Kategori: Sayı 9 / Eylül – Ekim 2017

  • Sovyetler Birliği Deneyiminde Yerel Yönetim

    1) Yerel yönetimlere dair liberal kurmacalar ve sosyalist perspektif

    Reel sosyalizmin çözülüşünden bu yana, yerel yönetimler bahsi liberalizmin düşünsel tahakkümünün en çok hissedildiği alanlardan biri. Devletçilik karşıtı, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci söylemiyle öteden beri batı demokrasisinin tarihsel geleneklerini temsil etme iddiasındaki liberalizm; günümüzde demokrasi, özgürlük, etkinlik, verimlilik gibi kavramlar üzerinden yerel yönetimler bahsinde de ideolojik hegemonyasını kurmuş durumda.

    Yerel yönetimleri on dokuzuncu yüzyıldan beri “yerel halk tarafından seçilmiş kişilerce yönetilen, bir tüzelkişiliği olan, bağımsız ya da özerk bir konumu ve kendisine ait bir maliyesi bulunan yönetsel kurumlar” olarak tanımlayan liberal yaklaşım, bunların batı siyasal geleneğinin aşağıdan yukarıya doğru kesintisiz bir evrim sonucunda geliştirdiği demokratik kurumlar olduğunu ve evrensel bir geçerliliğe sahip bir model oluşturduklarını iddia etmektedir.

    Yine liberal iddialara göre kamu hizmetlerinin giderek artan biçimde yerel yönetimlere devri, etkinliği ve verimliliği sağlamanın yanı sıra demokrasinin gelişmesine de katkı koymakta, sivil toplumun bir parçası olan, kendi bağımsız gelir kaynaklarına sahip bulunan yerel yönetimler halka en yakın yönetim birimleri olmaları hasebiyle merkez karşısında dengeleyici bir unsur teşkil etmekte, halkın demokrasi terbiye ve tecrübesini arttırmakta, küreselleşmenin getirdiği eşitsizliklerin aşılmasına imkân sunmaktadırlar.[1]

    Bilindiği üzere bu liberal yaklaşımın doğrudan yön verdiği düşünceler olan, yerel makamların her türlü demokratik rejimin temellerinden birisi olduğu, özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin demokratik ilkelere ve idarede ademimerkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşturulmasında önemli bir katkı sağlayacağı, vatandaşlara yakın bir yönetimi sağlayabilmek için gerekli kaynaklar bakımından geniş bir özerkliğe sahip yerel makamların varlığının şart olduğu ön kabullerinden hareket eden Avrupa Konseyi tarafından 1985 yılında üye ülkelerin imzasına açılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Türkiye Cumhuriyeti tarafından da bazı çekincelerle 1988’de imzalanmış, 1991 yılında 3723 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanması uygun görülmüş ve 1 Nisan 1993 tarihinden itibaren yürürlükte olmak üzere 1992’de 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır. Ülkemizde özellikle AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği’ne entegrasyon tartışmaları sırasında sık sık gündeme gelen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Kürt ulusal sorununun çözümü için kendisi tarafından geliştirilen demokratik cumhuriyet – demokratik özerklik tezleri ile uyumlu olduğu gerekçesiyle Kürt Siyasi Hareketi tarafından da savunulmakta ve uygulamaya konması talep edilmektedir.[2]

    Bütün “demokratik” cilasına ve yurttaşların yönetime katılımına dair tüm parlak vaatlerine karşın, yerel yönetimlere ilişkin liberal yaklaşım tarihsel ve bilimsel gerçekleri tahrif ederek kapitalizmin sosyal devlet anlayışına ve ulusal kalkınmacılığa karşı küresel ölçekte yürüttüğü siyasi-ideolojik taarruzu maskeleyen bir örtü işlevi görmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kapitalizmin Ölçek Sorunu: Küresel – Ulusal – Yerel?

