Kategori: Sayı 17 / Ocak – Şubat 2019

  • Mizah: Değişik İşler

    Yedi tepeli şehrimizin güzide adliyesinde bir terör savcısının baktığı dosyamda, akıbet sormak için adliyemize intikal ettim. Sayın savcı ile görüşme niyet ve isteğim (ve haşa cüretim) olmadığı gibi, bunun pratikte mümkün olmayacağını da test ettiğimden kâtibi ile görüşeyim dedim. Koridor giriş kapısında rastladığım, gayet uzun boylu güvenlik görevlisi, kâtip ile saat 11’de görüşebileceğimi söyledi. “Adliyede mi yok” diye sorunca da, kendisinin son derece adliyede olduğunu, ancak prensip olarak avukatlarla saat 11-12 arası görüştüğünü öğrendim.

    Benim de bu vesile ile epey zamanım doğdu. Taşradaki bir müvekkilimin gayrimenkulüne koyulan tedbir, kaldırılmasına rağmen tapuya yansıtılmadığı için, yıllar önce bir dosyamın soruşturması aşamasında sulh ceza mahkemesi tarafından verilen o elkoymanın kaldırılması kararının onaylı bir suretini almam gerekti. O işi halleder, arta kalan zamanda adliyede bulunan tanıdıklarımı yoklarım ve çay/kahve seansı sonrası “yüce”kâtibimizin yanına varırım diye düşündüm.

    Tabii sulh ceza mahkemelerinin kaldırıldığını, yerlerine sulh ceza hâkimliklerinin geldiğini, sulh ceza mahkemesi dosyalarına, asliye ceza mahkemelerinin baktığını biliyorum. Ama sıkıntılı bir durum yok, o dosyalara artık hangi asliye ceza mahkemesi bakıyorsa -ki bu bellidir zaten- gidip oradan talep edeceğim kararı.

    Asliye ceza mahkemesini buldum, talebimi ilettim. Güler yüzü ile beni karşılayan personel, “Tamam o dosyalara biz bakıyoruz ama, biz esaslara bakıyoruz, sizin istediğiniz karar değişik iş kararı, hangi sulh ceza hâkimliği bakıyorsa artık o sulh ceza mahkemesi dosyalarına, oradan sorun” dedi.

    Peki dedim, yine sıkıntı yok. Hatta mantıklı da geldi, asliye ceza mahkemesi ancak esas dosyalarına bakar, benim istediğim şey elkoymanın kaldırılması kararı olduğuna ve bu kararı da şimdi sulh ceza hâkimlikleri verdiğine göre oradan talep edeceğim. Herhangi bir sulh ceza hâkimliği kalemine gidip, “pardon siz o mahkemenin değişik işlerine mi bakıyorsunuz” deyince sağ olsunlar yönlendirdiler, doğru hâkimliği buldum.

    Ancak doğru hâkimlik de, “bu kararı size biz veremeyiz, ancak o soruşturma sonucu davanın açıldığı mahkemeden talep edebilirsiniz, çünkü değişik iş kararı verilen dosya fiziken hala oradadır” dedi. Doğru hâkimlikten doğruca çıktım, o davaya bakan asliye ceza mahkemesine gittim. Onlar da; sonuçta kararı veren makamın sulh ceza mahkemesi olduğunu, sulh ceza mahkemelerinin değişik iş kararlarını da ancak sulh ceza hâkimliğinin verebileceğini, kendilerinin böyle değişik iş kararları veren bir merci olmadıklarını söylediler ve doğru yerin sulh ceza hâkimliği olduğunu söylediler.

    Ben bunun peşine tekrar sulh ceza hâkimliğine çıktım (tabii bunlar bir katlık, 2-3 dakika yürümelik mesafeler değil takdir edersiniz, her bir yargı birimine girişte ayrı bir mesai var). “Şimdi mahkemeden geldim, böyle böyle dediler” dedim, onlar da “şöyle şöyle” dedi. Tabii o anda iyice, küs karı kocanın arasını yapmaya çalışan bacanak/kayınço/kuzen gibi hissediyorum kendimi: “Nazif dedi ki, o iş öyle olmaz, yemeği en geç 8’de yemek zorundaymışsınız”, “Şahika dedi ki, o zaman en azından salatayı o yapsın, gelir gelmez televizyonun başına oturmasın”…

    Bu kararın aslının kimde olduğu konusu hâlâ muğlak ve böyle bir durumda bana kim yardımcı olabilir, hâlâ bilmiyorum. Ancak sonuçta bir şekilde karara ulaşabildim, o dönem UYAP kullanılmamakla birlikte, bir insan evladı daha sonra kararı tarayıp UYAP’a yüklediğinden, kararın çıktısını verip aslı gibidir yaptılar. Bana bu iyiliği yapan da, eski sulh ceza mahkemesi dosyalarının sadece esasına bakan, ilk durağım güler yüzlü asliye ceza mahkemesi görevlileri oldu (Nazif ve Şahika hâlâ küs).

    Sonra saatin 12’yi geçtiğini ve büyük randevumu ektiğimi hissettim. Yine de güvenlik görevlisine gittim, “benim iş öğleden sonraya kaldı herhalde” dedim, uzun boylu olduğu kadar sert de görünüşlü güvenlik görevlisi “kâtip beyler, avukatlarla öğleden sonra da 15.30 ile 17.00 arasında görüşüyor” dedi.

    Değişik işler…

  • Öğrenci Gözünden: Üstyapı’yı Tekrardan Fakültede Tartışmak

    Bu sayımızda Öğrenci Gözünden sayfalarını, üniversitelerin giderek bilimsel üretim merkezleri olmaktan çıktığı bir dönemde, yeni bir ülke yeni bir üniversite mottosuyla yola çıkan ve bu mücadeleye üniversite öğrencilerinin üretimleriyle katkı koymasını sağlayan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri tarafından çıkartılan “Üstyapı” Fanzin’in tanıtımına ayırdık. Bu tanıtım yazısı vesilesiyle arkadaşlarımıza Hukuk Defterleri dergisi olarak çalışmalarında başarılar diliyoruz.

