Kategori: Sayı 12 Mart / Nisan 2018

  • Mizah: Zühul

    Bir belediyemizin şikayetçi, şahsımın da sanık müdafii olarak yer aldığı bir ceza dosyasında karara yaklaşırken belediye ile uzlaşıldı, buna göre belediye şikâyetinden vazgeçecekti, ben de son celsede aramızdaki protokolü sunarak ve temsil ettiğim şahsın zaten suç kastının da olmadığını vs. anlatarak beraat talep edeceğim. Hava ve zemin beraate elverişli.

    Duruşma öncesinde salon kapısının hemen yanına asılan ve birkaç sayfadan oluşan duruşma listesine bakıyorum; üst sütunlarda “işi biten duruşmaları” gösteren tükenmez kalem çizgileri, bazı sütunlarda “buradayım/bekle” anlamına gelen “B” veya “β” şeklinde tükenmez kalem dokundurmaları, “Ben gelene kadar beklensin” anlamında, isimlerinin altına telefon numaralarını yazan meslektaşlar… “İşte annenizin numarasını öyle aldım çocuklar” benzeri sonuçlara gebe özel hayat ifşası…

    Listede duruşma saati, dosya numarası, sanık ismi, hatta mahkeme adı kontrolleri yapıyorum; mahkeme doğru, ancak bugün (yani olayın geçtiği gün) benim duruşmam görünmüyor. Son celse zaptına bakıyorum, bugünü gösteriyor. Bugüne bakıyorum; evet bugün, bugün.

    Mahkeme kalemine giriyorum. “Merhabalar, kolay gelsin. Dosya numarası şu, sanık bilmem kim müdafiiyim, bugün duruşma vardı, ama listede görünmüyor”. “Hemen bakıyorum avukat bey (15 saniye sessizlik). E dosya iki gün önce karara çıkmış avukat bey, HAGB (hükmün açıklanmasının geri bırakılması) verilmiş”. “Bir dakika nasıl olur, duruşması bugün”. “Hemen bakıyorum avukat bey (10 saniye sessizlik). Evet, duruşma zaptına göre bugün ama, sistemde celse günü olarak 30 Ocak işlenmiş (olayın geçtiği günden iki gün önce). Duruşma açılmış, hâkim HAGB vermiş, sıkıntı yok yani avukat bey”…

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Hukuk Öğrencileri Gözünden Cinsel İstismar Sorunu ve Tartışmaları

    “Eşitlikten, Özgürlükten ve Adaletten Yana Bir Hukukçu Kuşağı Yaratmak” hedefiyle yola çıkan İlerici Hukukçular Kulübü üyesi İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, çocuk istismarı bağlamında gündeme getirilen kimyasal kastrasyon/idam tartışmalarına ve bu konuda asıl neler yapılması gerektiğine ilişkin gerçekleştirdikleri söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

    Baran: Sayısı her geçen gün artan çocuk istismarı konusunda son zamanda ortaya çıkan idam ve kimyasal hadım tartışmaları hakkında ceza hukukunun ilkelerini de göz önünde bulundurduğunuzda neler söylemek istersiniz?

    Simru: Öncelikle çocuk istismarı konusu toplumun genel olarak tek bir noktada buluştuğu herkesin tepki gösterdiği nadir konulardan bir tanesi. İdam ve kimyasal hadım şeklindeki yaptırımlara tamamıyla karşıyım. Çünkü; insan haklarına ve hukukun temelinde yatan amaçlara aykırı olduğunu düşünüyorum. Hatta etrafımda idamı ve kimyasal hadımı destekleyen hukuk öğrencilerini görünce çok şaşırıyorum. Bu gibi insan haklarına aykırı olan yaptırımlar yerine önleyici ve koruyucu hizmetlerin önceliğimiz olması gerektiğine inanıyorum. Kimyasal hadım ve idamın bir yaptırım olarak uygulanması durumunda nefret havasının sert bir şekilde esip, linç kültürünü besleyeceğine kuşkum yok ki bu da bizi adaletten tamamıyla uzaklaştıracaktır. Ayrıca bu yaptırımlar herhangi bir geri dönüşü olmaması açısından çok büyük bir tehlikeyle eştir.

    Burçak: Ceza hukukunun en temel ilkesi olan ‘’ultima ratio’’ yani ceza hukukunun doğrudan insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayıcı etkisi sebebiyle son çare olarak başvurulması baz alındığında, suçun oluşma sebepleri ve bununla bağlantılı olarak toplumun bilincini bir kenara bırakıp, cezayı arttırıcı bir hamle yapmak ilk etapta her ne kadar caydırıcı gibi görünse de; suçun şekil değiştirmesinden öteye gidemez. Suçun önlenmesi için atılması gereken ilk adım; kriminoloji gibi doğrudan suç ve cezaya yönelmiş bir bilimi kullanarak suçun oluşumunu tetikleyen her evreyi ve bununla bağlantılı olarak hangi cezanın suçu önlemede işe yaradığının saptanarak, bu araştırma ve istatistiklerin hukukla birleştirilmesi gerekliliğidir. Bu da devletin yıllardır sürdürdüğü politikasını değiştirerek eğitimi ilk sıraya almasından geçecektir elbette. İdamın yalnızca çocuk istismarı değil, diğer suçlar için de esaslı bir çözüm olmayacağını ve aynı zamanda siyasi tarihimize bakıldığında idamın hukukun ve yargının değil, siyasetin tekelinde olduğu gerçeğinin göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum. İstismarın altında yatan hasta zihniyetlerin ise; hormonları düzenleyecek bir kimyasal hadım yöntemiyle azalacağını düşünmek, günümüz Türkiye’sine bakıldığında fazla ütopik kaçmaktadır.

