımız kendi yapacak.”

    9 Mart 2018 tarihli bu açıklamanın üzerinden 3 yıl geçti. Bu açıklamada, Yıldırım tarafından ‘doğrusu bu’ denilip de tersi gerçekleşmeyen neredeyse tek bir şey yok. Özelleştirilen birkaç fabrika, üretim taahhüdünün yarısı kadar bile üretim yapamıyor şu anda. Doğru, kapanmadı ama çalıştıkları da söylenemez. Neden? Çünkü kapatılırsa devlete geçecek teminatlar var. Bu nedenle, çalışıyormuş gibi yapan fabrikalar var. Daha fazla kapasite ile çalışan fabrika var mı? Belki bir iki tanesi. Çalışanların hakları korundu mu? Özelleştirilen fabrikalardan bine yakın işçinin iş akdi derhal, bizzat devlet tarafından feshedildi. O günden bugüne devam eden işe iade davaları var.

    Zaten, Şeker İş Sendikası tarafından açılan davalarda, bu tür siyasetçi/yönetici beyanlarını dilekçelere yazdığımızda, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, savunma olarak, ‘bu tür beyanlar bizi bağlamaz’ dedi. Yani, ‘siyasetçilerin bu beyanları doğru değildir, bizi de ilgilendirmez’ demiş oldular.

    Sonra, ‘rant için özelleştirme yapılıyor’ dedik. En düşük üretim yapan Erzincan farikasıydı. Ama bir baktık, özelleştirme sırasında, en fazla arazisi özelleştirmeye dahil edilen yer Erzincan fabrikası. Yıldırım’ın memleketi, fabrikanın yeri güzel. Sendika bunu ortaya çıkarınca, değişiklik yapıp, özelleştirmeye dahil araziyi yarı yarıya küçülttüler.

    Alıcı firmalardan birisi, usulsüz bir şekilde, kazandığı ihaleyi bir başka şirkete devretmiştir. Bor Şeker Fabrikası ihalesini kazanan firma, ihale şartnamesi gereği kendisinin kontrolünde bir şirket ile fabrikayı devralmalıyken, ihale sürecinde hiç yer almayan, iktidar partisine yakın bir sermaye grubuna, Dişli ailesi kontrolünde bir şirkete devir gerçekleştirilmiştir. O kadar rahatlardır ki, alıcı görünen şirket sahibi “paramız yoktu, aldık, sattık”, yani “kime ne!” şeklinde bir açıklama ile durumu kamuoyuna açıklamakta bir sakınca görmemiştir.

    AK: Bundan sonra neler yapılabilir? Şeker Fabrikalarına ilişkin sizinle birlikte devam eden bir hukuksal süreç var. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

    GC: Sendika, özelleştirme sonrası süreci de takip ediyor. Şu çıktı ortaya; alıcıların önemli bir kısmı, üretim taahhütlerini yerine getirememiş. Bu tespiti yapıp Bakanlığa ve ÖİB’ye başvurduk. Zira, bu durumda, anılan üretim dönemi için alınan teminatın hazineye aktarılması ve kotanın ilgili kısmının Türkşeker’e devri gerekiyorken, bunların hiçbirisi yapılmamış.

    Öğrendik ki, düşük üretim yapan fabrikalar, mücbir sebep haline sığınıp, bu konuda göstermelik raporlar alıp durumu kurtarmaya çalışmışlar. İdare de kabul etmiş. Özelleştirmeyi topluma kabul ettirmek için “üretim taahhüdü aldık, teminat aldık” denirken, uygulamada basit bir şekilde bütün garanti ve teminatları geçersiz kılacak bir işlem yapmışlar; nerede kaldı ihalenin tasarımı ve güvenilirliği?

    Şimdi, bu süreçle ilgili dava açtı Sendika. Bu hukuka aykırılığın tespiti ile teminatların kamu hazinesine aktarılması, üretim kotalarının da Türkşeker’e devri için. Bu süreç iki yıl tekrarlandığında, fabrikaların kamuya iadesi bile söz konusu olabilir. Ama, ne yazık ki bu süreci izleyen Sendika dışında, kimse ilgilenmiyor olan bitenle.

    Türkiye için çok önemli, çok değerli bir deneyim oldu özelleştirme dönemi. Ama, doğru dersler almak için, gerektiğince faydalandık mı bu dönemden? Hayır. Araştırdık mı? Hayır. Sonrasını izleyip, takip ettik mi? Ne oldu, ne bitti, söylenenler gerçekleşti mi, gerçek verilere dayalı bir değerlendirme yaptık mı? Hayır.

    Umuyorum, gün gelir bu dönem, bütün yönleriyle ele alınır ve gelecek için dersler çıkarılır.

    AK: Ricamızı kabul ederek, bu değerli söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz için çok teşekkür ederiz.

  • Öğrenci Gözünden (Söyleşi): Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileriyle Melih Bulu’nun Rektör Olarak Atanması Üzerine

    Hukuk Defterleri dergisi olarak bu sayımızın Öğrenci Gözünden bölümünü üniversitelerin giderek bilimsel üretim merkezi olmaktan çıkıp, piyasaya tam boy uyum sağlaması yönünde politikalarla içinin boşaltılmasını kabul etmeyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine ayırdık. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden Aykız Reçber ve Tilbe Su Aslanpay ile yaptığımız röportajda Boğaziçi’ne yapılan rektör ataması, üniversitelerin durumu ve ne yapılması gerektiği üzerine konuştuk.

     

    HD: Öncelikle üniversitelere sahip çıktığınız, ülke gündemlerinden kopmadan mücadeleyi yükselttiğiniz için teşekkür ederiz. Pandemiye rağmen bizlere umut oldunuz. İlk olarak sürecin nasıl başladığını kısaca anlatır mısınız?

    Aykız: 1 Ocak gecesi Resmî Gazete ile Cumhurbaşkanı tarafından Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne atandığı duyuruldu. Doğrusu bu atama Boğaziçi’ne AKP iktidarı tarafından yapılan ilk atama değil. Bir önceki rektörümüz Mehmed Özkan da atanmış bir rektördü ve aslında 2016’da bugünlerin hazırlığı yapılmıştı. O zaman da atamaya karşı ses çıkarılmıştı fakat Mehmed Özkan’ın Boğaziçi bünyesinde yer alıyor olması bir süre sonra atamaya karşı oluşan tepkiyi etkisiz hâle getirmişti. Melih Bulu’nun atanmasına karşı tepkilere dönecek olursak, aslında atanma haberi duyulur duyulmaz üniversitenin her bileşeninin tepkisini gösterdiğini söyleyebiliriz.

    HD: Peki, bu tepkinin eylemliliğe dönüşümü nasıl oldu?

