Kategori: Sayı 16 / Kasım – Aralık 2018

  • Mizah: Bir Baro Seçiminden Notlar

    İki yılda bir ekim aylarında yapılan İstanbul Barosu Başkanlık Seçimi bu yıl 21 Ekim’de ve yine Haliç Kongre Merkezi’ndeydi. “Sizin için baro seçimleri ne ifade ediyor” diye İstanbul’da yaşayan meslektaşlarıma soru yöneltsem; bir kısmı “hiçbir şey”, bir kısmı “vapur yolculuğu”, bir kısmı “imza atmamız gerekiyormuş”, bir kısmı “seçim sonrası uykuluk keyfi (ve buna bağlı olarak instagram hesabına story)” ve bir kısmı da “bedava takvim, bloknot, kanun” cevaplarını verir herhalde.

    Mesleğinde az çok tecrübe kaydetmiş bendeniz için bu sorunun cevabının “hiçbir şey” olması mümkün değil; hem meslektaşlarımı göreceğim, hem günümüz ortalama avukat profillerinin gidişatını tecrübe edeceğim, hem de başkan adayları ile bir kısım yönetim kurulu adaylarının konuşmalarını dinleyip notlar alacağım.

    Kadıköy’den kalkan vapurla Sütlüce’ye intikal ettim. Bunda payı olan ve yıllardır kara ve deniz yolu ile seçimlere servis kaldıran İstanbul Barosu mevcut yönetimine ne kadar teşekkür etsek az. Hafta içi çalışan adliyeler arası servislerden ücret alan baronun, seçimler için, çay ve simit keyfi ile “demokrasi şölenine” ortak olmaya giden bizlerden ücret almaması pek şık (çay-simit keyfi paralı tabii). Her ne kadar vapurlar saat başı olduğu için azımsanmayacak kadar meslektaşımız ayakta gitse de; sağ salim, arada nefes alarak ve nefes alabildiğimizde gazete okuyarak (gazetenin sol tarafını ben okuyordum, sağ tarafını ilk kez gördüğüm yaşça benden büyük bir hanımefendi okuyordu, sonra okuduklarımızı birbirimize özetledik) Sütlüce’ye vardık. Saat 15.45 vapurundan sonra 17.30 vapuru olduğundan, yani iki sefer arası 1 saat 45 dakika olduğundan, Pazar günü bir arkadaşımla son anda yetiştiğimiz 17.30 vapurunda gazete okuyamadık, havasızlıktan bedava bloknotları yelpaze olarak kullandık. Baro seçimlerine katılım oranı %63,4’müş bu arada. Her ay yüzlerce avukatın aramıza katıldığı baromuzda mevcut yönetim, “genel kurula herkes gelmez canım” diye düşünmüş olacak ki, sefer sıklığını aynı bırakmış; öngörülü baroya mensup olmak güzel şey. Genel kurul salonu çevresindeki insan selinden sıyrılıp bir kısmına dosyalardan, bir kısmına okuldan aşina olduğum arkadaşlarımla hasret giderme, kitap ve dergi stantlarına uğrama (Hukuk Defterleri’nin kitap ayraçları da pek güzeldi bu arada), kendilerine verilen makul ücretli dergi ve kanunları “haa bunlar paralı mı” deyip standa nazikçe iade eden meslektaşlara şahit olma derken karnım acıktı. Yemek için gezinirken gözlerim, bir seçim önce bedava powerbank dağıtan ve gençlerini “hak yol İslam yazacağız” diye bağırtan sarı atkılı platformu aradı, bulamadı. Bahçenin hafif soğuğunda Haliç Kongre Merkezi’nin biz avukatlara 25 liradan verdiği köfte ekmeği bitirmek üzereydim ki, genel kurul salonundan gelen oldukça sert bir bağırış sesiyle irkildim. Yine kavga çıkmıştı herhalde. Belki benim arkadaşlarımdan da kavgaya karışanlar vardır diye düşünüp onları koruma içgüdüsüyle salona intikal ettim, meğerse Durakoğlu konuşuyor, o sırada da“biz avukatız” diyormuş (diğer adayların mali müşavir olduklarını bilmiyordum).

    İkinci irkilmemi de, bana para cezası gelmesin diye yoklama imzamı atarken eski başkan Ümit Kocasakal’ın sesiyle yaşadım. Salona gittiğimde, “Önce İlke’nin adayı bellidir” minvalinde sözler söylüyor, Hasan Kılıç’a gönderme yapıyordu.Sonra salonda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sesleri yükseldi.

    Konuşmacı sesinin daha da yükseldiği anda neyse ki salondaydım da, irkilmedim. Bu kez Hasan Kılıç konuşuyordu (kendisinin konuşmasından sonra her ihtimale karşı bir kulak burun boğazcıya göründüm, “kulakların birkaç gün çınlar” dedi).

