Kategori: Dosya

  • 22 Yılın Sonunda Hukuk Bitti mi? Yoksa Yeni mi Başlıyor?

    Hukuk Defterleri dergimiz, 2016 yılında yayın hayatına başladı. Dokuz yılı geride bırakmaya hazırlanan dergimizin, hem yazarları hem de ele aldığı konular ile ciddi bir külliyat oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu değerlendirme, salt bir öznel yorumdan ibaret değil elbette. Geride bıraktığımız dokuz yılda ülkede ve özelinde hukuk alanında yaşanan gelişmeler de önemli tartışmalar yapmamıza yol açtı.

    Dergimizin ikinci sayısının matbaaya gittiği tarih, 15 Temmuz 2016 günüydü. Hafta başında dergiyi okuyucularımızla buluşturmaya hazırlanırken bir darbe girişimi ile karşı karşıya kaldık. O sayımızda da anayasa ve rejim tartışmalarını ele almaya hazırlanmıştık ki, hayat bizi doğrudan o tartışmanın merkezine yerleştirdi. Devamında, üç yıllık bir OHAL süreci, şaibeli bir referandum ile yapılan rejim değişikliği, mevcut Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olması ve seçilmesi, pandemi, ülke içinde ve bölgede yaşanan gelişmeler ile birlikte şekillenen tartışmalarla dergimiz yayın hayatını sürdürdü. Memleket gündeminin sıcaklığı da göz önünde bulundurulduğunda, derginin bu özelliğinin daha da artacağını söylemek işten bile olmasa gerek.

    Bu kısa tarihçemiz sonrasında, yazı başlığındaki sorulara geçelim. Bu sorunun cevabının, aynı zamanda memleketin gidişatına ilişkin bir değerlendirme ve cevap olacağını da belirtelim. Verilecek cevap, aynı zamanda sorunun çözümüne ilişkin yürütülecek mücadelenin de bir anahtarı olacaktır.

    AKP, 80 yıllık bir Cumhuriyet birikiminin üzerine iktidara getirilmiş bir siyasi partiydi. 50’li yıllarda Menderes ile başlayan, akabinde Demirel, Türkeş, Erbakan gibi figürlerle sürdürülen karşı devrimci ve piyasacı dönüşüm, yol almış olsa da tam anlamıyla başarılı olamamıştı. Ülkede hâkim olan kurucu değerler, özellikle kurumlar yönünden karşı devrimci hattın yayılmasını bir vadede engelleyebilmiş, en azından yavaşlatabilmişti. Bu alandaki radikal müdahale 24 Ocak kararları ve peşinden gerçekleşen 12 Eylül askeri darbesi oldu. Darbe, bir hükümet değişikliği veya toplumsal hayata müdahalenin çok ötesinde, rejime yönelik bir müdahale sonucunu taşıyordu. Kamucu, devletçi, halkçı Cumhuriyet ve kurumları hedef alınarak piyasacı, özelleştirmeci, dışa bağımlı bir ekonomi ve gericileştirilen bir toplum ‘’projesi’’ hayata geçirildi.

    12 Eylül sonrası başlayan ‘’proje’’, ilerliyordu ancak yetmiyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından, daha hızlı bir dönüşüme ihtiyaç vardı. Tansu Çiller’in dediği gibi, ‘’son sosyalist ülkenin’’ yıkılması gerekiyordu. Emperyalizm ile tam boy entegre olan, içeride de ‘’ılımlı’’ görünen bir İslamcı iktidara ihtiyaç vardı. İşte AKP, tam olarak bu ihtiyacı karşılamak üzerine iktidara geldi: Yıkım. Dolayısıyla, AKP’nin sıradan bir iktidar partisi değil, doğrudan rejim yıkma ve yeni rejim inşa etme misyonuyla oluşturulmuş bir parti olduğunu öncelikle tespit etmemiz gerekiyor.

    Yıkım ve yeniden inşa misyonu ile iktidara getirilen bir siyasi partinin, kurulu düzeni her yönüyle alt üst etme hedefinin olacağı açıktı. Nitekim, siyasi iktidar bu hedefini hiçbir zaman gizlemedi. İktidara gelmelerinden hemen birkaç ay sonraki 1 Mart Tezkeresi teklifinden başlayarak, kurulması amaçlanan yeni rejimin hedefinin ne olduğunu net bir biçimde gösterdiler. Her ne kadar siyasi iktidar ile ittifaklar yapan çeşitli kesimlerin daha sonrasında siyasi iktidarın o dönemde eğilimlerini gizlediğine dair “kandırılma’’ beyanlarına şahit olsak da AKP, 22 yıldır aynı misyonundan hiç geri adım atmadı. Orduya yönelik tasfiye operasyonu, Ergenekon-Balyoz gibi davalar, 2010 ve 2017 referandumları, eğitimdeki dönüşüm gibi tüm başlıklarda hep bu misyonu görmüş olduk, hâlen de görmeye devam ediyoruz.

    Rejimin yıkılması ve yeni bir rejim inşasından bahsederken buradaki en büyük paylardan birinin hukuk alanıyla gerçekleştirildiğini vurgulamak gerekiyor. Yazı başlığını da yeniden hatırlarsak, hukukun bu dönüşüm, yıkım ve yeniden inşa süreçlerinde oldukça kritik bir unsur olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Süreç, devam eden rejim ve alışılagelen ezberler ile değerlendirildiğinde bir hukuksuzluklar silsilesiydi ancak başka bir yönüyle bakıldığında da aslında yeni dönemin izleri olarak değerlendirilmesi gerekli. Mevcut sınırlar zorlanacak ve aşılacak, yol alınacak ve sonrasında yeni sınırlar oluşturulacak. Bu yönüyle yaşadığımız süreci “hukuksuzluktan hukuka geçiş’’ olarak ifade edebiliriz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yargının Siyasallaşmasının Avukatlık Pratiğindeki İzdüşümü

    Ülkemizde yargı kurumları hiçbir zaman silahların eşitliği ilkesine geniş önemler atfeden bir yapıda olmamıştır. Ceza yargılamaları, her zaman hiyerarşik olarak yürütmenin altında yer alan kolluk tarafından dayanaklandırılmış, avukatlara delil toplama hakkı tanınmamış, hukuk davaları ile diğer idari işlemler ise derin bürokratik engeller ve yüksek giderlerle birlikte hak arama hürriyetini modern hukuk tarihimizin başından beri sınırlandırmıştır. Ancak tüm bu sınırlamalara rağmen avukatlık, bağımsız bir meslek olmayı bir nebze sürdürebilmiş, son on beş yıla kadar da saygınlığını bir nebze koruyabilmiştir.