    Öncelikle belirtelim ki, bu satırların yazarı, dinamiklerine aldırmaksızın, “yerelleşme demokrasi getirir, merkeziyetçilik antidemokratiktir” tezinin izleyicisi değildir. Yerel projecilik işlerini demokratik, merkezi planlama anlayışını antidemokratik ilan eden neo-liberal görüşün piyasa fetişizmi, dünyanın dört bir yanında çoktan mahkûm edilmiştir…

    O halde yönetim ölçeği ve demokrasi ilişkisine yönelik görüşümüzün başlangıçta ortaya konulmasında yarar var: Verili kapitalist koşullarda, seçilen yönetim ölçeği, birikim modelinin gereksinimlerine göre şekillendirilir. Bundan da öte, ulusal ölçekte iktidarlar da, bu genel eğilimle uyumlu olmak kaydıyla (küreselin siyasi/ iktisadi taleplerini garanti ederek), kendi “özgün modellerini” inşa etme muhtariyetine sahip olabilirler.

    Bu teorik çerçeveden hareketle şimdi, Türkiye’nin yakın geçmişini ve referandum sonrası görünen geleceğini analiz edebiliriz.

    Türkiye’de 1961 Anayasası’nın kurduğu yerel yönetimler- merkezi hükümet ilişkisi, AKP’li yıllarda adeta dağıtılmıştır. “Çevre’nin merkeze yürüdüğü” siyasi iddiasıyla kurgulanan yeni iktidar, hem merkezi hem de çevreyi, yalnızca siyasi değil, iktisadi gerekçelerle de biçimlendirmeye çalışmıştır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Bilge Umar Hoca’ya Sorular (13.8.2017)

    Bilgiye, bilime ve tarihe olan tutkusunu asla kaybetmeyen, yeni nesil hukukçulara her zaman örnek olacak bir akademik hayata sahip olan Bilge Umar hocayla, yayın kurulu üyemiz oğlu Afşin Burak Umar’ın yapmış olduğu ve herkesi düşünmeye yöneltecek bu hoş söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

     

    Hukuk Defterleri: Bilge hocam akademik hayatınıza lisans eğitimini tamamlamış olduğunuz 1958 yılında İstanbul Üniversitesi’nde başında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu’nun bulunduğu Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde asistan olarak başladınız. Bilim insanı olmanız yolunda belki de ilk adım olan lisans eğitiminiz hakkında ilk soruyu sorarak başlamak isteriz. O dönem alınan hukuk eğitimi ve şu anda verilen hukuk eğitimini karşılaştırırsanız neler söylemek isterseniz?

    Bilge Umar: Doğaldır ki 1958 dolaylarında Türkiye’de var olan iki hukuk fakültesinde yani en eskisi olan İstanbul Hukuk Fakültesi ile daha sonra açılan Ankara Hukuk Fakültesi’nde verilen hukuk öğretimi, her yönden, o dönem Türkiye’sindeki yöneticilerin, dolayısıyla Üniversite yöneticilerinin kabulündeki değer yargılarına ve ideolojik tercihlere uygundu; hatta bu uygunluğun dozu, derecesi, günümüzdeki uygunluk derecesine çok baskındı çünkü 1958 dolaylarında henüz üniversitelerin yönetimsel ve bilimsel özerkliği diye bir şey yoktu. Daha açık söyleyişle, DP döneminin merkeziyetçi zihniyeti, CHP’nin tek parti olarak ülkede egemenlik yürüttüğü dönemde yeğlediği uygulamaları aşağı yukarı aynen yürütüyordu. Hukuk öğretiminde insan haklarına, sosyal adalete, hukuk devleti ilkesine saygı bilincini geliştirmek amacı pek önemsenmiyor ve devletin korunması, kollanması amacının benimsetilmesi öncelikli sayılıyordu. Bugün, hukuk fakültelerimiz pek çoğaldı ama, her birinin aslında olması gereken düzeyde olduğu asla söylenemez, hele verilmekte olan eğitimin hem de bütün hukuk fakültelerinde, olması gereken içerikte ve düzeyde bulunduğu hiç söylenemez.

    H.D.: Doçentliğe hak kazandığınız İstanbul Üniversitesi’ndeki yıllarınızdan sonra askerlik görevinizi yaptınız ve akabinde İzmir’den gelen önerileri değerlendirerek 1969 yılında Ege Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin Hukuk Kürsüsünde ders vermeye başladınız. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Medeni Usul Hukuku kürsüsü ve farklı anabilim dallarında ders vermeye devam ettiniz. Profesörlüğe yükseldiğiniz bu Üniversitede farklı fakültelerde olmak üzere birçok idari görevde de bulundunuz. Duayen bir eğitimci ve iyi bir idareci olmanızın yanında, sizi tanıyanlar ve anlatanlar şiir, tarih, arkeoloji ve sanatla uğraşan bir bilim insanından bahsediyorlar. Yayınladığınız birçok kitap da buna tanıklık ediyor. Şiire, tarihe, arkeolojiye ve sanata ilginiz nasıl başladı? Bu merakınızın bilim insanı olabilmenizde nasıl katkıları oldu?