    Kılıç’ın konuşmasından sonra bağırışlar bir süre durdu, en azından tahammül edilebilecek bir seviyeye geldi. Bir yönetim kurulu adayının “cacıklı”, “çaktıklı”, “senli benli” açıklamaları tansiyonu yükseltti, adayın “bakın biz samimiyiz, bize oy verin” demek istediğini düşündüm. Adaylar beni ilgilendirmez sonuçta, benim rengim belli. Ancak sonucun da belli olduğunu esasında Pazar sabahı bindiğim ilk vapurla anlamış oldum.

    Yaşça bizden büyük meslektaşlarımızın Durakoğlu’nu yine başkan yapacağını düşündüm ki, sandıkta görevli arkadaşlardan da aldığım izlenim, ilk sandıklardan Durakoğlu’na, son sandıklardan da Kılıç’a daha fazla oy çıktığı yönündeydi. Vapurlarda kulak misafiri olduğum konuşmalar da bunu teyit ediyordu. İlk sandıklarda oy kullanabilecek yaşta bir beyefendinin “bunlar (diğerleri) bölücü efendim, cumhuriyet elden gidiyor, bunlar neyin derdinde” demesiyle Durakoğlu’na oy vereceğini anlamıştım. Durakoğlu dışında çok kaliteli adayların da çıktığı, birçoğunun düşüncesini de beğendiği ve not ettiği, ancak Durakoğlu’nun şu an cumhuriyeti savunduğu, oyların bölünmemesi gerektiği, zaten bir baronun kaldığı, baronun cumhuriyetin son kalesi olduğu, hem ülkede hukuk mu kaldığı, baronun avukatlara daha ne yapacağı söyleniyordu diğer büyüklerimiz tarafından. Son sandıklarda oy kullanabilecek, ruhsatını yeni almış genç bir kızın da “başımıza bir şey gelse kendisine whatsapp’tan yazıyoruz” diyerek Kılıç’ı kastettiğini, ona oy vereceğini anlamıştım. Ancak sabah vapurlarında çoğunluk, Durakoğlu destekçisiydi.

    Seçim sonuçlandı, kazanan Durakoğlu oldu. Cumhuriyet iki sene daha yıkılmaz herhalde, baromuza vecumhuriyetimize hayırlı uğurlu olsun.

  • Öğrenci Gözünden: Eskişehir’deki Hukuk Öğrencileriyle İlerici Hukukçular Topluluğu Üzerine Söyleşi (1.10.2018)

    Hukuk ve ülkemizdeki değişime sessiz kalmak istemeyen, hukuk eğitimindeki sorunları görmezden gelmeyip bu konuda çözümler üretmek isteyen hukuk öğrencileri Eskişehir’de biraraya gelerek tüm bunları tartışmak ve sorunlara çözümler üretmek için Eskişehir İletici Hukukçular Topluluğunu kurmak için yola çıkıyorlar. Hukuk öğrencilerinin bu çabalarını her zaman önemli bulan ve onlara sayfalarımızda yer vermeye çalışan bir dergi olarak biz de arkadaşlarımızla keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. İyi okumalar dileriz.

     

    Öncelikle neden böyle bir topluluk kurmayı düşündünüz?

    Biz ülkemizde ve üniversitelerde var olan sorunlara karşı bir şeyler yapma zorunluluğunun olduğunu düşünüyoruz. Ülkemizde hukukun tasfiye edildiğini her geçen gün hissediyoruz. Sadece hukukta değil, birçok meselede çeşitli kırılmalar yaşanıyor. Her geçen gün farklı başlıklar altında emekçi halkın karşısına yeni sorunlar çıkartılıyor. Bunlardan bu ülkenin gençleri olarak bizler de etkileniyoruz ve bunu değiştirmek istiyoruz. Özellikle hukuk fakültelerinde eksik bırakılan unsurların, hukuka dair sorunlara temel olduğunu düşünüyoruz. Aynı diyalektik, ekonomik ya da siyasal sorunlarda da etki doğuruyor ve bu sorunlar hukuku ve üniversiteleri etkisi altına alabiliyor. Bu yüzden sloganımız ve ilkelerimiz Bilgi Üniversitesi’nde olan İlerici Hukukçular Kulübü ile aynı: “Yeni Bir Ülke, Yeni Bir Üniversite, Yeni Bir Hukuk”.

    Üniversitelerdeki sorunların, hukuktaki sorunların ve ülke sorunlarının birbirinden bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu yüzden her üçünü de mücadelemizin konusu yapıyoruz.

    Fakültedeki boşluklardan bahsettiniz. Bu boşluklar nelerdir ve bunları nasıl doldurmayı amaçlıyorsunuz?

