Kategori: Mercek

  • Mercek: Bir Daha Yaşamamak İçin!

    17 bin yurttaşımızın hayatını kaybettiği 1999 Gölcük depreminin üzerinden 23 yıl geçti. Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, depremle mücadele amacıyla yapı denetim yönetmeliklerini değiştirdi, 2009 yılında afet yönetimini tek bir çatıda (AFAD) topladı. İnternet sitesinde verilen bilgilere göre yapılan değişiklikler kapsamında AFAD yönetim modelinde öncelik kriz yönetiminden risk yönetimine verilmiş, “Bütünleşik Afet Yönetimi Sistemi olarak adlandırılan bu modelde, afet ve acil durumların sebep olduğu zararların önlenmesi için tehlike ve risklerin önceden tespiti, afet olmadan önce meydana gelebilecek zararları önleyecek veya en aza indirecek önlemlerin alınması, etkin müdahale ve koordinasyonun sağlanması ve afet sonrasında iyileştirmeçalışmalarınınbirbütünlükiçerisinde yürütülmesi” öngörülmüştü. Yine depremle mücadele kapsamında, depreme dayanıksız olan yapıların yenilenmesi gerekçesiyle 2012 yılında kentsel dönüşüm seferberliği başlatıldı. Tüm bu kağıt üstünde depremle mücadele kapsamında yapılanların uygulamasının sonuçlarının ise neler olduğunu ya da en naif tabiriyle “yetersizliğini” 6 Şubat’ta gördük.

    6 Şubat Pazartesi günü Kahramanmaraş merkezli, 7.6 ve 7.7 büyüklüğünde iki depremle gerçek anlamda tüm ülke olarak yıkıldık. 16 Şubat tarihinde Bakanlığın açıklamalarına göre şu ana kadar yapılan incelemelerde 56 bin 80 binanın yıkık, acil yıkılacak ve ağır hasarlı olduğu anlaşıldı. Resmi rakamlara göre 38 bin 44 yurttaşımız ise hayatını kaybetti. Daha enkaz altından çıkarılamayan ve aileleri tarafından aranan binlerce kişi bulunuyor. Temel kazılmadığını gösteren domino taşları gibi yıkılan binalar, un ufak yerle bir olan binalarda kullanılan demir ve betonlar, çıkarılan yönetmeliklere uyulmadığını ve bu anlamda denetimlerin yapılmadığını açıkça gösteriyor. Bir planlama – sosyal bir proje kapsamında meslek odaları ve akademisyenler ile birlikte – yapılmayan, özel sektörün eline bırakılan kentsel dönüşümün ise müteahhitler için rant kapısı olduğu, binlerce kişiye mezar olan milyon Türk liralarını aşan konutlara bakınca daha anlaşılıyor. Afet yönetiminin koordinasyonunu sağlaması gereken AFAD’ın depremin üçüncü gününde gelmesi ve hala tam koordinasyonu sağlayamamış olması 99’dan beri bu açıdan bir sıçramanın yaşanmadığını acı bir şekilde ortaya koydu. Binlerce yurttaşımız arama kurtarmadaki koordinasyonsuzluk nedeniyle soğukta göçüklerin altında “yardım edin” sesleri her saat azala azala hayatını kaybetti. Ve insanlarımızın yaşadığı bu çaresizliğin bir nedeni de parti-devletinin somut olarak gözümüze çarptığı, Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere hiçbir kurumun yardım etmek için bile inisiyatif alamadığı bir yönetim anlayışıydı.

    Depremin bir doğal afet olması karşısında insanlık bu afetlerden zarar görmemek için bilimi ve teknolojiyi kullanarak uzun yıllardır çözümler üretiyor. 2023 yılında bu gelişmeler ve bilim karşısında on binlerce ölen insanımıza ve onların ailelerine deprem için “kader” demek büyük bir riyakarlıktır.

    Erdoğan iktidarının birinci senesinde gerçekleşen Bingöl depreminden sonra “Ülkenin temel sorunları büyüdü, hiçbir sorun sistemin uygulama biçiminden bağımsız olarak ortaya çıkmayacağı ve sistem iyi işletilmeden çözülemeyeceği için Ankara, Anadolu’nun talepleri altında ezilip kaldı. Bakın her acının, her felaketin ardından esasında tartıştığımız bir zihniyettir. Yeraltında fay kırıklıklarından önce, bağışlayın söylemek zorundayım, kırılan ar damarlarıdır. Birbirini tetikleyerek kırılan bu iki faydan sonra malzemeden çalmayı alışkanlık haline getirenlere, yolsuzluktan ve usulsüzlükten beslenenlere gün doğmuştur. Bu aksaklıkları, bu çözümsüzlükleri gidermek için bataklığı kökünden kurutmak, sorunları kaynağından çözüme kavuşturmak zorundayız. Bunun için hepimize sorumluluklar düşüyor.” demişti.1 Evet, yardıma gelen diğer siyasi partileri ve demokratik kitle örgütlerini engellemeye çalışmak, basının yaptığı yayınları yalancılıkla ve devleti zayıf göstermeye çalışmakla suçlamak, depremzede yurttaşları iktidarı eleştirileri nedeniyle gözaltına almak, ar damarının çatladığını gösteriyor. Ve evet, Ankara bu depremde “Anadolu’nun altında kalmıştır” ve üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeyen herkesin sorgulanması gerekmektedir.

    Biz hukukçuların, müteahhidinden yapı denetçisine, oturum izni veren idari yetkililerden bakanlıklara, deprem sonrası yaşanan eksikliklerden sorumlu görevlilere kadar bu sorumluluğu yerine getirmeyenlerin hukuk önünde hesap vermesini sağlamak, ölen on binlerce yurttaşımıza boynunun borcuysa, bir o kadar da hala nefes alan ve deprem riskiyle burun buruna olan diğer milyonlara karşı sorumluluğudur. Ve yine biz hukukçuların, yurttaşlarımıza deprem bahane edilerek yapılacak seçimlerin ertelenmesinin hukuka aykırı olduğunu söylemek ve bunun yapılmaması için mücadele etmek de bir o kadar acı çeken halkımıza karşı ve gençlerimizin geleceği için sorumluluğudur.

    Bir yeni depremde on binlerce yurttaşımızı bir daha kaybetmemek için sorumluluğumuzu yerine getirmek zorundayız.

  • Mercek: Özlemini Hissettiğimiz Yarınlar İçin

    Yeni bir yıla daha giriyoruz…

    Covid-19 salgını hala devam ederken, ülkede ekonomik ve siyasi kriz de kendini fazlasıyla hissettiriyor.

