Kategori: Sayı 14 Temmuz / Ağustos 2018

  • Mizah: Var Bir Hata!

    Son dönemlerde görüşmediğim eski bir müvekkilimin ısrarlı aramaları ile toplantımdan çıkmak zorunda kaldım. Ortalama her Türk insanı gibi, aramasına karşılık bulamadığında “belki duymamıştır” diye veya “işimiz var açsın telefonu abi” düşüncesi ile sürekli arayan müvekkilimin başının belaya girdiği, titreşimlerin kudretinden ve telefonumun bu titreşimler sonucu yere düşeyazmasından anlaşılmaktaydı.

    Müvekkilimin sorunu, şirketine ait banka hesabına bloke konulmasıydı ve sürekli iş yaptığı o bankadan kendisine yardımcı olamıyorlardı. Üç aşağı beş yukarı her müvekkilimde olduğu gibi, bu müvekkilimin de yanlış yönlendirmesi ile meselenin bir banka hatası olduğundan, yoksa şirketin ve yetkililerinin bugüne kadar illegal hiçbir işe bulaşmadığından yola çıkarak soluğu şehrin öbür ucundaki banka şubesinde aldım. Müvekkilden sağlam gaz almış olacağım ki, bankada yetkili birine benzeyen bir ağabeye “kafanıza göre iş yapıyorsunuz arkadaş!” tavrı ile çıkıştım ve ancak yetkilinin ikram ettiği çayla sakinleşebildim.

    Banka yetkilisi; şirketin banka hesabına yapılan bir ödemenin “şüpheli” olarak bildirildiğinden bahisle şu anda MASAK nezdinde araştırma yapıldığını, konunun banka ile ilgisinin bulunmadığını, ancak tam olarak hangi gerekçe ile banka hesabına el konulduğunun bilinemediğini söyledi. Bana bir de yazılı cevap hazırlayarak adresime göndereceklerini söylediler. Bu matbu cevapta 694 sayılı KHK’dan, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’dan, bu Kanunun yönetmeliğinden bahsedildiğini, metin içerisinde geçen “Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128’inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma” ibaresinin koyulaştırıldığını görmekle meselenin ciddiyetini fark ettim. Buna mukabil müvekkil “var bir hata” modunda ısrar etti.

    MASAK’la konuştuk, yetkililer bu konuda bir bilgilendirmede bulunamayacaklarını, ancak adresime yazılı bir yanıt gönderebileceklerini söylediler. Adresime matbu bir yazı gönderildi, bu yazıda da 5549 sayılı Kanundan bahsedildi, “Bilgi Edinme Kanunu uyarınca bilgi alma hakkınız var, ama Kanunun 19 ve 20. maddelerinde de istisnalar var, sizin durum buna giriyor” açıklaması ile mesele biraz daha esrarengiz bir hâl aldı. Evet, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklandığı iddia ediliyor da, hangi suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri, bilmiyoruz. Artık tek yol kaldı, o da adliyeleri gezip müvekkil hakkında soruşturma olup olmadığını öğrenmek. Müvekkil hâlâ “var bir hata” modunda.

    Şirketin adresinin bağlı bulunduğu adliyede vekâletnamem ile yaptığım dosya sorgusunda, müvekkilimin eski yıllara ait soruşturmaları dışında, 2018 yılında başladığı ve numarasının büyüklüğünden de yakın zamanda açıldığı anlaşılan bir soruşturma bilgisi ve bilgi sütununun sonunda da “MASAK – (tarih) – 2018/MTR (…)” gibi bir ibare gözüme çarptı. Sütundaki savcının ismini ve odasının bulunduğu yeri öğrendikten sonra adliyenin üst katlarına yol aldım.