    Baran:Çocuk istismarı konusunda çoğumuzun aklına ilk gelen olaylardan biri de hiç kuşkusuz Ensar Vakfı’nda yaşanan 45 çocuğa cinsel istismar olayıdır. Ensar Vakfı’nda yaşanan korkunç olaydan sonra Ensar Vakfına sahip çıkarak olayın üstünün örtülmesine en çok yardımcı olan parti hatırlanacağı üzere AKP olmuştu. AKP’nin iktidar olduğu son 16 yıllık dönemde çocuk istismarının yüzde 700 artması sizce neyi gösteriyor?

    Yeşim: Yani direkt olarak neden budur diyemeyiz ancak Türkiye toplumunun sistematik olarak muhafazakarlaştırılması ve muhafazakarlığın bir silsile halinde ortaya çıkardığı cinselliğin bastırılması, kadınlığın sömürülmesi gibi… Din ve dinin getirdiği yaşam biçimi, toplumun cinselliğini bastırmasına, erkekliği ve erkek iktidarını yüceltmesine ve kadını aşağılamasına yol açtı. Tabi bunu sadece toplumun yapısının değişmesine bağlamak, iktidar partisinin yaptıklarını göz ardı etmek olur. Çocuğun cinsel istismarı, siyasetin üstünde bir mesele olmaktan öte doğrudan siyasetin bir meselesidir. Bu noktada yapılan hamleler, bu sorunu kabul edip çözmekten çok, bunu meşrulaştırmaya; kapı arkasında bırakmaya, yokmuş gibi davranmaya yönelik olunca, suçlu çok bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Çocuk evliliklerini toplumun bir geleneği gibi gören bir bakış açısının varlığı şu soruyu doğuruyor akılda: üstü örtülen kaç tane daha olay var böyle?

    Simru: Bu 16 yıllık dönemde çocuk istismarı konusundaki suçların hukuki açıdan sadece cezanın 2 katına çıkarılması, idamın veya kimyasal hadımın getirilmesi gibi konularda tartışıldığını düşünüyorum. Bir bütün olarak bakıldığında konu sadece hukuki değil psikolojik, sosyolojik bir sürü katmanı içinde barındırmaktadır. Fakat cinsel suçlara ilişkin düzenlemeler sadece yaptırımlar boyutunda ele alınmıştır. Bu bahsettiğimiz süreçte konu bir bütün olarak ele alınmamıştır. 2008 yılında da cezanın artırılması tartışılırken, 2018 yılında halen cezaların artırılmasının tartışılması bunun en bariz örneğidir.

    Burçak: Ensar bir ilk değildi ve ne yazık ki son olacağını söylemek de oldukça zor. Ancak kamuoyunun, sosyal medyanın da sağladığı kolaylık sayesinde, son yıllarda yanlışa karşı gösterdikleri tepkiler bugün ceza hukukunun yani TCK’nın değişmesine sebep oldu. Bu bir yandan insanların yanlış olana sessiz kalmaması yönünden oldukça iyi bir durumken, bir yandan tepkinin derecesine ve kamuoyunun baskısını düşürmek için yapılan göstermelik değişiklikle, cezaların ağırlaştırılmasının; perde arkasında başka yanlışların ve bunlardan doğacak suçların önünün açıldığını söylemekte zor değil. Kaldı ki bir ülkenin ceza kanunu oyuncak olarak görülmemelidir; zira kısa dönem içinde yapılan en ufak bir değişikliğin yarattığı etki bambaşka sonuçlar doğurabiliyor. Dolayısıyla yükselen sesleri susturmak için göstermelik atılan her adım, hukuksal ve sağlam bir zemine oturtulmadan yapılan her yeni düzenleme, Ensar Vakfı olayının son olmayacağının habercisi olabilir.