    2021 yılından aklımızda kalan kimi konular ise, iktidardaki kimi iç hesaplaşmalar sonucu yapılan yolsuzlukların mafyalar aracılığıyla teşhiri ve buna karşı savcıların sessizliği, sözde demokrasi adına getirilen işlevsiz yargı paketleri ve yargının dini referanslarla daha fazla bağının kurulma çabaları, özellikle AİHM kararlarının uygulanmaması konusunda iktidarın yargıya doğrudan müdahalesine ilişkin yaptığı açıklamalar, dış ilişkilerde süren gerilimler ve içeride daha fazla yoksullaşma, daha fazla yoksullaşma… Bu tabloda 2021 yılı adına tek iyi hatırlanabilecek husus ise, TBB seçimlerinde başkan olarak görevini yerine getirmekten uzak Feyzioğlu’nun seçimlerde kaybederek, Erinç Sağkan’ın başkan seçilmesi olabilir.

    Gerçekten de, yılın sonuna doğru iktidar, temel görevi olan yurttaşının refahını sağlama işlevini yerine getiremediğini bir kez daha açıkça göstermektedir. Açıklanan verilere göre Ekim ayında 4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 10.000 TL olmuştur. Döviz kuru değişikliği nedeniyle bu miktarın çok daha arttığı söylenebilecektir. Asgari ücret tartışmasına ilişkin yapılan tartışmalar da, yurttaşın ekonomik sorunlarını bertaraf etmekten öte bir ücret kararlaştırılacağını gösteriyor.

    O halde, Türkiye’de ekonomik ve siyasi krizin büyüyebileceği öngörülebilir. Ve ekonomik/ siyasi krizin büyümesi, kesin olmamakla birlikte, Türkiye’de gelecek dönemde bir değişimin sinyallerini veriyor… AKP iktidarının gidebilecek olması herkes de heyecan yaratsa da, AKP sonrası Türkiye’de neler olabileceği ve bizleri nelerin beklediğinin de düşünülmesi gerekiyor.

    Yazılarımızda hep açıklamaya çalıştığımız gibi, AKP eliyle gerçekleşen ülkemizdeki tasfiye ve yeniden kuruluş süreci sadece AKP’nin tercihi değildir. Bu tercih sermaye sınıfının tercihleriyle uyumlu olduğu için gerçekleşebilmiştir. Bu nedenle, mesele hiçbir zaman tek başına AKP’nin gitmesi olmayacaktır. Keza Erdoğan’ın milletvekilliği yolunu açan CHP, AKP’nin içinden çıkan Deva, Gelecek ve MHP’den çıkan İYİ Parti’den bahsediyoruz… Bu nedenle, değişimin olması durumunda, eşitlik, adalet ve emekten yana bir ülke özlemi içinde olanlara daha fazla iş düşecek.

    Meselemiz eğer sadece döviz kurunun normal bir seyre gelmesi değilse, yurttaşların insanca bir yaşam sürebilmesi için emeğinin karşılığı ücreti alabilmesiyse; ya da ülkede yıllardır talan edilip özelleştirilen kurumların hesabını sormaksa ve bunların yeniden devletleştirilerek halka verilmesiyse; tarımda üreticinin üretimini rahatlıkla yapabilmesinin sağlanmasıysa… Meselemiz sadece cemaat bağlantılı yargıç ve savcıların söz sahibi olmasının engellenmesi

    değilse… liyakate uygun şekilde görev yapan yargıç ve savcıların, hukuka ve adalete uygun kararlar vererek bağımsızlığını iktidara karşı koyabilmekse… Meselemiz sadece başkanlık sistemi değil, gerçek anlamda halkın yönetimde söz sahibi olmasıysa…o halde bize düşen görevler daha artacaktır.

    Dolayısıyla, her sene hatırlattığım 2018 yılının başında sorduğum soruyu yeniden bu döneme ilişkin sorarak yazımı bitireyim:

    “Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

    2022’nin özlemini hissettiğimiz yarınlar için daha fazla mücadele edeceğimiz bir yıl olmasını dilerim.

  • Mercek: Hukukun Laiklikle Mücadelesi (!)

    AKP, 1923 Cumhuriyeti’ni ve yargı dahil tüm kurumlarını alt üst eden ve bu anlamda karşı devrimci bir iktidardır.

    Bu cümle aslında ülkede ve hukuk alanında yaşadığımız süreci anlatabilmek için fazlasıyla yeterli. İktidara geldiğinden beri, AKP, tüm hukuk kurumlarını iğdiş etmiş, Anayasa’da neredeyse değişmeyen hüküm bırakmamış, 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası OHAL döneminde hukuku alt üst etmiş, Başkanlık rejimiyle birlikte bu alt üst edişin sonucu Cumhurbaşkanlığı kararları ve genelgelerle dizayn edilen bir hukuk ortaya koymuş, bunun yanında dini referansları hukuk alanında pekiştirmek için birçok adım atmıştır. 1923 Cumhuriyeti’ni tasfiye eden bu yeni rejimin kodları tam da bu noktaya gelinirken atılan adımlarda aranmalıdır1. 2020 yılına girerken bu sayfadan yazdığımız gibi bu yeni rejim, güçlü yürütme, etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir2.

    Peki bu yeni rejimin bağımlı yargısının referansları nelerdir? Bunlardan en önemlisinin dine ilişkin referanslar olduğu açık. İlk olarak yargıda dini dayanağın artışı yargı kararlarında başlayan yargıçlarla kendini göstermiştir. Yine yakın zamanda Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde sergide dini bir sembolü içeren görselin yere serilmesi gerekçesiyle tutuklanan öğrencilerin AYM’ye yaptığı başvuruda Adalet Bakanlığı’nın Mahkemeye ilettiği görüş, dini dayanakların hukuk alanında nasıl içselleştirildiğinin işaretidir. Bakanlığa göre; “İslam’ın tek yaratıcı olan Allah inancı ve tevhid inancına aykırı olan ‘Şahmeran’ figürünün yine İslam’ın ve Müslümanların yeryüzündeki en kutsal mekan olarak kabul ettiği Kabe’nin tasvir edildiği bir resim üzerine yapıştırılması suretiyle oluşturulması ve sergilenmesi değerlendirildiğinde, gayri muayyen kişilere yönelik alenen yapılan soruşturmaya konu eylemlerin LGBT olarak anılan bir sosyal kesim ve Türk toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman vatandaşlar açısından halkın sosyal sınıf bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edici nitelikte olduğu iddianamede de olgusal temelleriyle birlikte ortaya konulmuştur.”

    Son olarak, yeni adli yılın ilk gününde Yargıtay yeni binası, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş yanında Erdoğan ve Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca’nın birlikte dualarıyla açılmıştır3. Yargıtay başkanı adil ve tarafsız olacağının simgesi olan cübbesiyle elini açarak dua etmekte beis görmemiştir. Devamlı gündeme getirilen yeni Anayasa tartışmalarında AKP’li eski Milletvekili Resul Tosun laikliği dindarlara hayatı zehreden ve toplumu İslam’dan uzaklaştırmaya çalışanlara gerekçe sunan bir ilke olarak görmekte ve Anayasadan çıkarılmasını gerektiğini belirtmektedir. Yine Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkanvekili ve Eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman laiklik ilkesinin yeni anayasada yer almaması; eğer alacaksa da kavramın tanımlanarak hürriyetler altında düzenlenmesi gerektiğini ifade etmiştir.