    Blok koridorunun girişinde beni üç ciddi güvenlik görevlisi karşıladı. Savcı ile görüşmek istediğimi söyledim, “Kâtibine yönlendirelim ama o da izinliydi bu hafta, sizi onun yerine bakan başka bir kâtip arkadaşla konuşturalım” dedi.Konuşacak bir insan bulmam sevindirdi, ancak bu sevincim, güvenlik görevlisinin bana bir telefon ahizesi uzatması ile son buldu. Savcılık koridorunun başında, elimde ahize, dosyanın görevli olmayan kâtibinden dosya hakkında bilgi alacaktım (“Yüzyüzelik ilkesi mahkemede olur, savcılıkta olmaz” diye düşünmüş olacaklar). Ancak bana dosya ile ilgili verdikleri tek bilgi, bir soruşturmanın olduğuydu. “Evet, biliyorum soruşturma var da, neyle ilgili?”, “Avukat bey dosyada gizlilik kararı var”, “Elkoyma kararını göremezsiniz”, “Savcı kimseyle görüşmüyor zaten”, “Avukat bey suçu söyleyemem” salvolarına karşı ne dediysem kâr etmedi, “Dilekçe yazın o zaman avukat bey” cümlesi ile son sözünü söyledi kâtip arkadaş. “Dilekçe mutlaka yazacağım da, ne yazayım dilekçeye, dosyaneyle ilgili bilmiyorum ki”serzenişlerimin muhatabı telefonun “dıtdıt”ları oldu artık.

    Ben müvekkilimle durumun ehemmiyetinipaylaştım; kendisi bu kez meseleye ciddiyetle yaklaştı; ben de dilekçe yazmak üzere ofisime döndüm. Aslında bu dosya ile ilgili yazacağım şeyin başına “sevgili günlük” daha çok yakışırdı, ama müvekkilin hak arama hürriyetini savunmak durumunda olduğum için dilekçe yazımına koyuldum.

    … Cumhuriyet Başsavcılığı’na,

    Müvekkilim hakkında Sayın Başsavcılığınızda bir soruşturma yürütüldüğü ve şüphelinin banka hesabına elkonulduğu bilgisini almış bulunmaktayım. Dosyada gizlilik kararı bulunduğundan müvekkilin üzerine atılı isnadı bilmemekle birlikte, atılı suçun işlendiğine dair somut delil bulunmadığından elkoyma kararının kaldırılmasını ve müvekkilin bankadaki paralarına erişiminin sağlanmasını, bunun yanında müvekkilin,henüz bilmediğimiz suçu işlediğine yönelik yeterli şüphe de bulunmadığından hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini talep ederiz.

    Saygılarımızla”…

    En sondaki “saygılarımızla” ibaresi, lisede hocasından kanaat notu bekleyen vasat öğrenci çırpınışından başka bir şey değil.

    Dilekçeyi sunduk, aylar oldu müvekkil hesabını kullanamıyor. Niye kullanamıyor, bilmiyoruz. Var bir hata…

  • Hukuk ve Sanat: Adli Tatil’de Okuma Önerileri

    Yayın Kurulu’ndaki arkadaşlar sağolsunlar bu sayıda “Hukuk ve Sanat” editörü olarak tarafıma bolca yer verdiler. “Sanat ve hukuk” ve aslında daha genel olarak “sanat ve politika/toplum” arasındaki ilişkinin oldukça önemsendiği bir yayın kurulunda olmanın faydalarını fazlasıyla gördüğüm reddedilemez bir gerçek.

    Ancak 14. sayımızda artık bildiğiniz gibi, “Hukuk ve Sanat” sayfamızda ne Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sına ne Kafka’nın Dava’sına yer verdik… Evet bu metinlerin siz değerli okuyucularımız tarafından okunduğunu varsayıyorum. Keza bu metinler hakkında yabancı dildeki araştırmalar bir yana Türkçe’de dahi çok önemli incelemeler ve makaleler yazıldı .

    ***
    “Yaz tatilinde okunacaklar” listeleri ise, aslında okuma eyleminin ne kadar “az” önemsendiğini göstermektedir. Özellikle hukukçuların “okuma eylemini” hayatının “yemek veya uyumak” kadar doğal bir parçası haline getirmesi gerektiği açıktır.

    Ancak Türkiye’nin siyasal hareketliliği, kapitalizmin emek sömürüsünün özellikle genç ve stajyer avukatlar ile genç akademisyenler üzerindeki yoğunlaşan görünümü dikkate alındığında, yemek yemeğe veya uyumaya bile

    vakit bulunamadığı gibi kitap okumaya da ayrılan zaman kısalıyor.