     

    Üstyapı Fanzin, İstanbul Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi öğrencilerinin yan yana gelerek hazırladığı bir fanzin. İki fakültenin tarihsel bağdaşımına bakıldığında da İstanbul Üniversitesi’nde SBF’nin, Hukuk Fakültesi’nde çalışan profesörlerce kurulması, simgesel olarak aradaki bağı anlatmaya yetiyor. Tabii ki Üstyapı Fanzin’i hazırlayan ekip sadece bu tarihsel bağlamdan dolayı yan yana gelmedi, bu yalnızca metodolojik bir neden olabilir ve Üstyapı isminin veriliş sebebidir. Asıl nedenburjuva ideologlarının yalanlarının her yana bir toz bulutu gibi çökmesiydi ve bu şekilde sınıf mücadelesini üniversite öğrencileri açısından envai çeşit argümanla reddedecek donanımı sağlayan bir üniversite var edildi.

    Üniversitelerde yaşanan durumun ağırlığı, üniversitelerdeki sınıf çelişkilerinin perdelenmesi, Üstyapı Fanzin ekibinin, yan yana gelmesinde başat rol oynadı. “Kimin hukuku, kimin siyaseti?” başlıklı ilk sayımızda hukukun sadece hukuk kişilerinden ibaret olmadığını, üniversite öğrencilerinin sınıf siyasetinde nerede olduğunu, Hukuk Defterleri ile hukuksal açıdan iktidarın yalanlarını, sağlık politikalarındaki saldırganlığı işlediğimiz bir sayı çıkartmış olduk. Esasında çekilen perdeye karşı bir ışık da fakültelerimizde biz tutmak istedik.

    Bu açıdan üniversitemizde yalnız da değiliz. Bizim gibi, İktisat ve Fen-Edebiyat Fakülteleri öğrencilerinin kendi alanlarına yönelik cevap arayan “Altyapı” ve “Kuvve” adlı fanzinler de mevcut.

    ***

    Üstyapı, düşünsel açıdan “Yeni Bir Ülke, Yeni Bir Üniversite”yi yeniden üreten bir fanzin olmayı hedeflemektedir. Tarih sınıf savaşımlarından ibaretse, üniversiteler de bu savaşımın muharebe alanlarından biridir ve Üstyapı Fanzin emekçilerin safındadır.”

    ***

    Üniversitelerin Türkiye’deki değişimini memleketteki ve dünyadaki ekonomik ve politik gelişmelerin uzağına koymanın doğru olmayacağı açıktır. Ekonomideki liberal dönüşüm ve bu değişimin üstyapıdaki etkileri fanzinin konusu olmakla birlikte, içine doğduğu koşulları da yaratan yegane etkendir. YÖK’ün kuruluşuyla birlikte atamacı anlayış, öğretmen ve öğrenci ilişkisine dahi derinden etkide bulunmuş;

    öğrenciliği yalnızca geleceğin kalifiye elemanlığına büründürmüştür. Üniversiteler, hangi yönde olursa olsun üretimin merkezleri görüntüsünden uzaklaşmaya devam etmektedir. İktidar ve sermaye odaklı üretimlerin yapılmaya çalışıldığı alanlarda intihallerin gerçekleştirildiği ve bilimsellikten uzak ünvan pazarları görüntüsündedir.

    Öğrencilerinin ise üniversitede toplumsal üretime katkıda bulunabilmesi için hemen hemen her yol kapatılmış durumda. Serbest piyasaya ve kariyerizme endeksli etkinlikler akılları bir örümcek ağı gibi örmekle kalmıyor; tüm kültürel, akademik etkinliklerin önünü tıkamaktan ve hayal satmaktan ileriye gidemiyor. Üniversiteleri açlık sınırının altında çalışacak, sermayenin ihtiyacına uygun bir ucuz iş gücü deposuhaline getiriyor. Üniversitelerin meta fetişizmi üzerine kurulan bu yapısı yerine toplumcu düşünceyi tekrardan üretiyoruz. Memleketin ortaçağ karanlığına döndüğü bugünlerde bizler de tekrardan üniversitelerde aydınlanmanın meşalesini yakabilmek için bir kibrit çakıyoruz.

  • Hukuk ve Sanat: Cinayetin Adaleti

    Her gün aklınızdan bir kere dahi olsa bir gün öleceğinizi geçiriyor musunuz? Peki, ne zaman öleceğinizi bilmek ister miydiniz?

    Victor Hugo, 1829 yılında, gerek kararnameleri olsun, gerekse özgürlüklere karşı tutumu olsun, zihinlerde bir çağrışım uyandıracak gerici Kral X. Charles döneminde yazdığı Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı romanında; öleceğinin de ötesinde öldürüleceğini bilen, hatta hangi gün, hangi saat, kim tarafından öldürüleceğini bilen, işlediği cinayet nedeni ile idam cezasına mahkum edilen bir mahkumun hikayesini en çarpıcı şekilde anlatmaya çalışır. Adından da anlaşıldığı üzere, son derece trajik olan bu hikâyeyi anlatma amacının; romanın ilk yayın tarihinden 3 yıl sonra, 1832 baskısında yer alan önsözde, “idam cezasının kaldırılması için doğrudan ya da dolaylı bir savunmadan ibaret” olduğunu ilan eder. Hugo, bu romanı yazarken, idam cezalarının halka açık olarak infaz edildiği, giyotin sehpasının kurulduğu Grève Meydanı’ndan ilham alır. Önsöz, geçen 3 senede romanın okurlarınca nasıl tepki gördüğünden de bahseder; Hugo, eserinin okurlarınca tam anlaşılamadığını, anlaşılsa da hak ettiği etkiyi toplayamadığını düşünmüş olacak ki, başlı başına bir edebi eser olarak değerlendirilebilecek bir manifesto niteliğindeki önsözünde derdini daha açık ve net bir şekilde dile getirir. İdam cezasının saçmalığını ve topluma herhangi bir yarar sağlamadığı gibi toplum üzerinde yarattığı yıkımı bir kez daha önsözde örnekleyerek anlatır. O kadar ki; önsözü romanın kendisinden daha çarpıcıdır.