    Ne var ki ülkemizde sermaye, bürokrasi ve siyaset üçgeninin son iki anayasa değişikliğiyle birlikte yargıyı da tümden eline alarak yeknesak bir kuvvet oluşturup otoriterleşmesiyle paralel olarak, üniversiteler enflasyona uğratılmış diğer tüm uzmanlık meslekleri gibi hukuk meslekleri de kamuda kolaylıkla kadrolaşılan, özel sektörde ise işçileşen bir hale getirilmiştir. Tüm bunların doğal bir sonucu olarak Türkiye’de avukatlık, mevzuattaki güçlüklerin yanında sahada da büyük engellerle karşılaşır hale gelmiş, avukatlar emeğine yabancılaşmıştır. Bu yazı avukatlığın pratik sorunlarının geçtiğimiz yıllarda ne raddeye geldiğini yazarların kendi meslek görgüleri ve bilgileri ölçüsünde kimi örneklerle anlatmayı amaçlamaktadır.

    Devlet Güvenlik Mahkemelerinin olduğu dönemde, bu mahkemelerin doğal hâkim ilkesine aykırı olduğu, hakkaniyetsiz ve yanlı kararlar verdiği konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dönemin aydınları ve hukukçuları hemfikirdi. Ancak 2004 yılında Özel Yetkili Mahkemeler ile dönemin kendi otoritesi yine katalog bazı suçlarda bazı özel yetkiler öngörmüş ve bu durum 2014’e kadar sürmüştür. Sonrasında ise sulh ceza mahkemeleri, sulh ceza hakimliğine dönüşmüştür. Günümüzde ise, tüm mahkemelerin özel yetkili hale geldiğini söylemek yanlış olmaz. Yargının bir diğer ayağı olan savcılıklar 2010’lu yılarda uygulama yoluyla başsavcılıkların güdümü altındaydı. Kanuni altyapısı olmaksızın “görüldü” ya da “iade” gibi yöntemler kullanarak savcılıkların soruşturma işlemlerine müdahale ediliyordu. 2021 yılına gelindiğinde 5235 sayılı Kanun’un 18.maddesine ekleme yapılarak başsavcılıklar cumhuriyet savcıları üzerinde yasal olarak da hâkim haline gelmiştir.

    Tüm bunlar olurken durum genel avukatlık pratiğine de yansımıştır. Adliyeler kurumsallaşmış, 2011’de İstanbul Adliyesi, Avrupa yakasını büyük oranda birleştirirken; 2013’te İstanbul Anadolu Adliyesi, Anadolu Yakasının birleşik adliyesi haline gelmiştir. 2013’ten itibaren ise ön büroların kurulmasıyla artık soruşturma dosyalarının vekâletnamesiz sorgulanıp sorgulanamayacağı incelenip incelenemeyeceği tartışılırken, 2020 yılına gelindiğinde -her ne kadar yürütme makamının görüş belirtmesi çok doğru olmasa da- Adalet Bakanlığı’nın yazısı ile bu sorun en azından kısmen çözüme kavuşmuştur (https://cigm.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/1112021141024Avukat%C4%B1n%20Dosya%20%C4%B0ncelemesi.pdf).

    Yine İstanbul Barosu’nun CMK servisi o dönemler nöbetçi savcıların telefon numaralarına ulaşabiliyorken artık bu numaralar paylaşılmamaktadır. İstanbul Adliyesi’nin Bodrum 9. katında bulunan nezarethanesine 2013 yılında avukatlar girebiliyor, adliye içerisinde olan şüpheliler hakkında bilgi alabiliyorlardı. 2019 yılına gelindiğinde ise bu bilgi emniyet müdürlüğünden bile zor alınır hale gelmiştir. Halbuki Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nde bir değişiklik de bulunmamaktaydı. Önceleri gözaltında adli muayene aşamasından adliyedeki nezarethaneye kadar her aşamada müvekkilini takip eden, polis aracının içerisinde dahi müvekkili şüpheliyle görüşebilen avukat profili artık emniyet müdürlüklerinden bilgi dilenir duruma getirilmiştir. Öyle ki bugün, İl Emniyet Müdürlüğü personelleri şüpheli müdafilerini kendi özel telefonlarından ifadeye bile çağıramamaktadır.

    Bir başka durum ise tutukluluk incelemelerinde meydana gelmiştir. 2013 yılında getirilen düzenleme ile tutukluluk incelemelerinde kanundaki metniyle “şüpheli ya da müdafi bulundurulması” öngörülmüştü. Ancak bu konuda her hâkim ve mahkeme farklı yorumlar getirmiştir. Mahkemeler ve hakimliklerin bugün bile bir kısmı yalnızca avukatı bir kısmı yalnızca şüpheliyi dinlemektedir, bir kısmı ise hazır bulunsa dahi avukatı dinlememektedir. Düzenlemenin ilk yıllarında kimi hâkimlikler dosyada özel müdafi bulunsa dahi CMK sistemi üzerinden zorunlu müdafi atamaları yapmıştır. Örneğin Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklu olduğu dosyada özel müdafi bulunmasına rağmen baroca avukat atanmış, bu durum dönemin İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu tarafından da sosyal medyada paylaşılmıştır. (https://x.com/DURAKOGLU2016/status/1257728689317376001)  O döneme kadar rutin bir uygulama olan bu hususun İstanbul Barosu Yönetimi tarafından bile o an fark edilmesi savunma makamının arkasında meslek örgütünün bile durmadığını göstermiştir.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Uluslararası Dalganın Türkiye Sahiline Vurmuş ve Biçim Değiştirmiş Örneği: Etki Ajanlığı

