Kategori: Sayı 11 / Ocak – Şubat 2018

  • Mizah: Allah’ın Üzeri

    Dört tanığın dinleneceği celse için adliyedeyim. Tanıklara karşılıklı soruların yöneltileceği, hâkimin muhtemelen “yahu tanık onu dedi zaten”, “şimdi bu soruyu niye sordunuz avukat bey”, “daha üç tanık dinlenecek avukat bey”, “bakın daha on beş dosyam var”, “her beyan zapta geçilmez ama” şeklinde serzenişleri ve ben ve meslektaşlarımın “tanığın bu beyanı zapta geçmedi efendim”, “tanık öyle demedi, öyle demedi, öyle dediniz mi, hayır hayır demedi meslektaşım”, “tanığı yönlendirmeyin meslektaşım”, “hâkim de burada, duymadı, duydunuz mu hâkim bey, bakın meslektaşım sizden başka kimse duymadı bu beyanı”, “kayıt sistemine geçelim efendim, tanık öksürse zapta geçmeniz lazım” türü açıklamalarımız ve sinir harbi ile geçecek bir dosya bu.

    Tanıklar hazır, beyanları alınacak. Genellikle her hâkim gibi bu hâkimin de, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 55. maddesindeki metni biraz kısaltıp soru cümlesi haline getirerek “doğru söyleyeceğine namusun ve vicdanın üzerine yemin eder misin” sorusunu tanığa yönelteceğini ve tanığın “ederim” veya “evet” demesini bekleyeceğini düşünüyorum.

    Bir defasında gariptir, İstanbul Anadolu Adliyesi’nde bir hâkim, kanuna uygun şekilde “Bildiğimi dosdoğru söyleyeceğime namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim” cümlesini tanığa tane tane tekrarlatmıştı. Ancak genelde hâkimler, yemini “doğsöyceğinamusvicdüzermisin” şeklinde süratli yaptırdıkları ve tanıklar da yemin edeceklerini bildikleri için “evet evet” deyip usulü tamamlamış oluyorlar.

    Bizim hâkimde enteresan bir şey oldu, hâkim cümleye bir ilave yaptı: “Doğru söyleyeceğine Allah’ın, namusun ve vicdanın üzerine yemin eder misin?

    Bütün kanunlar aynı hızla değişiyordu, birinciliği CMK’ya verdiler” tamam da, böyle bir değişiklikten haberim yoktu. Baktım cep kanunuma, öyle bir ibare yok; güncel değildir dedim. Çünkü biliriz ki, cep kanunları sürekli değişikliklerden dolayı büyük ihtimalle güncel olmuyor. Ama internetten de baktım, maddede öyle bir değişiklik yok. Olsa duyarız tabii de, kanunlarla birlikte gündem de sürekli değişiyor, arada gözden kaçmış olabilir. İskandinavya’da yaşamıyoruz sonuçta.

    Neticede ben bu yeminettirmeyi, hâkimin dindar bir nesil istemesine veya ağzından kaçırmasına bağladım. Diğer üç tanıkta da salonda “Allah’ın üzeri” yankılanınca; ikinci değil, ilk ihtimal ağır bastı.

    Bu konuyu müvekkilimle konuştum, “neyse ters düşmeyelim şimdi hâkimle” dedi. Ben de hem hâkimle, hem de dindar bir nesil isteyenlerle ters düşmemek için şimdilik bir şey yapmadım. Unutmamak lazım, birlik ve beraberliğe her zamandan daha fazla ihtiyacımız var. O nedenle konuyu kapattım, birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olmayan bir döneme girmemizi bekliyorum.

    Müvekkil açısından zaten hava hoş, tanıklar ister Allah’ın üzerine yemin etsin ister Don Vito Corleone üzerine; kendi lehine tanıklık yaptıkları sürece sıkıntı yok. Zaten müvekkillerin çoğu haklı olarak karara odaklandığı için, hâkimlerden hazzetmeseler de kendileriyle ters düşmenin doğru olmayacağını düşünür; hâkimler aleyhlerine karar verdiklerinde de şikâyet etmek isterler. Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kesmez onları, doğrudan ekmekle oynama cihetine giderler. Ama şimdilik önemli olan tabii ki itidal. Çünkü ileride kötü bir karar çıksa, “bakın ters düştünüz, sizin yüzünüzden böyle oldu” diyecek, ben kötü olacağım. O yüzden, öyle devam ettik celselere.