    Baran: Diyarbakır barosunun yayınladığı istatistiklere göre sadece son 16 yılda çocuğun cinsel istismarı suçundan 15 bin 51 dava açıldığını ve gerçekleşen cinsel istismar vakalarının sadece yüzde 15 ila 20 sinin adli makamlara yansıdığı belirtiliyor. Hukuk öğrencisi olarak sizce cinsel istismarın cezasız kalmaması ve üstünün örtülmeye çalışılmasını önlemek için ne tür hukuki önlemler alınabilir? Yeşim: Mağdurların bu yaşadıklarını ilk olarak aile ve okul çevrelerine anlattıklarını biliyoruz. Ailelere doğrudan ulaşıp bu konuda bilinçlendirmek daha zor. Ancak okullarda çalışan eğitimcilerin ve diğer memurların belirli eğitimler doğrultusunda bilinçlendirmesi görece daha kolay. Aile içinde – veya okulda – istismara uğrayan çocukların ulaştıkları ilk kişilerce reddedilmeleri, yok sayılmaları bu oranın düşüklüğünde çok büyük etken. İşini hakkıyla yapabilecek kişilere, kurumlara ihtiyaç var. Hadi çevresi tarafından reddedilmeyen, yok sayılmayan mağdur çocuklarımızın yargı mercilerine seslerini duyurmaları, idealist ve hak arayan yaşça büyüklerinin özverili çalışmalarına bağlı. Toplumun duyacağı büyük çapta ses getiren davaların ise çözümü milyonlarca atılan tweetlerden ya da hashtaglerden geçmemeli sadece. Bu toplumsal bir önlem tabii ki. Hukuksal önlem ise kadın deneyiminden uzak yargı işleyişinin erillikten uzaklaştırılması. Dava sürecinin sanık odaklı olması gerekirken, Türkiye’de bu anlayış mağdurun suçlandığı bir sisteme evirilmiş. Bunu çözmek şart.

    Simru: Yeşim’e katılmakla beraber okuduğum haberlerde genel olarak cinsel istismarda bulunan kişi çocuğun bulunduğu ailenin bir ferdi. Bu gibi durumlarda aile üstünü örtmeye çalışıyor. Mesela ekonomik açıdan çok yoksul bir ailenin babasının işlemiş olduğu bu suç doğrultusunda hapishanede geçireceği süre aileyi babanın çalışıp eve getireceği para açısından etkiliyor ve aile suç duyurusunda bulunmuyor, olaya göz yumuyor ve konuyu kapatıyor. Bu durumda cinsel istismarın cezasız kalmaması için bu duruma göz yumanlara da bir yaptırım uygulanması gerekir. Üstünün örtüldüğü durumda ağır bir yaptırımla karşılaşacağını bilmeli üç maymunu oynayan kişi.

    Baran: Arkadaşlarımın söylediklerine katılmakla beraber, Yeşim’in bahsettiği okullarda denetiminin şart olmasına ek olarak, okullarda çocuklara verilen eğitimin de büyük önem teşkil ettiğini söyleyebilirim. Okullarda gericileştirmenin tüm hızıyla devam ettiği ülkemizde çocuklara zorunlu din dersi vermektense, çocukları istismar konusunda bilinçlendirecek dersler verilmeli.

    Bugün okulların iktidarın kendi kindar ve dindar neslini yetiştirdiği kurumlara dönüştürülmek istendiği ortada. İmam hatiplerde verilen eğitimin niteliksizliği bir yana son dönemde hükümet tarafından desteklenen dinci tarikat ve yurtlarda gerçekleşen tecavüzleri de unutmamak gerek.

    Ailelerin kimisinin geleceksizlikten, kimisininse korkutularak çocuklarını imam hatiplere veya gerici yurtlara göndermek zorunda kaldığı ülkemizde, bilimsel ve laik eğitimin şart olduğunu düşünüyorum.

    Bugün iktidarın dayattığı gerici ve bilim düşmanı eğitimin aksine, bilimsel ve laik eğitim çocukların bilinçlenmelerini ve sorgulamalarını sağlayacaktır. Kısaca istismar suçunun cezasız kalmaması için tek seçeneğimiz laiklik mücadelesini örgütleyerek okullarımızı bu gerici eğitim sisteminden kurtarmak olacaktır.

    Baran:Son dönemde AKP’nin 12 yaş üstü çocukları tecavüzcüleri ile evlenmeye zorlayan önergesi,DiyanetİşleriBaşkanlığı’nın‘’Babanın öz kızana şehvet duyması’’ veya “9 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilebilir.” fetvaları ve benzeri açıklamaları düşünüldüğünde çocukları bu karanlık saldırılardan korumak adına nasıl bir mücadele verilmelidir? Hukuk öğrencilerinin bu mücadeledeki yeri nedir?

    Yeşim: Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek. Bizlerin dine bakışı, inancı ne olursa olsun, konu hukuk ve adalete kaydığında diğer görüşlerimizden bir nebze uzaklaşıp daha seküler bakış açıları geliştirmeliyiz. Sözde din adamlarının bu ahlaksızlıkları sanki 1500 yıl öncesindeki cahiliye devrinde yaşıyormuşçasına rahatlıkla kitlelere duyurabiliyorken, bizlerin sesinin kısılması iki yüzlülükten başka bir şey değil. Kendi okulumuzda bile gerek OHAL’in getirdiği baskı ve korku ortamı gerekse çatışmayı engelleme amaçlı, yapmaya çalıştığımız panelleri engellemesi bile mücadeleden vazgeçmememiz için bir kamçı.