    “Adli Tatil”de bu yoğunluk azalmamakla beraber, bu kez biraz da “espiri”li olsun diye okuma önerisi yapalım ve adına da “Adli Tatil’de okuma önerileri” koyalım dedik. Bu uzun giriş sonrasındaki naçizane önerilerim:

  • Hukuk ve Sanat: Haldun Taner’in “Eşeğin Gölgesi” Oyunu Üzerine Kısa Bir İnceleme

    Giriş

    Bugün, Türk tiyatro tarihine baktığımızda, 1960-1970 döneminin çok ayrı bir yeri ve en verimli dönemlerden biri olduğunu hiç gocunmadan kabul etmek gerekir. Döneme baktığımızda Haldun Taner, Turgut Özakman, Aziz Nesin, Adalet Ağaoğlu, Melih Cevdet Anday, Orhan Asena, Rıfat Ilgaz, Recep Bilginer, Vasıf Öngören, Aydın Engin, Erol Toy, Necati Cumali, Turan Oflazoğlu, Refik Erduran ve Sermet Çağan gibi isimlerin yazar ve (kimilerinin) yönetmen olarak aktif bir şekilde ürettiğini görüyoruz.

    Yine bu dönemde epik tiyatro, Türk tiyatrosunu belirgin bir düzeyde etkilemiş, yazarlar geleneksel Türk tiyatrosu ile epik tiyatro kuramını harmanladığı metinler kaleme almış ve bu şekilde sahnelemeler yapmıştır. Epik tiyatronun tam da 60-70 döneminde tiyatroyu (ve daha da geniş anlamıyla sanatı) etkilemesi rastlantısal bir durum değil. Piscator’un politik tiyatro anlayışından etkilenen Brecht’in ortaya koyduğu epik tiyatro anlayışı Almanya’da 1930’lu yıllarda görülmeye başlanmıştır. Aradan otuz yıl geçtikten sonra Türkiye’de yer bulması, 1960’lı yılların politik ortamının bu tarz eserlerin yazılıp sahnelenmesine uygun zemin oluşturmasıdır.

    Zira epik tiyatro, insanı toplumsal çelişkiler üzerinde düşünmeye iter. Türkiye siyasi tarihine baktığımızda, bu dönemin sınıflararası çatışmaların yoğun bir biçimde yaşandığı, siyasal iklimin farklı yönden estiği bir dönem olduğunu, dolayısıyla sınıf çelişkilerinin gündemde olduğunu söyleyebiliriz. 27 Mayıs sonrasında yeni bir sol kuşağın alana girmesi, Türkiye sol hareketinin en güçlü dönemlerinden birini geçirmekte olması, aydınların, gençlerin, kadınların, öğrencilerin, işçilerin sol bir siyasal mecraya aktıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal örgütlenme oranınında oldukça yüksek olduğu bu dönem sanatsal üretimi de etkilemiştir. Böyle bir tabloda, toplumsal sorunlara duyarlı tiyatroların çoğalması Brecht’in “Epik Tiyatro” anlayışından etkilenmeyi de beraberinde getirmiştir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Ekonominin Panoramik Görüntüsü

    Bir ülke ekonomisinin belirli bir zaman kesitindeki görüntüsü, zaman içinde oluşmuş etkileşimlerin kolektif sonucunu yansıtır. Şöyle ki, her ekonomi kendi tarihsel sürecinin olduğu kadar, bağlı olduğu dünya sistemi çerçevesindegeliştirilmiş iç politikaların ürünüdür. Hâl böyle olunca, zamansal kesit görüntüsünün yorumu oluşum sürecinin tarihsel diyalektik çözümlenmesi ile olanaklıdır. Türkiye ekonomi tarihine yöneldiğimizde, bazı ihtirazı kayıtlarla kısmen devletçilik dönemi hariç, hemen tüm dönemlerde ekonominin yürüyüş çizgisinin Batılı merkezlerin çıkarları doğrultusunda şekillendi(rildi)ğini görürüz. Bu süreç, Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarındaki anlamsız liberalizm politikasıyla başlayıp, Demokrat Parti döneminde ticaret emperyalizmi, ithal ikameci-planlama döneminde montaj emperyalizmi kulvarlarından geçerek, Özal döneminde finansal serbesti rejimine sıçrayıp, nihayet 2000 IMF-Derviş programı ile AKP dönemindeki neoliberal politikalara bağlanmıştır. O kadar ki, devlet aygıtının hemen her eylem ve uygulamalarına karşı bizzat halkın uyanık olması anlamsızca şiar edinilmiştir. Özelleştirmelere karşı dava yoluna gidilmesinden, HES projelerine yönelik protestolar, kentsel dönüşüm dayatmaları ve daha birçok uygulamalardayaşanan halk direnişleri, toplumsal yararla çelişen kapitalist siyaset yapısının ideolojisini ortaya koymaktadır.