    Giriş

    Kamuoyunda “Etki Ajanlığı” olarak adlandırılan, ilk olarak “diğer faaliyetler”, son olarak ise “devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme” başlığıyla Türk Ceza Kanunu’na (TCK) eklenmesi öngörülen 339/A düzenlemesi, kamuoyunda önemli ölçüde tartışmaya sebebiyet vermiştir[1]. Esasen etki ajanlığı suçuna dair tartışmalar Mayıs 2024’te ortaya çıkmasına ve o dönem kamuoyuna bir taslak normun da sızmış olmasına karşın suçun yasalaşması, yeni yasama dönemine bırakılmıştır. İkinci taslak norm ise, 18.10.2024 tarihli ve Esas No: 2/2616 sayılı Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinde 16. maddede yer almaktadır[2]. İkinci taslak norm, TBMM Adalet Komisyonu tarafından da yine teklifin 16. maddesi olarak ve aynen kabul edilmiştir[3]. Bununla birlikte malum olduğu üzere söz konusu ikinci taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Adalet Komisyonu’nda görüşülmüşse de TBMM Genel Kurulu’nun önüne gelmeden geri çekilmiştir; fakat iktidar partisi çevrelerinden söz konusu düzenlemenin yasalaşması hususunda ısrarcı olunacağı ifade edilmektedir[4]. Dolayısıyla yaklaşık 7 aydır kamuoyunun gündemini meşgul eden etki ajanlığı suçuna dair yeniden bir yasama sürecinin yakın vadede başlatılması sürpriz olmayacaktır. Elinizdeki kısa değerlendirme yazısında, etki ajanlığı düzenlemesinin muhtevası ile neden tartışmalara sebebiyet verdiği ve taslak suç düzenlemesindeki sorunların neler olduğu ana hatlarıyla izah edilecektir. Aşağıda Adalet Komisyonu tarafından kabul edilen suç taslağı yer almaktadır.

    Devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme

    Madde 339/A- (1) Bu Bölümde düzenlenen suçları oluşturmamak kaydıyla, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenler hakkında üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Fail hakkında hem bu suçtan hem de işlediği ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur.

    (2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise faile sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

    (3) Suçun, milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birimler ile proje, tesis ve hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlarda görev yapanlar tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır.

    (4) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

    Taslak norma ilişkin gerekçede ise yeni bir suç ihdasına ilişkin gereklilik, aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir[5].

    “Söz konusu Yedinci Bölümde “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” suçları düzenlenmiştir. Genel itibarıyla bu Bölümde Devletin güvenliği ile iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge ve bilgilerin yok edilmesi, tahrip edilmesi, temin edilmesi veya açıklanması suç olarak düzenlenerek bir yaptırıma bağlanmıştır. Bu fiillerin siyasal veya askeri casusluk maksadıyla yapılması da yine suç olarak düzenlenmiştir. Belge ve bilgi temini veya açıklanması dışında Devletin güvenliği ile iç veya dış siyasal yararları aleyhine olacak şekilde gerçekleştirilen diğer faaliyetler bakımından herhangi bir yaptırım öngörülmemiştir.

    Maddeyle “Devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme” adı altında yeni bir suç ihdas edilerek. Devletin güvenliği ile iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenlerin üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacağı düzenlenmektedir. Böylelikle belge ve bilgi temini veya açıklanması dışında casusluk maksadıyla suç işlenmesi de ayrı bir suç olarak düzenlenmekte ve casusluk faaliyetleriyle daha etkin mücadele edilmesi amaçlanmaktadır”.

    Bu aşamada belirtmek gerekir ki, kamuoyundaki tartışmalarda söz konusu suç taslağının güvenlik bürokrasisi ve özellikle de Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından yasalaşmasının istendiği ifade edilmiştir. Bu çerçevede Adalet Komisyonu görüşmelerine MİT adına katılan görevliye göre, anılan suçun ihdası bakımından esas sebep, günümüz şartlarında casusluk faaliyetlerindeki değişimdir ve bu çerçevede de ortaya çıkan cezalandırma boşluklarını kapatmaktır, casusluk faaliyetinin de değişen doğası uyarınca, yeni nesil çeşitli casusluk faaliyetlerini cezalandırabilmek için böylesi bir suça ihtiyaç vardır ve de benzer düzenlemeler çeşitli Batılı ülkelerde de mevcuttur[6].

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Örneğin etki ajanlığı suçu tartışmasına 3 farklı röportaj ile bu yazının yazarı da katkı sunmuştur. Bkz. “Etki ajanlığı: AKP’nin yeni ‘sopası’ mı?”, https://haber.sol.org.tr/haber/etki-ajanligi-akpnin-yeni-sopasi-mi-393322, 12.05.2024, Erişim Tarihi: 26.12.2024; “Etki ajanlığı’ yasalaşma yolunda: İktidar kısmi geri adım attı ama belirsizlik sürüyor”, https://haber.sol.org.tr/haber/etki-ajanligi-yasalasma-yolunda-iktidar-kismi-geri-adim-atti-ama-belirsizlik-suruyor-395760, 26.10.2024, Erişim Tarihi: 26.12.2024; “Etki Ajanlığı’ düzenlemesi: ‘Osman Kavala gibi davalarla daha fazla karşılaşabiliriz”, https://12punto.com.tr/adalet-hukuk/etki-ajanligi-duzenlemesi-osman-kavala-gibi-davalarla-daha-fazla-karsilasabiliriz-59335, Erişim Tarihi: 26.12.2024. Ayrıca bkz. Işıl Kurnaz, “Yumuşayan Siyaset(!): Etki Ajanlığı, Sivil Topluma Ne Söylüyor?”, https://birikimdergisi.com/haftalik/11749/yumusayan-siyaset-etki-ajanligi-sivil-topluma-ne-soyluyor, Erişim Tarihi: 26.12.2024.

    [2] 18.10.2024 tarihli ve Esas No: 2/2616 sayılı Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y3/T2/WebOnergeMetni/3aca4b31-1380-4c71-8a85-658f4dd61a19.pdf, Erişim Tarihi:26.12.2024.

    [3] TBMM Adalet Komisyonu, İstanbul Milletvekili Nurettin Alan ve Karaman Milletvekili Selman Oğuzhan Eser ile 39 Milletvekilinin Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/2616) ve Adalet Komisyonu Raporu, Yasama Dönemi:28, Yasama Yılı:3, Sıra Sayısı:164, https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y3/T2/DosyaKomisyonRaporunuVerdi/9634c384-556a-441e-8e0a-7c22bf6ab30f.pdf, Erişim Tarihi: 26.12.2024.