    B.U.: Şiir ve sanat ile uğraşmam ancak “eser miktarda” olabilmiştir; çünkü özellikle akademik meslekte yetişme döneminde birinci öncelikle hukuk üzerine bilgimi derinleştirmek zorundaydım; diğer yandan, tarih ve onunla bağlantılı alanlar hakkında bilgi edinmeye inanılmaz bir tutkuyla düşkünlüğüm, ilkokul yıllarımdan beri, olagelmiştir ve bu yüzden hukuk çalışmalarına ayırmam gereken zamanın dahi bir haylisini söz konusu tutku uğruna harcadım. Bu konuda bir tek örnek vermem yeterli olacak; Ben Yunanca bilgimi bu dilden çeviri dahi yapabilecek düzeye yükseltme çabasına 70’li yaşlar içindeyken giriştim. Çünkü yalnız Türkiye’nin Türkleşmesi tarihine değil dünya tarihine dahi yön veren bir savaş, 1071 Malazgirt savaşı hakkında o savaşa tanık olmuş Türklerden bir tekinin bile tek satır yazı yazmış, yayınlamamış olduğunu ama Bizanslılarda (eski Hellenlerden, Herodotos ustadan beri var olagelmiş tarihçilik geleneği nedeniyle) onların tarih yapıtlarında Malazgirt savaşı konusunda çok ayrıntılı bilgi verildiğini ve o arada yurttaşımız Antalyalı Mikhael’in Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in yanında ordunun en yüksek rütbeli askerî yargıcı sıfatıyla, bu savaşla sonuçlanan sefere başından sonuna kadar katıldığını ve sonradan yazdığı İstoria yani Tarih adlı kitapta savaşın anlatımına 50 sayfadan fazla yer verdiğini görünce, özellikle o kitabı Türkçeye kazandırmak için Yunanca bilgimi bu işi yapabilecek düzeye getirmeye azmettim ve getirdim. Kitabı çevirdim, yayınlattım. Daha önce, hukuk dalında iyi bir akademisyen olmak için İsviçre’de yayınlanmış hukuk kitaplarını okuyabilmek yani Almanca ve Fransızca bilmek vazgeçilmez koşul olduğundan, bu dilleri de çeviri yapacak derecede öğrenmiştim; İngilizceyi ise, ilk mezunlarından olduğum İzmir Türk Koleji’ndeki öğrenim yıllarında haftada 18 saat İngilizce dersi görerek İngiliz, daha doğrusu İskoç öğretmenlerimden öğrenmiştim. Bu dillerdeki bilgimi, sözünü ettiğim dillerde yayınlanmış tarih kitaplarını okumak, Türkçeye çevirmek için de değerlendirdim. İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunancadan Türkçeye çevirip yayınlattığım tarih kitaplarının sayısı 19’dur. Çeviri olmayan kitap yayınlarım ise 43 tanedir, bunlardan yalnız 12’si hukukla ilgilidir, diğerlerinin hemen hemen hepsi tarih, tarihsel adlar, tarihsel kalıntılar vb. ile ilgilidir.

    H.D.: 1980 Darbesi sonrasında İhsan Doğramacı başkanlığında yapılandırılan YÖK ile birlikte oluşturulan yeni üniversite düzenine karşı tepki duyarak emekliliğinizi istediniz. Bildiğiniz üzere, Türkiye’nin bu döneminde de yükseköğretim kurumları üzerinde iktidar ve düzen tarafından baskılar devam ediyor. O dönem üniversitelere yapılan müdahaleye karşı tepki duyan bir bilim insanı olarak, bu dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

    B.U.: Kısaca şunu söyleyeyim; şimdiki dönemde baskı artık zulüm ve rezillik derecesine çıkmıştır. Ben 81 yaşımı tamamladım; zulmün ve her yönden rezilliğin bu düzeye çıktığı bir dönem görmedim. Bunu yapanlara hitabım, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’deki hitabı gibi olacak: “Ne mümkün zulm ile, bidad ile imha-yı hürriyet? Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten”; yani, uğraş da insanlıktan idraki kaldır bakalım becerebileceksen; işte ancak onu becerebilirsen özgürlüğü yok edebilirsin, bilesin!