    Maalesef, burjuva bilim ve öğretisinde sistem içinde devlet aygıtının şekillenmesi ve işleyişi perdelendiğinden politikaların amacı, işlevi ve kime hizmet ettiği anlaşılamamaktadır. İlginçtir ki, yaşanan gerçekler olağan algılanan ekonomik ve politik süreçlerle perdelenebildiği gibi, bazı durumlarda da ekonomide sahte parıltılar oluşturularak olumlu görüntü algılaması sağlanabilmektedir. Hâl böyle olunca, günümüz Türkiye’sinin içinden geçtiği dar boğaz irdelenirken, çevresel konumlu ekonomik model daima odağa koyulmalıdır.

    1999 yılını IMF gözetiminde geçirmiş olan Türkiye, 2000 yılında fiilen IMF uyum programına alınmıştır. Bugünkü tabloyu oluşturan IMF-destekli proje- program, ekonominin alt-yapısını irdelemeden, parasal, malî ve genel politika alanlarında olmak üzere üç koldan ekonomiyi yukarıdan şekillendirmeye çalışmıştır. Proje- program, ekonomiye dünya piyasalarına denetimli ve güvenilir piyasa oluşturma hedefi doğrultusunda birtakım kararlar dayatmıştır; enflasyonun denetlenmesi amacıyla devletin küçültülmesi ve özel kesimden hizmet alımı, ekonominin liberalizasyonu amacıyla özelleştirmeler, işsizliğin önlenebilmesi için emek piyasasının serbestleştirilmesi ve deregülasyonu, ekonominin kapitalist dünya ile entegrasyonunun sağlanması amacıyla da denetimsiz ve ön hazırlıksız dış dünyaya açılım dayatmaları programın ana hatlarını oluşturdu. Program, ekonomiyi üretimden uzaklaştırıp montaja yöneltirken, aynı anda da dış dünyaya kuruluş yeri ve piyasa olarak işlevlendirme modeline dayanıyordu. Özal döneminin ekonomiye armağanı olan 32 sayılı kararnameyle yabancı finans kurumlarının Türkiye’ye girmesi ile debütünleşen modelde, finansa bulanmış montaj ve tüketim ekonomisinin inşa aşaması tamamlanmış oluyordu. Programın kaçınılmaz sonucu olarak önlenemeyen iç ve dış açık karşısında Merkez Bankası musluklarının kısılması salt enflasyonu frenlemede etkili olmadı, aynı zamanda da faiz yükselişlerine yol açarak baskılı kur sistemiyle ekonominin kan kaybı pahasına sistemi işleyiş konumunda tutuyordu. Baskılı kurun bir yandan cari açığı yükselterek “kur riski” oluşturması, diğer yandan da enflasyonu frenlemesi, iş çevrelerini olduğu kadar giderek genişleyen borçlu kesimi de sahte istikrar adına siyasi kadroyu desteklemeye yöneltiyordu. Borç batağına sürüklenen ülkede yıllar içinde devamlı yükselen cari açık 2018 yılında risk sınırı olan % 6 oranına dayanmış bulunmaktadır. Böylece Türkiye, gelecek yıllarını ipotek altına alarak dış sermayeye piyasa işlevini sadakatle yerine getiren siyasal erkin hâkimiyeti altına girmiş oldu.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Adliyelerin Gerçek ama Komik Karikatürü: Avkat Bey

    Avukat olmayan birinin bilemeyeceği ayrıntıları içeren karikatürler çiziyorsunuz, dolayısıyla aksini düşünemiyoruz ama tanışmak için soralım. Avukat mısınız?