    [4] Örneğin 20 Kasım 2024 tarihinde TBMM’de grubu bulunan partilerin grup başkanvekilleri geri çekilen etki ajanlığı suçunu görüşmek üzere bir araya gelmiş olup AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, konuya ilişkin olarak şu şekilde açıklamada bulunmuştur: “Toplantıya bürokrat arkadaşlarımız da geldiler. Biz ne yapmak istediğimizi hem kendimiz anlattık hem bürokrasiden gelen arkadaşlarımız anlattı. Diğer grup başkanvekilleri arkadaşlarımız da sorular yönelttiler kafalarına takılan, itiraz ettikleri noktaları bir kez daha ifade ettiler. Çok sağlıklı bir ortam oldu, değerlendirdik. Şimdi üzerine biraz çalışacağız. Sonra tekrar bir kez daha bir araya gelmeyi hedefliyoruz. Arkadaşlarımızın itirazlarını da ka’le alarak, biz de neyi niçin yapmak istediğimizi anlatarak, tekrar üzerine bir kez daha çalışacağız ama her halükarda bu düzenlemeyi yapacağız. Sonuçta onların itirazlarını da dinlemek iyi oldu. Bizim cevaplarımız da onlar için iyi oldu. Çok sakin, Genel Kurul’un tartışmasından uzak, sakin sakin. Bunu da ilk defa yapıyoruz bu şekilde. O açıdan da önemli diye düşünüyorum. Bunun üzerine tekrar bir kez daha bir araya geleceğiz. Çok uzak olmaz. Bir çalışalım, tekrar bir araya geleceğiz”. Bkz. “AKP’li Özlem Zengin’den “etki ajanlığı” açıklaması: Her halükarda bu düzenlemeyi yapacağız”, https://t24.com.tr/haber/akp-li-ozlem-zengin-den-etki-ajanligi-aciklamasi-her-halukarda-bu-duzenlemeyi-yapacagiz,1198009, Erişim Tarihi: 26.12.2024.

    [5] Teklif, s. 11 – 12.

    [6] Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi Adalet Komisyonu 23 Ekim 2024 Çarşamba, s. 43 – 48.

  • İnfaz Sistemimizin Dinamikleri ve Dinamikliği Üzerine Notlar

    Yaklaşık beş yıl önce; 15.04.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanunla vücut bulan infaz düzenlemesine yönelik kanun teklifi ile ilgili değerlendirme ve eleştirilerimi, pandemi döneminde olduğumuz için dergimizin ancak internet sitesinde yer verebildiğimiz yazı ile ifade edebilmiştim[1]. Yazıda yer verdiğim eleştiriler, hâlen güncelliğini koruyor ve sorunlar artarak devam ediyor.

    5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un yürürlükte olduğu yaklaşık 20 yıllık süreçte birçok değişiklik yapılmış. Şüphesiz bunların en önemli ve hükümlüler için “hayati” olanları; koşullu salıverilme, denetimli serbestlik gibi müesseselerle ilgili düzenlemeler.

    Suç tarihi, suçun vasfı, cezanın kesinleşme tarihi, şahsın belirli bir tarihte cezaevinde bulunup bulunmaması, şahsın ilk cezası kesinleştikten sonra yeniden suç işleyip işlememesi, önceki mahkumiyet kararının özelliği, suçun koşullu salıverilme sırasında işlenip işlenmemesi, bunlar hep önemli veriler. Yetmiyor; işin geçici maddeleri, covid izinleri, yönetmelikleri, başka denklemleri de var. Hatta bazı hukuk siteleri infaz hesaplama programlarına yer veriyor. Bilgileri giriyorsunuz, size yatar hesabı veriyorlar. Ne kadar güvenilir, bilemem. Ama infaz hâkimleri, infaz savcıları, kanun koyucular ne kadar tutarlı; o da ayrı konu tabii.

    Evrensel’in haberine göre[2]; Türkiye’de cezaevleri, kapasitelerini yüzde 24 oranında aşarak rekor kırmış durumda. Kapasitesi 299 bin olan cezaevlerinde toplamda 371 bin 587 kişi olduğu ifade ediliyor. 315.697 hükümlü ve 55.890 tutuklu olmak üzere toplamda 371.587 kişinin bulunduğu kaydedilmiş.

    Tutuklu sayısı “biraz” fazla geldi. Tutukluluğu istisna değil bir kural olarak uygularsanız, ayrıca öç alma vesilesi ve baskı unsuru olarak kullanırsanız, önce cezaevleri taşar, sonra da hükümlülerin çıkmasının yollarını ararsınız. Tabii bunu da allı pullu söylemlerle gerekçelendirirsiniz; insan hakları gibi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı gibi…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

     

    [1] https://hukukdefterleri.com/infaz-sisteminde-yapilan-degisiklikler-uzerine-degerlendirmeler/

    [2] https://www.evrensel.net/haber/537521/cezaevleri-doluluk-orani-cezaevlerinin-kapasitesini-yuzde-24-oraninda-asti

  • AKP Hukukunun Vazgeçilmezleri

    2021 yılında Süleyman Soylu’nun, katıldığı muhtarlar toplantısında “‘Efendim şurada metruk bina var burada metruk bina var. Ama mahkeme kararı var yıkamıyoruz.’ Ya arkadaş sen gece yık, mahkeme kararı bizim arkamızdan gelsin.”demiş olmasını bir “hukuksuzluğa teşvik ve hukuksuzluğun itirafı” olarak mı yoksa “AKP eli ile dizayn edilen yeni bir hukuk düzlemi” olarak mı yorumlamalıyız? İşte bütün mesele bu!

    Denilebilir ki ne fark eder? Hepsi aynı kapıya çıkıyor. Hukuk tanımazlık tepeden tırnağa işliyor, ha öyle ha böyle!

    Peki arada ya çok büyük bir fark varsa?

    Tıpkı, “sen yap, hukuk arkadan gelir!” diyen kişinin yetkisi olmayan bir yurttaş ile bir bakan olması arasındaki fark gibi. Tıpkı, meselenin metruk bir binanın yıkılması meselesi ile bir ülkenin metruklaştırılmaya çalışılmasındaki fark gibi, tıpkı, arkadan hukuk gelse dahi uygulanması ile uygulanmaması arasındaki büyük fark gibi.

    AKP’nin iktidarda olduğu 23 yıl boyunca, şekillendirmeye çalıştığı, istediği kaba sığdırmaya ve o kabın şeklini aldırmaya çalıştığı alanların en başında hukuk ve yargı alanı geldi. Denilebilir ki, işe buradan başlamadan devamı da gelmezdi ve gelemezdi.