    Öncelikle Türkiye’nin bütün fakültelerinde olduğu gibi, hukuk fakültelerinde de eleştirel bakış açısı kazandırılmıyor. Ülkede o kadar önemli hukuki gelişmeler yaşanırken, öğrenciler bu duruma reaksiyon göstermiyor. Eleştirel bakış açısının kazandırılmaması, kanunların amaçsallığının anlaşılmasının önüne geçiyor ve hukuk eğitimini ezberden ibaret hale getiriyor.

    Değinmek istediğimiz başka bir sorun da yaratılan korku atmosferinin öğrencilerin bir araya gelmesini engellemesidir. Bunun pek tabii sonucu olarak da gelişmelere karşı örgütlü bir biçimde karşılık verilemiyor.

    Hukuk fakülteleri yalnızca kariyer kapısı olarak görülüyor. Bu yalnız akademiden kaynaklı bir olgu değil, siyasi iktidarın eğiliminin örgütlenmesinin bir sonucudur.

    Bizim temel hedefimiz akademinin yeniden eleştiren, sorgulayan, üreten öğrencilerle dolması ve örgütlenmenin önündeki engellerin kırılmasıdır. Fakültede aydınlanmacılığın tekrar hâkim ilke haline gelmesidir. Bu yüzden kamuculuk, laiklik, eşitlik ve özgürlük ilkeleri etrafında bu topluluğu örgütleyeceğiz.

    Öğrencilerin örgütlülüğe olan mesafesini nasıl kırmayı hedefliyorsunuz?

    Aslında şu an bahsettiğiniz sorun gündemimizdeki bir sorun. Bu dönemde üniversitelerdeki ilerici unsurların tasfiye edilmiş olması, üniversite gençliğinin gerici bir ideolojiye sahip olması yönünde yapılanlar, gençlerin konuşmak, düşünmek, eleştirmek gibi ilerici kavramlardan uzak tutulmak -belki de daha ileri seviyede “bihaber” olmalarının- istenmesindendir. Öğrencilerin örgüt, topluluk vs. gibi kavramlardan korkmasının sebebi, iktidarın kendi ideolojisinin karşısında bir güç bulmak istemeyişidir. Bu yüzden iktidar her alanda baskı araçları kullanmaktadır.

    Topluluk kavramının temelinde güç yatmaktadır. Eğer siz bir şeylerin değişmesini istiyorsanız ve bir şeylere müdahalede bulunmak istiyorsanız belli bir gücünüzün bulunması gerekiyor. Bu gücü birey kavramında değil de topluluk kavramında görürsünüz. Bir bireyin yapabilecekleri, kendine katacakları, belli bir seviyeye kadardır. Toplu olmak, bir topluluk içinde olmak, özellikle yazan, çizen, düşünen, eleştiren bir topluluk içinde olmak, birey özelinde büyük bir atılımdır. İleride hukukçu vasfını üstlenecek bir birey için daha da önemli bir anlamı vardır.

    İktidarın baskısı ancak bu şekilde bir örgütlenme ile kırılabilir. Biz öğrencilere her alanda bunu anlatarak örgütlenmeyi hedefliyoruz.

    Önümüzdeki dönem ne gibi faaliyetler planlıyorsunuz?

    İlk etkinliğimiz olarak Hukuk Defterleri dergisinin katkısıyla 24 Kasım Cumartesi günü saat 16.00’da Ghetto Kitap & Cafe’de avukatlık mesleği ve bu mesleğin dönüşümünü konuştuğumuz bir etkinlik düzenliyoruz. Bu tür etkinliklerimiz daha da olacak. Bunun dışında Hukuk Defterleri’nden kaynak niteliğinde de faydalanmayı düşünüyoruz. Topluluğumuzun üyeleriyle bir araya gelerek güncel hukuki meseleleri, hukuku siyasetle, sosyolojiyle, felsefeyle, psikolojiyle, bilimle harmanlayarak tartışacağız. Gelecekte dışa dönük etkinlikler düzenlemek, fakültemizdeki eğitim hayatını olumsuz etkileyen sorunlara çözüm getirmek gibi hedeflerimiz de var. Dedik ya boşlukları dolduracağız, yapılmayanı yapacağız. Düşünceden, aydınlanmadan yana ne varsa birlikte kuracağız.

    Hukuk Defterleri dergisi olarak sizlere başarılar diliyoruz. Yolunuz açık olsun…

  • Hukuk ve Sanat: İki Aslan Asker Şvayk: Necla Fertan Ertel ve Gülçin Çaylıgil

    Bilgesu Erenus başlıktaki bu sözleri, Jaroslav Hašek’in taşlama türündeki Aslan Asker Şvayk adlı mizah romanına atıfla; Necla Fertan ve Gülçin Çaylıgil’in bir duruşmada birlikte savunma yaparken çekilmiş fotoğraflarının altına yazar. İnceleyeceğimiz iki kitapta aynı dönemin, aynı ya da benzer davalarına girmiş iki mücadeleci kadın avukatın hayatlarını okuruz.