    Tüm bunlar dini referanslara dayanan yeni rejimin, yerleşme sesleridir. Anlaşılması gereken AKP’nin güçlü bir şekilde ayakta durduğu değil, yeni rejimin ve hukukunun ülkede yerleştirdiğidir. Yeni rejim laikliğin üstünü örtmekte ve ayrıca iktidara bağımlı hale gelen yargının dini referanslarla bütünleşmesini amaçlamaktadır.

    Dualarla açılan adli yıl, cübbeyle dua eden Yargıtay başkanı, tarafsız ve bağımsız olması gereken yargının geldiği durum… Ancak hukukçular ve onların örgütleri olan barolar buna karşı güçlü bir ses çıkarmamış, hatta gündeme dahi almamıştır. Kanıksama ve kabullenme hali mi mevcut yoksa nasıl olsa seçimlerle gidecekler inancı mı(!) Bu adımlar AKP ile sınırlı olmayan yeni rejimin referanslarıdır; dolayısıyla kanıksamamak, kabul etmemek, seçim ve benzeri şeyleri beklememek gerekir. Yapılması gereken, çok normal koşullarda herhangi bir dönemde baro genel kurullarını toplayıp seçim yapıyormuş gibi davranmak değil, bağımsız ve tarafsız yargı için susmamak, alışmamak ve mücadele etmektir.

     

    Dipnot

    1. Buna ilişkin bkz. https://hukukdefterleri.com/akpli-yillarda- yarginin-halleri-dun-ve-bugun/

    2. https://hukukdefterleri.com/2019un-sonuna-gelirken- yeniden/

    3. https://gazetemanifesto.com/2021/kebapcilardan-bahceli- ye-yanit-sira-bize-de-geldi-demek-467502/

  • Mercek: Vicdanlı Savcı Mı Arıyoruz, Yoksa?

    Dergimizin bir önceki sayısından elinizde bulunan sayıya kadar gelişen süreçlere, tek tek mercek tutmak neredeyse imkânsız. Neyse ki, bu iki aylık sürede yaşananların kuyruğu birbirine o kadar bağlı ki, merceği bu sayıda da yukarıdan tutmak, ayrıntıları kaçırmak anlamına gelmeyecek.

    Ülke gündemine uzun bir süredir yerleşen suç örgütü lideri Sedat Peker’in açıklamalarından başlamak en işlevli kuyruğa da değinmek anlamına geliyor.

    Buradan başlayalım o halde.

    Sedat Peker’in “kendisini kurtarmak” için başladığı ifşaların AKP cephesinde var olan sıkışmayı derinleştirdiği bir gerçek olarak karşımızda dursa da, bundan büyük bir gerçek daha var. O da AKP’nin yirmi yıllık yatırımının, tam da böyle durumlarda işine yaramasıdır. Deyim yerindeyse, AKP’nin ezberini bozmamasıdır.

    Peker’in açıklamaları, bilinen bazı gerçeklerin (rant, rüşvet, yandaş gazetecilik, yandaş belediyecilik, 15 Temmuz ayrıntıları vb.) somut deliller ile açıklanması açısından değil, bunun AKP’nin bekası için elinden geleni yapmış bir figür yani içeriden bir kişi tarafından yapılması açısından değer taşıyor. AKP- MHP ortaklığının iddiaların üzerine gidip “temiz eller operasyonu” gibi adımlar atmak yerine kulağının üzerine yatmış olması, ittifakın dengelerinden ziyade, yukarıda bahsedilen ezber ile bağlantılıdır.

    Ezber şudur: bugün başkanlık sistemi ile de perçinlenen ve seçim döneminin de giderek yakınlaştığı bir dönemde, AKP’nin her kabulleniş davranışı bir günah çıkarma anlamına gelecektir. Bu, AKP’nin uzun zamandır tercih etmediği yollardan da birisidir. Siyasi iktidar tarafından ise, ifşaların boyutu ve derinliği karşısında bile, sinekten yağ çıkarma, kişilerin itibarının kurtarılması gibi çırpınışlar görülmektedir ki, bu AKP’nin kendi tabanı için hiç de az bir uğraş sayılmamalıdır.

    Gelelim, ifşa sürecinin erken dönem sonuçlarına.

    Ve burada karşımıza çıkan başka bir ezbere.

    Peker’in açıklamalarını “Aaa neler duyuyorum!” gibi bir şaşkınlıkla karşılamayan, oldukça geniş bir toplumsal kesim var. Adalet, eşitlik, bağımsızlık, özgürlük taleplerinin de doğal taşıyıcıları olan bu kesimin, gerek ifşa sahibi gerekse de çeşitli siyasi özneler tarafından “vekâlet mücadelesine” hapsedildiğini görmemek imkansız.

    Sadece 3 örnek bunu anlatmaya yeterli.

    İlki ne yazık ki meslektaşlarımızın mimarlığında gelişti. Bazı baro genel kurullarında seçim listelerine Sedat Peker yazılmış olmasını bir espri olarak anlayacak isek, buna en çok Sedat Peker’in güldüğünü de tahmin edebiliriz. Bir suç örgütü liderinin hukuk mücadelesi ile özdeşleştirilmesi, mağdur- hak- hukuk kavramlarının da nasıl içinin boşaltıldığını göstermiyor mu bizlere?

    İkinci örnek, doğrudan ifşaa sahibinden gelsin. Onca ifşa sonrasında seslendiği kim varsa paralelinde bir korku ve kaygı yaratmayı da başarabilen bir yetenekten mi bahsedeceğiz yoksa, bu rüzgar beni de alır götürür kaygısından mı? Tartışma programlarında sıkça rastladığımız şu tezatlığın sahibini söyleyende değil de söyletende aramalı: “Adam öyle şeyler açıkladı ki, normalde halkın sokaklara taşması lazım. Ama bir iç savaş istiyorlar galiba. Uzak durmak lazım sokaktan”

    Üçüncü örnek ise, değişmeyenimiz nerdeyse. Elinde mumla bu karanlığa karşı vicdanlı ve cesur bir savcı arayanlar. AKP’nin yirmi yılda en çok da hukuk alanında yarattığı tahribatın enkazından çıkmak için yargıç ve savcı aramak, bu enkazın sadece hukukçuların üzerine yıkıldığını varsaymak anlamına gelmez mi sizce de?

    Evet ülkemizde, halen, vicdanlı ve cesaretli yargıç ve savcılar vardır. Hukuk sistemi, rejimle birlikte değişse dahi, bu damar kendini öyle ya da böyle var etmekte, örgütlü ya da örgütsüz bir biçimde biz buradayız demektedir. Ancak Sedat Peker vakasının izdüşümü sadece hukuksal alanda aranırsa, çözüm olarak da yukarıda bahsedilen formül dışında bir diyeceğiniz elbette ki kalmaz.