    “3 Y” ile mücadele edeceklerini belirterek iktidar olan AKP’nin, gelinen noktada yukarıda kısmen giriş yaptığımız kendi hukukunu inşa etme sürecini, “3 Y”nin yani yasak, yoksulluk, yolsuzluğu yeniden tanımlama süreci ile birlikte yürüttüğünü söylemek abartı olmayacaktır. Zira bu “3 Y”nin hukuk ile bağı, hukukun onlar ile bağından daha da büyüktür.

    Başörtüsü yasağını dilinden düşürmeyen AKP’nin, “ileri demokrasi” söylemi ile, ülkeyi bir yasaklar cenneti hâline getirmesinde tuttuğu yol, önce hukuk tanımazlık olsa da, çok da uzun olmayan bir zamandan sonra yasak tanımında debelenmek yerine özgürlük tanımına yeni bir kifayet getirerek işin içinden sıyrılmaya çalışmak oldu. Nerdeyse bütün temel hak ve özgürlüklerden geriye, hak ve özgürlüklerin en başta temel olan yanlarını budamak, fiilen bu sürece yargıyı ve kolluğu ortak etmek, idarenin değişik ayaklarını da hızlandırıcı bir misyon ile yükleyerek, toplumu alıştırmaya çalıştı. Birçok örnek Hukuk Defterlerinin sayılarında analiz konusu olsa da sadece daha bu satırlar yazılırken, kız çocuklarının okul servislerinin ön koltuklarında oturmaması, okullarda yılbaşı etkinliği anlamına gelecek buluşmaların yapılmaması adlı adınca yasakların kapsamını genişletmek iken, AKP’nin bunu özgürlüklerin korunması olarak sunması artık yabancısı olmadığımız bir süreç.

    Yoksulluk mu dediniz? AKP’nin yoksulluk ile mücadelesi, yoksullarla mücadelesidir. Zira sadece TÜİK verilerine göre bile kendinden önceki iktidarlara göre yoksulluk en çok AKP döneminde arttı. AKP’nin kendi dönemi içinde ise yoksulluk en çok son 3 yılda artmış oldu. AKP yoksullar ile mücadele ederken, kendi hukukunu şekillendirmede mertebe dahi atlamıştır. TÜİK’in ölçütlerini ölçmeye kalkmak beyhude bir çabadır, zira verilerin objektif yanı artık kalmamıştır. Yoksulların, işsizlerin, işçilerin talepleri “hukuka uygun” bulunmazken ve çoğunluğu fiilen engellenirken, güvenlik, istikrar gerekçeleri ile grevlerin yasaklanması, sadece sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin yürüyüşlerinin zorbaca engellenmesi, örneğin Polonez işçilerinin çocuklarının gelecekleri ile tehdit edilmesi en son yaşanan örnekler arasındadır.

    Yolsuzluğa gelince; yürütme ve yargı artık istisna değil, tam da merkezine yerleşmiştir ki, bu esaslı bir değişikliktir.

    Gerek bu düzeneğin devamı gerekse de siyasi iktidarın ömrünü uzatmanın da bir gereği olarak, kendi hâline bırakılacak bir durum hiç olmadığı gibi, sigortanın sağlamlaşması için poliçe primlerinin arttırılması gerekecektir. İşte bu, memlekete ve halka yukarıda bahsedilenlerin haricinde, kayyumlar ve sonu gelmeyen “asrın davaları” olarak geri dönmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • AKP Dönemi Ekonomik Krizler ve Son Dönem Önlemleri

    Giriş

    Ülkesel sosyo-ekonomik analizler bir ülke ile sınırlı olamayacağı gibi, belirli bir dönemle de sınırlandırılamaz. Özellikle günümüzün ileri iletişim araçları ve neoliberalizmin dayattığı uluslararası ekonomik ilişkiler bağlamında hiçbir ülke çevresel etkilerden soyutlanamaz. Bu nedenle, AKP döneminin gerçekçi çözümlemesinin yapılabilmesi için, hem AKP öncesi yaşanmış ve AKP dönemi üzerinde önemli etkileri olabilen olguların kısa bir görüntüsünü hem de uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmeleri yazı boyutunda mercek altına alacağım.

    AKP’nin devraldığı ekonomik yapı, biri 1930’lar Devletçilik politikalarıyla, ikincisi ise 1961 Anayasası uyarınca uygulanan ithal ikameci ve korumacı politikalarla, hem kamu iktisadî devlet teşekkülleri kurarak hem de sair kamusal desteklerle özel sermaye birikimi ve ekonomik kalkınma çabalarıyla geliştirilmiş yapıdır. Ancak her iki ana kalkınma çabaları döneminde ekonomide tam koruma uygulaması gerçekleştirilmiş olduğundan, sanayi yapılanması verimsiz ve rekabetten uzak gelişmiştir. Bu sürecin sonucundadır ki, 1980 Özal döneminde ihracatı yükseltip cari açığa kalıcı çözüm hamleleri atıl kalarak, açığın finansmanında sıcak para operasyonuna yönelinmiştir.

     AKP öncesi dönemin bir başka özelliği de, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Avrupa’nın kalkındırılmasında devreye sokulan ABD destekli Marshall programından 1948 yılında alınan yardımla küresel emperyalizme bağlanmış olması ve bir NATO ülkesi olarak ABD korumasında, rekabetten, hatta Devletçilik dönemi anlayışından da uzak hantal bir ekonomik yapıya savrulmasıdır. Bu duruma bir de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve akabinde uygulanan ambargo ve uzak-doğu krizine paralel yaşanan 1995’ler çöküşü eklenince, ekonomi 1998’de IMF denetimine alınıp, 2000 yılında ise IMF ile yapılan stand-by anlaşmasına geçilmiştir. Selamet Partisi’nden ayrılan/koparılan AKP kadrosunun devraldığı ekonomik yapının temel özellikleri kaba hatları ile böyle idi.