    H.D.: Emekliliğe ayrıldığınız dönemde belirli bir süre avukatlık mesleğini de icra ettiniz. Hukukun hem teorik hem de pratik/uygulama alanında çalışmalarını yürütmüş biri olarak Türkiye’de hukukun gelişimini nasıl değerlendirirsiniz?

    B.U.: Türkiye’nin gördüğü en büyük hukukçulardan biri olan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun yapıtlarında vurgulandığı üzere, her dönemde ve her toplumda hukuk, oradaki toplumsal-ekonomik düzenin aynasıdır; onu yansıtır ve onu korumak, berkitmek amacını güder; bir devrim yahut karşı devrim gerçekleştiğinde bunun yansımaları hemen hukuk düzenlemesinde kendini gösterir. Dolayısıyla, ülkemizdeki toplumsal-ekonomik düzenin sefaleti de kaçınılmaz olarak hukuka yansıyacak idi ve yansımıştır.

     

     

    H.D.: Dönemin ve geleceğin hukukçularına ve üniversitelerde hukuk alanında çalışma yapmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?

    B.U.: Önce, geleceğin toplumsal düzeni konusunda öngörüm nedir, buna kısaca değineyim. Ne demiş diyalektiğin babası, yurttaşımız Herakleitos usta: “Her şey akar gider, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” (çünkü ırmağa ikinci kez girdiğinde seni yıkayan su aynı su değildir, demek ki ırmak da aynı ırmak değildir). Öyleyse şimdiki rezillik ve zulüm düzeni de ebed-müddet olamaz; insan aklı elbette ki aklın kabul etmediği rezillikleri, zulmü yeryüzünden silecektir.  Bunu vurguladıktan sonra, geçelim sonunuzun asıl konusuna yani gerek toplumsal düzenin değişmesine katkıda bulunabilmek için gerek iyi bir hukukçu olabilmek, Üniversitelerde hukuk alanında başarılı çalışmalar yürütebilmek için gençlerin ne yapması gerekir sorununa.

    Ben bu sorunla, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirip hemen aynı Fakültede Medenî Usul Ve İcra-İflâs Hukuku Kürsüsüne asistan olarak atanınca karşılaştım ve gördüm ki o günkü aşamada başlıca işim, kendi kendimi öğretim üyeliği doğrultusunda yetiştirmek olacaktır; bu iş, hem yoğun hem de çok yönlü bir çalışma gerektirmektedir. Önce; kendi dalımda ve yakın hukuk dallarında, sıradan bir Hukuk Fakültesi öğrencisinin edindiği bilginin çok daha üstünde bilgi edinmem gerekiyordu. Sözünü ettiğim hukuk dallarıyla ilgili yasalarımız İsviçre’den alındığı ve o yasaların orada uygulanan asılları üzerine orada pek çok kitap yazıldığı, mahkeme kararı yayınlandığı için, bunları okumama olanak verecek bir iki yabancı dil öğrenmeliydim. İzmir Özel Türk Koleji’nde İngilizce dersi görmekle bu dili öğrenmiştim ama hukukta akademisyen olarak yetişmek için bu dil işime yaramıyordu. Hırsla Almanca ve Fransızca çalışmağa başladım. Nasıl mı, onun anlatılması uzun sürer, onun için nasıl’ı atlayacağım. Diğer yandan, bir Hukuk Profesörünün ıkınıp sıkınmadan, düzgün ve akıcı, üstelik kolay anlaşılır biçimde, daha da üstelik dinleyicinin bıkmadan, dikkati dağılmadan uzunca süre dinleyebileceği biçimde konuşması, yazması gerekir. Bu ise, çok derin bir Türkçe bilgisiyle sağlanabilir ki böylesine derin Türkçe bilgisi ancak pek çok okumakla elde edilebilir. Yani, hukuk dışı konularda da okumaktan geri duramazdım.