    Necla Fertan Ertel’in Erol Köktürk tarafından 1999 yılında yapılan söyleşilerinden oluşan “Minnacık Bir Dev Avukat Necla Fertan Ertel: Kendi Ağzından Yaşam Öyküsü” kitabı adından da anlaşıldığı gibi nehir söyleşi türündedir. Bilgesu Erenus’un kaleme aldığı “Böyle Bir Dünya: Gülçin Çaylıgil Davası” ise yine Gülçin Çaylıgil ile yapılan söyleşiler yardımıyla hazırlanmıştır, ancak biyografi türündedir. Yazarın, Gülçin Çaylıgil’in kendini anlatışına bir etkisi, anlatılana eklenmiş kendi yazarlık kurgusu vardır.

    Bilgesu Erenus, yazdığı kitabın türünü, bir yerde “biyografi” (Sf:186) bir yerde de “anı-roman” (Sf:214) olarak tanımlıyor. Bu tanımlama, Erenus’un kitabın kurgusuna yukarıda da değinildiği gibi kendini de katması ve kitabı okuyucunun hangi gerçeklik inancıyla okuyacağı anlamında önemli. Zira otobiyografi ve biyografi türü tarih ile edebiyat arasında, tarihe daha yakınken; okuyucu için daha kolay okunabilir olsa da anı-roman türünde edebiyata daha yaklaşıldığı görülür. Erenus, kurgusunu Gülçin Çaylıgil’in anlattıkları üzerinden bir dava dosyası yaratarak roman türünde yapmıştır. 12 Eylül döneminde avukatlık yapmış Çaylıgil’in “12 Eylül’ün yargısı tarafından yargılandığı”na ilişkin bu kurgunun hayli yaratıcı ve başarılı bir anı-roman-biyografi örneği olduğunu söylemek gerekir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Prof. Dr. Rona Serozan anısına, sevgi ve saygıyla…

    Kasım ayı, biz hukukçular açısından büyük bir kayıpla geldi. İstanbul Üniversitesi’nin efsanevi medeni hukuk hocası Rona Serozan, 6 Kasım 2018 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Hocamızı 8 Kasım günü, İstanbul Üniversitesi’nde meslektaşları, uygulamacılar ve öğrencilerinden oluşan büyük bir kalabalığın katıldığı bir merasimle uğurladık.

    Rona Serozan, kendisini ders kitaplarından ve medeni hukukun çeşitli alanlarında yazdığı monografilerden tanıyanlar için; sözünü ve fikrini açıkça söyleyen, özellikle ders kitaplarındaki dil kullanımı ile sağlam bir sistematik insanı idi. Onu aynı zamanda medeni hukukun çeşitli alanlarında yazdığı polemik yazılarından[foot]İsmet Sungurbey’le yaptıkları uzun polemiğin bir parçası için bkz. Sungurbey’in “… Notlar”ı Üstüne, MHAD, 1972, S. 9, s. 245-274[/foot] da tanırdık ve karşı görüşlerinde son derece ısrarcı ve hatta “sert” olduğunu dabilirdik. Bu sertliğin altında yatan, medeni hukuk perspektifinde daha zayıf olanın, söz gelimi çocuğun yahut topraksız köylünün korunması zemininde belirlenmiş sabit bir konum ve tutum idi. Bu tutum ise elbette medeni hukukun temellerini hiçbir zaman özel mülkiyet ve sınıflı toplumlarla bağlantılandırmaksızın anlatmayan Hoca’nın Marksist dünya görüşünün gereği idi.

    Evet, Rona Hoca Marksistti ve bu onun için bir kimlik meselesi değil; öncelikle dünyayı, daha sonra ise dokunduğu kişileri dönüştürmenin bir yöntemi idi. 70’li yılların başında medeni hukuk çalışmaları dışında, öğrenci derneklerinin siyasetle iştigaline, sıkıyönetime, yasacılığa ilişkin yazılar yazıyordu. Bu dönemden kalan ve “Hukukun Sefaleti” adını taşıyan makalesinde “Yasa egemenliği masalı, burjuvazinin bir başka açıdan da çıkarlarına hizmet edegelmiştir. Kapitalizm, feodalitedeki ‘kişisel’ egemenlik ve sömürüyü ‘sınıfsal’ bir kisveye bürüdükten sonra, bu sınıfsal egemenlik ve sömürüsünü objektif- soyut yasa egemenliği siperinde saklama olanağı da bulmuştur. Kulun kula egemenliği, yasanın kula egemenliği gibi görünmektedir artık.”[foot]Hukukun Sefaleti, MHAD, 1971, S: 8, s. 66[/foot] ifadelerinde apaçık kendini gösteren konum alışı, meslek hayatı boyunca sürdürdü.