    Bu arada haberleri taradım, 2012 yılında Diyarbakır’da da inceleme konusu olmuş buna benzer bir durum. O dönemde de dindar bir nesil isteniyordu, o nedenle garipsedim. İncelemenin sonu ne oldu bilinmez, ancak bu yazıyı okuyup da “siz Allah’ın isminin devlet dairelerinde geçmesinden niye rahatsızsınız” diye ortaya çıkanlar olabilir.

    Zaten ben de şimdilik Allah’ın üzerine gitmemeye karar verdim; dosya üzerine çalışıyorum. Mahkemeden “Allah’ın izniyle hayırlı kararlar” talep ederim. Saygılarımla…

  • Hukuk ve Sanat: Umudun Tükenmeyişi: “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”

    Edward Hallet Carr, “Tarih Nedir?” adlı kitabında, tarihin yorum olduğunu belirterek, nesnel bir tarih olamayacağını, bu nedenle tarihten önce tarihçinin incelenmesi gerektiğini söyler. Ona göre “Tarihçinin nesnelliği, nesnel olunamayacağını bilmesinden ve kendi zamanını aşabilmesinden ibarettir”. Yani tarih yazmak, geçmişteki olaylara bakan tarihçinin, bunları kendi zihinsel süzgecinden geçirip kendi yorumu ile geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmasıdır. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz günler ileriki kuşaklarca “tarih” olarak okunduğu dönemde, aslında bugünün olaylarını “kendi gözüyle” seçen ve anlatanın görüşüne göre aktarılmış olacaktır.

    Türkiye’nin yakın geçmişine baktığımızda ise, her ne kadar bu geçmişin aktarımının daha o geçmişte yaşayanlar hayatta olmasına rağmen çarpıtılarak aktarıldığı açıktır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin dahi okuması değiştirilerek anlatılmaktadır. Bir başka deyişle geçmiş, egemen ideoloji tarafından dönüştürülmekte ve bu şekilde “tarih” olarak yazılmaktadır.

    Ancak belirttiğimiz gibi yakın geçmişimizin tanıklarının hala hayatta olduğu ve neyse ki tüm baskılara rağmen de içinden geçtikleri siyasal dönemleri roman, anı, biyografi, deneme gibi herhangi bir yazın türünde kaleme aldıklarını görmekteyiz.

    Türkiye tarihinin en önemli dönemeçleri (belki de “dönememeçleri” demek daha doğru) 12 Mart ve 12 Eylül, her ikisi de bir ölçüde kendi edebiyatlarını yaratmış tarihsel kesit olarak edebiyatta boy gösterir ve okurlara bir tanıklık konumu sunar. Bu konum, sadece o yılların sınıfsal ve politik gerilimine, çatışmalı atmosferine ve askeri müdahale ile şekillenen tarihine bir yeniden bakış olanağı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bellek ve belleğin tarihsel gerçeklik ile olan ilişkisi üzerine düşünmek için de verimli bir hareket alanı sağlar.1 Çünkü geçmiş, yukarıda da belirttiğimiz üzere sabit bir şekilde keşfedilmeyi beklemez; bugün ve bugünün amaçları (ve/veya egemen ideolojisi) doğrultusunda sürekli olarak yeniden üretilmektedir.

    Anı kitapları ve anılardan türeyen romanlar veya sol tarih referanslı romanlar, belli bir bütünlüğün derinleştirilmesi, ayrıntıları ile kavranması için vazgeçilmezdir. Ancak sadece bununla yetinmek, tarihi anılardan, romanlardan öğrenmeye kalkmak eksik ve yanlış bir öğrenme biçimi olmakla birlikte kişisel tarih toplumsal olandan ayrılamaz, bu nedenle her anlatı bize mikro bir tarihi de sunar. Bu anlamda anılar, biyografiler, otobiyografiler daha önce de belirttiğimiz gibi tarih ile edebiyat arasında durur.