    İşte bu teşhislerin gereğini yerine getirmekle başarılı bir akademisyen olabildim; gençlere öğüdüm de bu yolda davranmalarıdır.

  • Kamu Görevlilerinin Politik Grev Hakkına İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararlarının Değerlendirilmesi

    I) Politik Grev Kavramı

    Bir yarı temsili demokrasi aracı olan politik grev yönetilenlerin, devlet organlarını uyarmak yahut izlenen hükümet politikalarını etkilemeye yönelik başvurduğu bir eylem biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre politik grevin iki unsuru bulunmaktadır: Bunlar, politik grevin ekonomik amaçlı yapılan grevlerin aksine devlete karşı yönelmiş olması ve grevin toplu iş uyuşmazlığı gibi ekonomik ve sosyal haklara yönelik bir konuya değil; bunların dışında siyasi bir konuya ilişkin olmasıdır. Bu sebeple kamu organlarına işveren sıfatıyla talepler yöneltilen bir grev, politik grev olarak nitelendirilemez.

    Grev hakkını tanıyan ilk anayasa olan 1961 Anayasası’nın 47. maddesinde işçilerin işverenlerle olan ilişkilerinde, sosyal ve ekonomik haklarını düzeltmek için grev haklarının olduğu belirtilmektedir. 1961 Anayasası, bu yaklaşımıyla grev hakkının kullanılmasını sadece toplu sözleşmelerin yapılmasına bağlayan yaklaşımın aksine grev hakkı açısından geniş bir koruma alanı ortaya koymaktaydı. Buna karşın 1961 Anayasası’nın da politik grev hakkını tanıdığı söylenememektedir.

    1961 Anayasası’nın aksine 1982 Anayasası ise, politik grev yasağını açıkça düzenlemekteydi. Anayasa’nın 54. maddesinin 7. fıkrasında “siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” hükmü yer almaktaydı. Bu noktada ise 7.5.2010 tarihli 5982 sayılı Anayasa değişikliği “politik grev” konusunda önemli bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Bu anayasa değişikliği ile Anayasa’nın 54. maddesinin 7. fıkrası hükmü kaldırılmıştır.

    Anayasa’nın 54. maddesinde bu değişikliği yapan tali kurucu iktidarın iradesinin aksine, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda gerekli değişiklikler ise yapılmamıştır. Buna göre 6356 sayılı Kanun’un 58. maddesinin 2. fıkrası, kanuni grevi sadece toplu iş sözleşmesinde çıkan uyuşmazlıklarla sınırlı olarak kabul etmektedir.

    Bu açıdan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 87 Sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı Sözleşmesine yönelik temel ilkeler benimseyen Sendika Özgürlüğü Komitesi de grev hakkının sadece toplu iş sözleşmesi ile kısıtlanmasını eleştirmekte; barışçıl nitelikte olmak koşuluyla hükümetlerin ekonomik ve sosyal politikalarını eleştirmek ve protesto etmek amacıyla sendikaların greve başvurmasının grev hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.

    ….

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

     

  • Mercek: Yeni Bir Adli Yıl Yeni Bir Yargı Yeni Bir Ülke

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olmasını beklersiniz, değil mi?

    Kimse bir kutlamadan (zaten) bahsetmiyor. Maddeler halinde sorunlara “dikkat çekilen” matbu basın açıklamalarının zerre tatmin edici bir yönü de kalmadı. Kabul, mücadelenin takvim günlerine de sıkıştırılması gerekmiyor. Ama yine de bu günler “bahane” edilerek “bir şeyler” yapılamaz mı?

    Avukatlar Günü, Adli Yıl başlangıcı gibi hukukçulara has günlerden bahsettiğim sanırım anlaşılmıştır.

    Tabii ki Türkiye Barolar Birliği’nden ve onun sağcı başkanı Metin Feyzioğlu’ndan bahsetmiyorum. [foot]Sağcı olmayı kesinlikle bir küçümseme ifadesi olarak kullanmadığımı özellikle belirtmek isterim. Yalnız, Metin Feyzioğlu uzunca bir süre solcu gözükmeye çalıştığı için bunun vurgulanması gerektiğini düşünüyorum.[/foot] O, papatya falı halinde Yargıtay’ın adli yıl açılış törenlerine katılıp katılmamak ile cumhurbaşkanıyla kavga etmek/cumhurbaşkanından rica etmek seçenekleri arasında gidip geliyor. Kabul etmek gerekir ki zor iş!