    Bu noktada, uzun uzun olmasa da, Fransız Edebiyatı’nın en ünlü yazarlarından biri olan Victor Hugo’ dan bahsetmek doğru olacaktır. 1802 doğumlu Victor Hugo’nun 83 yıllık hayatı; Fransa’nın, 18. yüzyılın sonuna damga vurmuş 1789 Fransız Devrimi ile başlayan, dünya tarihindeki en çalkantılı ve en mücadeleci yıllarına denk geliyor. Birinci Fransız Cumhuriyeti’ne doğan Hugo, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin başlarında, 1885 yılında ölür. 1830 Temmuz Devrimi, 1848 Mart Devrimi ve 1871 Paris Komünü’nü de içine alan bu 83 yıllık hayat Hugo’yu kral yanlısı olarak başladığı başlangıç noktasından, cumhuriyet yanlısı olma noktasına kadar ilerletecektir. Çok kıymetli yazar ve anayasa hukuku profesörü Prof. Dr. Server Tanilli, “Victor Hugo-Bir Dehanın Romanı” isimli eserinde Hugo’nun yaşadığı dönemden etkilenişini şöyle anlatmıştır;

    Hugo, işte bu tarihsel ortamda doğmuş, yaşamış ve sanatsal eylemini yapmıştır. Gerçekten, başlarda ‘kralcı’ idi, ama orada kalamazdı, ‘cumhuriyetçi’ ve ‘demokrat’ olacaktır; ‘halk’ın dostluğundan, ‘halkların’ dostluğuna geçecektir. Eylemi ve sanatı, bir tarihten sonra, bu düşüncelerle yoğurulacak ve onların savunuculuğunu üstlenecektir(…)

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Üniversitenin Alacakaranlığında Rona Serozan

    Yitirdiklerimizin ardından sözler yarı anlamlarını yitiriyor; kalanı sağaltmadıkları gibi, gideni çarpıtabiliyorlar. Aslına bakarsanız Rona Hoca’yı yitirmemizin üzerinden geçen sayılı gün de bu fikri teyit etmekten başka bir işe yaramadı. Fakat aktarmak bir sorumluluk ve Kelsen’in yazdığı üzere, “zaman görünüştedir”. Öyleyse Hoca’nın hafızamızdaki ayak izlerini1 takip ederek belki aramızdan geçip giden Rona Serozan’ın varlığının (ve yokluğunun) anlamını araştırmaya bir adım atılabilir.

    Bir “konjonktür musluğu” ve “sermayenin kârını artırıcı yedek kaynak” olarak yıllarca Alman ekonomisinin çıkarlarına hizmet etmek zorunda bırakılmış olan işçi yurttaşlarımız, bu işlevlerine uygun olarak , Alman kamu makamlarının ve işverenlerinin keyfine göre sınırları belirlenen antidemokratik, güvencesiz bir hukuksal statüde tutulmaktadırlar.

    Bu sert sözlerle başlar, “F. Almanya’ daki İşçilerimizin Hukuksal Sorunları” adlı makalesine Rona Serozan2. Sorunları ele alışı gayet teknik, bir pozitif hukukçunun analitik tutumuyladır. Son sözler geldiğinde ise üslup ve içerik yeniden değişir:

    Vize andlaşmasının çiğnenmesi sırasında T.C. hükümetince takınılan kişiliksiz, ödüncü tavrın, boynu bükük suskunluğun “tekerrürü”ne karşı, bu andlaşmanın asıl “lehdarları” olan tüm işçilerseslerini olanca gürlüğü ile duyurmalı, tüm yargı yollarını zorlamalıdırlar.

    Savaşımın son aşaması ise bellidir: Ortak Pazar salt “sermayenin” uluslararası ortaklığı ve pazarı olmaktan çıkarılmalı, tüm Avrupa “halklarının” çıkar ortaklığına dönüştürülmelidir.”

    Rona Serozan, 1402 sayılı Kanunla görevden uzaklaştırıldığı sırada gitmişti Almanya’ya, o zorunlu ikâmetten buna benzer pek çok çalışma ya da çalışma nüvesi ile döndü. Bugün benzerini yaşadığımız zor zamanlardı. Hani şimdi diyorlar ya, “Bu dönemde biz işimizi en iyi şekilde yapalım, asıl o önemli…” Belli ki bu düstur Hoca için de geçerliydi; fakat onun işten anladığı, bugünün akademi içinde ve dışındaki steril akademisyenlerinkinden farklı görünüyordu.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Emeğin Notları: Güvencesiz Adalet ve Arabuluculuk: İşçilerin Beklentileri Bağlamında Bir Değerlendirme

    Zorunlu arabuluculuk uygulaması başlayalı bir yıl oldu. Uzun süren tartışmalardan sonra yasalaşan düzenleme sonucu, belirli iş uyuşmazlıklarında arabulucuğa başvuru, dava şartı haline geldi. Arabuluculuk Daire Başkanlığı’nın verilerine göre, 02/01/2018-25/05/2018 arasında arabuluculuğa giden iş uyuşmazlıklarının %65’i anlaşma ile sonuçlanmış. Öte yandan bu rakamın gerçek hayatta ne anlama geldiğini ortaya koyacak veriye henüz sahip değiliz. Bunun için işçilerin arabuluculuk uygulaması hakkında ne düşündüklerini, bu süreçte ne hissettiklerini, “adaletin tesis edilip edilmediğini” öğrenmek gerekiyor.

    Bu gerekliliğin sebebi insanların deneyimlerinin, her türlü mevzuattan ve resmi istatiksel veriden ve rakamdan çok daha farklı anlamlar barındırması. İnsana dair bir şey hukuk. Her davanın bir hikâyesi var; o davada görünür olan duygular, o dava sürecinin yarattığı duygu ve düşünceler, değiştirdiği hayatlar ve algılar. Bu yüzden zorunlu arabaluculukta %65 oranında çözüm gerçekleştiğine dair bilgi, uygulamanın iyi ya da kötü, adaletli ya da adaletsiz, hakkaniyete, dürüstlüğe uygun olup olmadığına ilişkin bize bir bilgi vermiyor. Ben bu yazıda, arabuluculuğun, işçilerin dava sürecinden beklentilerini ve taleplerini ne şekilde ve düzeyde karşılayabileceğine dair birtakım tespitler yapmaya çalışacağım. Tespitlerimi de işçilerin hukuk deneyimlerine odaklı, temellendirilmiş kuram çalışmasıyla yürüttüğüm ve tamamladığım doktora tezime dayandıracağım.