    Tilbe: Pandemi sürecinde herkes gibi bizler de öğrenciler olarak bu habere karşı tepkimizi sosyal medya üzerinden hareketlendirdik diyebiliriz. Sınıf gruplarından iletişim kurup, bir araya gelebileceğimiz ilk anda gerçekleştirmemiz gereken eylemlilik hâli için saatlerce süren toplantılar yaparak büyük bir kitleye hitap edebilecek basın açıklaması yazma gibi birçok konuda tartışmalar yaptık. En sonunda eylemlerimizin başlangıcı sayabileceğimiz 4 Ocak günü hakkında olabildiğince ortak kararlar verdik ve yoğun katılımla okul önünde toplandık, eylemimizi gerçekleştirdik.

    HD: Melih Bulu, aynı gemide olduğunuzu, Boğaziçi’ni girişimci araştırma üniversitesi yapacağını söylemişti. Melih Bulu ile aynı gemide misiniz?

    Tilbe: Aslında bu söylem kulağımızın aşina olduğu bir söylem. AKP’li Melih Bulu’nun da partisi gibi insanların aklıyla dalga geçerek ‘aynı gemideyiz’ sözünü sarf etmesi nasıl bir bakış açısına sahip olduğunun, kelime oyunları ile asıl gündemin üstünü örtmeye çalıştığının göstergesi. Melih Bulu ile aynı gemide değiliz. Olmadık, olmayacağız. Girişimcilik adı altında üniversiteleri ticarethaneye dönüştürmeye çalışan hiçbir zihniyet ile bir arada olamayız. Melih Bulu, Verşan Kök ile Mahmut Ak ile aynı gemide ama biz değiliz. Melih Bulu’ya, yemekhane ücretini 2,75TL’den 18.5TL’ye çıkaranlarla, evrim panellerini iptal edenlerle, öğrenci şenliklerini yasaklayanlarla, üniversitenin kapısını piyasaya ve gericiliğe açanlarla aynı gemide olduğu için tepki gösteriyoruz.

    Aykız: Arkadaşımın da dediği gibi, ‘aynı gemideyiz’ sözü artık iktidarın diline pelesenk olmuş durumda. Oysaki biz, bırakın aynı gemide olmayı aynı okyanusta bile değiliz. ‘Girişimci Araştırma Üniversitesi’ adı altında akademiyi pazar hâline getirme ve buradan da kâr elde etme çabalarının olduğu gün yüzü gibi ortadadır. Akademi, toplumdan bağımsız düşünülemeyecek aydın nesiller yetiştirerek bilime ve geleceğe en verimli katkıyı sunmak için vardır. Akademinin sermayenin patronlarına peşkeş çekilmesi asla kabullenilemez ve doğrulanamaz. Bu doğrudan bizim mücadelemizde doğal olarak toplumsal sisteme karşı da durmamızı zorunlu kılıyor. Kapitalizm bugün Boğaziçi Üniversitesi’ne piyasacılığı sunuyor ve bunun yanında AKP’nin gerici politikalarını ekliyor.

    HD: Sanırım Boğaziçi Üniversitesi kelepçelenen ilk üniversite olurken, AKP üniversiteye kelepçe vuran ilk siyasi parti oldu. Kelepçeleme öncesi siz de rektörlük binasına mühürleme eylemi gerçekleştirmiştiniz. Hükümetin üniversitenin kapısını kelepçelemesi ve öğrencilerin yaptığı mühürleme eylemi nasıl bir anlam taşımakta?

    Tilbe: Öncelikle mühürleme eyleminden başlayabilirim. Mührü rektörlük binasının kapısına sadece kayyuma karşı olduğumuz için vurmadık. Piyasacılara, öğrenci düşmanlarına, işçi düşmanlarına karşı da bu kapının mühürlü olduğunu anlatmak istedik. Üniversitelere bu zihniyetlerin girmesine izin vermeyeceğimizi gösterdik. Aslında, okul kapısına vurulan kelepçe de bize mühürleme eyleminin ne kadar büyük bir önem taşıdığını gösterdi. Çünkü biz de tam olarak akademiye kelepçe vuranlara karşı mühürledik o kapıyı. Kelepçe, AKP iktidarının baskıcı yüzünü bir kez daha gösterdi.

    Aykız: Ne kadar da taban tabana zıt eylemler… Bizler, fiziki manada koparıp atılmasına dahi gerek olmayan mühürlerimizle asıl eylemimizi Melih Bulu’nun atamasını gerçekleştirenlerin fikirlerine bir tepki olarak yapmışken; onlar, bizlerin varlığına kelepçe vurdular. Akademinin kapısına öğrencisi içeri giremesin diye kelepçe vuruldu. Sokaklarda tecavüzcüler volta atarken, bir yerlerde her an öldürülme korkusuyla hayatı zehir olan kadınların kendi kendilerini korumak zorunda bırakıldığı zorbalar varken, bizim topraklarımızda anayasal hakkını kullanarak taleplerini protesto ile dile getiren öğrencilerin okuluna kelepçe vuruldu. Ülkenin her bir yanında yankılanması gereken, acınılası bir hâldir bu: akademiye kelepçe vuruldu!

    HD: Eyleminize yönelik Boğaziçili olmayan unsurların olduğu ve provoke edildiğiniz yürütme tarafından iddia edildi. Hatta dayanışma eylemlerine katılan öğrenciler de dâhil olmak üzere birçok öğrenci sabah saatlerinde yapılan operasyonlarla, evlerinin duvarları kırılarak gözaltına alındı. Gözaltında da çıplak arama yapıldığı iddiaları var. Sizce neden öğrenciler toplumun bir kesimi tarafından elit ve terörist olarak damgalanmak isteniyor?

    Tilbe: Gözaltılar, AKP iktidarının dayanışmadan, örgütlenmeden ne kadar korktuğunun göstergesidir. Öğrenciler, iktidarın üniversitelere olan saldırılarını görüyor ve bu sorunun yalnızca Boğaziçi’nin sorunu olmadığı da aşikâr. Arkadaşlarımız da bu bilinçle bizim yanımızdaydı. Öğrenciyi terörist diye yaftalayan AKP’nin öğrenciler üzerinde güç gösterisi yaparcasına kapı, pencere kırması, yaratmaya çalıştığı korku iktidarının hamlelerinden biri. Bunlar yetmezmiş gibi çıplak aramalar, ters kelepçeler, öğrenciye yapılan işkenceler ise 12 Eylül’den bugüne pek de yol alamadığımızı, aksine AKP iktidarı ile birlikte bu düzenin daha beter bir hâle geldiğini gösteriyor. Bugün kadın katillerini serbest bırakan düzenin, öğrenciden bu kadar korkuyor olması acınası bir durum. Bir diğer yandan ‘elit’ olarak adlandırılan öğrenciler, bir devlet üniversitesine Anadolu’nun dört bir yanından gelmişlerdir. Memur çocuğu da var, işçi çocuğu da var. ‘Elit’ kelimesini AKP iktidarı, gündemi kendi lehine kullanabilmek için dillendirmiştir.