    Sevgi Soysal’ın Ankara’da bulunan “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”nda geçirdiği tutukluk günlerinden esinlenerek kaleme aldığı “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” adlı kitabı da 1960 Anayasası ile esen demokratik bir rüzgâr ile gelişen ve örgütlenen ve aynı zamanda geniş bir toplumsallığa yayılan sola indirilen ilk darbe olan 12 Mart Darbesi sonrasına ayna tutar. Kısa hikâyelerden oluşan kitap günlük gibi kaleme alınmış olup, 12 Mart gibi “buz gibi acı” dönemini; askeri darbenin toplum üzerindeki baskısını, faşizmin sol örgütlere ve siyasi tutuklulara, tutuklu ailelerine yaptıklarını anlatmasına rağmen Soysal’ın sıcak ve samimi dili “dönem romanlarından” ayırır ve yükseltir bu metni.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Hukukun İnsan Onuruyla İmtihanı mı?: Mahpuslara Tek Tip Kıyafet Zorunluluğu

    Ceza infaz sistemlerinin sağlayabileceği toplumsal faydaya ilişkin “tutarlı” fikirler 1970’lerden itibaren terk edilmeye başlanmıştı. Öyle ki, bugün gelinen “olağanüstü”, bir başka ifadeyle hukuku hukuk- dışını meşrulaştırmak için kullanan düzlemde olup bitenler, o dönemde yapılan saptamaların sadece altını çizmektedir denilebilir.

    Bahis konusu küresel hukuk ahvâlinden payına KHK’larla yönetilmek düşen Türkiye Cumhuriyeti, yeni bir yıla girerken, sayıları toplamda 60.000’e yaklaşan “terör” sanığı yahut hükümlüsü mahpusun mahkemeye tek tip kıyafetle çıkarılacağına ilişkin bir düzenleme yaptı. Bu, ülke tarihinin en kanlı direnişleri vakti zamanında bu düzenlemelere karşı cezaevlerinde verildiği için; henüz ağır bir toplumsal bilanço çıkmadan, hukukçuların üzerine söz söylemesi gereken bir konudur.

    Elinizdeki yazı, gerekli sözün sadece bir kısmına dairdir ve tek tip kıyafet ile insan onuru arasındaki bağın nerede aranması gerektiğini hatırla(t) maya çalışmakla iktifa edecektir. Sorun, eğer hukuk felsefesi salt hukuk üzerine düşünmekle bir tutuluyorsa, halis bir hukuk felsefesi sorunu sayılmaz; fakat elbette pratik felsefenin yolları çapraşıktır.

    Bir hukuk sorunu olarak tek tip kıyafet

    Burjuva hukuk paradigması dâhilinde, tek tip hapishane kıyafeti türünden uygulamaların simgesel bir öneminin olmadığı; pratikliği, ayrımcılığı engellemesi ve güvenlik sağlaması bakımından tercih edildiği savlanır. Oysa aynı paradigmanın daha “insanî” yüzü, tek tip kıyafetin, zaten yaşam alanından kopmuş mahpus kişiyi kişisel özellikleri ve bağlarından tamamen soymak anlamına gelebileceğini görmüştür. Üstelik hapsedilmenin beraberinde getirdiği damgalanmanın tecessüm etmiş hali olarak tek tip kıyafet, aynı suça verilmiş ikinci bir ceza dahi sayılabilir. Nitekim Amerikan ve Alman cezaevlerindeki uygulamalara bakıldığında, sırasıyla ilk savın da ikincisinin de mükemmelen temsil edildiğini görmek mümkündür.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ceza Muhakemesi Hukukunun Organize Suçluluk Karşısında Dönüşümü

    Tarihsel süreçte farklı şekillerde ele alınsa da, bir olgu olarak suç var olmuş; suç ve suçluluk ile başa çıkma yöntemleri dönemsel ve mekânsal olarak farklılık göstermiştir. 18. yüzyıldan itibaren, Aydınlanma Çağı ve düşünürlerinin de etkisiyle cezalandırma ve yöntemlerine ilişkin eski anlayış yıkılmış, hümanizm etkisi altında özgürlükçü ceza hukuku şekillenmiştir. Bu kapsamda, dönemine göre oldukça ilerici fikirlere sahip olan Beccaria gibi düşünürler, o zamana dek uygulanan işkence ve bedensel cezalandırma gibi yöntemlere karşı çıkarak ceza hukukunu olumlu yönde etkilemiştir. Ardından, 19. yüzyılda oluşan klasik ceza hukukuna ait ilkeler ile ceza muhakemesi ilke ve güvenceleri günümüzde değişen şartlar ve yeni suç tipleriyle başa çıkabilmek adına aşındırılmış, dönüşüme uğramıştır.