    Simru: Bu karanlığı destekleyen birçok etken var. En önemlilerinden birinin medya olduğunu düşünüyorum. Medya bu gibi durumları gün geçtikçe meşru göstermeye başladı. Medyanın bu konuda kanunlarla sıkı bir şekilde denetlenmesi gerekir. Mücadele sadece hukuki mücadele değildir tabii ki de, mücadele hayatın her alanında vardır. Herkes bu konuda bilgisi olmayana anlatmalıdır. Özellikle çocuklar bilgilendirilmelidir. Şikayet ettiğimiz yapılmayan denetimlerin peşinden koşulmalıdır. Biz hukuk öğrencileri olarak mücadelenin paylaşma kısmındayız gibi hissediyorum. Ürettiğimiz fikirleri gerek kalemimizle gerek yaptığımız sohbetlerle paylaşıyoruz. Gittikçe çoğalıyor. Düşündükçe, paylaştıkça, mücadele ettikçe çok şeyin değişeceğine inanıyorum.

    Burçak: Bu konuda hukuk öğrencilerinin, her biri öğretmen adayı ve dolayısıyla konumuzun esas mağdurlarının en büyük koruyucularından biri olduğuna ve olması gerektiğine inandığım öğretmenlik okuyan öğrenciler olarak örgütlenip, olaya pedagojik ve hukuki açılardan eğilerek çocukların öncelikle kendilerini korumak için neler yapılabileceği konusunda ve daha sonra ailelerinin de bu organizasyona katılarak bir arada her ihtimal ve sonrasında buna karşı alınacak önlemler, bunun yanında psikoloji öğrencilerinin de desteğiyle çocuğun dünyasında, kendisini korumak için neler yapabileceği konusunda eğitilmeleri yolunda adım atmanın en doğrusu olacağına inanıyorum.

    Baran:Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği’nin açıkladığı verilere göre, son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirildi. Son 6 yılda 142 bin 298 çocuk anne oldu ve bu çocukların büyük kısmı dini nikâh ile evlendirildi. Son olarak hükümetin önergesi üzerine müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesi düşünüldüğünde, çocuk istismarının artacağı söylenebilir mi?

    Yeşim:Söylenemez dersek kendimizi kandırmış olmaz mıyız? Eldeki tüm veriler aksini gösteriyorken, bizim söylenemez dememiz bu suça ortak olmamız gibi bir şey. Tek umudum en kısa zamanda bu konudaki alakasız, saçma sapan zina konularını içermeyen adımların atılması.

    Simru: Çocuk istismarının artacağı söylenebilir. Çocuğun çocuk olarak görülmemesi durumu söz konusudur. Kadınların tecavüzcüleriyle evlendirilmesi özellikle haberlerde sıkça duyduğumuz örneklerden biriyken şimdi istismara uğrayan çocuğun evlendirilmesi söz konusu olacaktır.

    Baran: Öncelikle şuna değinmek gerekiyor. Müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesi medeni kanunu imha etmeye yöneliktir. Halen ülkenin en büyük sorunlarından biri kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesiyken, müftülerin nikah kıyacak olması demek; resmi nikahın daha kolay şekilde kıyılabilecek olması anlamına gelir. Dolayısıyla müftüler, istedikleri kişileri istedikleri zaman evlendirebilecekler. Bunların başında ise küçük kız çocuklarının geleceğini tahmin etmek pek de güç değil. Belirtmek gerekiyor ki AKP’nin aynı çabayı eğitim müfredatını değiştirirken de kullandığı açıktır. Geçtiğimiz sene cihat anlayışı, müfredata ibadet şekli olarak yerleştirildi. Çocuklara din için savaş anlayışın yerleştirilmesi, müftülere nikah yetkisinin verilmesi AKP’nin laiklik karşıtı ve şer-i yasaları geri getirme çabasından başka bir şey değildir, bana kalırsa.

  • Hukuk ve Sanat: Suçlu mu? Suçsuz mu? Yoksa İnsanlık Onuru mu?

    Türkiye’de Suç-1 ve Suç-2 kitapları ile tanınan ve aynı zamanda bir ceza avukatı olan Ferdinand von Shirach’ın “Terör” oyunu Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun bu sezonki oyunları arasında yer alıyor ve hakkını vermek gerekiyor ki, şahane bir biçimde sahneleniyor. Ancak biz bu yazımızda, sahnelenme teknikleri veya oyunculuklar yerine daha çok oyunun içeriğine, metnine ve tartıştırdığı öze odaklanacağız.