    Pek çok meslektaşının aksine hukuka disiplinler arası, bütünsel bir bakış geliştirmiş olan Rona Serozan, 1402 sayılı yasa pek çok meslektaşı gibi kendisini de vurduğunda, altı yıl boyunca öğrencilerinden uzak kalmıştı. Bu süreçte onu Türkçe ve Almanca yaptığı yayınlarda Türkiye’deki askeri rejimi ve yeni anayasa çalışmalarını şiddetle eleştirirken gördü hukuk dünyası. Serozan’ın bahsettiğimiz sert duruşu, hukukun gadre uğrattığı süjeleri savunurken ise bambaşka bir hâl alır, nerede ihtiyaç içinde bir hak alanı tespit ettiyse kalemini doğrudan oraya yönelterek korumacı öneriler getirirdi. Çocukların yanı sıra işçiler de grev hakkı ve Almanya’da yaşadıkları sorunlar bağlamında, onun için korunma gereksinimini en çok duyan toplum kesimleriydi.

    Rona Hoca’yı tanıma şansına sahip olmuş olanların içinde belki de onun içindeki bu yumuşaklığı en iyi sezmiş olanlar öğrencileridir. Rona Serozan, ders kitabı yazma üslubunu ders anlatırken de muhafaza eder, her soruya ayrı ayrı ve ciddiyetle cevap verirdi. Öğrenci gruplarının top lantı taleplerini kırmaz, onları odasında ağırlar ve zarif üslubuyla uzun değerlendirmeler yaparak belki de üniversitenin asıl vazifesini tek başına üstlenirdi. İlerleyen yaşı ve hastalığı, onu davranış tarzından asla alıkoymadı.

    1970’li yıllarda, “Devlet ve Hukuk Üzerine” başlığı ile derlediği ve Marksist hukuk çalışmaları açısından önemli bir yere sahip olan kitabı, Rona Serozan’ın bize bıraktığı mirasın çok önemli bir parçasıdır. Kitap için Marx ve Engels’in eserlerinden seçtiği metinleri bizzat çeviren Hoca, bu derlemeye özel bir önem verir ve yeniden basımı ile bizzat ilgilenirdi. Rona Hoca, benzer bir derlemeyi yaşamının son yıllarında bize, bugünü anlayabilmemiz için faydası olur umuduyla yadigâr bırakmıştır: Faşizm ve Kapitalizm (A. Thalheimer, A. Rosenberg, O. Bauer ve A. Tasca , Ayrıntı Yayınları, 2018).

    Hukuk Defterleri ailesi olarak Rona Serozan’ın bize bıraktığı analitiği, duruşu ve konumu belli, ülkesinin meselesini dert edinen, toplumcu ve ezilenlerden yana siyasi çizgiyi sahipleniyor; Hocamızın anısı ve ışığı önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

  • Yeni Ekonomi Programı’nda Adalet Yahut Neoliberalizm Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

    Her ne kadar hükümet çevreleri halen ısrarla aksini iddia etmekte olsa da, birbiri ardına konkordato ilan eden veya iflas eden şirketlerin, kitlesel işten çıkarmaların, yeniden iki haneli rakamlara ulaşan enflasyonun apaçık ortaya koyduğu gerçeklik, Türkiye’nin yine bir iktisadi kriz içerisinde bulunduğudur. Bu durumu dış güçlerin ülkemiz üzerindeki karanlık oyunlarına, faiz lobisinin manipülasyonlarına ve bilumum umacının sihirbazlıklarına bağlayıp halkı uyutanların masallarına değil; bilimin sesine kulak verildiğinde, aslında iktisadi krizin öyle bir gece ansızın değil yıllar öncesinden, hem de davul zurna çalarak geldiği ve kapitalist ekonominin işleyiş yasaları dikkate alındığında esasen bunda şaşırılacak bir şey de bulunmadığı açıkça görülecektir.

    Gelişimi kâr hırsına ve özel sermaye birikim dürtüsüne dayalı olan kapitalizm, tam da bu birikimin işleyiş dinamiği gereği sürekli kriz üreten bir yapı arz eder. Kapitalizmin içkin kuvvetlerinin yarattığı birbirini izleyen durgunluk, bunalım ve toparlanma evrelerinden oluşan ekonomik çevrimlerin, zannedildiği veya kapitalizm savunucuları tarafından öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi “rastlantısal” değil, belirgin bir “sistemsel” mizacı vardır. Kapitalizm, konjonktürel kısa dalgalanmalarla paralel biçimde, onlarca yıl süren büyüme/canlılık dönemlerini uzun hareketsizlik/duraklama dönemlerinin takip ettiği uzun dönemli çevrimler ya da “Uzun Dalgalar” halinde bir sistemsel kalıba sahiptir.