     

    ****

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • Yargıda Yaşanan Krizler ve AKP’nin Çıkış (Çaresiz) Arayışları

    GİRİŞ

    2024 yılı Ağustos ayına girdiğimiz bugünlerde ülkenin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel durumu her zamankinden farklı değil. Yani, başta ekonomik perişanlık olmak üzere, toplumsal ve siyasal olarak gerilim ve huzursuzluklar, eğitim ve kültür sistemlerimizdeki olumsuz (Milli Eğitim’deki ÇED ve yeni “Maarif “ Modeli !) gelişmeler, hukuksallıktan uzak, siyasi yapısı ve aynı çerçevedeki müdahaleleri açığa çıkmış kimi soruşturma ve davalar ile üstüne üstlük, bir şeyleri değiştirmeyeceği aşikar olan 9. Yargı Paketi ile, sokak hayvanları için katliam niteliğinde önlemler getiren yasa değişikliği ve tüm bunları tartışan, tepki veren, sokaklara çıkan ilerici demokrat kesimler, hayvanseverler, sade yurttaşlar ve uzun süredir yaşanan bir sürekli “krizde olma hâli”. Sürekli kriz kavramını biraz açmak gerekirse, bunun, sürekliliğinin çok uzun bir zaman dilimine, belki 20 yıldan fazla bir süreye yayıldığını (ondan önce kriz yoktu gibi bir şey söylemiyorum kuşkusuz !), her türden siyasi, ekonomik, adli, kültürel, eğitimsel, hatta savunma ve uluslararası ilişkileri de içeren çok ve çeşitli sorunlardan kaynaklanan ve bir türlü çözülemeyen, insanların gündelik yaşamını, devletin düzenini doğrudan etkileyen olay ve gelişmeler olduğunu belirtebiliriz. Kriz yaratan etkenler, genellikle siyasi iktidarın karar ve uygulamalarından kaynaklandığı için, bunların değiştirilmesi ya da düzeltilmesini beklemek de çok anlam ifade etmiyor ve hâlen bu durum sürüp gidiyor. Siyaset kurumunun iktidar cephesinden umutlanmak olası değilse de, muhalefet cephesi de hiç umut vermiyor. Siyaset ilke ve kurallarına ters düşen bir şekilde, siyasi iktidarın seçmen kitlesini hedef alan, kendi kitlesini ihmal eden, söylem ve eylemlerinde her türden tutarsızlık yansıtan, yeni bir proje, kavram, kuram veya eylem üretemeyen muhalefet, ülkenin geleceği adına yalnızca umutsuzluk oluşturuyor. Bu koşullarda çerçeveyi daraltarak asıl konumuz olan yargıya gelirsek, sürekli kriz hâlinin orada da yaşandığı, bunun müzmin bir kriz durumu olduğu, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile siyasi iktidarın yargıya el atma yolunun tümüyle açıldığı ve iktidarın bunu net bir şekilde kullandığı, kendi tercihi ile iş birliği yaptığı ve desteklediği Fetö’cü grubun gerçekleştirdiği 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında yargının yönetimine tamamen egemen olduğu, sonrasında yapılan Anayasa ve yasa değişiklikleri ile yargıya olan egemenliğini perçinlediği görülmektedir. Bu süreçte yapılan Anayasa değişiklikleri ve çıkarılan yargı “paketleri” ile, devamlı olarak yargı reformu yapıldığı ve yargının sorunlarının çözümlendiği iddia edilmişse de, ağırlaşan ve karmaşıklaşan yargı sorunlarının hâlen sürüp gittiği kuşkusuzdur.

    Son olarak bu metin kaleme alınırken yakın zamanda Meclis’ten çıkarılması beklenen 9.Yargı Paketi de eleştiri ve tartışmalara yol açmış olup sorun çözme yeteneği tartışılır bir durumdadır. Birden çok fazla yargı krizi bulunan ülkemizde yargının bizzat kendisi sorun durumunda olup siyasi iktidarın bu sorunun yaratıcısı olarak sorunu çözeceğini beklemek hiç gerçekçi bir tutum olmayacaktır.

    İktidarın hukuku kullanarak yargıyı elinde tutma yaklaşımı uzun süredir biliniyor ve uygulamalar ile açıkça görülüyor. 2017 yılındaki Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi sonrasında, partili Cumhurbaşkanının seçilmesi ve hukukçu danışmanlar atanarak oluşturulan kurul aracılığı ile yargı organlarının ve genel olarak yargının sürekli bir izleme ve denetim altına alınması net bir şekilde gerçekleşti. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yeniden yapılandırılması sonrasında, TBMM aracılığı ile seçimler yapılarak ve ayrıca Cumhurbaşkanına üye seçme hakkı tanınarak oluşturulan Kurul’un iktidar doğrultusunda etkinlik yürütmesi garanti altına alındı. Siyasi etkilere tümüyle açık bir HSK’nın yönlendirmesi ile hâkim ve savcılar ve mahkemeler devamlı bir takibe tabi tutuldu. İstenen, beklenen ya da tercih edilen kararları veren hâkim ve savcılar terfi ettirilip üst görevlere atanırken, istemeyen kararlar veren veya istenen kararları vermeyen hâkim ve savcılar sürgüne gönderildi, mahkemeleri ve yetkileri değiştirilerek pasifleştirildi. Böylece, Cumhurbaşkanlığı Hukukçuları ve HSK eliyle oluşturulan bir tür “Jüristokrasi” yargıya tam olarak egemen oldu.

    Oligarşik bir yönetimin yargıda yerleşmesi ile, hâkim ve savcıların özgüvenleri yok edildiği gibi, bağımsız karar verme yetenekleri ortadan kaldırıldı. Aynı etkiler yüksek yargı için de gerçekleşti ve Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararları iktidar hesap ve çıkarlarını gözeten bir niteliğe büründü. Toplumun yargıya ve adalete güven duygusu büyük ölçüde sarsılırken, oransal olarak %20’ler düzeyine kadar geriledi. Bu süreçte, her biri başlı başına sorun ve kriz denebilecek kararlar ve uygulamalar arka arkaya geldi. AKP iktidarı, bu krizleri yargıyı dönüştürmek için kullandı. Kura çekerek göreve başlayacak, bağımsız ve tarafsız olması gereken hâkim ve savcıların, kura çekim törenleri partili Cumhurbaşkanının sarayında yapılarak, adeta “emre amade” herhangi bir görevli gibi hissetmeleri sağlandı. İktidar partisinin il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan çok sayıda avukat, hâkim ve savcı yapılarak yargı iktidarı (!) pekiştirildi. Evrensel ilkeler, uluslararası sözleşme ve diğer belgeler ile Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı şekilde, “türbanlı” kadın hâkim ve savcılar göreve kabul edildi. “Siyasallaştırılmış” bir yargı oluşturularak iktidarın payandası olmasının yolu açıldı. Soruşturmalar ve yargılamalarda verilen kararlarda siyasi etki açıkça görülür oldu.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Seçimi Kim Kazandı?