    Baroların büyük çoğunluğu ise uzunca bir süredir sessiz ve siyasetsiz. Aralarında gerçekten nitelikli ve cesur (bu dönemim öne çıkan bir niteliği olduğunu düşünüyorum) bir duruş sergileyenler var. Ancak çokça etkili oldukları söylenemez.  Hal böyle olunca örgütsel yapılarının teslim alınarak etkisiz hale getirilmelerine bile gerek kalmamaktadır. Örgütlerimiz kendi kendilerini etkisiz hale getirmiştir.[foot]Bununla beraber, AKP’nin seçimle yönetime gelemediği meslek odalarını “ele geçirme” planını hiçbir zaman tamamen rafa kaldıracağı düşünülmemelidir. Baro seçimlerine ilişkin “nispi temsil yöntemi” zaman zaman ısıtılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde TMMOB Kimya Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu’nun Bakanlık tarafından yapılmak istenen denetimi hukuki dayanağı olmadığı gerekçesi ile reddetmesi sonrası mahkeme kararı ile görevinden alındığını da hatırlatmak isterim. Bu tehdit TMMOB’a bağlı tüm odalara yönelmiş durumda.[/foot]

    Tabloya KHK ile kapatılan ÇHD, YARSAV gibi hukuk örgütlerini, tutuklanan ilerici, devrimci, yurtsever avukatları da eklemeliyiz.

    Yargı merkezli süren tartışmalara güçlü bir şekilde “sol” bir müdahale yapamadığımızı da kabul etmek gerekiyor. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Evet, ortada bir dağınıklık bulunmaktadır. Bunu herkes kabul ediyor. Tekrarlamanın da pek bir faydası yok. Ancak soru ısrarla karşımızda durmaktadır: Yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak?

    ***

    15 Temmuz darbe girişimi sonrası kuşkusuz “yeni” bir döneme girdik.

    Bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak aktörlerinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olunduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü de söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Çokça örnek verilebilir. Devrimci, yurtsever avukatlar tutuklanmaktadır. Yargıçlar Sendikası’nın nerdeyse tüm üyeleri sürgün edilmiştir. Sendika sol bir kimliğe sahip olduğu için üyeleri cezalandırılmıştır. FETÖ iddianamelerinde kumpaslar ile yargının ele geçirildiğinden bahsedilirken İlhan Cihaner’in evinde arama yapan savcı FETÖ üyeliğinden beraat etmektedir. Bu arada, darbenin “siyasi ayağı” bir türlü bulunamamaktadır!

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde yazmış, Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnekleyerek İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Bunun yanında, isnat edilen suçlarında biçimlendirme çabasına özgü olduğuna dikkat çekmek isterim. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir. Cumhuriyet Gazetesi davası ve bu davadaki gelişmeler, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş davası ve hâkim karşısına dahi çıkarılmaması, Nuriye Gülmen – Semih Özakça davası ve iki yüz günü geçen açlık grevine rağmen tutuklu yargılanmaları yalnızca birkaç örnek. Davalar eli ile bir yandan siyasi ve toplumsal alanı biçimlendirme gayreti devam etmekte diğer yandan da muhalifleri tasfiye çabası sürmektedir.

    FETÖ’nün yargıdaki yapılanmasına ilişkin bir dizi iddianame ile ortaya çıkan örgütlenme yargıya nasıl derinlemesine nüfuz edildiğini, yargının nasıl teslim alındığını görünür hale getirmiştir. Peki, bu tartışma AKP’ye bırakılabilir mi? Bu başlıkta da esas söz sahibinin sol olduğu açıktır. Bu tartışma bize yargı alanının nasıl bir mücadelenin konusu olduğuna dair yeni ipuçlarını da gösterecektir.

    ***

    Ülkede uzun zamandır “hukuk güvenliği” yok.