    İşçilerin hukuk sistemine dair deneyimleri, üç başlık altında toplanabilir: Güvence, öngörülebilirlikve görünürlük. Bu kavramlar aynı zamanda işçilerin beklentileridir. Bu beklentiler, işçilerin mevcut deneyimlerinde karşılanmayan duygulara ve ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu üç kavramın birbiriyle ilgisiz olmadığını belirtmek gerekiyor. Güvence hayatın her alanına dair bir beklenti olsa da, genel olarak çalışma süreci ve yargı mekanizmasına dair ihtiyaçları anlamlandırmak için kullanıldı. Öngörülebilirlik, hukuki güvenlik ilkesine paralel bir kavram olarak, işçilerin hukuksal süreçlerdeki belirlilik ihtiyaçlarını betimliyor. Görünürlük kavramını ise genel olarak yaşamdaki, özel olarak çalışma ilişkilerindeki hızlı değişim süreçlerine adapte olmaya çalışan bireyin sancısı olarak, hukuk deneyimine izini bırakan bir beklenti olarak ele aldım. Görünürlük beklentisi, işçiler açısından öncelikle, devletin kendilerine sahip çıkma beklentisinde somutlaşıyor. Devletten, toplumun evlatlarına sahip çıkması beklentisi, yok sayılmamak elbette. Aynı zamanda dava açmak, hukuksal mekanizmaları harekete geçirmek bir mücadele işçiler açısından. Dava bir hak arama mücadelesi olarak görülüyor, bir yandan şimdiye kadar çalışırken, eğitimde, toplumsal yaşamda tüm yok sayılmalar, kendilerine yapılan tüm haksızlıklar, davayla ya da mahkeme kararıyla onlara varlık kazandırıyor, hukuksal bir varlık. Bu üçü birlikte “güvencesiz adalet” kavramını oluşturuyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Tarihi: Avukatlık Mesleği ile Baroların Geçmişi ve Bugününü, Bir Hukuk Çınarı Gözünden Görmek (14.01.2019)

    O İstanbul Barosu’nun yaşça en büyüğü; ama (taşıdığı yaşam sevinci, meslek heyecanı ve -hızından hiçbir şey kaybetmeyen- araştırmacı kişiliği ile) yüreği en genç üyelerinden… O bir Cumhuriyet çocuğu… O yaptığı çalışmalarla Baro’nun ve mesleğin tarihine ışık tutmuş, yön vermiş, gerek İstanbul Barosu, gerekse TBB yönetimlerinde üstlendiği görevler ve yaptığı araştırmalar/çalışmalarla mesleğe katkı sunmuş, ilerlemiş yaşına rağmen, halen de (İstanbul Barosu’nun Tarih Komisyonu’nda) sunmaya devam etmekte olan bir hukuk çınarı…

    Dergimizin Danışma Kurulu üyesi Avukat Cem Alptekin’in, Avukat Osman Kuntman’la gerçekleştirdiği röportajı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

     

     

     

     

    Av. Cem Alptekin: Sayın Kuntman isterseniz birbirini tamamlayan kısa sorularla başlayalım. Mesleğe kaç yılında, hangi şartlar altında, nerede başladınız? Ne gibi zorluklar yaşadınız? Dünyaya bir kere daha gelseniz yine bu mesleği seçer miydiniz?

    Av. Osman Kuntman: 1943-1944 ders yılı sonunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. 1947 yılında, Çanakkale ilinde sağlık müdürlüğü görevini sürdüren babamın yanındayken, hâkimlik için başvurduğum Adalet Bakanlığı’ndan gönderilen 04.02.1948 günlü telgrafla (30 lira maaşla) Çanakkale yargıç adaylığına tayin edildiğim tarafıma bildirilmişse de, 24 Aralık 1947’de İstanbul Barosu’nda avukatlık stajına başlayarak, bu tayine uymadım.

    C.A.: Neden?

    O.K.: Çünkü ben o sırada Ticaret Bakanlığı’na bağlı Yaş Meyve ve Sebze Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin Avukatı Umran Nazif Yiğiter’in yanında kadrolu takip memuru olarak göreve başlamıştım. Bu mesaim benim için aynı zamanda çok keyifli ve öğretici bir staja dönüşüvermişti. Bu arada, gerek ablamın, gerekse üstat Umran Bey’in, avukatlık mesleğinde daha başarılı ve mutlu olacağım yönündeki telkin ve teşvikleri de devreye girince, benim için avukatlıkta karar kılmak hiç de zor olmadı. Mahkeme ve Av. Umran Bey’in yanında yaptığım stajı 1949 yılında tamamlayarak, 2126 sicil numarasıyla levhaya yazıldım.

    “Ne gibi zorluklar yaşadınız?” sorunuza gelince; belirli zorluklar yaşadığımı söyleyemem. Ancak, ilk yıllarda mesleği isteyerek veya hakkını vererek yürüttüğümü de söyleyemem.

    C.A.: Neden?

    O.K.: Çünkü o yıllarda avukatlık mesleğinin mana ve ehemmiyetinden bihaberdim. Ancak benden kıdemli Av. Hami Karayel’le tanıştıktan, yine onun çevresindeki, İstanbul ticaret mahkemelerinden emekli olup (3151) sicil numarasıyla Baro’ya kaydolan Dr. Av. Sait Önen, (3281) sicil numarasıyla Dr. Av. Tahir Çağa gibi üstatları tanıdıktan, önemli bir davada büromda bir araya gelip istişarelerde bulunduktan sonradır ki; avukatlık mesleğinin önemini ve de kutsallığını anladım.