    31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerin sonuçları ile ilgili olarak kestirmeden söyleyeceğim şey, ülkenin hızlıca (daha da) sağcılaştığıdır.

    Seçimin hemen öncesinde kaleme aldığım bir yazıda da seçimin sonuçları ne olursa olsun, hangi aktör “başarılı” olursa olsun, Türkiye’yi bir sağ cephenin beklediğini ifade etmiştim.[1]

    Peki, AKP’nin seçimi kaybettiğinin ya da seçimi CHP’nin kazandığının ifade edildiği bir tabloda ülke nasıl sağcılaşmaya devam ediyor? Öncelikle, kazananı ve kaybedeni çok hızlı ilan etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Böylesi hızlıca yapılan saptamaların üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Buradan sakın CHP’nin başarısının küçümsendiği sonucu çıkarılmasın. Ya da AKP’nin 2002’den beri ilk kez bir seçimden birinci parti olarak çıkamadığının üzerinden atladığım düşünülmesin. Bunların tümü önemli gelişmeler. Her şey bir yana, seçim sonuçları ile birlikte oluşan bu tablo toplumun “AKP karşıtı” kesimlerinde, bir moral üstünlüğü de sağladı. (Moral üstünlüğü hala devam ediyor mu, bu ayrı bir tartışma konusu tabii.)

    Ama, yine de tekrar edeceğim: Ülke hızla sağcılaşıyor.

    Seçimin sonrasında aceleyle yapılan bir diğer değerlendirme de sonuçların Türkiye’de siyasi ve hukuki normalleşmenin önünü açtığı yönünde dile getirilenlerdi. Kuşkusuz yurttaşlar baskıdan, otoriterleşmeden, yaşam tarzlarına müdahalelerden, ekonomik gidişattan ve daha bir dizi nedenden dolayı çok yorulmuş durumdalar. “Rahatlamak” ve nefes almak istiyorlar. Bu yurttaşlar için oldukça anlaşılabilir bir durum. Ama “normalleşme” yönünde yapılan değerlendirmeler siyasi özneler tarafından yapıldığında, politik olarak kabul edilebilir bir yaklaşıma sahip olmuyorlar.

    Değerlendirmelerin “normalleşme” tespiti üzerinden yapılması, (farkında olarak ya da olmayarak) esasen “AKP’nin düzeni”ne razı olmak anlamına geliyor. Çünkü kökten bir müdahale olmadığı sürece esaslı bir değişiklik de olmayacaktır. Bunun yurttaşların aradığı “normalleşme” dahi olmadığı ise açıktır. En genel hali solda duran bu toplamı sağ cephenin bir parçası olarak nitelendirmek belki insaflı bir değerlendirme olmaz. Ancak dümenin tamamen sağa kırılmasına katkı sunduklarını rahatlıkla ifade edebiliriz. Daha da kötüsü, bu toplam “sol” seçmenin önemli bir kısmını peşinden sürüklediği için de ülke hızlıca (ve rahatça) sağcılaşmaktadır. Sağcılaşmaktan kastımızın “AKP düzeni” olduğunu eklemeye gerek var mı, bilemiyorum.

    Aslında yukarıdaki paragrafta dile getirilenleri seçimin hemen ertesinde de ifade etmiştik. Şimdi, seçimin sonrasında AKP ile CHP arasındaki “diyaloglardan” bugüne, geldiğimiz noktaya bakınca, (ne yazık ki) haklılığımız ortaya çıkmaktadır. AKP (artık) seçimin kaybedeni değildir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Yazının ilgili bölümü şu şekilde idi: Seçim sonuçları ne olursa olsun, hangi aktör “başarılı” olursa olsun, Türkiye’yi bir sağ cephenin beklediğini düşünüyorum. YRP ve HÜDA – PAR AKP’nin daha da sağından zorlamalarına devam edecektir. MHP ile BBP zaten AKP’nin yanında durmaya devam ediyor. Tüm bu partiler açısından AKP’ye rakip olmak ile ittifak olmak halinin bir arada olduğunu da söylemek gerekiyor. Asıl, bu “klasik” toplama CHP’nin TBMM’ye taşıdığı sağcı partileri ekleyebilirsiniz. Onlara kimse güvenmiyor. Zaten her durumda parsa toplama peşindeler. İYİP’i ise durduğu yer açısından artık konuşmaya gerek var mı, bilemiyorum. Yelpazenin “sol” tarafında ise, başkaları için olabilir ama, bizler için sürpriz sayılmayacak gelişmeler olası. CHP için artık rahatlıkla merkez sağ bir parti diyebiliriz. Kürt siyaseti ile liberaller ise önümüzdeki günlerin olası gündemleri ile birlikte hızlıca “iktidarın yanına” geçebilirler. Kuşkusuz sıraladığım bu toplamın tamamının bir arada “koalisyon” ya da yeni adı ile “ittifak” halinde duracağını söylemiyorum. Bu zaten mümkün değil. Ya da yeni oluşumlardan da bahsetmiyorum. Kastım esasen temel gündemlerde bir politik ortaklık hali. Fikir ve eylem birliği içinde hareket edilmesi. (Yazının tamamı için: https://yurtsever.org.tr/2024/secim-sonrasi-yazisi-527267/ , 29.03.2024.)

  • “EKSİK HEGEMONYA” – TÜRKİYE’NİN BİR “YENİ ANAYASA” İHTİYACI VAR MI?

    Marks ve Engels ustaların, Hegel’in diyalektik yöntemini “ayakları üzerine” yani tarihsel maddecilik üzerine oturtmalarından beri, tüm üstyapı kurumlarının uzamlarını ve bunların değişim/dönüşüm momentlerini tam da buradan bakarak anlamak ve anlamlandırmak gerekiyor.

    Siyasal tartışmaların hukuk görüngüsünde yapılanlarına dair bir izlek ele alacağımızda da yukarıdaki perspektif geçerli ve zorunlu.