    Oysaki, Sedat Peker’in açıklamaları, ülkemizin iktidar- mafya- bürokrasi ve yandaş ortaklığının küçük bir resmidir. AKP’nin yarattığı yeni hukuk sistemi ise bu zincirin sigortası olmak üzerine kurgulanmıştır.

    Üstelik uzun bir zamandır AKP’nin meşruluğunu kaybettiği alan, hukuksal alandan ziyade, ekonomik kriz, savaş politikaları, pandemi süreci, özetle, halkın en geniş kesiminin doğrudan yaşamlarında yaratılanlardır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, mafyanın bile adalet aradığı bir dönem değil, mafyanın bile pastasının daraldığı bir dönemdir.

    Yirmi yılda gelinen nokta, ülkenin genç nüfusunun geleceğini başka ülke kapılarında aramasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, ülkenin dost olduğu komşusunun kalmaması, düşman siyasetinin hem içeride hem dışarıda bir başarı olarak yutturulmasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, emekçilerin ömürlerinin kısalması, iş cinayetlerinin alıp başını gitmesidir.

    Yirmi yılda gelinen nokta doğadaki talanın, rantın, sel ile müsilaj ile afet ile sonuçlanmasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, bilim insanlarının aşağılanması, hedef olarak gösterilmesidir.

    Şimdi tekrar soralım. Bir savcının cesaretine mi ihtiyacımız var yoksa bir halkın örgütlü gücüne mi?

    Birincisi ikincisini içermez ama, ikincisi her zaman birincinin de ön koşuldur.

    Kuyruğu buradan tutalım.

  • Mercek: Normalleşme ve Normalleştirme

    Covid-19 salgını nedeni ile hiç vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz birçok şey seyreldi hayatımızdan. Önceleri sandık ki; sadece bir süreliğine konserlerden, sinemadan, tiyatrodan, kutlamalardan, uğurlamalardan mahrum kalacağız. Ancak üç haftalık kapanma süreciyle gördük ki, meğer içki, tarak, ped, kozmetik, oyuncak vs. gibi birçok şeyden de bir süreliğine mahrum bırakılacakmışız.

    Siyasi iktidarın, tüm salgın sürecinde, aşı temininden, normalleşme uygulamalarına, ekonomi boyutundan, hukuksal süreçlere kadar birçok başlıkta atılan adımların kaotik bir yanı bulunduğunu söyleyebiliriz.

    Aşı geliyor mu? Ne kadar geldi? Neden hâlâ gelmedi? Kimler sokağa çıkabiliyor, uçuşlar yasak mı? Semt pazarları nerede ve nasıl açılacak? Duruşmalar var mı yok mu? Uzatılabilir.

    Ancak sadece tek bir yasağa, içki yasaklarına yakından bakarak, başka bir örneğe dahi ihtiyaç duymadan halk için kaotik olanın siyasi iktidar için kendi siyasi ihtiyaçları açısından bir netlik barındırdığını söylemek mümkün. Bu örneğe bakarak, salgın yönetimini, genelgeler ile sürdürmenin bir yol olarak tercih edilmesi ile anayasal haklar normlar hiyerarşisinde en alta serilince, virüsün değil, halk sağlığı ve yurttaşın haklarının yok edildiği açıkça görülüyor.

    Son kısıtlamalar ile birlikte sadece hafta sonu değil tüm kapanma sürecinde içki satılmasının yasak olduğunun bildirilmesi üzerine, önce Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) Başkanı Bendevi Palandöken bir açıklama yapmış, tam kapanmada uygulanacak olan alkol yasağıyla ilgili olarak, İçişleri Bakanlığı genelgesinde herhangi bir yasak olmadığı için alkollü içki satışına devam edileceğini söylemişti. Bu açıklama pandemi dönemindeki hukuksuz uygulamaların tanınmadığını belirtmesi açısından önemli bir örnek olarak tarihe geçti ve ardı da geldi. Türkiye Tekel Bayileri Platformu (TTBP) Başkanı Özgür Aybaş’ın çağrısı ile içki satışı yasağını tanımayacağını söyleyen bazı tekel bayileri gördükleri baskıya rağmen içki satışını gerçekleştirdiler. Ceza kesilmesine karşı hukuki destek ağları da bayilerin yanında durunca İçişleri Bakanlığının genelgelerde olmayan ama sözlü talimata dayanan uygulamaları toplumsal bir mücadelenin de konusu hâline dönüştü.

    Süleyman Soylu’nun bu mücadele karşısında kelimenin tam anlamı ile “çevir kazı yanmasın” uğraşında olması bir işe yaramadı. Zira, kaz sadece yanmakla kalmadı, yanık kokusu tüm ülkeyi sardı.

    Süleyman Soylu önce, içkinin sosyal mesafeyi azaltan bir etkisi olduğunu söyledi. Barların ve içkili restoranların zaten kapalı olduğunu hatırlayacak olmalı ki ardından yasağın dayanağını bayiler ile marketler arasındaki haksız rekabete, daha sonra Avrupa’daki uygulamalara, son olarak da Dünya Sağlık Örgütü önerilerine getirdi. Bu röportajı yapan gazeteciyi dahi ikna ettiğini sanmasak da, AKP’nin özellikle içki yasağı konusunda, bir uygulamaya halkın ikna edilmesinden daha çok “vur kaç” yöntemi ile bunu da genelgeler düzeni ile yaparak siyasi bir rant gözettiği bir sır değil.

    Her ne kadar bu yasağın özel hayata bir müdahale olduğu, özel yaşamın ve temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı ve bunun Anayasaya aykırı olduğu açık olsa da burada gerçek müdahale kamusal alana, cumhuriyetin temel ilkelerinden olan laiklik ilkesinedir.

    Zira, AKP’li siyasetçilerden bazılarının, yasak ile Ramazan ayı ihtiyaçları ile bağ kurmaktan çekinmemesi, alınacak ve satılacak ürünlerin pandemiyi fırsat bilerek, dini referanslar ile belirlenmesi normalleşme sürecine girmek için başka bir normalleşmeye daha doğrusu “normalleştirmeyi” aradan çıkarmak istediğini görebiliriz.

    Bu, en temel düzenlemelerin, Başkanlık kararları ve genelgeler ile yapılmasını “normalleştime” çabasıdır.

    Bu, toplumsal ve özel yaşama müdahaleyi kendi makbulüne göre ayarlamayı “normalleştirme” adımlarıdır.

    İktidarın pandemi döneminde dahi devam eden haksızlığı ve hukuksuzluğu normalleştirme çabalarının bertarafı ise, adaletten ve emekten yana yeni bir cumhuriyet mücadelesi olmadan mümkün olmayacaktır.