    Evet, dünyaya bir daha gelsem yine bu mesleği seçerdim. Niye? Eski ve büyük hâkim d’Agesseau şöyle der:

    Bütün mesleklerin hemen umumiyetle boyunduruk altına alındığı bir sırada hâkimlik kadar eski, fazilet kadar asil, adalet kadar lüzumlu bir topluluk vardır ki kendine has bir seciye ile diğerlerinden ayrılıyor. Yalnız odur ki mutlu ve sakin, istiklâline sahip olarak her zaman tutundu. Vatanına faydasız olmaksızın hür olan bu topluluk, ammenin kölesi olmaksızın ammeye nefsini hasrediyor. Her türlü esaretten beri olan avukatlık mesleki, serbestlik hukukundan hiçbirini zayi etmeksizin en yüksek mertebeye çıkıyor ve fazilete lüzumu olmayan bütün süsleri istihkar ederek bir asalet unvanına sahip olmaksızın insanı asil, mala sahip olmadan zengin, rütbe ve nişana malik olmadan âli, servetin yardımına hacet kalmaksızın mesut kılabiliyor. Bu kadar şerefli bir mesleki yapan ve az bulunur böyle bir saadeti idrak eden sizler, imtiyazınızın şümulünü biliniz ve fazilet istiklalinizin prensibi olduğu gibi bunu kemale erdiren de olduğunuzu asla unutmayınız.

    Liyakat ve şöhretin birbirinden ayrılmadığı, kendi kendini yaratan insanın başka insanları aydınlattığı ve dehasının yüksekliğine boyun eğdiren bir mesleğe mensup olmakla bahtiyarsınız.” (Av. Ali Haydar Özkent, Avukatın Kitabı, 2. tıpkı basım, 2002, İstanbul, s.14).

    Rusya Çarı Birinci Nikola’nın şu sözü meşhurdur: Ben Çar oldukça Rusya’da avukata ihtiyaç yoktur. Biz onlarsız da pekâlâ yaşıyoruz: daha evvel, Deli Petro’nun Londra seyahatinde takma saçlı, cübbeli avukatları görerek bunlara ne lüzum var? İmparatorluğumda iki hukuk adamı var. Memleketime döner dönmez birisini asacağım, öteki bize yeter dediği malûmdur.” (Aynı kitap, s.9).

    Kendini bilmez bir muktedirin beyanlarını göz önünde tuttuğunuzda, büyük hâkim d’Agesseau’nun avukatlık mesleği ve avukatlar hakkındaki değerlendirmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.

    C.A.: Peki sizin için hukuk eğitimi ve avukatlık bir seçim mi yoksa zaruret miydi?

    O.K.: Amcam Abdurrahman Hulusi Kuntman’ın İstanbul Barosu’na (30), amcazadem Av. Rifat Kuntman’ın (1836) sicil numarasıyla kayıtlı olması, diğer amcazadem Arif Kuntman’ın da uzun yıllar İstanbul icra hâkimliği görevinde bulunmasının avukatlık mesleğini seçmemde etkili olduğunu söyleyebilirim.

    C.A.: Aileden hukukçusunuz, ne güzel Osman Bey. Sizin mesleğe atıldığınız yıllarda yargının ve hukuk mesleğinin sorunları nasıl bir seyir izlemiştir?

    O.K.: Bu çok önemli ve kapsamlı soruya, benim mesleğe başladığım 1950’li yıllardan önce, İstanbul Baro Mecmuası’nın 1943 yılı nüshasının 713-727. sayfalarında yayınlanmış, Temyiz Mahkemesi Birinci Reisi Halil Özyörük’ün 1943-1944 Adli Yılını Açış Nutku’na atıfta bulunarak cevap vermek istiyorum.

    İstanbul Barosu Başkanlığı’nın 15.10.1943 günlü ve 837 sayılı yazısıyla istenmesi üzerine açılış metni Temyiz Mahkemesi Reisliği’nin 18.10.1943 günlü yazısıyla Baro’ya gönderilmiş, Baro Mecmuası’nda yayınlanmıştır.

    Bu önemli açış nutkunun son bölümünü bilgilerinize sunuyorum:

    …Hâkimlerimizde birçok vasıflar arıyoruz . Bunların başında şunları istiyoruz:

    Doğru bir adalet fikri taşımak ve daima adaleti muzaffer kılmak arzusuna sahip olmak: Bunun için hâkimin kendisine sunulan davanın aydınlanmasına yarayacak bütün noktaları araştırmak ve bunları bulduktan sonra karar vermeyi düşünmesi lazımdır. Bundan sonradır ki, kararın dayanacağı sebepler ele alınacak ve bunlardan en makul ve en mantıklı olanlar seçilecektir.

    Hâkimin adalete uygun bir hukuk düzeni yaratılmasına imkân vermesi için toplum ihtiyaçlarına ve hakkaniyete ve doğruluk isteklerine göre hükmetmesi icabeder.

    Bundan başka; hâkimde yüksek bir zekâ bulunması, anlayış ve sezişinin kuvvetli olması, kavrayış ve bilgisinin geniş bulunması şarttır.

    Kendisinde aradığımız vasıflardan biri de kararlarında emin ve isabetli olmasıdır. Yapılmış olan bir hukuki muamelenin ekonomik ve toplumsal faydasının ne olduğunu tayin edecek olan hâkimdir. Kendisinin bu işi layıkıyla yapabilmesi, bir defa hukuk esaslarını ve mevzuatı mükemmelen bilmesine ve çok geniş bir umumi kültüre sahip olmasına bağlıdır.

    Nihayet, hâkimlerimizde tam bir vazifeseverlik, yüksek bir kalp ve vicdan istiyoruz. Çünkü hâkim her şeyden önce mükemmel bir insan olmalıdır. Her gün birbirine aykırı menfaatler, birbirini yutmak isteyen ihtirasları düzenleyecek ve yatıştıracaktır…”.