    Dünya çapında 75 tiyatroda aynı anda oynanan ve interaktif bir oyun niteliğinde olan oyun, baştan sonra mahkeme salonunda geçiyor ve bir yargılamayı konu ediniyor. 164 sivil yolcusu bulunan bir Lufthansa uçağı, bir terörist tarafından kaçırılarak o sırada 70.000 kişinin bulunduğu bir futbol stadyumuna düşürülecektir. Bunu önlemek amacıyla olay yerine gönderilen Alman Hava Kuvvetlerinin savaş jet pilotu Binbaşı Lars Koch uçaktaki 164 kişinin hayatı ile stadyumdaki 70.000 kişinin hayatı arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor ve Anayasaya aykırı hareket ederek son anda uçağı düşürüyor, böylece içindeki sivil yolcuların ölümüne neden oluyor. Oysa Alman Anayasa Mahkemesi kararına göre hiç kimsenin yaşamı diğerinin yaşamına üstün tutulamaz ve ölçülemez. Bu nedenle Lars Koch tutuklanıyor ve yargılamasına başlanıyor. Kararı vermek ise seyircilere bırakılıyor: Suçlu mu? Suçsuz mu?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Toplumsal Cinsiyet Rolleri, Kalıpyargılar ve Şiddet

    Toplumsal Cinsiyet

    Cinsiyet, dünyaya gelirken yanımızda getirdiğimiz biyolojik bir özelliktir. Bu nedenle cinsiyet ile birlikte belirlendiği düşünülen bazı kadın ve erkek özelliklerin doğal olduğu baştan kabul edilir. Örneğin, kadına doğurgan, sevecen, fedakâr, sessiz, ayrıntıcı, duygusal, tek eşliliğe yatkın, dikkati insanlar ve ilişkilere yönelik, dedikoducu gibi özellikler atfedilir. Benzer şekilde erkeklerin de, zihinsel yaratıcılığı yüksek, sorumluluk duygusu güçlü, yönetme yetenekleri gelişkin, soyut düşünen, rasyonel, çok eşliliğe yatkın, duygulardan ve ilişkilerden çok, teknolojiye ve nesnelere ilgi duyan, saldırgan oldukları söylenir1. Soru ise bu atfedilen özellikler gerçekten biyolojik olarak doğamızda yerleşik mi, yoksa inşa edilen toplumsal cinsiyet kimliklerine ait özellikler mi olduğudur.

    Cinsiyetle ilgili davranışları belirleyen bir kategori olarak kullanılan ‘toplumsal cinsiyet’, sosyalleşme sürecinde kişilerin kadın ya da erkek kimliklerini geliştirmeleri ve belirli sosyal rollere uygun kalıpyargıları öğrenmeleri ile oluşur2. Cinsiyet (sex) kadın ile erkek arasındaki biyolojik- anatomik farklara işaret ederken, toplumsal cinsiyet (gender) cinsel kimliklerin kuruluşunun ve aralarındaki ilişkinin toplumsal ve kültürel olduğunu belirtir3. Bu bağlamda Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü, kadınlığın toplumsal cinsiyet olarak inşa edilmişliğini güçlü bir şekilde ifade etmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hümanist Ceza Hukuku Anlayışı

    Giriş

    Dergimizin önceki sayılarında ceza hukuku anlayışları üzerine felsefi ve teorik içerikli iki çalışmamız yayımlandı. Bunlardan ilki “Marksist Hukuk Anlayışına Kısa Bir Bakış” başlığı ile Kasım-Aralık 10. sayısında, ikincisi “Düşman Ceza Hukuku” başlığı ile Ocak- Şubat 11. sayısında yayımlanmıştır. Okuduğunuz bu yazı ise serinin üçüncü çalışmasıdır. Bu çalışmada hümanist ceza hukuku anlayışı ele alınacaktır. Bu başlık altında öteki ceza hukuku anlayışlarından klasik ceza hukuku anlayışı, pozitivist ceza hukuku anlayışı, üçüncü okul ve toplumsal savunmaya kısaca değindikten sonra, ağırlıklı olarak hümanist ceza hukuku anlayışı incelenecektir. Böylece üç makale ile ceza hukukundaki temel yaklaşımları, felsefi açıdan ve teorik olarak, ebetteki bir dergide yer alan makalenin boyutları ile sınırlı olacak biçimde değerlendirmiş olacağız.

    Klasik Ceza Hukuku

    Ceza sorumluluğunun esasına ilişkin düşünceler tarihsel olarak okul olarak nitelendirilmiş ve klasik ceza hukuku anlayışına ilişkin düşünceler Klasik Okul olarak adlandırılmıştır. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Beccaria, Bentham, Voltaire, Montesquieu ve Kant gibi düşünürler, ceza hukuku alanındaki eski görüşleri eleştirerek yeni düşünceler ileri sürmüşlerdir. Buna göre cezanın amacı toplumsal yarar ve mutlak adalet kavramlarına dayandırılmıştır. Klasik ceza hukuku anlayışı irade özgürlüğü varsayımından, yani insanın davranışlarını seçme konusunda özgür olduğu görüşünden hareket eder. Ceza hukukunu kusurlu irade, isnadiyet ve ödetici ceza ilkelerine dayandırır. Suç, hukuk düzeninin bilinçli ve iradi olarak bozulmasıdır. İnsanların iradeleri özgürdür. Bunun sonucu olarak seçebilme yetenekleri vardır. Dolayısıyla kuralları ihlal edip etmemede seçim yapabilirler. Ceza sorumluluğun esası kusurluluktur. Kusur, failin manevi sorumluluğuna, manevi sorumluluk ise irade özgürlüğüne dayanır. İrade özgürlüğü olmayan kişinin manevi sorumluluğu yoktur. Örneğin; akıl hastalarının irade özgürlüğü, dolayısıyla ceza sorumluluğu yoktur. Yaşı küçük olanların irade özgürlüğü sınırlı olduğundan ceza sorumlulukları da sınırlı olur. Klasik ceza hukuku anlayışı birçok ceza kanununun hazırlanmasında etkili olmuş ve ilkeleri ceza kanunlarında yer almış, almaya da devam etmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Rekabet Hukukundaki Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Kavramı ve Aynı Kavramın Hayata Yansımalarına İlişkin Düşünceler