  • Mercek: 5 Nisan Avukatlar Günü

  • Mercek: Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru

    2020’nin sonunda Adalet Bakanlığınca, 2021’de yeni reformların hayata geçirilmesinin sürdürüleceği, yargı ve adalet hizmetlerinin etkinliğinin artırılacağı, vatandaş odaklı uygulamaların kalitesini güçlendirecek faaliyetlerin yürütüleceği belirtildi. Bu kapsamda, yeni yılda yargı bağımsızlığı, yargı ve adalet hizmetlerinde performansın artırılması, hukuk eğitimi alanlarında yeni uygulamalar ve düzenlemelerin gündeme geleceği ifade edildi.

    Yine aynı dönemde Cumhurbaşkanı “Hükümete geldiğimizden beri demokrasi ve kalkınma merkezli bir anlayışla ülkemizi güçlendirme amacının arkasında bu gerçek yatıyor. Son 1 yıldır yeni reformu hayata geçiriyoruz. Yaptığımız her reform yerli ve uluslararası yatırımcılara da hitap ediyor. Önümüzdeki aylarda öngörülebilir, kolay erişilebilen yargı sistemi için yeni adımlar atacağız. Yapısal reformların içindeyiz. Ülkemiz yatırım hukuku standartlarına sahiptir. Hukuk sistemimizin taraflarıyla, ekonominin tüm temsilcilerinin istişareleri ile ortaya çıkacak ihtiyaçları süratle hayata geçirerek ülkemizi yeni döneme hazırlayacağız. Yatırım iklimini olumlu yönde geliştireceğiz. “ açıklamasında bulundu.

    Hatırlarsak 3. Yargı Reformu Strateji Belgesi, 30 Mayıs 2020 tarihinde açıklanmış ve o tarihten bu zamana kadar üç paket yürürlüğe girmişti. Bu paketlerin yansımalarının etkisiz olduğu herkesin malumu.

    Ne var ki herkes, reform lafını ağzından düşürmüyor. Hatta İstanbul Havaalanında 7/24 hizmet verecek adliye bile, Adalet Bakanlığı tarafından reform kapsamında yapılan bir yenilik olarak sunuldu. Bu reformların devamının geleceği ifade edildi. Çalışmalarının sürdüğü ve Ocak sonuna doğru yeni bir paketin geleceği konuşuluyor. Herkesin dilindeki bu reform söyleminin anlamı nedir?

    Çok açık ki, pandemi dönemiyle birlikte ekonomik olarak daha da sıkışan AKP, Türkiye’nin normalleştiği ve sermayenin yatırım yapabileceği bir ülke olduğunu anlatma derdinde. Kapitalizmin doğası gereği, sermayenin rahat hareket edebilmesi için, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik şart. Yine çıkan uyuşmazlıkların hızlıca çözümü ve yine bu uyuşmazlıklara kaybedilecek paranın da önceden öngörülebilir olması gerekiyor. Ayrıca AB ile ilişkilerini düzeltmeye çalışan AKP, demokratik bir ülke olduğunu da göstermek istiyor. Uzun tutukluluk sürelerine ilişkin tartışmalar veya hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı da hem AB’nin hem de sermayenin güveninin kazanılmasına yönelik.

    Tam da bu yüzden Erdoğan; demokrasi, yargı bağımsızlığı, kolay erişilebilen yeni yargı sistemi, ihtisas mahkemelerinin yaygınlaştırılması, tahkimin teşvik edilmesi, ticari uyuşmazlıklar için arabuluculuk merkezleri gibi alternatif çözüm yollarının arttırılması, davaların hızlandırılması konularını gündeme getiriyor.

    Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi[foot]Şenöz, Evrim, 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk, Hukuk Defterleri, Temmuz/Ağustos 2019, S. 20, https://hukuk- defterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot] bu reformlar sadece hukukun daha çok piyasalaşmasına ve yargının daha çok özelleşmesine neden olacaktır. Yoksa bir günde atanan Yargıtay üyesinin, göreve başlamadan Anayasa Mahkemesine aday olup, HSK seçimlerinde en çok oyu alıp Anayasa Mahkemesi üyesi olduğu; AİHM kararı karşısında Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakmayan ya da kendi yüksek mahkemesi AYM’nin kararını tanımayan ilk derece mahkemelerinin olduğu bir yargı yapılanmasından bağımsızlık beklemek; Meclis’te halkın temsilinin en yüksek oranda sağlanabilmesi için yapılması gereken değişiklikler yerine, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemini değiştirmek için formül arayışında olan bir iktidar ve ortağı partiden de demokrasi beklemek en hafif tabiriyle naiflik olacaktır.

    İşte, bu reformların bizi daha mı demokratikleştireceği yoksa daha mı sermayeye bağlayacağı sorusunun cevabı çok açık. Önümüze gelecek her reformu tek tek tartışmanın bir anlamının olmadığı ise izahtan vareste. O hâlde, tartışmamız gereken esas konular tüm önemiyle hâlâ ortada duruyor: Nasıl bir meslek, hukuk ve ülke istiyoruz?

  • Mercek: “Kullanışlı” Virüs

    Ülkemizde pandemi koşullarında nerdeyse bir seneyi geride bıraktık. Makalenin yazıldığı gün itibariyle binlerce yurttaşımız salgın nedeni ile hayatını kaybetti. Dünya sırlamasında veriler açısından ilk üçe yerleşen ülkemizde, çare adı altında sunulan yöntemlerin salgın ile mücadele etmek dışında anlamları bulunduğu bugün daha da fazla ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

    Mart 2020- Haziran 2020 dönemini ilk dönem olarak kabul edecek olursak; günlük veri paylaşımı, sokağa çıkma kısıtlamaları, birçok alanda alınan yasaklama kararları, “dönemin atlatılması” telkinleri ile birlikte yürütüldü. Toplum olarak ilk defa karşılaştığımız bu tablodan çıkış olarak sunulan reçete “bireysel önlem” oldu ve olmaya da devam ediyor.

    Yeni normal olarak sunulan dönemin yönetiminde ise salgınla mücadele takvimini sermaye sınıfının ve siyasi iktidarın ihtiyaçları belirledi kuşkusuz. Turizm sektörünün salgından etkilenmemesi uğruna sınav tarihleri ile oynandı. Bu tarihler birkaç defa değiştirildi. Genel olarak Kasım ayında yapılacak olan baro genel kurulları önce Aralık ayına 25.11.2020 tarihli genelge kapsamında ise üç ay daha ötelenerek Mart ayına ertelendi. Sokağa çıkma kısıtlamaları, hafta sonu akşamları, 65 yaş üstü- 20 yaş altına çekilirken, Cuma Namazı istisnası da ardından işleme sokuldu.

    TTB, başta olmak üzere birçok kurum ve kuruluştan gelen en az iki haftalık genel karantina uygulaması çağrıları şu an için siyasi iktidar tarafından yanıtlanmış değil.