    Evet, bu ülkede “hukuk dışılık” hep olagelmiştir. Ancak hukuk güvenliğinin bugünkü hali bu noktayı çoktan aşmıştır. Örneğin, birçok içtihadında hukuki güvenlik ilkesinin hukuk devletinin önkoşulu olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi muhtemelen kendisinin hukuki güvenliğinin olmadığını düşünmektedir. Eğer Anayasa Mahkemesi üyeleri böyle düşünüyorsa, acaba diğer hâkim ve savcılar nasıl düşünebilir? Öyle ise, yurttaşların ne düşündüğünü sormanın gereği bile yoktur![foot]Dört yıl önce Anayasa Mahkemesi bir kararında hukuki güvenliğini tartışmış ve şöyle demiş: Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. ( Anayasa Mahkemesi Kararı. Esas Sayısı: 2012/116, Karar Sayısı: 2013/32, Karar Günü: 28.2.2013. Resmi Gazete tarih: 13.08.2013, sayı: 28734.  http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/08/20130813.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/08/20130813.htm Erişim tarihi:05.10.2017)[/foot]

    Ancak, tüm bunların yanında, yurttaşlar “adalet” arayışındadır.  Bu arayış “örgütlenmeyi” beklemektedir. Tabii ki hukuk alanının dışında siyasi alana dair bir örgütlenmeye işaret edilmelidir. Bununla birlikte, hukuk alanında da kuşkusuz bir ayak bulunmalıdır.

    Bu bağlamda, yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi için daha ne beklenmektedir? Böylesi bir örgütlenme kendi sınırları içerisine hapsolmuş, etkisiz bir konumlanışın ötesinde toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanışı da sağlayacaktır.  “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığını defalarca görmüş bulunmaktayız. Yargıya dair çözüm önerilerinin “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir.

    O halde, adaletten ve emekten yana güçlü hukuk örgütleri nasıl hayata geçirilebilir sorusunun tartışılmaya başlanması daha fazla geciktirilmemelidir.[foot]Daha önce de ifade ettik. Burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlenmelerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılanmaya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot]

     

  • Yerelleşme tartışmalarına giriş…

    Ortadoğu’da sınırlar yeniden şekilleniyor, Irak ve İspanya’da bağımsızlık referandumları yapılıyor. Bu gelişmeler Türkiye’yi fazlasıyla yakından ilgilendiriyor çünkü Türkiye’de idari yapının değişimi uzun yıllardan beri Avrupa Birliği, ABD ve sermaye sınıfı tarafından dile getiriliyor. Buna ilişkin kimi adımlar AKP döneminde atıldı. Ancak Anayasa referandumu ile cumhurbaşkanlığını güçlendiren sistemsel değişiklik ve Kürt sorununun durumu Ortadoğu’daki gelişmelerle beraber değerlendirildiğinde, yerelleşme, üniter devlet, federasyon gibi kavramlara ilişkin tartışmalar tekrar yükselecektir. Bu sebeple, biz de 9. sayımızda “Türkiye’de yerelleşme tartışmaları” dosya konusunda bir genel giriş yapmayı düşündük.

    Dosya konumuzda Doç. Dr. Gökhan Günaydın, “Kapitalizmin Ölçek Sorunu: Küresel – Ulusal – Yerel?” başlıklı yazısında AKP’nin yerel yönetimlere ilişkin yapmış olduğu düzenlemelerin neye hizmet ettiği ve edeceğini değerlendirdi.  Değerli dostumuz Demir Silahtar, yerelleşme-merkeziyetçilik tartışmalarına bambaşka bir perspektiften yaklaşmamızı sağlayacak tarihsel önemi olan Sovyetler Birliği örneğini “Sovyetler Birliği Deneyiminde Yerel Yönetim” başlığında ele aldı. Yayın kurulu üyemiz Av. Bilgütay Hakkı Durna ise liberallerin bu konuyu ele alış biçimlerini değerlendirerek, yerelleşme kavramını tartışma yol ve yöntemini “Yerelleşme/Bölgeselleşme: Neye Çare?” yazısında ortaya koydu.

    Önümüzdeki aylarda yerelleşme/bölgeselleşme tartışmalarını tekrar konu ederek, ayrıntılarını tartışmaya devam edeceğiz.