    Günümüz hukuk sistemlerinin; daha özelinde ise ceza ve ceza muhakemesi hukukunun dönüşümünde en önemli rollerden birini organize suçluluk ve terörizm oynamaktadır. Bu olgularla mücadele edebilmek adına devletlerin, özgürlük-güvenlik dengesinde güvenlik lehine suç politikaları benimsediği görülmektedir. Organize suçluluk konusunda öğretide çok farklı tanım ve tasnifler olsa da, bunlar bu yazının konusu olmadığından; çıkar amaçlı suç örgütleri, terör örgütleri, mafya ve suç işlemek amacıyla organize olan diğer örgütleri organize suçluluk başlığı altında ele almayı bu açıdan yararlı görmekteyiz.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öngörülemezlik

    2010’dan beri hep söyledim, kimse bahane uydurmasın, bunların bankasında paralarınız varsa paralarınızı alın. Sanki bunları dememiş gibi elinde ne var ne yok yatıranlar vardı. Bunca zaman söyledik, artık bilsen ne olur, bilmesen ne olur? Hukukta bir kaide var: Aslında onların bunu da bilmesi gerekir. Bilmemek mazeret değil”.

    Burada kastedildiğini düşündüğüm kaide, Türk Ceza Kanunu’nun 4. maddesinde düzenlenmekte: “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz”. Peki hangi kanun? Bir vatandaşın, açılışında kurdele kesmek için yarışılan bir bankaya ait hesabından yaptığı güncel hareketlerin örgüt üyeliği suçunu oluşturduğu hükmü mü, yoksa siyasilerin “Çekin oradaki paralarınızı.” sözü mü kanun?

    Bir siyasetçi çıkıp, “Alışverişinizi şu bakkaldan yapın, çok güzel peynirleri var.” diye çağrı yaptıktan bir süre sonra o bakkalın silahlı suç örgütü lideri olduğu “ortaya çıkarsa”, kendisinden peynir almak suretiyle bakkala destek verenler suç örgütüne yardım etmiş olabilir mi? Yine bir siyasetçi, “Bir daha o bakkaldan peynir almayın.” dediğinde, siz o cümleyi duymazsanız veya tadı güzel diye peynirleri almaya devam ederseniz, örgüt üyesi mi olursunuz? Siyasetçilere hiçbir şey olmaz, onu biliyoruz; peynirin tadı konusunda aldatılmışlardır en fazla da, size ne olabilir, neler oluyor? Böyle bir öngörülemezlik hali…

    Örneğin, telefon rehberinde iletişim bilgileri bulunan şahısların bir suç örgütü ile irtibatı varsa ve seninle bir dönem “görüşmüşse” doğrudan doğruya senin de örgütle bağlantılı sayılmayacağını, bir süre cezaevinde konaklamayacağını gönül rahatlığı ile söyleyebilecek olan var mı?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • SEGBİS vs. Habeas Corpus

    Habeas Corpus

    Haksız yere suçlandığınız zaman en çok neye ihtiyaç duyarsınız? İşlemediğiniz veya kendinizce nedenlerle işlemek durumunda kaldığınız bir suçtan dolayı yargılandığınızda en çok ne yapmak istersiniz? Sanırım böyle bir durumda insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey derdini/meramını anlatabilmektir. Ceza yargılamasında “meramını anlatabilmek ilkesi” olarak adlandırılan bu ihtiyaç yargılamanın en temel ilkelerinden birisidir. Bu ilke; suçlama ile karşı karşıya kalan kişinin, kendisi hakkında karar verecek kişinin/heyetin önüne çıkıp, doğrudan karar makamına yönelik olarak kendisini, savunmasını anlatabilmesi, eğer suçlu ise ancak bundan sonra cezaya çarptırılmasının gereğini ifade eder.

    Ceza yargılamasının konumuzla ilgili diğer temel ilkeleri ise “sözlülük” ve “yüze karşılık” ilkeleridir. Yargılama sözlü olarak ve tarafların yüzüne karşı yapılır. Duruşmada ortaya konulmayan ve taraflarca tartışılmayan hiçbir delil hükme esas alınamaz (CMK 217/1).