    “Hakim durumun kötüye kullanılması” kavramı, esasen rekabet hukukuna ait bir terminoloji temelinde ifade edilen bir kurumdur. Kısaca, bir teşebbüsün, ilgili pazarda rakiplerinden ve müşterilerinden bağımsız hareket edebilme gücüne sahip olmasını ve bu gücünü, pazarın ve tüketicilerin aleyhine kullanması durumunu ifade etmektedir. Bir teşebbüsün hakim durumunu kötüye kullanabilmesinin ön şartı, o teşebbüsün ilgili pazarda hakim durumda olmasıdır. Hakim durum analizinde çeşitli etkenler değerlendirilmekte, bunların başında ise teşebbüsün sahip olduğu pazar payı, rekabet ettiği rakiplerine üstünlük kurmasını sağlayan fikri mülkiyet hakları, rakiplerinin güçleri, marka bilinirliği gibi unsurlar gelmektedir.

    Teşebbüsün bu nevi unsurlar sayesinde sahip olduğu hakim durumunu kötüye kullanma halleri de çeşitli şekilde gerçekleşebilmektedir.

    Yine bunların başında rakiplerin faaliyet göstermesinin zorlaştırılması, ürüne ilişkin aşırı fiyat uygulaması, bir ürünün satışının diğer bir ürünün satışına bağlanması (bağlama anlaşmaları), tüketicinin zararına uygulamalar gerçekleştirilmesi gibi pazar davranışları gelmektedir. Bu kötüye kullanma hallerine ilişin denetim ve yaptırım görevi ise 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun ile 1997’de kurulan Rekabet Kurumu’na verilmiştir.

    Ben ise, yukarıda yer verdiğim temel nitelikteki bilgilere ve bunların çok daha karmaşık hallerine ilişkin rekabet hukuku başlıklarına, 2000 senesinde yurtdışında yaptığım yüksek lisans sürecinden beri oldukça aşinayım. Yurtdışından dönüşümle birlikte önce İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi’nde, ardından farklı üniversiteler bünyesinde rekabet hukuku eğitmenliğim dönemimde, hakim durumun ilgili pazarda kötüye kullanılması kavramını öğrencilerimle bolca konuşma ve tartışma fırsatı buldum.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kadınlar Nasıl Kurtulacak

    Burjuva siyasetinin kurallarındandır, eğer iktidar değilseniz muhalefette sınır yoktur, günün anlam ve önemine göre her tür soldan ve sağdan konumlanışı alabilirsiniz. Bir örnek vermek gerekirse, AKP’ye vücut veren zihniyetin henüz nüve halinde olduğu dönemlerde Türkiye’deki mevcut sisteme yönelik eleştirileri bugün geldikleri nokta düşünüldüğünde insanın hayrete düşmemesi mümkün değildir.

    Marksizmi burjuva ideolojilerinden ve siyaset yapma tarzından ayıran yegane noktalardan birisi de bu yaklaşımla taban tabana zıt olmasıdır. Marksizm herhangi bir sorunun ortaya konuşu ve çözüme giden yolda mutlak bir uyum gözetir ve tabii ki siyasal, ideolojik ve teorik duruşta tutarlılık da…

    8 Mart dolayısıyla kadın sorunu değişik boyutlarıyla gündeme geliyor. Bu alanda yaşananlara yönelik sorun tespitinde neredeyse tartışmasız bir mutabakat var. Ama sözüm gericiliği tam boy pompalayan kurum ve şahıslardan dışarı! Çünkü kadına yönelik ayrımcı cenahta da iyi ve kötü polisler var. Bugün hükümetin en yetkili bakanından tutun da Türkiye’nin “seçkin” patroniçelerine kadar (Ümit Boyner’in bu yılki 8 Mart filmi izlenmeli…) kadınların sorunları olduğu konusunda bir mutabakat cephesi vardır. Eh, sorunda mutabık kalındığına göre, içimizi rahatlatabiliriz! Peki ya çözüm? İşte tam da burada çözüm aranıp aranmadığı sorusu da devreye girmelidir. Mutabakat cephesi gerçekten bir çözüm aramakta mıdır? “Herkes kendi evinin önünü temizlese sokaklar tertemiz olur” tezi misali herkes kadın sorununun farkına varsa, şiddete hayır dese, “insanlar el ele tutuşsa, uzansak sonsuza” benzeri bireysel çözümler önümüze koyulmaktadır. Bu çizdiğimiz manzara ne yazık ki karikatürize edilmiş bir durum değil, birilerinin ve daha da önemlisi, sesi en çok çıkanların tezidir.