    Salgın önlemlerinin biçimi, takvimi ve kapsamı sermayenin canını sıkmayacak aynı zamanda AKP’nin siyasi takvimi ile uyumlu olacak şekilde planlandığının daha birçok örneğini sunmak mümkün. Ancak en bariz olanı salgın verilerinde kendini göstermektedir.

    Gerek belediye başkanlıklarının açıkladığı gerekse de TTB’nin açıkladığı rakamlar belgeli olunca Sağlık Bakanlığı’nın konuya getirdiği “açıklık” vaka ve hasta sayılarının farklı olduğu sadece hasta sayılarının sunulduğu yönünde olmuştu. Yani, bakanlık verilerin bir kısmını sakladığını itiraf etmiş bunu da “ulusal çıkarlar” olarak gerekçelendirmişti. Ne hikmetse aşı konusundaki gelişmeler doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü verileri açısından önem taşıdığı için bir anda vaka sayıları da yayınlandı ve zaten bilinen acı gerçek resmi bir veriye de dönmüş oldu. Bir günde test sonucu pozitif çıkan yurttaşlarımızın sayısı yirmi binleri aşmıştı. Bu verilerin gizlenmesinden önce de aynı rakamların olduğunu söylemeye gerek dahi yok. Salgının aşısı için sıraya girme sırası gelmiş olmalı ki, verilerin gizlenmesine de artık gerek kalmamıştı. Bu verilerin başından itibaren yayınlanması halinde yaz ayları dahil olmak üzere alınacak tedbirlerin “yeni normal” in çok ötesinde olması gerektiğini söylemek mümkün.

    Siyasi parti kongreleri yapılırken, baro genel kongrelerinin ötelenmesi ise sadece ikinci baroların kurulması için zaman kazanma çabasının yanında, fiili olarak TBB Genel Başkanı’nın fazladan altı ay daha yerini koruması anlamına da geldi. AKP’nin Berat Albayrak’ın ve Bülent Arınç’ın istifası sonrasında kendi içindeki krizleri çözmeye çalıştığı, meclise seçim kanunları ile ilgili değişiklik getireceği yargı reformlarını açıklayacağı bu kritik altı ayın avukatları temsilen partnerinin Metin Feyzioğlu olmasını garantileyen de işte bu kullanışlı virüs oldu.

    Yargı reformu demişken, daha çıkmadan istifa getiren bu reformun ayrıntılarını Adalet Bakanının söylediği kadarı ile biliyoruz. Adalet Bakanı “Bizim için ister yabancı ister yerli yatırımcı, ister işçi ister çiftçi ne olursa olsun hukuk güvenliğini vatandaş lehine koruyacak; tutuklamaları keyfiliğinden uzak, tutuklaması istisna olarak değerlendiren, hukuk güvenliğini daha da güçlendiren uygulamaların hep beraber arayışlarını sürdüreceğiz.” açıklamasında bulunmuş, yapısal bir değişiklik olacağını vurgulamıştı.

    AKP’nin yargı karnesinde, her değişiklik söyleminin bir öncekini aratır olmasını bir kenara bırakacak olursak, söylenenin “yeni” bir tarafı da bulunmuyor.

    Hukukun da tıpkı pandemi yönetiminde olduğu gibi, AKP ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği, son açıklamalar üzerinden “Yeni Yargı Reformu”nun AKP’nin yaşadığı siyasi krize ne kadar çare olacağını hep birlikte göreceğiz. Meselenin hep tartışılan uzun tutukluluk sürelerini çoktan aştığını da söyleyebiliriz. Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklu kalanların serbest bırakılması için bir reforma ihtiyaç duymadığı biz hukukçular tarafından bilinen bir gerçek olsa da AKP’nin siyasal dönemeçleri ekonomi ve hukuk denkleminde sürekli reform adı ile adlandırması bilinçli bir tercihin de göstergesidir.

    Bülent Arınç’ın açıklamaları ve sonrasında yaşanan tartışmalar, ardından gelen istifa, AKP’nin yargıyı şekillendirirken yaptığı tercihleri de gözler önüne sermektedir. AKP krizini ekonomi ve yargı alanında çözmeye çalışırken (eğer tüm bunlar birer kurgu değilse) yaşadığı yol kazalarını dahi kullanışlı hale getirmeye çalışırken, bu alanda pandemide olduğu kadar elinin rahat olamayacağını söylemek mümkündür.

    Virüsün bir aşısı olacak ve bu aşı ile salgın geride kalacak, bunu umuyoruz. Ancak hukuksuzluğun, yargının bu halinin aşısı çoktan bulunmuştur. Daha örgütlü ve güçlü bir eşitlik, bağımsızlık ve adalet mücadelesi. Beklemeye gelmez, aşıda olduğu gibi.

  • Mercek: Nerede Kalmıştık?

    “Geçen sayıda “Mercek” köşesini yazmak bana düşmüştü. Bu sayıda da öyle olunca bir önceki yazıdan devam etme ihtiyacı duydum. “Daha Neler Göreceğiz Dememek İçin” başlığını kullandığım bir önceki makalede, gericiliğin önünü açan uygulamalardan, İstanbul kanalına, asgari ücret kararından, üniversite öğrencilerinin geleceksizliğine kadar birçok konuya değinmeye çalışmış, makalenin sonunu “Daha neler göreceğiz?” dememek için, merceği gördüklerimize değil gördüklerimizi değiştirme gücüne sahip olan yegâne güce çevirmek gerekiyor artık. Kendimize, emekçilere, gençlere, kadınlara… Çünkü biliyoruz ki; halkın bu karanlığa karşı güçlenmesi için de, güçlendiğinde asla tekrar geriye düşmemesi için de bu merceği elinden bırakmamış hukukçulara ihtiyacı olacak…” cümlesi ile sonlandırmıştım. Aradan geçen iki aydan sonra “nerede kalmıştık” demek farz oldu desem yeridir. Gezi Davasından başlayalım. Nerede Kalmıştık?”

    Yukarıdaki metin, pandemi engeline takılmasaydı basılacak olan dergimizin, mercek köşesi için hazırladığım makalenin giriş bölümünü oluşturacaktı. Başlığı da aynı olmak üzere hiçbir değişiklik yapmadan devam etmemek için hiçbir neden yok. Zira makaleye dönüp baktığımda Gezi Davası’ndan, Suriye’deki savaşa, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklanmasından “AKP’nin yeni hukukuna” değinmelerin olduğu metne şimdi koskoca bir “Korona ile imtihanımız” eklenmiş olacak.

    Başlayalım o halde…

    COVİD- 19 kelimesini birçoğumuz bu virüs kapımıza dayandığında duyduk. Geliyor, yaklaşıyor, çok az kaldı haberlerine şahsım olarak, çok itibar etmemiş olmanın pişmanlığını yaşayacak kadar zaman bile geçmedi desem yeridir. Önce okullar kapandı, ardından hep beraber iki buçuk ay kadar evlere kapandık. Kapandık, kapandık ama, hem hukuk, hem siyasal hem de toplumsal alana çekilmiş birçok örtü de hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde açıldı.