    Suçlanan kişinin hakkında karar verecek merci önünde bizzat hazır bulunmasına ilişkin ilk yasal düzenleme 1679 tarihli Habeas Corpus Act’dr. Bu düzenlemede; özgürlüğü kısıtlayıcı işleme karşı yargıç denetimi getirilmiş, tutuklamanın ancak yargıç kararı ile olacağı kabul edilmiş ve özgürlüğü kısıtlanan kişinin kısa sürede yargıç önüne çıkarılması zorunlu hale getirilmiştir.

    Habeas Corpus kelimesinin Türkçesi konusunda pek çok çeviri bulmak mümkün. Esasen bunların hiçbiri kelimeyi tam anlamı ile karşılamıyor. Söz konusu ilke iki taraflı bir hakkı temsil ediyor. Bu ilke hem sanığın hakkında karar verecek yargı makamının önüne çıkmayı isteme hakkını hem de yargı makamının, suçlanan kişinin huzuruna çıkarılmasını kişiyi tutan idari makamdan isteme emrini içermektedir. Kanımca bu kelimenin karşılığı “bizzat (vücuduyla) hazır olmayı/olmasını istemek” olarak kullanılabilir. İnsanlık, kişinin sorgusuz sualsiz hapsedilmesine, hücrelerde unutulmasına ve ölüme terk edilmesine karşı yaptığı uzun mücadelelerden sonra bu hakkın tanınmasını sağladı.

    Bizim ceza yargılama sistemimiz de bu ilkeyi esas alır. CMK’nın 193. maddesi uyarınca; kural olarak “hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılamaz”. Sanığın savunmasını, hakkında karar verecek merciinin önünde bizzat yapması bir haktır. Sanık bu hakkından vazgeçerek, savunmasını başka bir merciinin önünde (istinabe olunan mahkeme) yapabileceği gibi, duruşma salonunda bizzat hazır bulunmak yerine sesinin ve görüntüsünün duruşma salonuna aktarılması suretiyle yapılmasını da isteyebilir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Düşman Ceza Hukuku

    Düşman Ceza Hukuku” kavramı ilk defa 1985 yılında yazdığı bir makale ile ünlü Alman Ceza Hukukçusu ve Hukuk Felsefecisi Profesör Günter Jakobs tarafından kullanılmış, sonraki yıllarda kademeli olarak geliştirilerek kavramlaştırılmıştır. Muhtemeldir ki, yetmişli yıllarda başta Almanya olmak üzere tüm dünyada yaşanan terör olaylarından kaynaklı devlete ve topluma yönelik bu saldırılar karşısında ve bir güvenlik kaygısıyla, tehlikenin önlenmesi amacıyla, temel hukuk ve devlet düzenine karşı gelen bu insanları temel haklara sahip bir “yurttaş” olarak değil, aynı şekilde ezilmesi, yok edilmesi gereken bir “düşman” gibi görerek temel haklardan yoksun bir şekilde ceza hukukunun konusu haline getirme anlayışı olarak ortaya çıkmıştır. Temel haklarla donatılmış “yurttaş”, dolayısıyla “yurttaş ceza hukuku” karşısında, bu haklardan yoksun bırakılmış adeta “düşman” tabir edilen bir “düşman ceza hukuku” anlayışı. Burada düşman ceza hukuku anlayışındaki suç failleri “sanık” bile olamayacak düzeyde hakları kısıtlanmış, Jakobs’un deyimiyle birer “Unperson” olarak adeta “Kişi”likten çıkartılmış olmaktadırlar. “Kişilikten çıkarılan bu “Düşman”lar “Yurttaş Ceza Hukuku” anlamındaki bir “ceza”nın amacının ve işlevinin artık muhatabı değildir. Onlar en az zararla ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikelerdir. Bu yüzden kafayı hedef almak (Londra metrosunda olduğu gibi) bu düşman ceza hukukunda “orantılı” bir güç kullanımıdır.”