    Aykız: Üniversitelere müdahale yalnızca Boğaziçi özelinde bir sorun olmadığı gibi bu soruna karşı olanlar da yalnızca Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrencileri olamazdı tabii ki. Bizlere destek olmaya gelen arkadaşlarımızdan bazıları gözaltına alındılar ve bu gözaltılar şafak operasyonuyla, uyuşturucu kaçakçısına baskın yaparcasına duvar kırarak gerçekleştirildi. Aylin Sözer cinayetini hatırlarsınız. Polis kapıyı açmak için çilingir çağırmıştı. Bir evin içinde bir kadın göz göre göre katledilirken kapıyı çilingire açtıran polis, okuluna atanan rektörü protesto ederek haklı isteklerini dile getiren öğrencilerin kapısını, duvarını kırarak müdahale etti.

    Akademiyi halktan koparmaya ve piyasacı politikalarına güç katmaya çalışan iktidar Boğaziçi öğrencilerini ‘elit’ olarak tanımlarken aslında halkın öğrencilere olan desteğine ket vurmaya çalışıyor. Keza ‘terörist’ demelerinin sebebi de budur. Halkın bakışını kendi açılarına çekmeye çabalarken adeta bir algı operasyonu yaparcasına ilerliyorlar. Halkın duyarlılığı olan konulardan kanına girip, değerlendirme mekanizmalarını çökerterek direkt yargılamaya sebep oluyorlar.

    HD: Sizin de altını çizdiğiniz gibi düşman yaratma üzerine bir politika ile hareket edildiği apaçık ortada. Bu düşmanlaştırmaya rağmen akademisyenler atanmış rektöre karşı çıkarken birçok üniversite sizlerle dayanışma gösterdi, yurtdışından destek mesajları yayınlandı, halk da tencere tava çalarak atamayı protesto etti. Gösterilen bu dayanışma hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Tilbe: Boğaziçi Üniversitesi tüm bileşenleri ile Melih Bulu’ya karşı, ayrıca üniversite dışından da birçok insan bugün yanımızda çünkü üniversitelere yapılan müdahaleler çok büyük bir sorun ve bunun farkında olan herkes haklı mücadelemize destek veriyor. Bir diğer yandan bu dayanışma, gözaltılarla verilmek istenen gözdağının, AKP’nin saldırılarının bizi yıldıramayacağını da gösteriyor. Bu zihniyete karşı mücadelemizi devam ettireceğiz.

    Aykız: Mücadelemizi yükseltirken halkın destekçimiz olması insanların hâlâ geleceğe dair umudu olduğunun göstergesidir. Bugün içinde bulunduğumuz şartları da göz önünde bulundurup tarihe, geçmişe baktığımızda insanlığın kurtuluşunun en temel dayanağının bilim olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzle göremeyeceğimiz küçüklükte bir virüs hayatlarımızı alt üst etmişken nasıl bilim insanlarının ağızlarından çıkacak tek bir sözün değerine paha biçilemezse, nasıl beklediysek aşının bulunmasını ve nasıl kabul ettiysek bilimin gerçekliğini, şimdi halk da akademisyenler de bunun sürekliliğini sağlamak için bizden desteklerini esirgemiyor. Toplumun, ülkenin geleceğinin kurucusu olan gençliğin sözüne söz, gücüne güç katıyor halk.

    HD: Son olarak sıra arkadaşlarımıza ve okuyucularımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?

    Tilbe: Arkadaşlarımızın kayyum rektöre karşı çıkarken, atamanın AKP eliyle yapıldığını söylemekten korktuklarını çok fazla görüyoruz. “Gündemin içine siyaset karıştırmayalım.” şeklinde söylemler var. Korkularını çok iyi anlıyorum fakat Melih Bulu AKP’lidir ve AKP tarafından atanmıştır, üniversitenin kapısına kelepçe AKP eliyle vurulmuştur, öğrencileri yaka paça gözaltına alan AKP’dir. Bütün bunlar böylesine göz önündeyken hâlâ siyaset yapmayalım demek doğru değildir. Bu müdahalelere izin vermeyeceğimizi doğru siyasetle anlatmaktan ve AKP iktidarına da bu düzene de karşı olduğumuzu daha güçlü bir şekilde söylemekten çekinmememiz, bu yanlışa düşmememiz gerektiğini arkadaşlarımıza hatırlatmak istiyorum.

    Aykız: Bugün bizler sesimizi atanmış rektör Melih Bulu’nun istifası için yükseltiyoruz fakat asıl soruna odaklanmazsak, mücadelemizi hayatın her anına yaymazsak, yarın başka bir gündemde yine benzeri sorunlarla karşı karşıya kalmamız işten bile değildir. Siyasetten uzak kalmaya çalışmak, sadece ucu bize dokunan konularda söz söylemek, ki siyasetin bize dokunmayan ucu yoktur, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ demekten farksızdır. Gençliğin memlekete dair daima söyleyecek sözü olmalı ve kapitalizmin öve öve bitiremediği ‘bireysel kurtuluş’un imkânsızlığını bilerek toplumun kurtuluşu için bir arada, örgütlenerek mücadele etmelidir.

  • Söyleşi: Hukuk Ansiklopedisi ile Hukuk Üzerine (15.1.2021)

    Hukuk Ansiklopedisi, hukuk alanında büyük bir boşluğu doldurmaya aday bir site. Hem içindeki farklı başlıklar hem de bu başlıklardaki içerikler, özveriyle verilen gönüllü emeğin sonucunda oluşuyor. Biz de bu değerli çalışmayı bizlere kazandıran ekipten İbrahim Aycan ile Hukuk Ansiklopedisi’ne, hukuk eğitimi ve hukuka ilişkin keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Hukuk Defterleri: Hukuk Ansiklopedisi olarak birçok söyleşi yaptınız ama sanıyoruz ilk defa Hukuk Ansiklopedisi olarak bir röportaj veriyorsunuz. Öncelikle bunun için teşekkür etmek isteriz, onur duyduk. İsterseniz ilk olarak okurlarımız için Hukuk Ansiklopedisi’nin nasıl bir fikirle, ne zaman başladığı ve ne amaçladığını sorarak başlayalım.

    İbrahim Aycan: 2018 başında başladık diyebiliriz. Ancak şöyle söyleyelim, bu fikir aşağı yukarı 2013- 2014’lerde benim zihnimde dolaşıyordu ama tam tanımlayamamıştım. Bu alanda büyük bir eksiklik olduğunu düşünmüştüm, hala da aynı düşüncedeyim. Bu bir fikir. Bu fikir herkese açık bir fikir, herkes çalabilir bu fikri, herkes yapabilir, hiç sorun yok. Yapsın herkes ama kimse yapmıyor, yapmamış ve şimdiye kadar yapılmamış.

    HD (Hande): Çünkü çok büyük ve özverili bir uğraş.