    Mutabakat cephesinin sermaye ve hükümet destekli örgütlerini biliyoruz. Hadi bunları bir yana bırakalım, daha kafa karıştırıcı bir cenah olarak bağımsız kadın örgütlerini ya da adlı adınca feminist örgütlenmeleri ele aldığımızda da hala “bireysel çözümler” önerildiğini iddia edebilir miyiz? Burada da ne yazık ki söz konusu olanı herkesin kendi evini temizlemekten çıkıp, her sokağın sakinleri kendi sokağını temizlese, bir kent tertemiz olur tezine evirebiliriz. Ama kadın sorunu, çevre sorunu, eğitim sorunu, ulus sorunu, emek sorunu; bir kentin bağımsız sokakları misali birbirlerinden kopuk ve özerk değildir. Bu nedenle “kadınların sorunları vardır” tespitinden bir adım öteye geçip, çözümü aramaya başladığımızda işin bam teline dokunabiliyoruz.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye’de Kadın İşçilerin Durumuna Genel Bir Bakış

    8 Mart günü, Amerika’da 40 bin dokuma işçisinin fazla çalışma süreleri, kötü çalışma koşulları sebebiyle başlattıkları grev esnasında, fabrikalardan birinde çıkan yangında, kapıların kilitli olması nedeniyle 129 kadın işçinin ölmesinin üzerinden 161 yıl geçti.

    O zamandan bu zamana; tarihimiz, işçilerin çalışma koşullarının iyileşmesi ve iş ilişkilerinde kadın işçilerin erkeklerle eşit haklara sahip olmaları için verilen mücadelelerle dolu. Bu mücadelelerin, ülkemizde de kadınların çalışma yaşamındaki yerini etkilediği aşikâr. Ne var ki, yadsınamayacak kazanımlarının olduğu kabul edilmekle birlikte, geldiğimiz noktanın hiç de yeterli olmadığı bilinen bir gerçek olarak durmaktadır. Dolayısıyla günümüzde kadının çalışma yaşamındaki yerinin ve hukukumuzda kadın işçilere ilişkin düzenlemelerin değerlendirilmesi önem kazanmaktadır.

    Kadının işgücü olarak çifte sorumluluğu

    Bilindiği üzere, sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana, kadın-erkek arasındaki işbölümü toplumsal rollere dönüşmüştür. Kadın eş ve anne sıfatıyla ev işi ve çocuk bakımı işlerini yapan; erkek ise “eve ekmek getiren” ve bu sebeple dışarıda çalışan olmuş, böylece kadın uzun yıllar üretimden uzak kalmış ve ekonomik anlamda erkeğe bağımlı hâle gelmiştir.

    Sanayileşme ile birlikte artan işgücü ihtiyacı ve toplumsal yapıdaki değişimler, kadının ücretli çalışması ihtiyacını ortaya çıkarmış, ekonomik zorunluluklar, düşünsel alandaki gelişmeler kadının ücretli çalışmasına olanak sağlamıştır. Ücretli çalışma kadına, eğitim ve sosyalleşme olanakları ile ekonomik olarak bağımsızlığını sunmuş, böylece kadının toplumda daha etkin ve eşit bir konuma gelebilmesinin yolunu açmıştır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Perde-i Zulmet (Karanlık Perdesi)” Çekmek: 7039 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Müftülere Nikâh Yetkisi Verilmesi

    Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
    Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
    Perde-i zulmet (karanlık perdesi)
    çekilmiş korkarım ikbalime
    Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…

    Yukarıdaki dizeleri okuyunca, az da olsa Türk Sanat Müziği dinlemiş her okuyucu İhsan Arif Hanım’ın bu eserini hemen hatırlar. Ancak dillere pelesenk, “Kimseye Etmem Şikâyet” eserinin nasıl yazıldığını pek az kişi bilir. Sözlerin yazarı İhsan Arif Hanım bu sözleri 13 yaşında babası tarafından zorla evlendirilip, İzmir’e evli bir kadın olarak gönderilirken yazar. Anlayacağınız üzere, Türkiye’de çocukların küçük yaşta evlendirilmesi meselesi yakın zamanın sorunsalı değildir. Ne yapsak kaçamadığımız, bugün de önümüzde duran, engel olmadığımız, utançtır kaçılmaz. Çocuktan gelin yapanların üzerimize çektiği karanlıktır, kurtulunmaz.

    5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda Yapılan Değişikliğe Kadar Geçen Süreç

    Geçtiğimiz beş sene içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi ile sağ ve kendini liberal sol olarak konumlandıranlar arasında kurulan oydaşmanın sona erdiği çok açık. Bu cepheler arasındaki makas açıklığının nedenlerinin başında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en azından söylemde milli görüş çizgisine dönmesi olarak açıklanabilir. AKP’nin ilk dönem batı yanlısı tavrından vazgeçip Milli Nizam ile başlayıp Saadet Partisi ile devam eden yeşil kuşak İslamcı ve milliyetçi bir çizgiye doğru kaydığı gözlemlenebilir.