    Jakobs, düşman ceza hukuku anlayışını açıkladığı 1985 yılındaki ilk makalesinden sonra, 11 Eylül saldırılarının ardından 2003 yılında yayımlanan ve yukarıda dipnotta alıntılanan makalesini yazmıştır. Yazar bu çalışmasında konu edinilenleri bir hukuk politikası sorunu değil, daha çok hukuk bilimini ilgilendiren sorunlar olarak ele aldığını belirtme gereği hissetmiştir. Yazara göre yurttaş ceza hukuku ve düşman ceza hukuku denildiğinde, aslında saf bir biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan iki düşünsel tipin varlığından söz edilir: failin, kişi muamelesi görmesi veya tehlike kaynağı olarak muamele görmesi veya diğerlerinin korkutulmasında bir araç olması. Bu nokta yurttaş ceza hukuku ve düşman ceza hukuku ayrışmasının birinci yönüdür. İkinci yönü ceza ile ilgilidir. Yazara göre ceza bir “zor” ve özellikle de çok çeşitli türlerde ortaya çıkan, içsel bağlarla karışık halde bulunan bir “zor”dur. Cezanın tüm anlamsal içeriğini taşıyan zor, eyleme verilen cevabın da taşıyıcısıdır. Cezanın aynı zamanda bedeni bir karşılığı vardır. Mahkûm infaza tabi olduğu müddetçe infaz kurumu dışında suç işleyemeyecektir. Hürriyeti bağlayıcı ceza müddetince güvenlik sağlayan özel önleme… Diğer yandan zor, hukukun parçası olan kişiye karşı değil, tehlikeli bireye karşı uygulanan bir biçimdir. Böylece cezanın muhatabı olmaya ehil olan kişinin yerine tehlikeli birey geçer. Yurttaş ceza hukukunda cezanın belirli bir fonksiyonu vardır; o bir inkardır, o bir karşılıktır. Düşman ceza hukukunda ise söz konusu olan tehlikenin bertaraf edilmesidir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bir Stajyer Avukatlık Yazısı: Öğrenci Değiliz, Peki Ya Avukat?

    4 senelik hukuk eğitiminin ardından, mesleğe adım atmanın ilk ve belki de en zor kısmıdır stajyerlik. Artık çevrenizde avukat olarak anılmaya başlamanın verdiği mutluluk ve mesleğe atılacak olmanın verdiği motivasyon ile başladığınız stajyerlikte, işlerin pek de düşündüğünüz gibi olmadığını anlamanız ise çok da uzun bir süre almayacaktır.

    Stajyerlik üzerine anlatılacak çok hikâye mevcut. Yalnızca yaşadığımız ironik örneklerle bile çok şey anlatılabilir. Ancak yine de temel olarak meselenin kendisini ele almaya ve buradan bir sonuca varmaya çalışalım.

    Nedir bu stajyerlik?

    Dilimize Fransızcadan geçmiş olan stajyer kelimesi, öğrenim görülen konu hakkında kendini geliştirmek için staj yapan kimse anlamına geliyor. Bu yönüyle genel bir kavram1 ifade eden stajyerlik, bazı öğrenim alanlarında fakülte eğitimi ile beraber veya tatil dönemlerinde icra edilebilirken, hukuk alanında ise fakülte eğitiminin tamamlanmasının ardından gerçekleştirilen bir evre olarak yer alıyor.

    Hukuk alanındaki stajyerliğe geldiğimiz zaman ise, öncelikle mesleki bir ayrım görüyoruz. Buna göre; hâkimlik-savcılık mesleğine giriş için ayrı, avukatlık mesleğine giriş için ayrı bir staj dönemi öngörülüyor. Uygulamada tüm “hukukçuların” ortaklaşa staj yaptığı örnekleri görsek de ülkemizde böyle bir sistem uygulanmıyor.