    İA: Büyük bir emek gerektiriyor, maalesef bizde de bu tarz emek veren insan sayısı çok az. Kafamda hep tasarlıyordum, bir hukuk bilgi bankası ya da online bir hukuk kütüphanesi şekilleniyordu, o zaman öyle tasarlıyordum. Online bir kütüphane olsun ama hukukla ilgili temel bilgilerin olduğu, şimdilerde bazı okuyucularımızın bir tür Hukuk Wikipedia’sı olarak tanımladığı bir portal olsun, sadece basit bilgilerin değil, kaynak olarak da kullanılabilecek, herkesin istifade edebileceği, hem hukukçuların hem sosyal bilimcilerin, felsefecilerin ya da bu alanlara yakın kitlenin, hukukla az çok uğraşan kesimin ilgisini çekebilecek bir portal olsun düşüncesi vardı. Hukukla ilişkisi olan, doğrudan bağı olan önemli bir kitle var.

    Ukalalık olarak algılayabilirsiniz ama hukuk eğitiminde de çok büyük bir eksiklik var. Nosyon eksikliği var. Bünyesinde profesör olmayan hukuk fakültesi bile var. Bunu hukuk kurumları ve barolar da teyit ediyor. Hukuk nosyonundan mahrum yetişen büyük bir hukukçu kitlesi, her gün aramıza katılıyor. Dolayısıyla hukuk nosyonuna hizmet edecek, topluma faydalı olacak, belli duyarlılıkları olan, kadın haklarını ve kadını öne çıkaran; çevreyi, doğayı ve insanı, bilimselliği, analitik düşünceyi ön plana koyan bir bilgi bankası olsun istedik. Mantık ve felsefeyle yoğrulmuş bilgi olsun istedik. Buna mantığı ve felsefeyi benimseyen bir hukuk zihniyetini ön plana çıkarma çabası da diyebiliriz.

    İlk başta online kütüphane gibi oluşan fikir zamanla dönüştü, nasıl ilerleneceği konusunda belirsizlik olsa da zamanla bu fikir gelişti ve büyüdü. Çok geniş bir alan, olağanüstü geniş bir alan, Ansiklopedi’nin hala yüzde biri dahi tamamlanmamış durumda. Bildiğim kadarı ile batıda bu tür çalışmalar 20-30 yılda tamamlanabiliyor. Acemilikle geçen ilk yılı saymazsak, mevcut hizmeti iki yıllık bir çaba ile veriyoruz diyebiliriz. Gerçekten doyurucu içerik vermeye başladığımız son iki yılda, okuyucu kitlemiz hiç azalmıyor, hatta tam tersine sürekli artıyor. Yani bu sevindirici bir şey ve çok nitelikli bir okuyucu kitlesi var. Maalesef halka inmeyi, özellikle halkın ve geniş kitlelerin okumasını istedikçe, okuyucu kitlesi yüksek lisanslı, doktoralı bir kesimden oluşmaya başladı. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Ellinin üzerinde doktora tezi, yüksek lisans tezi ve bilimsel makalede referans gösterilmek sevindirici olsa da bu konuda bir problemimiz olduğunu kabul etmek gerek.

    Ne yazık ki okumayan bir toplumla karşı karşıyayız, çok ciddi bir sorun bu. Muhtemelen sizin dergide de aynı sorun vardır. Okuması gereken, okuduğunu varsaydığımız kesimin de çok az okuduğunu biliyoruz ama hiç okumadığını düşündüğümüz kesim gerçekten vahim durumda. İnsanlar okumadıkları için de zaten toplumun vahameti ortada. Ama yine de inatla okumayı, araştırmayı ve belli değer yargılarını hatırlatmaya devam etmemiz gerekiyor.

    HD (Hande): Şu an ki popüler kültür de zaten bunu yönlendiriyor, dediğiniz gibi… Siz aslında buna karşı bir “başkaldırı” da yapıyorsunuz.

    İA: Topluma, istikrarla ve ısrarla, biraz da sosyal medya gücüyle, sürekli belli değerleri hatırlatıyor, hatırlatmayı prensip edinmeye çalışıyor; göz ardı edilen, görmezden gelinmeye çalışılan konuları gündeme getiriyoruz. En azından kendi takipçi kitlemize… Örneğin felsefe ve mantık olmadan hukukun olamayacağını her daim hatırlatmak görevimiz. Evrensel normlar olmadan hukukun var olamayacağını, var olsa bile adalet üretemeyeceğini hukukçulara hatırlatmak da öyle. Bu bağlamda hukuk felsefecilerine ve hukuk felsefesine okuyucuyu teşvik etmek de misyonumuzun bir parçası.

    HD (Hande): Düşünüyorum da, hukukla ilgilenmesem bile hukuk filmlerine dair olan bölümü takip ederdim. Yalnızca filmleri izlemek isteyen ya da hukuk ve film bağını kurmaya çalışan biri olsaydım burayı takip ederdim. Bence sizin belirttiğiniz gruplar haricinde birçok insan bu ansiklopedide ilgileneceği bir alan bulabilecektir.

    İA: Evet, tek başına hukuk filmleri kategorisi bile önemli bir kategori. Sadece oraya odaklanılsa ve dünyada sinema ile hukukun bağını kuran bütün filmler ve tiyatro oyunları bir araya getirilse muhteşem olur. Sinema ile adaletin ve hukukun bağını kuran çok önemli filmler var. Tiyatro oyunları da var tabi bunun içerisinde. Sinemayla adaletin ve hukukun bağını kuracak muhtemelen binlerce demeyeyim ama yüzlerce filmvardır.Bunlarınhepsininincelenmesiçok önemli bir uğraş olacaktır, diye düşünüyorum. Hukuk ile sanatın bağını kuran bir eseri de anmadan geçmeyelim: Yener Ünver ve Özlem Yenerer Çakmut öncülüğünde hazırlanan “Hukuk ve Sanat” bu anlamda önemli bir çalışma. Hukuk ve Sanat kitabına hayran kaldım. Orada Meriç Renkver’in kaleme aldığı bölümde hukuk ve sinemayı incelemişler. Hukukçu da değil. Kendisiyle tanışmayı mutlaka isterim. Hukukçu olmadığı halde hukuk filmleri üzerinden, adalet ve hukuk üzerine inceleme yapmış.

    HD (Selin): Sinemayla ilgili Sevtap Metin’in Hukuku Sinemada Görmek başlıklı Tekin Yayınları’ndan basılmış bir çalışması da var. Sevtap Hoca’nın aslında İstanbul Üniversitesi’nde bir dersindeki öğrencileri ile birlikte hazırladığı bir kitap. O da çok güzeldi. Biz de onun atölyesini yapmıştık.

    İA: Burada bir anekdotu anlatmadan geçmek istemem. Emin Artuk Hoca’yla bir röportaj yaptık. Henüz yayınlanmadı ama ansiklopedinin röportaj serisinden yayınlanacak. Ona hukukçu öğrenciler ne yapsınlar, ne tavsiye ediyorsunuz diye bir soru yöneltmiştik. Normalde bir hukuk hocasından, şu kitabı okusunlar gibi bir cevap beklersin. Hoca ise müzelere gitsinler efendim dedi. Hukukçulara müzeye gitmeyi, sanat eserlerini incelemeyi ve arkeoloji ile ilgilenmelerini tavsiye etti. Gerçekten bizde eksik olan da bu belki. Üniversitede öğrenciler felsefe, sosyoloji, hukuk tarihi gibi alanlardan zaten kaçarlar, sevmezler, benim gözlemim bu en azından. Çok az bir kitle ilgileniyor bu alanlarla.