    Kapitalizmde yaşanan krizlerin gerçek nedeni, uzun dönemde ve dünya pazarı ölçeğinde bakıldığında, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi sonucunda kâr oranlarının düşme eğilimidir. Ancak bu genel eğilimden büsbütün ari olmamakla birlikte tekil ulusal ekonomilerde, dış ticaretteki bozulma veya sermaye kaçışının cari açığı büyütmesi gibi farklı somut gelişmelerin neticesinde ortaya çıkan konjonktürel krizler de yaşanabilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Krizin Yasallığı, Yasallığın Krizi

    Meşruiyet ve yasallık tartışması hukukun eski tartışmalarından bir tanesi. Pozitif hukukun konusu olarak meşruiyet ve yasallığın sistematik, mantıki ve felsefi olarak incelenmesi doğal karşılanmakla birlikte, bu iki kavramın gerilimiyle oluşturulacak bir tartışmanın artık tüketildiğini ifade etmek gerekiyor.

    Kıta Avrupası’nı şekillendiren “muhafazakâr” ve “liberal” düşünce okullarının, toplumsal ilişkileri ele alma biçiminde anahtar rol oynayan bu iki kavramın birbirine benzer iki akıl yürütmeyi içermesi şaşkınlıkla karşılanmamalı. Zira her iki düşünce okulu da aklın kendisini hedef alarak, kuşatıcı nesnelliği öznellikle, tarihsel olanı ebedi-ezeli anlayışı ile yıkmaya çalıştı.

    Oysa sadece hukuki olanın değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de açıklanmasında belirli bir meşruiyet arayışına tekabül eden bir yasallık tanımlaması vardır. Ne meşruiyet olgusu yalnızca ahlaki temelli, öznel bir olgudur; ne de yasallık olgusu saltık bilgiye kavuşma çabasıdır. Verili durumun açıklanması için belirli bir yasallığa ihtiyaç vardır. Görünen ile öz arasındaki farkı anlamamıza yarayan bilim tam da bu ihtiyacın etrafında kök salmıştır. Dolayısıyla bize sadece mülkiyet ilişkilerinin toplumsal bir ifadesi olarak hukukun yasallıklarını keşfetmek yetmez. İhtiyaç duyduğumuz şey, tüm toplumsal ilişkileri açıklayacak metodun yasallıklarıdır.

    İçinde bulunduğumuz toplumsal ilişkilerin hangi yasallıklarının olduğu uzun bir tartışma. Ancak bu yasallıkların, özellikle ekonomik ve sosyal bunalım anlarında, kristalize olan, öz ile biçimi birbirine yakınlaştıran, dolayımsız bir yönelimleri bulunuyor. O nedenle, örneğin Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik krizin yasallıklarını anlayabilmek, aynı zamanda mevcut üretim tarzının yapısını kavrayabilmekten geçmektedir. Bu yazıdakriz bağlamında, mevcut üretim tarzı olan emperyalist- kapitalist sistemin bazı yasallıklarına değineceğiz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Borca Politik Bakmak ve Kriz

    Çok değil birkaç gün önce (4 Kasım), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Yıldız Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşen Türkiye Gençlik Zirvesi’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    Burslu öğrenci sayısı bu yıl 150 bine ulaştı. Gençlerimizde şöyle bir anlayış var. Gerçeği söylemem lazım. İlla burs… Niye burs? Bursun geri ödemesi yok. Be evladım, kredi aldığın zaman faizsiz, iş bulmadan da değil. İş bulduktan sonra çok basit taksitlerle ödüyorsun. Bu seni bedavacılığa da alıştırmıyor. Bu milletin gençlerine bu yakışır.

    Bu cümleler neoliberalizme, finansallaşmaya, sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak borca ve borçlu öznelliğe dair kuşkusuz pek çok şey söylüyor. Öyle ki anahtar kelimeleri seçip çıkarmak hiç zor değil: “geri ödeme”, “kredi”, “iş”, “taksit”, “bedavacılık”. Sözcükler üzerine biraz düşündüğümüzde cumhurbaşkanının sözlerinin, bireysel borcun geri ödeme yoluyla toplumsal üretim ilişkileri üzerinde sağladığı kontrolden tutun da öğrenim yıllarından itibaren borçlu kılınmış bir öznelliğin üretilmesi talebine; borcun sürekli hale getirilmesinden finansal içerilme ve güvencesizliğe kadar neoliberalizmle özdeşleşen birçok stratejiye bir anda işaret ettiğini kolayca kavrayabiliyoruz. Fakat tüm bu anlam ağına dair söylediklerimizi daha anlaşılır kılmak amacıyla Cumhurbaşkanı’nın söylemini şu iki temel savla birlikte düşünerek politik bir çerçeve çizebileceğimizi sanıyorum:

    (1) Finansallaşmanın küresel hâkimiyeti ve her geçen gün daha fazla sayıda insanın finansal sistem içine dâhil edilmesiyle birlikte borç, “üretim ve sömürü ilişkilerini sürdürmenin ve kontrol etmenin”2 baskın bir biçimi haline gelmiştir. Borcun sürekliliği, sermaye ve ücretli emek arasındaki antagonist ilişkiyi sermaye lehine zayıflatacak biçimde kişileri borcun geri ödemesine bütünüyle tabi kılmakta,bu nedenle de iş arama zorunluluğunu ve işini kaybetme korkusunu pekiştirmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İşverenin Aciz Hali, Konkordato ve İşçi Alacakları

    1. İşverenin aciz hali

    İşverenin aciz halinin tanımı ve işverenin aciz halinde işçi alacaklarının nasıl bir güvenceye kavuşturulabileceği konusunda İş Yasamızda genel bir hüküm bulunmamaktadır.

    İcra İflas Yasasının 143. maddesi alacaklılarının alacağının tamamını alamamış olması halinde, kalan miktar için kendisine aciz belgesi verileceğini, 105. md ise haciz sırasında haczedilecek mal bulunmaması veya bulunan malların borcu karşılamaması halinde icra memurunca tutulan tutanağın geçici aciz vesikası niteliğinde olduğunu belirtmiştir.

    4857 sayılı İş Yasamızda işverenin aciz halini düzenleyen bir hüküm yer almamıştır. Ancak karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde ifa güçsüzlüğünü düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar kanunun 98. maddesi, “Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede, taraflardan birinin borcunu ifada güçsüzlüğe düşmesi ve özellikle iflas etmesi ya da hakkındaki haciz işleminin sonuçsuz kalması sebebiyle diğer tarafın hakkı tehlikeye düşerse bu taraf, karşı edimin ifası güvence altına alınıncaya kadar kendi ediminin ifasından kaçınabilir.

    Hakkı tehlikeye düşen taraf, ayrıca uygun bir sürede istediği güvence verilmezse sözleşmeden dönebilir” hükmünü getirmiştir.

    İş sözleşmesi karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerdendir. İşçinin iş görme ediminin karşılığında işverenin ücret ödeme yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ifa güçlüğünün veya aciz halinin tespitinde TBK 98. madde hukuki dayanaklardan birisidir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kriz

    Kriz sözcüğü genellikle ekonomi ile ilgili kullanılmaktadır. Daha da ilginç olan şu ki, kriz sözcüğü ekonomik süreçlerin bir ülke sınırları içinde ya da birkaç ülkeyi kapsayan alanda görülen işsizlik ya da firmaların batışı gibi salt ekonomide oluşan olumsuz etkilerle ilgili gündeme gelmektedir. Hâlbuki bu sözcük dengeden ya da olağan seyrinden sapan her sistem için kullanılabilir. Ekonomik süreçlerde ortaya çıkan dengesizlikler algılamamıza kriz olarak yansırken, aynı süreçlerin sebep olduğu doğa tahribatı, toplumsal yaşam tahribatı, hatta ahlaksal çöküşler algılama antenlerimize takılmamaktadır. Farklı alanlarda yaşanan çöküşler de aynen ekonomide yaşanan çöküşler gibi toplumsal ve bireysel yaşamımızın her alanına olumsuz etki yaptığı halde, kısmen oluşumun uzun zaman boyutunda gerçekleşmesi, kısmen de sebeplerinin net olarak algılanamaması gibi faktörlere bağlı olarak dikkatimizi çekememektedir. Örneğin, doğanın tahribatı bir nesilde ortaya çıkan olumsuzluk olmadığı, nesillere sirayet ettiği için algılanamamakta, yapılan eleştirilere de kulaklar tıkalı kalmaktadır. Aynı şekilde, insanlar arasındaki davranış kodlarının olumsuz etkilenmesi de çok cılız tonda, hatta çoğu durumda ekonomi ile ilişkili görülmediğinden net olarak algılanamamakta, genel ahlak sorunu ya da davranışsal bozukluk olarak görülebilmektedir.