    Liberaller/merkez sağ ile bağı kopan AKP hükümetinin, önceki ortaklığına ilişkin vereceği ödünlerden vazgeçtiği, önceden açık bir biçimde yürütemediği, radikal İslamcı hareketlerin uzantılarını medeni/sivil hayata döktüğü de bir başka dikkat çekici noktadır. Böylece AKP rotasını liberal, ılımlı İslamdan, körfeze yakın radikal İslamcı bir politikaya kırmıştır. Bu sebeple, AKP hükümetinin müftülere nikâh yetkisini veren yasalaştırmayı gerçekleştirmesi kolaylaşmıştır.

    Bu sürece elbette ki, son beş sene içerisinde gelinmemiştir. Eğitimdeki dönüşüm, düz liselerin yerini imam hatip liselerinin alması, öğretmen liselerinin kapatılması, sekiz yıllık kesintisiz eğitimden 4+4+4’e geçiş, yurtların vakıflara, cemaatlere teslim edilmesi, müfredattan evrimin kaldırılması, kürtaj süresinin kısıtlanmasına yönelik düzenleme girişimleri, hamile kadınların dışarıdaki görünüşlerine ilişkin çirkin beyanlar ve benzerleri uzun erimli siyasal dönüşüm, medeni haklara ilişkin laik kazanımların tek tek sonuna gelindiğini göstermektedir.

    Laiklikten geriye kalan gündelik hayatta karşılığını bulan her unsur değişik biçimlerde yok edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de medeni hayatta kadınların özgürlüğü ile laiklik başat gitmiştir. Bugün de sonra da laiklik yaşadığı sürece kadınlar özgür kalacaktır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öteki: Kadın

    Türkiye’de kadınlık durumu dünyaya gelmekle kazanılan salt bir cinsiyet değil, toplum tarafından bahşedilen, reva görülen; yargılardan, kurallardan ve tabulardan oluşan bir bütündür. Bu topraklarda doğmuş olup da “kızın var mı derdin var”, “saçı uzun aklı kısa”, “eksik etek”, “karı gibi kırıtma”, “elinin hamuruyla erkek işine karışma”, “kadının yeri evidir” ve daha birçok gerici ve eril zihniyet ürünü cümleler duymayanımız yoktur. Kadın hayatı boyunca attığı kahkahanın desibeline, giydiği eteğin kaç karış olduğuna, eve girip çıktığı saate, karşı cinsten olabildiğince uzak durmaya dikkat etmek durumundadır. Zekâ, kabiliyet, entelektüel birikim ve başarı ideal kadının vasıfları arasında görülmezken; mümkünse her konuda fikri olmayan, zekâsı yerine güzelliğiyle göz dolduran, mesleki kariyerini aile yaşamının gerisinde tutan ve mutlaka bir erkek aklına ihtiyaç duyan kadın Türkiye’de her zaman yeğdir. Kadını değersiz gören bu tutum 2017 yılında bile devam etmekte; kadın hâlâ iktisadi ve sosyal alanda erkeğin gölgesinde kalmakta, katledilen ve şiddet gören kadın sayısı azalacağı yerde artarak var olmaya devam etmektedir.

    TÜİK 2017 verilerine göre erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,2 puanlık artışla %72,1, kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %33,8 olarak gerçekleşmiştir. Erkek ve kadın istihdam oranı arasındaki bu devasa farkın nedenleri arasında kadın çalışana verilen düşük ücret, evlilik ve çocuk sahibi olmak gösterilebilir. Türkiye’de çalışan bir kadın işyerindeki mesaide tükettiği enerjiden fazlasını aile yaşamında sarf ettiği fiziksel ve manevi eforla harcamaktadır. Zaten çocuk yaşlardan itibaren hamarat ve eşinin sözünden çıkmayan bir eş ve çocuklarını yetiştirmek konusunda birinci derece sorumlu bir anne olmak yegâne kadınlık misyonu olarak her gün kendisine dikte edilen çoğu kadın, toplumun, eşinin ve çocuklarının beklediği bu rolleri ve mesleki  hedeflerini bir arada götürmeye çalışmaktadır. Birçoğu ise toplumun ve ailesinin ona biçtiği iyi bir eş ve anne olmaya dayalı toplumsal cinsiyetinin gerektirdiği ödevler uğruna ideallerinden vazgeçerek çalışma hayatından kendini soyutlamak zorunda bırakılmaktadır. Bakanının bile kadınlar iş aradığı için işsizlik oranı yüksek dediği bir ülkede; kadının çalışma koşullarının iyileştirilmemesi, kadın çalışana düşük ücret uygulamaları ve yönetici pozisyonlarda kadına yer verilmemesi gibi ayrımcı istihdam politikaları neticesinde kadın çalışma oranının bu vahim değerlerde seyretmesi pek de sürpriz sayılamaz.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.