    HD (Selin): Hukuk açısından bu derslerin zorunlu olması gerektiği konusuna çok katılıyorum. Hakikaten hukuk çok sosyal bir bölüm. Hukukun hangi alanında çalışıyorsanız çalışın; yargıç, savcı, avukat veya akademisyen olabilirsiniz ama hukukçunun her zaman dayandığı nokta toplum. Toplumun en çok yansıdığı yer de sanat olduğu için bu derslerin olması önemli. Mesela biz atölyelerden birini resimle ilgili yapmıştık. Hukukun edebiyata, resme ve sinemaya yansısı çok fazla. Devletin, devlet idaresinin, iktidarın, iktidar biçimlerinin, hukukun alanlarının, yasanın, cezalandırmanın vb. bunların hepsinin yansısı çok fazla ve sanatın diliyle çok daha doğal halde görünüyor. Dolayısıyla hukukçular ve hukuk öğrencileri bunlardan bağımsız değil, bilakis bu nedenle sanatın kimi alanlarına ilişkin dersler zorunlu olarak fakültelerde verilmeli.

    İA: Kesinlikle. Bu anlamda hukuk tarihi, felsefe ve sosyoloji de önemli. Mesela feminizmin nasıl doğduğunu hukukçuların bilmesi gerekir ki, kadın haklarını anlayabilsin. Ya da siyahi birinin birçok ülkede -batı ülkelerinde- kamu yönetiminde görev almasının eski olmadığını bilmesi gerekir. Tıpkı bir Ermeni ya da Roman kökenli bir Türk yurttaşının nasıl ki yargıç olamaması insan hakları bağlamında yadırganıyorsa, ABD’de de bir siyahinin yargıç olabilmesinin çok eski olmadığının bilinmesi lazım. Hukukçunun, evrensel hakların çok da eski olmadığını görmesi, sanki yüzyıllardan beri olan haklar gibi davranmaması, bu hakların her an elden gidebileceği riskini göz ardı etmemesi ve toplumsal sorumluluk sahibi olması gerekir.

    HD (Hande): Tam da bu konularla ilgili alt başlıklarınızda da çok fazla detay var.

    İA: Özellikle kurumdan bahsetmek isterim, ansiklopedi fikri başladıktan sonra çeşitli araştırmalar yaptım. Fiziki olarak Türk Hukuk Kurumu bu alanlarda zamanında çok çalışmış. Gerçekten çok çalışmış. Özellikle 1950’ler ve sonrasında çok çalışmışlar ama ondan sonra sebebini bilmediğim bir şekilde, bu çalışmalar azalmış. Son zamanlarda Kurum’un çabalarının arttığını biliyorum. Bunun yanında bir sürü girişimler olmuş hukuk ansiklopedisi adıyla. İnternette de olmuş. Birileri başlamış ama bir süre sonra âtıl kalmış, duraksamış, sönümlenmiş ve bitmiş. İnternet sitesinin adını almışlar ancak üç beş madde girmişler ve öyle kalmış. Uzun soluklu olamamış, çok uzun sürmemiş, hep yarım kalmış ama fiziki olarak hukuk ansiklopedisi daha önce üretilmiş, hatta birkaç tane var.

    Bu araştırmaları yaparken hukuk alanında yayıncılık yapan, bu konularda kafa yoran başkaları olmuş mu, bunu araştırdım öncelikle. Yapan birileri varsa tekrar yapmaya gerek yok. Yapılıyorsa ona katkı verirsin, başka bir şekilde yardımcı olursun. Ansiklopedi düşüncesinden sonra gerçekten iyice araştırdım bunu ve gerçekten olmamasına çok şaşırdım. Bir hukuk bilgi bankasının kamuya açık şekilde olmamasına inanamadım. Yani gerçekten yok muymuş dedim, olmadığını tespit ettim. Yurt dışına da baktım ama bu formatta yok. Bizim gibi bir sürü kategoriyi bir araya getiren bir portal yok. Mesela makaleler yayınlayan, binlerce makale yayınlayan siteler var ve tabi ki mükemmel çalışmalar var.

    Bir hayalden bahsedeyim; her ülkeden önemli hukukçuların, adını kalın harflerle tarihe yazdırmış hukukçuların biyografilerinin ve eserlerinin olduğu bir platforma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bunu global olarak birilerinin yapması gerekiyor. Evrenselleşen bir dünyada hukukçuların ve aynı alanda çalışanların birbirine entegre çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Birbirleriyle iletişim kurmasını, aynı alanlarda çalışan uzmanların birbirinden haberdar olmasını mesela Venezuella’da insan hakları alanında çalışan birisiyle buradaki bilim insanının birbiriyle entegre olması, Kore’deki hukuk tarihçisi ile Irak’takinin, Rusya’daki hukuk felsefecisi ile Brezilya’dakinin birbirini tanıması, aynı alandaki eser sahiplerinin birbirini öğrenmesi ve interaktif iletişime geçebilmesi gerekiyor. Günümüzün teknolojisi bunu sağlayabilir.

    Uzun açıklamanın arasına bir hayal de karışmış oldu. Bununla birlikte, Ansiklopedi fikri başlayıp araştırma yaparken gördüğüm sitelerin içerisinde forum sitelerinin ve makale sitelerinin ve içtihat sitelerinin yoğun olduğunu gördüm. Hatta bu siteler için de Ansiklopedi’de sayfalar açtık. Abartmış olmayalım ama Hukuk Defterleri’nin internet sitesini gördüğümde işte bu dedim, yani gerçekten kaliteli bir hukuk sitesi bu dedim. İlk başta dergi olarak algılamadım tabi, portal olarak algıladım. Dedim ki gerçekten en niteliklisi bu! Bunlarla tanışabilsek, acaba kim bunlar diye düşündüm. Bir süre sonra başka bir vesile ile Hukuk Defterleri ile tanıştık. Nasıl oldu bilmiyorum ve bir süre sonra gerçekten Hukuk Ansiklopedisi, Hukuk Defterleri’ni kardeş portal olarak benimsedi, her zaman da destek olmak istedi. Bildiğim kadarı ile hukuk yayıncılığında sayılı yayından birisi Defterler!

    HD (Hande): Çok teşekkür ederiz, Hukuk Defterleri Dergisi’ne sayfalarınızda da çokça yer verdiniz, veriyorsunuz. Bununla birlikte, Türkiye’deki bütün hukukla ilgili yayınlara, dergilere de sitenizde yer veriyorsunuz. Daha önce bunu yapan bir site ya da yayınevi olmadı. Onların bilgilerine yer veriyorsunuz ve bizim bile sonlarına denk geldiğimiz kimi hukuk dergilerine yeni kuşakların erişmesine veya onları araştıran gençlerin nereye bakacağını bilmesine imkân tanımış oluyorsunuz.