    Evet, 2013 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. Bir yıl sonra ruhsatımı aldım ve avukat olarak çalışmaya başladım. Halen çalışmaya devam ediyorum.

    Öyleyse avukatın yargı süjeleri arasındaki yerinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

    Avukatlık Kanunu’na baktığımızda avukatın yargı süjeleri arasındaki yerinin “yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı serbestçe temsil etmek” şeklinde belirlendiğini görüyoruz. Savunma makamını temsil eden avukatlık mesleğinin yargının adalet dağıtmasına yön vermesi nedeniyle kutsal bir nitelik taşıdığını düşünüyorum.

    Ne yazık ki savunma makamını temsil eden avukatlar, iddia ve karar makamı temsilcileri kadar saygı görmüyor. Bunu bir mahkeme ya da savcılık kalemine girdiğinizde bile anlayabiliyorsunuz.

    Bence avukatlar mesleklerini yaparken diğer yargı temsilcilerine göre daha çileli emekler veriyorlar. Sonuçta “Nooldu bizim dava?”, “Kaynımın tazminat davası 1 yılda bitti, bizimki niye 1 yıl 3 ay 8 gün sürdü?”gibi sorularla biz avukatlar muhatap oluyoruz.

    Daha çok işçi avukatların ve stajyer avukatların karşılaştığı problemleri konu edindiğinizi görüyoruz. Her iki konudaki genel görüşünüzü öğrenebilir miyiz?

    Stajyer avukat olmak bence kötü bir durum… Stajyer avukat, hukuk fakültesinde okuduğu günlerde hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi gibi dersler alıyor. Hukuk fakültesinden aldığı eğitim ile idealist bir şekilde mezun oluyor. Sonra staja başlıyor ve icra memuruna basit bir haciz işi yaptırabilmek için ecel terleri döküyor. Yani bütün adliyelerde bu böyledir demiyorum tabi; karikatürlerde de bu konulardan bahsettiğimde “Yoo, ne alakası var?” diyen meslektaşlar oluyor. İtiraz eden meslektaş için öyle bir durum söz konusu olmayabilir; ama ben kendi gözlemlerimi yansıtıyorum. Maalesef böyle durumlarla da çok karşılaşıyorum. Adli yargı ve idari yargı stajyerleri için aynı durum söz konusu değil; memurlar bir hâkim adayına stajyer avukata davrandıkları gibi davranmıyorlar. Stajyer avukatlara karşı böyle garip bir tutum var. Neticede hepimiz yargı içinde bir görev üstleniyoruz, bu görevler birbirine denk önem taşıyor. Bu nedenle bir adli yargı mensubuna/adayına nasıl davranılıyorsa avukata ve stajyer avukata da aynı şekilde davranılmalıdır diye düşünüyorum. Tabi tüm bu söylediklerimin kendi düşüncem olduğunu da belirteyim. Bütün mahkemeler, memurlar böyledir demiyorum. Çok nazik ve işini iyi yapmaya çalışan memurlarımız da var. Bununla birlikte stajyer avukatların şartları da iyi değil, hukuki düzenlemeler nedeniyle stajyer avukatlara sigorta bile yapılmıyor. Avukat yanında staj yaptıkları sürece alacakları ücret tamamen yanında staj yaptıkları avukatın insafına kalmış. Stajyer avukatın, bir avukatın yanında staj yapmasının amacı avukatlık mesleğini öğrenmektir; ama uygulamada ne yazık ki stajyer avukatları ucuz iş gücü olarak gören meslektaşlarımız var. Avukat, kendi yapmak istemeyeceği ne kadar angarya iş varsa stajyerine veriyor. Bu bir tarafa kendi özel işlerini bile stajyerine yaptıran avukatlar var. Staj yaptığım dönemde bir arkadaşım ofisin bulaşıklarını yıkamadığı için staj yaptığı yerden kovulmuştu mesela. Avukatlık stajı için sınav zorunluluğu gelsin falan deniyor, bence sınava gerek yok. Stajyer arkadaşlar; staj dönemleri boyunca gerçek bir azim, irade ve sabır sınavından geçiyor.