    Gelelim esas konumuz olan stajyer avukatlık ya da kimlik kartlarımızda da yazdığı üzere “Avukat Stajyerliği” meselesine.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sınıfın Çekilmesi, Sosyal Devletin Çöküşü

    Karl Marx ve Friedrich Engels, ilk “refah tedbirleri” karşısında işçi sınıfına verilecek daha fazla pay karşılığında sınıf mücadelesinin üzerinin örtülmeye ve işçi sınıfının devrimden uzaklaştırılmaya çalışılacağı uyarısını yapıyordu. Mart 1850’de Merkez Komitesi adına Komünist Birlik’e hitap ederken şunları söyleyeceklerdi:

    Tüm toplumu devrimci proletaryanın çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi arzulamaktan uzak olan demokratik küçük burjuva, var olan toplumu sadece kendileri için mümkün olan en kabul edilebilir ve rahat hale getirmek üzere toplumsal koşullarda bir değişikliğe heveslidir…

    Sermayenin egemenliği ve hızlı birikimi, kısmen miras hakkının kısıtlanması ve kısmen istihdamın mümkün olduğunca devlete aktarılmasıyla, daha da etkisizleştirilecektir. İşçiler açısından bakıldığında, her şeyin üstünde olan bir tek şey kesindir: Onlar ücretli emekçi olmayı sürdüreceklerdir. Fakat, demokratik küçük burjuva, işçiler için daha iyi ücretler ve güvenlik istemektedir ve bunları devlet istihdamını genişletmek ve refah tedbirleri ile başarabileceğini ummaktadır; kısacası işçileri az ya da çok örtülü yardım biçimleri ile ayartmayı ve durumlarını geçici olarak katlanılabilir kılarak devrimci güçlerini kırmayı arzulamaktadırlar…

    … Ancak bu talepler hiçbir şekilde proletarya partisini tatmin edemez. Demokratik küçük burjuva, en fazla bahsedilen amaçları yerine getirerek devrimi mümkün olduğunca hızlı şekilde sona erdirmek isterken, az ya da çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya, proletarya devlet iktidarını fethedinceye ve sadece tek bir ülkede değil ama dünyanın önde gelen tüm ülkelerinde proletaryanın birliği bu ülkelerin proletaryaları arasındaki rekabetin ortadan kalkacağı ve en azından belirleyici üretici güçlerin işçilerin elinde yoğunlaştığı bir düzeye kadar yeterince gelişinceye dek devrimi sürekli hale getirmek bizim çıkarımızadır ve görevimizdir. Bizim sorunumuz basitçe özel mülkiyeti düzeltmek olamaz, bizim derdimiz onu ilga etmektir, sınıf karşıtlıklarını örtbas etmek değil sınıfları ilga etmektir, var olan toplumu iyileştirmek değil yenisini kurmaktır.

    Nasıl bir sonraki yükselişin demokratları iktidara taşıyacağını ve nasıl onları az ya da çok sosyalizan önlemler almaya zorlayacağını gördük. İşçilerin cevap olarak hangi önlemleri önereceği sorulacaktır. Elbette, başlangıçta işçiler doğrudan komünist önlemler öneremezler. Ama aşağıdaki yol haritası olanaklıdır:

    1. Demokratları, olağan işleyişini sekteye uğratmak ve küçük-burjuva demokratların kendilerinden taviz vermesini sağlamak için var olan toplumsal düzenin mümkün olan en fazla alanına yol açmaya zorlayabilirler; dahası, işçiler ulaşım araçları, fabrikalar, demiryolları gibi mümkün olan azami sayıdaki üretici güçlerin devletin elinde yoğunlaşmasını zorlayabilirler.

    2. Demokratların önerilerini mantıksal sınırlarına taşımalıdırlar (demokratlar her durumda reformist ve devrimci olmayan bir şekilde hareket edeceklerdir) ve bu önerileri özel mülkiyete doğrudan saldırılara dönüştürmelidirler. Örneğin, küçük burjuvazi demiryolları ve fabrikaların satın alınmasını önerdiğinde işçiler, gericilerin malları olarak bu demiryolları ve fabrikalara devlet tarafından tazminatsız olarak el konulmasını istemelidir. Demokratlar nispi vergilendirme önerirlerse işçiler, artan oranlı vergilendirme talep etmelidir; eğer demokratlar kendileri ılımlı bir artan oranlı vergilendirme önerirse işçiler, oranları büyük sermayeyi mahvedecek kadar yüksek olacak bir vergilendirmede ısrar etmelidir; demokratlar devlet borçlarının düzenlenmesini isterlerse işçiler ulusal iflas talep etmelidir. Dolayısıyla, işçilerin talepleri demokratların önlemleri ve ödünlerine göre ayarlanmalıdır.

    Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere sosyal devlet ya da refah devleti, esas olarak, sınıf mücadelelerinin geriye düşürülmesi ve bir “toplumsal uzlaşı” arayışının ürünüdür. Bu anlamda, sınıf mücadelelerinin bir iç veya dış dinamik olarak yükseldiği dönemlerde gündeme geldiği ve geliştiği görülmelidir. Dolayısıyla, “uzlaşı” arayışının ve sosyal devletin aslında burjuvazi için bir emniyet supabı olduğu vurgulanmalıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İşçilerin Direniş Kenti: Zonguldak

    Maden işçisi abimin,

    Ali Nahit Acar’ın değerli hatırasına…

    Güneşli bir günde

    Masmavi göreceğiz

    Karadeniz’i Balkaya’dan Kapuz’ a kadar,

    Karış karış biliriz bu şehri;

    EKİ’nin çiçekli bahçeleri,

    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;

    Paydos saatlerinde yollara dökülen,

    Soluk benizli insanlarıyla.

    Siyah akar Zonguldağın deresi Yüz karası değil, kömür karası

    Böyle kazanılır ekmek parası

    (Orhan Veli Kanık, 1946)

    Uzun Mehmet’i bilirsiniz. Zonguldak’ta kömürü bulan kişidir. Öyküsü 1820-1829 yılları arasında geçer. Öykünün farklı anlatımları olmakla beraber, en bilineni şöyledir: Uzun Mehmet Ereğli’nin belli başlı ailelerinden birine mensuptur. Askerliğini bahriye eri olarak yapmıştır. Terhis olurken kendisine, subayları tarafından kömür numunesi gösterilmiş ve memleketine dönünce siyah taşlardan araması istenmiştir. Uzun Mehmet askerlik dönüşü, bir gün dere kenarında dolaşırken siyah taşlar görür. Aklına askerde gösterilen yanan siyah taşlar gelir. Bunlardan biraz toplayarak ocağa atar ve yandığını görür. Sonrasında da toplayıp çuvala koyduğu kömür numunelerini İstanbul’a götürür. Padişah İkinci Mahmut, kömürün bulunuşuna çok sevinerek Uzun Mehmet’i ödüllendirir. Böylece taş kömürünün bulunuşu, 8 Kasım 1829 olarak tarihe geçer. Sonrasında, Uzun Mehmet kömürü bulmasını hazmedemeyen kişilerce öldürülür.

    Tarihçe ve yönetim

    Sanayi Devrimi kömüre olan ihtiyacı artırırken, kömür havzalarında yaşayan köylülerin hayatını da baştan sona değiştirdi. Üretim arttıkça şehirler büyüdü, işçilerin sayısı arttı. Kömür havzalarında da madenci şehirleri oluşmaya başladı.

    Kömür Zonguldak’ta, yukarıda bahsedildiği üzere 1829 yılında bulundu. Ancak işletilmeye başlanması daha sonraki yıllara, 1848 yılına tekabül eder. Bu yıllar aynı zamanda yabancı sermaye eliyle Anadolu’ya ilk demiryollarının da döşendiği yıllardır. Böylece Zonguldak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli sanayi alanlarından biri olmuştur. Zonguldak kenti varlığını kömür madenciliğine borçludur. Yüzyıllardır tarımsal faaliyetlerin yürütüldüğü bölgede madencilik ile değişimler de meydana gelmeye başlamış, tarımsal bir bölge yavaş yavaş ağır sanayi bölgesine dönüşmüştür. Bölgeye göç ile gelen işçiler genellikle yer üstünde ve tam zamanlı olarak istihdam edilirken, bölgenin yerlisi işçiler yer altında ve münavebeli işçi olarak çalışmakta idiler. Köylüler işçileşirken, münavebeli çalışma nedeni ile köy ile bağlarını hiçbir zaman tam olarak kopar(a)madıklarından “klasik” sanayi işçisinden bir dizi farklılık taşımaktaydılar. Bunun yanında, artık ülkenin diğer yerlerinde yaşayan köylülerden tamamen farklı bir yaşamları bulunmakta idi. Zonguldak’ta neredeyse her ailede maden işçisi (ve “Alamancı”) bulunmaktadır. Bugün de gerek kömür üretiminin gerekse işçi sayısının ciddi şekilde azalmış olmasına rağmen bu özellikler devam etmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.