    İA: Evet, hukuk dergileri kategorisini geliştirmeye devam ediyoruz. Üniversitelerin klasik anlamda birkaç ayda bir bastığı fasiküller ve akademik dergiler mevcut ancak onlar sosyal dergicilik yapmıyor. Daha çok akademik yayınlar yaygın, onları da kaç kişinin okuduğunu bilmiyoruz. Bu anlamda Güncel Hukuk Dergisi kapandığında hepimiz üzülmüştük. Neyse ki Defterler bir boşluğu dolduruyor.

    HD (Hande): Haklısınız, ne yazık ki hukuk ve siyaset alanında veya hukuk ve toplum, hukuk ve sanat alanında dergiler neredeyse hiç kalmadı. Oysaki bu alanda bizim bir geçmişimiz, külliyatımız var ama bunlar hep sönümlendi. Bu açıdan şu anda var olan bir iki dergiyiz, ama bu külliyatı bilmeyenlerin internette, sizin sitenizde topluca bunları görebilmelerinin, en azından gelecek nesiller için önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim geçmişimizin ve bir külliyatımızın olduğunu, Türkiye’de hukuka, topluma bir nosyonla, başka bir yerden bakan hukukçuların bir geçmişinin ve aslında bu anlamda bir devamlılığın olduğunu göstermek açısından da çok değerli.

    İA: Tam da ansiklopedinin aslında ana misyonu diyebileceğimiz bir konuya temas ettiniz. Hafıza aktarımı, yani toplumun belleğinde var olanı görünür kılma çabası da diyebiliriz buna. Aslında var, bir yerlerde bir kütüphane köşesinde, internetin dibinde bir yerde, bir pdf dosya olarak gömülü bir yerde bazı bilgiler var. Bir pdf dosyasında kocaman beş yüz sayfanın dip köşesindeki güzel bir bilgiyi bulup çıkarıp, buyurun okuyun arkadaşlar diyoruz. 1970’te yazılmış muhteşem bir kitap var diyelim ki, hukuk kitapları kategorisinde görünür kılıyoruz ve gündeme getiriyoruz. Hukuk kitapları kategorisi de çok geniş bir alan, belki binlerce kitap vardır. Her biri için ayrı ayrı tanıtım sayfası yapılacak zaman oldukça. Ansiklopedi 100.000 sayfa olduğunda hukukçuların okuması gereken kitapların konu dizinli listeleri de oluşturulabilir. Örneğin 1970’lerde yazılmış o zamanın en iyi hukukçuları o kitapla tedrisat almışlar. Ne muhteşem kitap demişler ama kitap şimdi piyasada yok, yazarı ölmüş, yeni baskı yapan bir yayınevi de olmamış. Aslında güncellemeye bile ihtiyacı olmayan bir kitaptır belki ama böyle yok olan değerlerimiz var. Belki bunları ön plana çıkararak, gün ışığına çıkararak, yayınevlerinin bunları yeniden basmaları da sağlanabilir. Böylece yeniden basılması gerekenler listesi bile oluşturulabilir.

    Evet, kategorilerimiz ilk başta azdı tabii. Türkiye’de bu kısırdöngüde, kadına değer verilmeyen bir toplumda, kadınların da neler ürettiğini göstermek adına kadınları zaten her zaman en başa koyuyoruz. Siteyi açan ilk başta bu ülkenin çalışkan kadınlarını görüyor. Hep kadınları görüyor ve görecekler. Dolayısıyla bu toplumda kadınlar var mesajını vermek istiyor Ansiklopedi. Ansiklopedi’de ilk başta kadın hukukçular diye bir kategori açtık. Ayrıca geniş hukukçu biyografileri var. Burada da tabii ki Ansiklopedi’nin kendi değerleri çerçevesinde öncelik sıralamasını yapıyoruz.

    Sonuç itibariyle Ansiklopedi’de yer almak isteyenin hukuk kültürümüze bir değer katmış olması gerekir. Hem ülkeye bir katkısı olsun, hem hukuka bir katkısı olsun, hem de bir çizgisi olsun istiyoruz. Bu anlamda, hukuka az çok hizmet etmiş herkesin biyografisini ansiklopediye koymayı hedefliyoruz. Kategorilerden bir tanesi de buydu. Bunun yanında, yine hukuk ve sanat, hukuk tiyatrosu, hukuk tarihi vb. birçok kategorimiz de bulunuyor …

    HD: Şu ana kadar iki söyleşi kitabı çıktı değil mi? Hukuk Ansiklopedisi olarak sadece söyleşiler yayınlamayı mı planlıyorsunuz ya da başka kitap planlarınız var mı?

    İA: Elbette ki var ama röportajlar sonradan ortaya çıktı. Ansiklopedi ilk başta hiç bu tarz toplumla ya da insanlarla doğrudan diyaloğa girmeyi hedeflememişti. Dolaylı ya da doğrudan ilişkiye girmeyi hedeflemeden tamamen nötr bir bilgi bankası şeklinde ilerlemeyi seçmişti ama bir süre sonra kendiliğinden gelişen süreç yaşandı. Hukukçuların biyografisini yazarken, biyografisini yazdığımız kişilerden de fikir alma gereği oldu. Kurumları tanıtırken, kendilerinden doğrudan bilgi alma gereği doğdu. Bu arada onlarla etkileşime girince acaba onların görüşlerini yansıtsak mı diye bir düşünce oluştu ve Hukuk Ansiklopedisi’nin tırnak içerisinde söylüyorum “magazin”i oluştu. Ve karşımıza röportaj kitapları çıkmaya başladı.

    Yeniden keşfetmemiz gereken bir bellek var. O belleği muhakkak yeni kuşağa aktarmamız lazım. Yeni kuşak, tüketim kültürünün ve hukukun ticarileşmesinin trajedisini yaşıyor.

    Müktesebatı öğrenme gereği de duymuyor. İçtihat zannedilen sıradan yargı kararları üzerinden bir hukuk okuması ile karşı karşıyayız. Belki hızlı ve yoğun kent yaşamının ve daralan ekonomik alanların, okumak için zamanı kısıtlaması da söz konusu olabilir. Ama yine de hukukun hafızasını canlandırmamız ve hukuk nosyonunu öne çıkarmamız gerekir. Hak üzerine inşa edilmiş hukuk sisteminin ticarileşmesini ve hukuk bilgisinin sadece tüketilmek üzere edinilmesine karşı dur demek gerekiyor. Sizin gibi dergiler de aslında bunu yapmaya ısrarla devam etmek zorunda.

    HD (Selin): Söyleşilerle, hukuk alanında sözlü tarih çalışması yapıyorsunuz. Röportajların altında bir eksikliği de tarif etmiş oldunuz. Röportaj yapılan kişiye dair kaynak azlığından ötürü doğru sorular sormakta da sorun doğabiliyor. Aslında biz de sizle bu amaçla röportaj yapıyoruz. Röportajda o kişiyi daha iyi aktarmak amacıyla doğrudan kaynağa başvuruyor olmak, sözlü tarihi üretmek açısından da çok değerli.