    ***

    Bu sayımızda çok değerli iki söyleşimiz bulunuyor. Bir tanesi Medeni Usul Hukuku hocamız sayın Bilge Umar ile yapmış olduğumuz keyifli sohbet. Sohbeti Bilge Hocamızın oğlu, yayın kurulu üyemiz Afşin Burak Umar gerçekleştirdi. Bir diğeri de devamlı gündemde tutulan Avukatlık Kanun Tasarısı’na ilişkin. Av. Başar Yaltı’nın önemli açıklamalarını içeren röportajı yayın kurulu üyemiz Bengisu İçten gerçekleştirdi. Bu iki söyleşiden de en az bizim kadar keyif almanızı ve yararlanmanızı dileriz…

    Yine 9. sayıya ilişkin bir başka haberimiz ise yeni bir sayfamıza dair. Artık bir mizah köşemiz var. Değerli avukat Hüsnü Niyetli, mesleğin ve memleketin sorunlarına ilişkin görüşlerini her sayımızda bizimle paylaşacak. İnanıyoruz ki Niyetli, bir yandan bizi güldürürken bir yandan da derdimize derman olacak!

    ***

    9. sayımızın Mercek bölümünde Bilgütay Hakkı Durna hukuk örgütlerinin iktidar karşısında bugünkü durumunu ve bu durum karşında ne yapılması gerektiğini “Yeni Bir Adli Yıl Yeni Bir Yargı Yeni Bir Ülke” başlıklı yazıda değerlendirdi.

    Yine bu sayımızda Anayasa hukuku anabilim dalında çalışmalarını yürüten Ar. Gör. Ahmet Mert Duygun, bireysel başvuruya konu edilen politik grevlere ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararları değerlendirirdi. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işlerini geri alabilmek için başlattıkları açlık grevleri 200 günü aştı. Yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy bu bağlamda tutuklu ve hükümlülerin sağlık hakkını ve AİHM’in bu konudaki kararlarını inceledi. Geçen sayıda mültecilerin Türkiye’deki durumuna yazısıyla dikkatimizi çeken Av. Duygu İnegöllü, bu sayımızda ise Türkiye’deki mülteci işçilerin sorunlarını onlarla yapmış olduğu görüşmelerdeki izlenimlerini yazarak dile getirdi.

    Hukuk ve Felsefe sayfasında Dr. Barkın Asal, Türkiye’deki vatandaşlık kavramındaki değişimi “şehit” kavramı üzerinden değerlendirirken, Hukuk ve Sanat sayfasında ise Av. Selin Aksoy, Bernard Schlink’in polisiye roman üçlemesi dedektif Selb’i ele aldı.  Öğrenci Gözünden sayfasında ise İlerici Hukukçular Kulüpleri olarak buluşmak ve memleketi, hukuku tartışmak/ tartıştırmak için yola çıkan hukuk öğrencilerinin çağrısı yer alıyor.

    Portre sayfamızda iki değerli insanımızı anıyoruz. Bunlardan biri Ağustos ayında kaybetmiş olduğumuz değerli edebiyatçı Ahmet Cemal, diğeri ise 13 Ekim 1980’de Bursa’da gözaltında katledilen komünist Avukat Ahmet Hilmi Feyzioğlu. Kendilerini saygıyla ve özlemle anıyoruz…

    ***

    Hukuk Defterleri olarak birlikte tartışmanın ve üretmenin önemine inanıyoruz. Bu yüzden okur ve yazarlarımızla İstanbul’da, Kadıköy’de 27 Ekim Cuma günü Tasarım Bookshop’ta ve Ankara’da 18 Kasım Cumartesi günü Kızılay’da Mülkiyeliler Lokali’nde bir araya geliyoruz. Tüm dostlarımızı bu buluşmalara bekliyoruz.

    ***

    10. sayımızda Türkiye’deki eğitim sistemini tartışalım istedik. Hükümet de bu konuda ne kadar isabetli bir karar vermiş olduğumuzu bize gösterdi. Konuyu belirledikten 2-3 hafta sonra Erdoğan eğitim sisteminin başarısız olduğunu, TEOG’un kaldırılacağını açıkladı ve akabinde TEOG kaldırıldı. Üniversite sınav sisteminin de değişeceği söyleniyor. Yerine gelecek sistem ise tam bir muamma. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    10. sayıda görüşmek dileğiyle, iyi okumalar…

    Yayın Kurulu