    Dikkat edilirse görülür ki; Halil Özyörük, hâkimlerde bulunması gerek vasıfları sayarken Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin “Hâkimin evsafı beyanındadır” başlıklı 1792. maddesinde öngörülen (hâkim – yani âlim, bilgin), (fehim – yani zeki, anlayışlı), (müstakim- yani doğru), (emin – yani emniyetli güvenilir), (mekin – yani vakarlı, temkinli), (metin – yani sağlam, dayanıklı) vasıflarına işaret etmektedir.

    Yargıtay Birinci Başkanı Cevdet Menteş’in 1974- 1975 Adalet Yılı Açılış Konuşması da 14 sayfalık olup, yargının dışında Baroları ve avukatlık mesleğini ilgilendiren önerileriyle önemli bir belgedir.

    C. A. : Ve bu belge ve metinlerin mesleğin sorunları konusunda bizlere ışık tuttuğunu söylüyorsunuz… Maalesef bugün, özellikle hâkimlik mesleği bu metinlerin, bu direktiflerine o kadar uzağında ki… Peki sizce siyasetin hukuka ve barolara bakışı dünden bugüne nasıl bir seyir izlemiştir?

    O.K.: Sorunuzun “siyasetin hukuka bakışı” ile ilgili birinci bölümüne, soru “dünden bugüne” gibi, sınırsız bir zaman öngördüğünden ve bu konuda yeterli bilgi birikimim, tecrübem bulunmadığından cevap veremiyorum.

    C.A.: Estağfurullah. Bence tevazu gösteriyorsunuz. Ama ben sizi zorlamayayım, buyurun…

    O. K. : Teşekkür ederim. Sorunuzun Barolara ilişkin ikinci bölümüne gelince: 5 Nisan 1878’de İstanbul Barosu’nun kuruluşundan kısa bir zaman sonra, 3 Eylül 302 (1886) tarihli bir padişah iradesiyle, dava vekâletinin ruhsatı resmiye istihsal etmiş olanlara münhasır tutulması kuralı değiştirilmiştir. Bu iradenin metni:

    Dava vekâletinin ruhsatı resmiye istihsal etmiş olanlara münhasır tutulması hakkındaki kararın cereyanında ademi istikamet ve Mecelle ahkamına da mugayeret görüldüğü cihetle umuru cezaiyeden maada deavide inhisarı carinin ilgası hakkında şurayı devletten tanzim ve meclisi mahsusu vükelada tezyil olunan mazbata veçhile muktezasının ifası hususunda 20 Zilhicce 303 ve 3 Eylül 303 tarihinde iradeiseniyei cenabı padişahi şerefteallük buyrulmuştur.”şeklindedir.

    Av. Ali Haydar Özkent bu olayı “Hain Bir İradei Seniye” olarak değerlendirmektedir.

    Yine bu konuda; değerli meslektaşım Av. Haluk İnanıcı’nın İstanbul Barosu Dergisi’nin 2000/3 Eylül nüshasında yayınlanan “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Meslek: Avukatlık” başlıklı yazısı da bize ışık tutmaktadır:

    İki Baro başkanı: Lütfi Fikri ve Orhan Apaydın Dünya görüşleri farklı ve birbirlerini tanıma imkânı bulamamış İstanbul Barosu’nun Osmanlı döneminin ilk başkanı Lütfi Fikri ile 12 Eylül döneminin başkanı Orhan Apaydın’ın kaderlerindeki benzerlik ; siyasi iktidarla görüşlerinin çatışması ve her ikisinin de olağanüstü yargı organlarında yargılanmalarındandır. Lütfi Fikri İstiklal Mahkemesinde, Apaydın askeri mahkemede yargılanmıştır.

    Orhan Apaydın, 12 Eylül rejiminin gadrine uğrayarak üyesi bulunduğu Barış Derneği davasından dolayı yargılanmış, dünyanın en büyük birkaç barosundan biri olan İstanbul Barosu başkanlığı sıfatı devam ederken tutuklanmış ve cezaevine atılmıştır. Dünya tarihi utanılacak bir bölüm olarak açtığı ‘12 Eylül Rejimi’ klasöre bir sayfa daha eklemiş, belki de ilk defa 56 yaşındaki bir baro başkanına, üstelik eski bir parlamentere, Dünya Barolar Birliği başkan yardımcısına; adı barış olan bir derneğin üyesi olduğu ve barışı, hukuku, adaleti savunduğu için tek tip elbise giydirmiş, ellerine

    kelepçe takmış, saçını sıfır numaraya vurdurmuştur. Bununla yetinmemiştir. Değerli baro başkanına cezaevinin kötü sağlık ortamında amansız bir hastalık musallat etmiş. Onu tedavi ettirmemiş, tutukluğu bittikten sonra yurtdışına çıkışına izin vermemiş, ölümüne neden olmuştur.

    İstanbul Barosu’nun Cumhuriyet dönemi ilk başkanı Lütfi Fikri hilafetçidir. Hilafeti övdüğü için yargılanır. İktidarla aynı düşünmemektedir. Sonu İstiklâl Mahkemesinde sanık sandalyesidir. Mahkûm olur, ancak daha sonra affedilir. Bizzat Mustafa Kemal, Ankara Hukuk Fakültesi açılış konuşmasında Lütfi Fikri’yi hilafetçi olarak niteler ve baro başkanlığına seçilmesini acıklı bir olay olarak tanımlar (s.35). Ancak aynı Mustafa Kemal Lütfi Fikri’inin yargılandığı İstiklal Mahkemesi başkanlığına telgraf göndererek, müsamahakâr davranılmasını ister (s.36,37). Bu davranış bize, Cumhuriyeti kuranların bile kendisiyle rejimin temeli konusunda aynı düşünmeyen bir baro başkanına karşı baskı yönetimini seçmediğini göstermektedir…

    C.A.: Peki, günümüzde, bir meslek örgütü ve demokratik baskı grubu olan barolar bu işlevlerini yerine getirebilmiş midir? Nasıl veya neden?

    O.K.: 19 Mart 1969 günlü ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun (2.5.2001 günlü ve 4667 sayılı Kanunun 46. maddesi hükmüyle değişik) Baroların kuruluş ve nitelikleri başlıklı 76. maddesi hükmünde belirtildiği gibi;

    “Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.