    İA: Hukukçularla yapılan röportajlarda, dolaylı bir şekilde onları anlatmaktansa, doğrudan kendisine müracaat edip hem fikirlerini yansıtmak, hem de biyografilerini birlikte oluşturmak şeklinde bir format ortaya çıktı. Mesela geçen ay aramızdan ayrılan Atilla Sav üstadımızla da röportaj yapmak üzere sözleşmiştik, maalesef yapamadık. Yaşamını yitirdi. Çok üzüldük. Eğer yapmış olsaydık hukuk tarihine bir dipnot düşmüş olacaktık. Çünkü Atilla Sav hakkında açık kaynak çok fazla yok ve Türk hukuk tarihinde iz bırakmış bir kişilik.

    Röportajlar bu şekilde değer üretmiş kişileri topluma lanse etme görevini, toplumun bu insanları daha çok tanımasını amaçlıyor. Birinci kitap olarak yayınladığımız, Hilmi Şeker Röportajı, toplumun daha çok tanıması gerektiğini düşündüğümüz bir hukukçunun vicdanından yükselen akademik bir çığlık idi. Sıradakiler de öyle. Emin Artuk Hoca, toplumun az tanıdığı bir kişi, çünkü medyatik değil ama onun daha çok tanınması gerektiğini düşündüğü için Ansiklopedi onunla röportaj yaptı. Vedat Ahsen Coşar ile de yaptık. Çevre davaları denildiğinde ilk akla gelen isimlerden Senih Özay ile de yaptık. Çin’de yaşayan Türk yazar Ali Rıza Arıcan ile Doğu Asya Hukuk Sitemi ve Toplum Yapısı üzerine geniş bir mülakat yaptık. Hukuk Ansiklopedisi’ni az sayıda kişi okusa da, yarın günde bir milyon kişi okusa da bu değerlerimizi yansıtmaya devam edeceğiz. İnsan için, hukuk için, demokrasi için çalışan Bahri Belen’i de hukuk yayıncılığında bir boşluğu dolduran diğer kişileri de unutmayacağız. Ticari davranmayan ve değer üretenlere karşılıksız desteğimiz devam edecek.

    HD (Hande): Geçmiş dönem de hukuka ve hukuk mücadelesine çok büyük katkısı olan ama pek tanınmayan insanlar da var. Çoğu vefat etmiş olabilir ama hala yaşayan şu anda aktif olmadığı için belki bilmediğimiz meslektaşlarımız var… Aslında onları da keşke bu çalışmaların içine katabilsek ya da Ansiklopedi’yle daha da ön plana çıkabilseler. Ansiklopedi veya söyleşiler belki buna da bir vesile olur.

    İA: Biraz önce de söylediğim gibi, sürekli toplumabunuhatırlatmagörevivemisyonunu önemsiyoruz. Özellikle sosyal medyada sürekli gündemde tutuyoruz. Bülent Tanör’ün yaşamını bu toplumun bilmesi lazım, öğrenmesi lazım. Çünkü temel bir sorun var. Tanör bütün dönemlerde zulme uğramış. Sadece bir dönemde değil. Niye bütün dönemlerde zulme uğruyor? Bunu toplumun düşünmesi lazım. Bunu topluma sürekli hatırlatmamız ve düşünmesini sağlamamız lazım.

    Çünkü bu toplumun zihninin altında bilime düşmanlık var. Düşünceye düşmanlık var. Toplumdaki bu düşünceye ve bilime düşmanlık tarihsel bir geçmiş taşıdığı için devlete de yansıyor. Devlet tartışmasına girmek istemiyorum elbette. Devlet bu toplumun devletidir, devlet insanlar, binalar ve kanunlardan oluşan bir yapı. Yani Amerika gelip yukarıdan bize devletçilik yapmıyor. Bu toplumun ürettiği bir şey, dolayısıyla bu toplumun devletidir. 1971 Muhtırası da, 12 Eylül Darbesi de Amerikan darbesi olarak tanımlanır, ama Bülent Tanör bütün dönemlerde zulüm görmüştür. 28 Şubat döneminde de zulüm görmüştür. Saygıdeğer eşi Öget Hoca 2016’da üniversiteden ihraç edilmiştir. Bilim düşmanlığını Amerika bize zorla dikte etmiyor ki! Gelişen bütün olaylar toplum sosyolojisi ile doğrudan uyumludur. Bu nedenle bilim ve düşünce düşmanlığını yok etmek için tüm aydınların çalışması gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede, şiddet içeren hiçbir fikirleri olmamasına rağmen Sabahattin Ali de, Nazım Hikmet de üstelik Cumhuriyet Halk Partisi dönemlerinde zindanlarda çürümüştür. Eğer toplum şiddet içermeyen düşünceye dahi düşman olmasaydı, bu iki kişi de Bülent Tanör de zulüm görmezdi. Kadın düşmanlığını da eklemeden edemeyeceğim.

    HD: İbrahim Bey, Ansiklopedi’de en son hukuk takvimi kısmını da açtınız değil mi?

    İA: Evet, Ansiklopedi’de açtığımız son kategori bu. Oldukça ilgi de gördü. Hukuk tarihine hizmet edecek. Ancak ondan daha önemli kategorilerimiz var. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi bizim hukukçularımızın kaçtığı bir alan. Felsefenin ve sosyolojinin hukukla bağını pek çoğu kurmak istemiyor, oysaki içinde yaşadığımız ve bütün hukukçuların şikâyet ettiği, sızlandığı adaletsizliklerin ve her şeyin temeli felsefedir. Hukukçular özenle kaçıyorlar hukuk felsefesinden ve sosyolojisinden. Hukukçular, toplumun sosyolojisini, yargıçların sosyolojisini, adalet personelinin psikolojisini ve geçmiş uygulamaların felsefi ve toplumsal temellerini düşünerek ortak bir akıl üretme yoluna gitseler, belki de içinde bulunduğumuz kaotik sorunların çoğu çözülebilir. Olaylar ve tarihsel süreç hakkında düşünerek bu konularda kafa yormak, öneriler ortaya çıkarmak ve sorunların çözümü için daha köklü akılcıl önermeler getirmek gerekiyor. Bu ancak Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ile mümkün. O yüzden de bu kategoriyi hukukla felsefenin bağını güçlendirmek için açtık. Hukuk ve Felsefe Dergileri kategorimiz de mevcut. Orada bir liste oluşturarak hepsinin kurumsal biyografisini ve tarihçesini çıkarıyoruz.

    HD: Çalışmalarınızı yaparken eskiden görülmüş davalardan da kimi kesitler sunuyorsunuz ve kitaplardan, o dönemki hukukçulardan, dönemin hukukçularının yaptıklarından bahsediyorsunuz. Bir bakıma onları tekrar hatırlatmış oluyorsunuz. Eski dönem ve yeni dönemin bir karşılaştırmasını yapmak hukuk alanında mümkün mü? Sizce bir süreklilik mi yoksa kopuş mu? Geldiğimiz nokta nedir?