    İşçi avukat diye bir tabir yok aslında, işgören avukat deniyor. Avukat sayısının artması, ofis açmak için kendini hazır hissetmeyen avukat sayısının da artmasına neden oldu. Bu durumda olan avukatlar bir başka avukatın yanında çalışıyor, o avukatın işlerini takip ediyor. Emeğini ve bilgisini bir başka avukatın müvekkil çevresine sunuyor; ancak şartlar yine stajyer avukatlarda olduğu gibi genellikle kötü. İşveren avukat sıcak bir yaz gününde klimalı ofis ortamında dünya kupası maçlarına bakarken; asgari ücretin biraz üzerinde maaşla çalıştırdığı meslektaşı duruşmalarına giriyor, icra işlemlerini yapıyor, ofise dönüp dilekçeleri yazıyor, müvekkillerin kaprislerini çekiyor ve hacze gidip borçlulardan azar işitiyor. Bu durum hiç adil görünmüyor.

    İcra dairelerine bile cübbe ile girdiğinizi görüyoruz? Bunu işlemlerde kolaylık olsun diye mi yapıyorsunuz? İcra dairelerinin kasvetli havasında daha da bunaltıcı olmuyor mu?

    Avkatbey tiplemesini genellikle cübbeyle çiziyorum. Avukatlığa başlığımda hep şehir dışı duruşmalarına gidiyordum. “Avkatbey” tiplemesini duruşmalara gidip gelirken yolda buldum. Avkatbey’i at arabasıyla, uzay gemisiyle, cadı süpürgesiyle vs. çizip cama yapıştırıp video çekiyordum. Daha sonra “Duruşmaya giderken” diye başlık atıp sosyal medya hesabımda paylaşıyordum. Avukat olduğu belli olsun diye cübbeyle çiziyordum, öyle alıştım o yüzden. Cübbeyle bir bütün haline geldi tipleme. Kendim icra dairelerinde cübbe giymiyorum. Kan ter içinde kalıyoruz oralarda, bir de cübbe giymeye gerek yok. Zaten icra dairelerinde avukat olmanız size avantaj sağlamıyor. Pembe incili kaftan da giyseniz, icra müdürü yine aynı icra müdürü. Fazla dikkat çekmeden işimizi halledip çıkmaya çalışıyoruz.

    İcra dairelerinde LC W poşetlerini kullandığınızı görüyoruz. Ama o poşetlere pembe icra dosyalarının sığmayacağını düşünüyoruz 🙂 Hakikaten kullanışlı olduğunu düşünüyor musunuz?

    Avukatla bütünleşen bazı nesneler var. Evrak çantası da bunlardan biri. Benim karikatürlerimde LCW poşeti simgesel bir şey. Az maaşla çalıştırılan genç avukatları temsil ediyor. Ben kendim büyük sırt çantası kullanıyorum. Sekiz dosyaya kadar alıyor. LCW poşetleri icra dosyaları için kullanışlı olmayabilir. Karikatürlerde icra dosyalarına özel bir ölçü kullanıyorum.

    Devekuşu Kabare’nin “Aşk olsun” oyunundaki bir parodide hâkim rolünü oynayan Metin Akpınar’ın “bazı sebeplerle” mübaşirliğe öykündüğü bir repliği var. Siz de bazı karikatürlerde mübaşirleri “güçlü” olarak gösteriyorsunuz. Keşke mübaşir olsaydım diyor musunuz?

    Mübaşirlerin çok “cool” olduklarını düşünüyorum. Duruşma günleri hâkimler 40 dosyaya birden bakıyor, hepsini de mübaşir sıraya koyuyor. Her dosyada bir davacı bir de davalı vekili olsa 80 avukat yapar. Onlarca avukat dosyasını aldırmak için, mübaşirin etrafında pervane oluyor yani. Dosyasını bir an önce aldırmak isteyen avukatların mübaşire hüzünlü gözlerle bakması ve mübaşir kendilerine; “Sırayla alıyoruz avkat hanım/bey!” dediğinde avukatların adliyenin o soğuk koridorlarında, umutsuzca beklemeye çekilmeleri veya mübaşirin; “Sıra sizde avkat hanım/bey.” dediğinde avukatların yüzündeki o minnettar ifade… Adalet Tanrıçası bir gün adliyelerimizi gezmeye karar verse, mübaşirlerin muazzam bir etkiye sahip olduğunu düşünürdü eminim. Mübaşirleri severek takip ediyoruz, tabi ki bir hayranlığımız var; ama ben mübaşir olmak istemezdim. Duruşma günlerinde onca avukatla baş etmek zor.