    Ekonomik sürecin doğrudan etkisi olarak gelişip yaşamımızın farklı alanlarını etkilediği halde “yan etkiler” olarak adlandırabileceğimiz söz konusu oluşumların dikkatimizden kaçması, yukarıda sözünü ettiğim zamansal ve mekânsal farklılıklar yanında, ideolojik bağlamda da önemli bir nedenle ilgilidir. Ekonomik süreçler sisteme başat sermaye dokusunun etkisi altında gelişir ve sistem içindeki tüm bireyleri ve düşünce sistemlerini etkisi altına alır ve baskılar. Sisteme başat sermaye dokusunun tek amacı sermaye birikimi yoluyla devamlı genişlemektir. Sermayenin genişleme süreci, aynen termodinamik yasalarda olduğu üzere, çevreden enerji alarak gerçekleşir. Başka bir ifade ile sermayenin gelişmek amacıyla serpilip yaygınlaşması bir yönü ile çevreden kaynak alma, diğer yönü ile de bu süreçte çevreyi çökertme eylemidir. Hal böyle olunca, sermaye sahiplerinin anlık elde ettiği çıkar, uzun dönemde tüm toplumla paylaşılan uzun dönemli maliyetten çok daha şiddetli algılanır. Bu nedenle, sermaye sahipleri uzun dönemli maliyete ağır basan kısa dönemli yararı yeğler ve kendi örtülü çıkarcı görüşünü bazen “toplumsal kalkınma gerekçesi ya da maliyeti” bazen de “çözümlenebilecek sorun” vb. gibi gerekçelerle toplumsal ideolojiye yansıtır. Ne var ki, kapitalist süreçler salt anlık sömürüye değil, sistem ilerledikçe geleceğin sömürüsüne de dayanır. İlginçtir ki, çevre sorunları ile mücadele örgütleri olarak algılanan kuruluşlar da doğrudan kapitalizme saldırmadan, sanki çevreyi tahrip edenler görünmez hainlermiş gibi, salt tahribatın etkisinin kaldırılmasına yönelik faaliyet yürütürler. Bazen de, doğa tahribatına rağmen kapitalizmin işleyişi A.B.D. Başkanının ifadelerinde de görüldüğü üzere açıkça savunulur; halkın işsiz kalmamasına doğanın uzun vadede tahrip edilmesinin yeğleneceği savı, alternatifi gösterilmeyen sistemde doğal olarak kabul görür.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avukatsız “Adalet” Arayışı

    “En başta saptadığımız gerçek şudur: ‘Sözde insan hakları’, yurttaş haklarından ayrımlı olarak burjuva toplumun üyesinin, yani gerçek insandan ve topluluktan yalıtılmış olan egoist insanın haklarıdır.

    Peki ama özgürlük ne anlama gelir? Özgürlük başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilme hakkıdır. Sanki iki tarla arasındaki çit gibi sınırları belirleyen yasadır. Özgürlüğü söz konusu olan da, kendi içine kapanmış, yalıtılmış bir yörük olarak insandır. Özgürlük konusundaki insan hakkı, insanın insanla kaynaşmasına değil de insanın insandan yalıtılmasına dayanır.”

    KARL MARX – Yahudi Sorunu 1844

    İnsan hakları, yargı bağımsızlığı, özgürlük gibi haklarımızı ve yaşam alanımızı kategorik olarak düzenleyen hukuksal metinlerin görece uygulanabilir olduklarını, zamanın ve koşulların gerekleri karşısında bir çırpıda ortadan kaldırılabildiğini somut olarak gördüğümüz bir alandan, yargı ve bunun parçası olduğu ileri sürülen bir alandan, bir avukat yargılamasından söz edeceğim. Öyle ki bu yargılamada yaşananlar Marx’ın 1844 tarihli analizinin doğruluğuna adeta örnek teşkil edecek sayısız ihlalle dolu. Hukuk kurallarının ve hakların yazılı metinlerde yer alan hali ile soyut kişi hakkı kavramına sıkışıp kaldığı, toplumsal bir sorunun ifade aracı olduğunda ise hakkın ortadan kaldırılabildiğini gösteren bir dava pratiği bu.

    Birleşmiş Milletler “Suçların Önlenmesine ve Suçların Islahı Üzerine Birleşmiş Milletler Konferansı” tarafından kabul edilmiş olan Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler Türkiye tarafından onaylanarak, iç hukukta uygun düzenlemeler yapma ve uygulamayı sağlama yükümlülüğü devlete yüklenmiştir. Havana Kuralları olarak bilinen bu prensiplerin kabulündeki temel amaç, avukatların hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini sağlamak, görevlerinin gerektirdiği standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini veya tehditle karşılaşmamalarını güvenceye altına almaktır. Belirtilen kurallara paralel nitelikte sözleşme ve protokoller düzenlenmiş ve bunların bir kısmı iç hukuk düzenlemesi olarak yasalarda yer almıştır.

    Anayasa’nın başlangıç hükümleri ve devamı maddelerde hukuk devleti kavramı adeta bir zincirin devam eden halkaları gibi birbirine ekli bulunan kavramlardan, düzenlemelerden oluşur. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve savunma dokunulmazlığı bu silsilede birbirini takip eder ve bunlardan biri çıkarıldığında zincirdeki halka koparılmış ve hukuk devletini taşıyan ayaklar kaldırılmış olur. Bahsettiğimiz dava işte bu halkalardan bir kısmını koparan uygulamaların yaşandığı bir dava olmuştur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.