    (Değişik: (18.6.1997-4276/3md) Barolar, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.)

    (Değişik: (2.5.2001-4667/46 md.) Protokolde barolar, İl Cumhuriyet Başsavcısının yanında yer alır.”)

    Yukarıda açıkladığım 76. madde hükmünün dayanağının 7.11.1982 günlü ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “H. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları” başlıklı 135.madde hükmü olduğunu belirtmek isterim.

    135.maddeyle ilgili olarak 23.7.1995 günlü ve 4121 sayılı Kanunla yapılan kısıtlayıcı hükümler göz önünde tutulursa Baroları “demokratik baskı grubu” olarak tanımlamak yerinde olmaz.

    C.A.:Yani bundan kastettiğiniz, bu düzenlemeler nedeniyle baroların “demokratik baskı grubu” olmaktan da öte “yasal bir baskı grubu” oldukları, hususu mudur?

    O.K.: Aynen öyle… Dikkat edilirse görülür ki; yukarıda anılan 76. madde ile barolara hukukun üstünlüğü, insan haklarını savunmak ve korumak görevi de verilmiştir. Ancak barolar bu görevi hakkıyla yerine getirebilmişler midir? Bence buna olumlu cevap vermek mümkün değildir.

    Bununla beraber; İstanbul Barosu’nun 11.11.2008 tarihinde, “Test Edilen Güneydoğu”, “Demokratik Cumhuriyet Tartışması”, “Anayasa Değişikliği”, “Üzmez Olayı”, “Vakit Gazetesi ve Şeriat Hukuku Çağrısı”, “Ekonomik Bunalım”, “Zorunlu Müdafilik ve CMK” konularında Basın Açıklaması yaptığını görüyoruz. İstanbul Barosu’na kayıtlı 800 avukatın, 8.9.2010 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Avukatlar Hayır Diyor!” başlığı altında iktidarın Anayasaya aykırı işlemlerini eleştirdiklerini görüyoruz. Sayıları on binleri geçen İstanbul Barosu avukatları nerede?

    18 Kasım 2009 tarihinde, Av. Muammer Aydın başkanlığındaki İstanbul Barosu öncülüğünde 46 baroya kayıtlı binlerce avukatın Taksim’e yaptığı yürüyüşle ilgili olarak: “Uzun süreden beri siyasi iktidarın yargı; özellikle de yüksek yargı üzerindeki saldırı ve kuşatmasının artık dayanılmaz boyutlara ulaştığı, görüşü ne olursa olsun kimsenin yaşananlara sessiz kalmaması gerektiği, hukukun birgün herkese, hatta yasaya ve hukuka uygun olmayan dinleme kararları talep edenlere ve verenlere lazım olacağı…” şeklinde, Yargıya saygı çağrısı yaptıktan sonra; Başkan Aydın ve 26 baro Başkanı, CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, Manisa Milletvekili Şahin Mengü, Mersin milletvekili İsa Gök ve CHP İl Başkanı Gürsel Tekin’in de katılımıyla, yaklaşık 3 bin avukat İstiklal Caddesi üzerinden Taksim Meydanı’na kadar yürüyüşe geçti. Yurttaşların da alkışlarla desteklediği yürüyüşte Atatürk posterleri ve Türk bayrakları taşındı. CHP Beyoğlu İl Binasının önünden geçerken kitlenin üzerine kırmızı beyaz karanfiller atıldı. Taksim Atatürk Anıtı’nın önüne gelen kalabalık kitle, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları başta olmak üzere yargının oluşmasına katkıda bulunan avukatlar için saygı duruşunda bulundular.

    Kitlenin saygı duruşunda bulunduğu sırada Taksim Meydanında bulunan Square Otel’in 7.katından imzasız olarak; “Darbeci Baro Taksim’e hoş geldin!” yazılı pankart sarkıtıldı. Türkiye Gençlik Birliği Başkanı Adnan Türkkan ve bir TGB üyesinin otel katına çıkmasıyla pankart yerinden söküldü. Türkkan, otel çıkışında yaptığı açıklamada; demokratik bir yürüyüş gerçekleştiren kitlenin darbeci olarak gösterilmek istendiğini belirterek, “Asıl darbeciler aydınlarımızı cezaevlerine atanlardır. Pankartı asan iki kişi hakkında suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

    Polis güvenlik gerekçesiyle pankartı asan iki zanlıyı otelin arka kapısından çıkarıp emniyete götürdü (19-20 Kasım 2009 tarihli Cumhuriyet ve Milliyet gazetesinde yayınlanan haberlerden özetlenmiştir).

    – Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul şubesi üyesi 49 avukat, Gezi Parkı direnişçilerine müdahalesini protesto etmek isteyince, Çağlayan Adliyesi’nde yerlerde sürüklenerek gözaltına alındılar (12 Haziran 2013).

    – 1 Mayıs’ta Taksim ve civarında çıkan olaylarda gözaltına alınanların avukatları, Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı’nın içindeki Themis Heykeli’nin bulunduğu alanda saat 12:00’de toplandı. Çevik kuvvet polisi, eylem yapmak istedikleri gerekçesiyle avukat grubuna sert müdahale etti. Polis ellerindeki kalkanlarla avukatları adliye dışına doğru iterken, avukatlar da kalkanlara tekme atarak karşılık verdi (5.5.2015 günlü gazete haberi).

    – 7.4.2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin birinci sayfasında büyük puntoyla “Zorbalığa Hayır” başlığı altında: Avukatlar tutuklanan meslektaşları için İstanbul Adliyesi’nde Adalet Nöbeti tutmak istedi. Avukatlar ellerinde “Savunmaya Özgürlük” dövizleri ile sessizce merdivenlerde oturdu. Eylemin bitirilmesini isteyen polis, avukatları döverek, kalkanlarla iterek ve gaz kullanarak adliyenin dışına attı. Polisin sert müdahale ettiği avukatlar arasında Alp Selek, Bahri Belen gibi duayen hukukçular vardı. Müdahale sonrasında çoğu yaralı sekiz avukat gözaltına alındı, haberi yayınlandı.