  • Hukuk Büroları ve Hukuk Uygulamasının Geleceğine İlişkin Düşünceler

    Prof. Tim Wu, McGilI Üniversitesi’nde 28 Mart tarihinde yaptığı konuşmada büyük hukuk bürolarının çalışma şeklini eleştirerek birçok arkadaşının da içinde bulunduğu bu sistemde avukatların çok iyi paralar kazandığını ancak ölesiye çalıştıklarını belirtti.1Birçoğumuz bu tarz hukuk bürolarında çalışmanın bireysel özgürlük alanına girdiğini; istemeyenin istifa edebileceğini ve bu alanda bir nevi laissez- faire politikasının hüküm sürdüğünü ileri sürebiliriz. Gerçekten de burada bireysel mi yoksa kolektif bir alandan mı bahsediyoruz? Bu bağlamda Tim Wu’nun sorduğu en can alıcı soru ise “bu tarz hukuk büroları ne tarz bir sistem inşa ediyorlar?” idi. Sahi bu konu hakkında derinlemesine düşündük mü? Türkiye’de özellikle İstanbul’da gittikçe sayıları artan bu tür hukuk büroları nasıl bir sistem inşa ediyor; genç avukatlar ile stajyerlerin geleceği nereye doğru evriliyor?

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sporda Zorunlu Tahkime İlişkin Anayasal Gelişmeler

    Sporda zorunlu tahkime ilişkin kısa diyebileceğimiz bir sürede önemli anayasal gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeleri kısaca şöyle özetlenebiliriz;

    1. Anayasa Mahkemesi (AYM), ilk olarak 2009/107 karar sayılı kararıyla, 3239 sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün (GSGM) Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un Ek 9. maddesinin 7. ve 8. fıkralarında yer alan “kesin” sözcüğünü Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Bu karar sonucunda, GSGM bünyesinde bulunan tahkim kurulu (TK) kararlarının kesin olma özelliği sona ermiştir.

    2. Daha sonra 5894 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un 6. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla yapılan başvuru üzerine AYM, kanun koyucunun futbol sporu alanındaki uyuşmazlıkları çözmek üzere görevli ve yetkili mahkemeye başvurmadan önce TK’ya başvurma yükümlülüğü getirebileceğini ancak bu aşamadan sonra kararı benimsemeyen tarafa yargı yolunun açık tutulması gerektiğini vurgulamış vemaddenin 4. fıkrasında yer alan “Tahkim Kurulu kendisine yapılan başvuruları kesin ve nihai olarak karara bağlar ve bu kararlar aleyhine yargı yoluna başvurulamaz.” hükmünü “ve bu kararlar aleyhine yargı yoluna başvurulamaz.” bölümünü Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir.

    TFF’nin özerkliği daha üstün ve ayrıcalıklı olsa da tüm federasyonlar belirli bir özerklikten yararlanmalıdır. Spor federasyonlarının özerk bir yapıya sahip olmaları iki temel nedene dayanmaktadır. İlk neden, bu alandaki uluslararası kuruluşların ve bu kuruluşların aldıkları kararların bu durumu zorunlu kılmasıdır. İkinci neden ise sporun toplumsal yaşam içinde artan önemi nedeniyle klasik anlamda idari ve yargısal yöntemlerle etkin biçimde organize edilmesi ve denetlenmesinin artık mümkün olmamasıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bir Serap Olarak Uluslararası Hukuk

    1990’lar dünyada sosyalist blokun çözüldüğü ve emperyalizmin zaferini ilan ettiği bir atmosferde başlamıştı. Kısa sürede, adına küreselleşme denilerek, tüm dünyanın birleşeceği, herkesin zenginleşeceği, özgürlüklerin yarışacağı bir masal yayıldı. Bir yandan, sosyalist blokun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere uluslararası alanda pek çok kurumun ortaya çıktığı bir dönem açılırken, diğer yandan 2. Dünya Savaşı’nın ardından dünya tarihinin gördüğü en kanlı çatışmalar yaşandı.