    Bu satırları bize, işte açılan bu örtüler ve altından çıkan tartışılmaz gerçekler yazdırdı…

    Pandeminin din, dil, ırk ve sınıf ayrımı gözetmediği yönünde açıklamalar okuduk önce. İlk bakışta virüsün acımasızlığını, sinsiliğini anlatırken ihtiyaç duyulan bir cümle gibi düşünülse de, virüsten daha acımasız ve sinsi başka gerçeklerin üstünün örtüldüğü kısa bir zamanda açığa çıktı. İlk örtü işte böyle açıldı. Evde kalamayan, çarklar dönsün diye fabrikalarda hiç zorunlu olmamasına rağmen çalıştırılan; bu nedenle koronaya yakalanan, sokağa çıkma yasağında dahi çalıştırılıp, korona nedeniyle olmasa da iş kazasında hayatını kaybeden, test yaptırmanın bile ilk zamanlarda kara borsasının kurulduğu, özel hastanelerde (pandemi hastanesi haline gelseler dahi) lüks hasta odalarının rezerve edildiği bu iki buçuk ayda, toplum evde kalanlar ve kalamayanlar olarak ikiye ayrıldı diyebiliriz. Evde kalanlar da kendi aralarında ikiye ayrıldı. Evde çalışmak zorunda bırakılanlar, bir de hayatı evlerine gerçekten sığdırabilenler. Evde kalamayanlar arasında ise bir ayrım yapmamız ise gereksiz. Çarkların dönmesi için ölümü göze almak mecburiyetinde bırakılanlar, en önce hayatını kaybedenler yani evde kalabilselerdi belki hayatta olacak olanlarımız.

    Virüs çok net ki; din, dil, ırk olmasa da sınıf ayrımı gözetiyor, nerdeyse önüne atılan emekçilerin canlarını alıyordu. Bu durum çok çabuk açığa çıkmaya başladığı zamanlarda bir tır şoförü, “ Bizi virüs değil, bu düzeniniz öldürüyor” diyerek yayınladığı videosundan sonra apar topar gözaltına alındı. Ardından da işinden edildi. Pandemi hukuku, önce ceza kısmından işe başladı dersek yeridir.

    AKP, yaratmış olduğu yeni hukukun pandemi sayfasına, tır şoförüne ek olarak, Devletin vatandaşından IBAN istemesini eleştiren gazeteci Hakan Aygün’ün tutuklanması, Gazeteci ve televizyoncu Fatih Portakal’a twitter paylaşımından dolayı soruşturma başlatılması gibi örneklere yine pandemi nedeniyle sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek yapılan gözaltılar eklendi. Son olarak bu satırlar yazıldığında, maliyeti Cumhurbaşkanlığınca karşılanan “Yeditepe Konserleri” hakkında olumsuz haber ve yorum yapanlar hakkında soruşturma başlatılacağı açıklamalarından da görüldüğü gibi, AKP eline aldığı hukuk sopasını pandemi süresinde en fazla ifade özgürlüğüne sallamış oldu.

    Bunlarla da bitmiyor ne yazık ki, siyasi iktidarın almış olduğunu söylediği ekonomik tedbirlere yakından bakıldığında çok açık bir “pandemi fırsatçılığı” yapıldığını söyleyebiliriz. İnfaz yasasındaki düzenlemelerin tam olarak bu döneme denk getirilmesi hiç de tesadüf değildi. İş hukuku alanındaki düzenlemeler, işçiyi değil, işvereni korudu. İşten çıkarmanın yasaklandığı; ancak fiili işsizlik anlamına gelen ücretsiz iznin önünün açıldığını, YKS tarihinin bir öne bir geriye sarılıp son olarak, otel patronlarının çıkarları doğrultusunda yaz tatili dönemini daha da uzatmak amacıyla erkene alındığını, normalleşeme adımına ilk olarak AVM’lerin açılmasıyla başlandığı aklımıza gelen ilk örnekler.

    Normalleşme demişken…

    Bilim insanlarının uyarılarına rağmen, hayat, kaldığı yerden eski normali ile akmaya başladı. BununbaşınıdaelbettekiAKPçektidiyebiliriz. Kayyum atamalarına kaldığı yerden devam eden AKP, meclis açılır açılmaz hukuksuz bir şekilde üç milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesi meselesini geleceğe devretmedi. Şimdi, meclisin gündeminde baroların yapısını değiştirme, seçim sistemindeki değişiklikler var. Kuşkusuz bu adımlar, pandemi ve onun siyasi sonuçları ile AKP’nin daha rahat baş etmesi için atılıyor. Artan işsizlik, yoksulluk, hatta sosyal medya paylaşımlarına yansıyan açlık ve sefalet karşısında AKP’nin ekonomik bir reçetesi de bulunmuyor. Kıdem tazminatı, meslek odalarına müdahale, seçim sistemi değişikliklerine paralel olarak AKP, özellikle gazeteciler ve siyasiler üzerindeki baskıyı çok daha fazla artırarak pandemi sonrasına hazırlanıyor da diyebiliriz.

    Nerede kalmıştık?

    İşte en son kaldığımız yerden daha beterinde. Daha Neler Göreceğiz?

    En son gördüğümüzü yaratan nedenleri yok etmediğimizde pandeminin bile yanında sevimli kalacağı başka felaketleri.

    Demek ki değiştirmek gerek.

    Kapitalizmin, insanlığın yaşadığı felaketleri yok edecek bir gücünün olmadığı, bu felaketleri bir fırsata çevirdiği, halkın sağlığı ile istediği gibi oynayabildiğini pandemi nedeniyle açılan örtülerden bir kez daha görmedik mi?

    Bir kez daha görüp inanmak için başka bir felaket mi bekleyeceğiz?

    İşte bundan daha büyük felaket olamaz!

  • Mercek: “Daha Neler Göreceğiz” Dememek İçin…

    Bu makale, dergimizin “Mercek” adı verilen bölümünde yayımlanıyor. Bu sayfa, “Merceği bir noktaya tutmak ve konunun hakkını vermek” amacıyla her sayının olmazsa olmaz bir köşesi haline geldi. Çok da iyi oldu.

    Ancak bu satırların yazarı olarak geçmiş birkaç aya baktığımda merceği nereye tutacağımı şaşırdım diyebilirim.