    İA: Aslında süreklilik var. Toplum sosyolojisi de devamlılığın nedeni. Bugünkü kuşaklar şu an yaşananların ilk defa bugün yaşandığını zannediyorlar ancak başka versiyonları daha önce yaşanmış süreçler tekrarlanıyor. Başka bir dozajda, başka bir türde. Belki daha yoğundur, belki daha az yoğundur, belki hakikatle bağı kopuktur. Ama her halükârda benzer kötülüklerin her devirde yaşandığını söyleyebilirim. 1972’de İstanbul’da yüzbinlerce eve baskın yapılıp aramalar gerçekleştirildiğini toplum çabuk unutuyor. 12 Eylül döneminde İstanbul Baro Başkanı’nın yapılan muamelelerden kanser olduğunu unutuyoruz. Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ve Tanör, bu çerçevede çok önemli figürlerdir. Her devirde kötü olduğumuzun fotoğrafıdır bu. Bugün başka bir şekilde, başka versiyonla karşı karşıyayız. Bugün hakikatle bağı kopuk bir dünyada yaşıyoruz ve dünyada ilk defa yaşanan bir süreç var. İnternet çağı, bilginin bu kadar dolaşması, toplumların iç içe geçmesi, görevi halka sadece doğru bilgi vermek olan medyanın lümpenleşmesi, kırsal kesimden şehirlere aşırı bir göç yaşanması ve kentlerin büyük bir köye dönüşmesi, kuralsızlığın kural haline gelmesi… Türkiye özelinde söylüyorum. Burada akıl, mantık, nedensellik bağı vb. her şeyin yok olduğu, daha saçma sapan bir durumla karşı karşıyayız. Dincilik ve faşizm soslu vahşi kapitalizm diyebileceğim, yeni ve garip, kötücül bir dönem yaşıyoruz. Bu çok özel ve ekstrem bir durum, ama sizin sorduğunuz soruya gelirsek, tarihsel olarak da bence aynı şeyleri yaşıyoruz. Zamanında vatan haini ilan edilen Bülent Tanör’ün 1971’de, 1980’de ve 1999’da yaşadığı garabetin aynısını, 2016’da yaşayan sevgili eşi Öget Öktem Tanör dedi ki: “Bülent yaşasaydı şu an hapiste olurdu.” Bu insanlar bilim ve düşünce üretmekten başka ne yaptı?

    HD: Söyleşimizin sonlarına gelirken, Hukuk Ansiklopedisi olarak bundan sonraki projeleriniz, yapmak istediklerinizi sormak isteriz.

    İA: Aslında standart bir şekilde devam etmek istiyoruz. Hukuk Ansiklopedisi’nin önünde sınırsız bir hukuk bilgi kaynağı var. Bu sınırsız kaynaktan toplumun, hukukçuların, hukuk ile içli dışlı insanların ya da hukuki bilgiye ihtiyaç duyan kesimlerin istifade etmeleri için mümkün olan en geniş kaynağı bir araya getirmek istiyoruz. Mümkünse bu bilgi kaynağını sonuna kadar ücretsiz şekilde sunmak istiyoruz.

    Wikipedia ve benzeri portallarda hukuk alanında yeterli bilgi olmadığını düşünüyorum. Bildiğim kadarı ile Google geçtiğimiz yıllarda tüm Dünya Anayasalarının İngilizce versiyonlarını bir araya getirme projesi başlatmıştı. Sonucu ne oldu bilmiyorum. Bizim hedeflerimizden bir tanesi de Dünya Anayasalarının tamamının Türkçe versiyonlarını Ansiklopedi’de bir araya getirerek hizmete sunmak. Hatta bu yöndeki çabaları nedeniyle Sayın Doç. Dr. Ali Asker’e özel bir ödül verdi Ansiklopedi.

    Evrensel belgeleri, tüm etik beyannameleri, tüm uluslararası sözleşmeleri bir araya getiriyoruz. Bütün ulusal ya da uluslararası kuruluşların etik beyannamelerini, yargı etiği, tıp etiği, basın etiği belgelerini topluyoruz. Bunlara üniversitelerin etik beyannameleri de dâhil. Bunu bir sürü kurum yapıyor ancak sadece kendisini ilgilendiren konularla ilgili sözleşmeleri, beyannameleri koydukları için tamamını bir arada görme şansımız yok. Daha önce yapılmayan bir çalışma olarak her şeyin aynı ortamda olduğu bir bilgi havuzu yapıyoruz. Bütün evrensel kültürün, bütün dünyadaki metinlerin, kayda değer belgelerin bir arada olduğu bir havuz oluşuyor ve zamanla da büyüyor. İnsanlığın ortak mirasını ve müktesebatını hukukçulara sunmak ve sürekli hatırlatmak ansiklopedinin önemli misyonlarından bir tanesi.

    Bu metinlere uyulsa da uyulmasa da, bir araya topluyor ve toplumun okumasını, bu kuralları içselleştirmesini istiyoruz. Hatta biz bunları yayınladığımız zaman alay eden insanlar olabiliyor. İnsanlarda inanç yok olmuş. Toplumun inancı kalmamış, nasıl olsa bu kurallara uyulmuyor neden gündeme getiriyorsunuz diyorlar.

    Sınırlı sayıda da olsa makale yayınlamaya da başladık. Keşke mümkün olsa da Türkiye Barolar Birliği’nin daha önce yaptığı Hukuk Fakülteleri kalite ölçümlerini de bilimsel standartlara ve somut verilere uygun şekilde her yıl yapabilsek. Ancak bu çok zor bir iş. Umarım bir kuruluş bunu her yıl yapar ve biz de yayınlarız.

    HD: Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz İbrahim Bey, son söz olarak okuyucularımıza bir şey söylemek ister misiniz?

    İA: Ben umutlu olmak gerektiğini düşünüyorum. Okuyucularınıza Hukuk Ansiklopedisi çalışmasında ortaya çıkan bir sonucu söylemek isterim. Bu ülkenin kötülüklerle anılan hafızası çok güçlü ama bu ülkenin önemli bir birikimi de var. Bunu açıkça görüyoruz. Bu ülkenin kaynakları çok çeşitli, toplum çok renkli ve geçmişimizde, bugün de kıymetinin bilinmesi gereken çok önemli bir hafıza var. Hatta ve hatta hiç beğenmediğimiz, şu anda da adaletsizlik ürettiğini düşündüğümüz kurumların internet sitelerine girip baktığımızda, hafızanın hala yerinde ve canlı olduğunu görürüz. Toplumun birikiminin kısa sürelerde yok olmayacağını düşünüyorum. O yüzden Hukuk Ansiklopedisi çalışması ısrarla devam edecek; hukukun hafızasını, toplumun belleğini ve kültürel birikimini hatırlatmaya, biriktirmeye ve topluma sunmaya devam edecek. Benzer çalışmaların da artmasını dilerim.

    Hukuk Defterleri’nin okuru bol olsun diyorum.

    HD: Sizin de okurunuz bol olsun. Çok teşekkür ederiz.