    Kimileri için bir “dünya devleti”ne gidilen, sınırların kalktığı ve her gün “hukukun üstünlüğü”nün vurgulandığı bu masal hayatın gerçekleriyle karşılaştığında ise geriye sadece sermayenin serbestçe dilediği ülkeye istediği gibi girip çıktığı, hukuk açısından artan uluslararası ticaret dışında herhangi bir esaslı gelişimin görülmediği ve tüm bunların dayatılması için savaşların arkasının kesilmediği bir tablo geriye kaldı.

    Özellikle burjuva ideologları hukuku “evrensel” bir ideal olarak tariflemeye çalışsa da, bugün bir kez daha uluslararası hukukun sermayenin ve onun devletlerinin güç mücadelesi içerisinde bir düzen olmadan dengelerle belirlendiği bir dönemden geçiyoruz. Uluslararası anlaşmaların içeriği karmaşıklaşıp büyük ölçüde gizli kalırken bir yandan da geçmişte olduğundan daha yaygın ve alanları genişlemiş uluslararası kuruluşlar sayesinde daha etkili bir direnç oluşturulabilen ulusal siyaset alanının da dışına çıkıyor. Tüm bunlar, uluslararası hukuku bir serap haline getiriyor.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Suriye İç Savaşına İlişkin Bazı Hukuksal Notlar

    İnsanlık tarihi savaşlarla doludur, bir başka ifade ile savaşların kökeni insanlık tarihi kadar eskidir. Herhalde buna doğada var olan “çatışma” ve “güçlü olanın hayatta kalması” olgusu ile dürtüsünün etki ettiğini göz ardı etmemek gerek. Güçlü olanın zayıfı ezmesi bu önermenin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Aslında bu önermeyi bir başka açıdan değerlendirmekte fayda var: Güçlüden ziyade, “uyum sağlama kabiliyeti” yüksek olanın hayatını sürdürme şansı çok daha fazladır doğada. Ayrıca, doğada gördüğümüz çekişme, çatışma, saldırganlık ve mülki alanların korunması dürtülerinin insan/toplum yaşamında benzer bir etki ve tepki yarattığı söylenebilir. Bu nedenle; insanlar ve toplumlar, buna devletleri de eklemek gerek, arasındaki ilişkilerde, çekişmelerde ve çatışmalarda doğanın temel kurallarının basit izlerini görmek çok mümkündür. Savaşlar, “çatışma” ve “güçlü/ uyum kabiliyeti fazla olanın hayatta kaldığı” süreçlerin bir mekanizması olarak ortaya çıkmıştır.

    Savaşın hukukun konusu olup olamayacağı son iki yüzyıldır tartışılan konulardan biri olmakla birlikte, haklı savaş, “just war”, kavramının çok daha eski tarihlere, Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzandığını söylemek gerek. Şüphesiz ki hukukun, burada kastedilen uluslararası hukuktur, savaşı uluslararası hukukun bir olgusu olarak kabul etmesi ve savaşın yürütülmesi ve sonuçlarını hukuksal perspektifte düzenlemesi, tarihsel gelişimin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.   Burada iki ayrı kavrama da dikkat çekmek gerek: Savaş öncesi hukuk, “jus ad bellum” ile savaş durumunda hukuk, “jus in bello”. İlk kavramda devletlerin silahlı kuvvete başvurmalarının hukukiliği önem kazanmaktadır. Bu noktada bilinmelidir ki BM Statüsünde “kuvvete başvurma” hali, ayrıca ve açıkça düzenlenmiştir ve uluslararası bir düzenleme olmakla BM’ye üye ülkeler tarafından dikkate alınmak durumundadır. İkinci kavramda, savaş durumunda hukukta ise savaş esnasında uygulanacak kurallar yer almaktadır. İlk kavram olan savaş öncesi hukuktan farklı olarak burada, savaş sırasında kullanılması yasak “silah türleri” -örneğin biyolojik veya kimyasal silahlar- ve “savaş tekniklerine” ilişkin kurallar yer almaktadır. Ayrıca yine ikinci kavram başlığı altında uluslararası düzeyde yaygınlaşan Uluslararası İnsancıl Hukuk düzenlemeleri yer almaktadır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.