    Derginin bir öncekinden bu sayısına kadar ülke gündemine yerleşen ve her biri ayrı ayrı mercek tutulmayı gerektiren konulara bir bakalım, isterseniz…

    14 Aralık 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler Etik Kuralların Yayımlanması “ konulu Kurul Kararı, Kanal İstanbul adı verilen “çılgın proje”, asgari ücret kararı, güvenlik soruşturmaları hakkında verilen yargı kararları, İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşen yemekhane eylemleri ve Sibel Ünli intiharı… Dahası da var mutlaka, bitmeyen kadın cinayetleri, iş cinayetleri, hak ihlalleri, sınır ötesi operasyonlar, İran-ABD arasındaki gerilim.

    Gelin, bu defa bu merceği ülkenin genel durumuna tutalım. Doğal olarak ne büyükse ilk onu göreceğiz. Bizim gördüğümüz şudur: Eşitsizlik, ülkenin emperyalizme bağımlılığı, gericilik ve bariz bir halk düşmanlığı. Yani yukarıda özetlediğimiz gündemlerin içine rahatça yerleşeceği bir ekonomi ve hukuk sistemi.

    AKP’nin laikliğin zerresini dahi bırakmamaya dair bir derdinin olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bu satırlar yazıldığı sırada Eğitim-İş Sendikası okulların ara yıl tatili nedeniyle bir rapor yayınladı. Raporda geçen cümleleri aynen aktarıyorum. “Diyanet, 4-6 yaş çocuklarına yönelik Kuran kurslarıyla yetinmeyerek gözünü MEB’e bağlı ana okullarına dikti. Protokollerle ‘Kuran Kursları Öğretim Programı’nın ana okullarda uygulanmasının önü açıldı. Tarikatların yasal maskesi olan dernek ve vakıflarla imzalanan protokoller, eğitimi tarikatların, cemaatlerin arka bahçesi yapmaya yaklaştırdı”. Bu ve buna dair çok sayıda uygulama ile karşı karşıyayız.

    Ancak yukarıda belirttiğim, 14 Aralık 2019 tarihli “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler Etik Kuralların Yayımlanması” başlığı taşıyan Kurul Kararı ile AKP iktidarının artık bu konuya başka bir boyut katmış olduğunu söyleyebiliriz. AKP, bir yandan Cumhuriyetin tüm kazanımlarını budarken, bir yandan da 18 yıldır yerine koyduğu hukuk düzleminin zaman içinde oluşan boşluklarını doldurmaya başladı. Tabii düzlemine uygun bir şekilde ayetler ile, hadisler ile…

    Faiz ve diyanet demişken, yine bu satırların yazıldığı sırada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tarihe geçecek bir fetvası geldi. “Faize karşıyım” diyen Cumhurbaşkanının, proje açılışını bizzat gerçekleştirdiği Sosyal Konut Projesi çerçevesinde bankalardan faizle alınacak kredilerin kullanmasının caiz olduğunu belirtti. Üzerine söylenecek çok söz olmakla birlikte şimdilik şunu belirtmekle yetineyim. AKP yarattığı “yeni hukuk” düzleminin yerleşmesi için, şeriat hükümleri ile sermaye hükümlerini kaynaştırmaya devam edecek, ileriki zamanlarda bu ve buna benzer örnekler ile sıkça karşılaşacağımızı söylemek de yanlış olmayacaktır.

    Bu konuda son olarak şunu belirtmek isterim ki; gericiliğe karşı aydınlanma mücadelesi vermek, laikliği savunmak ülkenin emekçilerinin, kadınlarının, yurtseverlerinin ve hukukçularının başat görevidir. Aydınlanma mücadelesinin vekaleti olmaz…

    Kanal İstanbul Projesi’nde ise meseleye başka bir açıdan bakmayı yeğliyorum. Bu projenin İstanbul’un yıkım projesi olduğu, rant, talan, yağma ve peşkeşi içinde barındırdığını söylemeye gerek dahi yok. Ancak İstanbulluların projeye karşı itirazlarını yağmur, çamur demeden, ilgili müdürlüklere verdikleri dilekçe ile sunmaları, AKP’ye karşı direncin erimediğinin bir göstergesi. Ancak bu tür dirençlerin hukuk zeminine hapsedilmesi riski de birçok örnekte gördüğümüz bir durum. İstanbul Kanalı’na, hukuk kanalından itiraz, mücadelenin asli unsuru değil destekleyicisi olabilir ancak. Özellikle Başkanlık Rejimi ile birlikte “İsteseler de istemeseler de” cümlesini çokça duyduğumuzu da düşünürsek, “İstemiyoruz” direncini, büyütmek ve geliştirmek, tüm meşru ve haklı yöntemleri büyütmek, bu mücadeleyi halkın özne olduğu bir alanda sürdürmek zorundayız. İstanbul Kanalı çılgınlığına karşı, halkın aklını gücü ile birleştirmek zorundayız…

    Ve eşitsizlik, yoksulluk, gençlerin geleceksizliği…

    Şimdi biz, gencecik bir üniversiteli olan Sibel Ünli’ye intihar etti diyebilir miyiz? İntihara sürüklendi ve bu bir cinayettir. Tüm hukuksal anlamları dışında maddi bir gerçeklik olarak belirterek ilerlemek isterim.

    İstanbul Üniversitesi yemekhanesinin kaynak olmadığı gerekçesi ile sabah öğününü kaldırması ve yemek ücretlerini arttırması karşısında susan değil, hakkını arayan üniversitelilere copu sallayan polisin görevden alınması da, rektörlük kararından vazgeçilmesi de ortadaki büyük girdabı örtemeyecektir. Merceğimize takılan şudur: AKP iktidarı ile daha fazla genç, daha da geleceksiz hale gelmiştir.

    Bir de “jest”ler var…

    AKP, bu tür tanımlamalar yoluna gitmeyi seven bir parti. Hukukta reform, kent yönetiminde çılgınlıklar, asgari ücretliye “jest”ler. Konu sermaye sınıfının ihtiyacı olduğunda ise teşvikler, muafiyetler, fonlamalar…

    Asgari ücretliye yapılan 2020 jesti 75 TL olarak açıklandı. Bunun devlete maliyetininse toplamda altı milyar olduğu söyleniyor. Yolcu garantisi adı altında sermaye şirketlerine kamudan ödenenler, belediyeler üzerinden yandaş vakıf ve derneklere ödenenler, küçük bir salon toplantısına ilgili bakanlıklar tarafından ödenenler, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi maliyetleri vs. düşünüldüğünde işçi sınıfının jeste değil, eşitliğe ihtiyacının olduğunu görüyoruz. Kamuculuğa ihtiyacı olduğunu görüyoruz.

    “Daha neler göreceğiz?” dememek için, merceği gördüklerimize değil gördüklerimizi değiştirme gücüne sahip olan yegâne güce çevirmek gerekiyor artık. Kendimize, emekçilere, gençlere, kadınlara… Çünkü biliyoruz ki; halkın bu karanlığa karşı güçlenmesi için de, güçlendiğinde asla tekrar geriye düşmemesi için de bu merceği elinden bırakmamış hukukçulara ihtiyacı olacak…

    page11image13940416