    Türkiye’de hangi sınıflar ve ideolojiler arasında kavga var, bu kavganın tarihsel ve güncel öncülleri neler, özneleri kim, amaçları ne, takvimleri nasıl? Başlıktaki sorunun kendisine bu soruyu yöneltmeden yanıt vermeye çalışan her akım hata yapacaktır.

    Yazımıza Thusnet’den ödünç alarak bir çizgi çekersek metodolojik kestirme sağlayacaktır. Salt hukukun, toplumsal sorunların hepsini çözmeye yetecek bir araç olarak görülmesi, Thusnet’in eleştirdiği hukukta muhafazakarlık eğilimlerinden biridir[1]. Bunu bir adım öteye taşıyan Douzinas, sosyal ve siyasi çatışmaları hukuk kurallarının yorumlanıp uygulanmasına ilişkin teknik uyuşmazlıklara indirgenmesini “nomophilia” (hukuk severlik) olarak adlandırır ve eleştirir[2]. Haliyle biz de memleketteki tarihsel kavganın kendisini hukuk formasyonu içinde ya da bunun araçları ile çözülebilir görmüyoruz.

    Hukukun mistifikasyon yeteneğinin gerçek toplumsal/siyasal çatışmaları teknik formlarda perdelemek işlevini yer yer karşıladığı “aydınlar tartışması” düzeyi bizi bu bağlamı önsel olarak açıklamaya zorlamaktadır. Bunun karşıtı olarak demistifikasyon görevini “politik olanın” kendisini görmek sağlayacaktır. Bu nedenle meselenin gerçek politik muhteva ve hedeflerinin görülerek tartışmanın ana nesnesine dönmek gerekir.

    Yine de, aynı diyalektik döngüyü kaybetmemek şartıyla ve “yeni anayasa” gündeminin altındaki diyalektin bir momentinin yine de “hukuksal” olduğunu tespit etmekten geri durmamak gerekir. Fakat burada kastettiğimiz “teknik hukuk” değil, “hukuk ideolojisi” olarak hukuktur.[3]

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.

     

    [1] Akbaş, Kasım, Hukukun Büyübozumu, Notabene, 2015, s. 53-53.

    [2] Douzinas, Costas, Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları, Eleştirel Bir Yaklaşım, Notabene, 2016, s.107.

    [3] Eleştirel Hukuk Çalışmaları okuluna göre “hukukun hem bir ideolojisi vardır, hem de kendisi bir ideolojidir.” (Akbaş, Kasım, agy., s.75)

  • Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye’de Yargıçların Örgütlenme Pratiği

    …eleştiri yapmayan yargıçlardan toplum ve devlet yararlanamaz.”

    (Almanya Federal İdare Mahkemesi kararından)

     

    Giriş

    Cumhuriyetin 100. yaşına ulaştığımız bugünlerde, ülkemizde yargı alanında yeterli ve sağlıklı bir örgütlenmeden söz edebilme olanağı bulunmamaktadır. Gelinen bu aşamada, özellikle siyasi iktidarın yargıya bakış açısındaki çarpıklık ve ona egemen olma ihtirası nedeniyle gelecek için de umutlu olmak zor görünmektedir. Bunun birkaç farklı nedeni olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Öncelikle yasal nedenlerden söz etmek gerekirse, 2000’li yıllara kadar, yasal çerçeve içinde bir yargı örgütlenmesinden bahsetmek olanağı bulunmadığı gibi, bizzat yargının içinde veya dışında hiç kimsenin yargıda örgütlenme ile ilgili bırakalım önerisini, düşüncesi olduğunu ileri sürmek bile olası görünmemektedir. Anayasal ve yasal düzenlemelerde, hâkimlerin (ve oldukça yakın yasal statüleri nedeniyle savcıların!) dernek, sendika, vakıf gibi örgütler kurmalarına dair hükümler bulunmadığı bir yana, kurulmuş olan bu tür örgütlere katılmaları da mümkün değildi. Öte yandan, ülkemizde gerçek anlamında bir yargı bağımsızlığından söz edilemediği için, yargıç ve savcıların kendiliklerinden örgütlenme çabasına girmeleri de beklenemezdi. Hele ki yargıç ve savcılar açısından ifade özgürlüğünden söz etmek hiç kimsenin düşündüğü bir şey değildi. Hatta, hâkim ve savcıların, görev alanları ile bağlantılı olsa bile, basına açıklama yapmaları, gazete, dergi ve sosyal medyada yazı yazmaları, bir şekilde görüşlerini açıklamaları, zamanın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından disiplin soruşturmalarına konu edilmesine neden oluyordu. Yasal çerçeve bu durumda iken örgütlenme ve özgürlüğünden söz etmek bir anlam taşımıyordu.

    Diğer taraftan, hâkimlik-savcılık mesleğini seçen meslek mensuplarının kişilikleri, yetişme şekilleri, aldıkları meslek içi ve dışı eğitimler, mesleğin oldukça dışa kapalı ve asosyal bir biçime dönüşmesine neden oluyordu. Özellikle memur zihniyetli, devletin korunması ve kollanması gerektiği ön yargısı ile yönlendirilmiş, hak ve özgürlükler konusunda duyarlılığı alt düzeyde bir kitle oluşturulduğu gibi, içine kapanık bir toplumsal yaşam tercihine zorlanmış hâkim ve savcıların örgütlenme özgürlüğünü benimseyip bu yolda adım atmaları son derece zordu. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, meslek mensuplarına sahip çıkarak onlara hak ve özgürlükleri kullanmak doğrultusunda cesaretlendirme yapması gerekirken, tam aksine Kurul, en basit özgürlük kullanımını bile disiplin cezası ile bastırma yöntemini kullanıyordu. Böylelikle tümüyle içe dönük bir yargı sistemi geliştiği için, örgütlenme ve temel hak ve özgürlüklerin kullanımı konusunda dünya ölçeğindeki gelişmelerden de bilgi sahibi olunmuyordu.

    Oysa bırakın Avrupa ülkeleri, Latin Amerika ve ABD’yi, kimi Afrika ülkelerinde bile yargıçların ifade özgürlüğü ve örgütler kurmaları yolunda önemli adımlar atılıyordu. Bazı Avrupa ülkelerinde daha 1900’lü yılların başlarında yargıç örgütleri ortaya çıkmıştı bile. Avusturya ve Norveç gibi ülkelerde 1907 yılında kurulmuş dernek niteliğinde yargı örgütleri bulunmaktaydı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.