    – 11 Eylül 2018 günlü Cumhuriyet Gazetesinde, Seyhan Avşar tarafından kaleme alınan Avukatlar Saldırı başlıklı yazıda;

    Halkın Hukuk Bürosu (HHB) ve KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi 17’si tutuklu 20 avukatın Terör örgütü üyeliği ve silahlı terör örgütü yöneticiliği suçlamasıyla yargılandığı davanın ilk duruşması dün Bakırköy’de bulunan

    İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşma devam ederken mahkeme heyetinin verdiği ara sırasında tutuksuz avukat Ezgi Çınar ile tutuklu avukatların konuşmasına jandarma kaba kuvvet kullanarak müdahale etti. Jandarmanın saldırısında avukat Süleyman Gökten’in gözlüğü kırıldı.

    Silahla tehdit duruşma öncesi avukatlar Terörle mücadele polislerinin salondan çıkarılmasını istedi. Polislerden biri dışarı çıkarken avukatlardan birine silahını göstererek dışarıda hesaplaşırız diyerek tehdit etti.”

    Görülüyor ki; en başta üyesi en çok İstanbul Barosu olmak üzere barolar ve avukatlar baskı grubu değil, basılan grup durumuna düşmüşlerdir.

    C.A.: Üstelik kendilerine Anayasayla, Avukatlık Yasasıyla tanınmış görev ve güvencelerine rağmen…

    O.K.: Maalesef… Biraz önce açıkladığım olumsuz tabloyu ortadan kaldırarak ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76.maddesi hükmünün öngördüğü vecibeleri yerine getirmek ve mesleğin itibarını sağlamak bakımından öncelikle avukatların ve onlarınseçtikleri yönetimlerin büyük çabalar sarf etmesi gerekmektedir.

    Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi hükmüne göre Barolar; 109. maddesi hükmüne göre ise Türkiye Barolar Birliği, T.C. Anayasası’nın 135. madde hükmü uyarınca kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu sayıldığından; (2.5.2001 tarihli ve 4667 sayılı Kanunun 1. maddesiyle değişik 1. maddesinde); “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder. ” dendiğinden; gerekçesinin “Hukuk devletinin güvencesi ve vazgeçilmez unsuru yargıdır. Yargının bağımsızlığının sağlanması, adil yargılanmanın gerçekleşmesi ve demokratik toplum düzenine ulaşabilmesi için de; yargının kurucu unsurlarından biri olan savunmanın etkinliğinin işlevine uygun biçimde artırılması, bağımsızlığa kavuşturulması gerekir” şeklinde olduğundan; olumsuz tablonun ortadan kaldırılması bakımından hâkim – savcı – avukatın işbirliği yapması da gerekir.

    C.A.: Ancak bugün avukat, savcı ve hâkimle birlikte yargının kurucu unsuru olmasına rağmen; silahların eşitliği prensibi açısından avukatla aynı konumunda bulunması gereken savcı hâlâ hâkimle aynı seviyede oturur ve avukat da yargının istenmeyen unsuru haline getirilirken, yakın zamanda bu işbirliği mümkün görünüyor mu size?

    O.K.: Haklısınız, bugünkü konjonktürde bu pek mümkün görünmüyor. Oysa, hukuk devletinin güvencesi ve vazgeçilmez unsuru olan yargının önemini göz önünde tutarak, geçmişte bu konuyla ilgili bir uygulama veya bir değerlendirme bulunup bulunmadığını araştırdığımda aşağıdaki sonuçlara ulaştım:

    – 1920-1925 yıllarında İstanbul Barosu Başkanlığı görevini yapmış Av. Lütfi Fikri, İstanbul Barosu Mecmuası’nın 65 ve devam eden 7 sayfalık “Hâkim ve Avukatlar Arasında Münasebet” başlıklı yazısında, o zamanın üslubu içinde çok önemli konulara değinmiş, değerlendirmeler yapmış; “…Hasılı adliye ailesini teşkil eden hâkim ve avukat sınıflarından her birinin ayrı ayrı tealisi ve aynı zamanda yekdiğeriyle olan münasebetlerinin tekemmülü pek uzun, ömürler törpüleyecek bir mülazemete, nefisle mücadeleye mütevakkıftır…” sonucuna varmıştır.

    – Yargıtay üyesi Senai Olgaç, 1968 yılı Ankara Barosu Dergisi’nde yayınlanan 9 sayfalık “Adaletin Gerçekleştirilmesinde Hâkimlere ve Yargıtaya Düşen Ödevler” başlıklı 9 sayfalık yazısında tam bir vukufla önemli konulara değinmekte ve çözümlemeler yapmaktadır.

    – Ankara Barosu’na kayıtlı Av. Saffet Nezihi Bölükbaşı’nın 29 Mart 1969 günü verdiği “Avukatların Mesleki Tutum ve Davranışları” konulu konferansının Ankara Barosu Dergisi’nin 1969 yılında, 26. Cildinde yayınlanan özeti; aynı derginin 1973/6. sayısında yayınlanan “Yargıtay” ve aynı derginin 1974/1. sayısında yayınlanan “Eleştiri” başlıklı yazıları, bugün dahi bize ışık tutacak niteliktedir.

    – Yargıtay hâkimi Mustafa Reşit Karahasan’ın Ankara Barosu’nun 36. Genel Kurulu toplantısında Yargıtay adına yaptığı konuşmanın, Ankara Barosu Dergisi’nin 1974 yılı 1. sayısında yayınlanan “Yargıç ve Avukat İlişkileri” başlıklı yazısı, o tarihlerde bir Yargıtay hâkiminin bir baronun genel kurulu toplantısında konuşma yapması ve özellikle içeriği yönlerinden önemli ve örnek niteliktedir.

    – Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz’in özellikle hâkimler hakkındaki değerlendirmeleri çok önemlidir.

    Bakınız! 24 Nisan 2009 günlü Cumhuriyet Bilim Teknoloji’ de neler söylüyor: “… Yargıçlık , savcılık yapmadım. İnsanları hiç yargılamadım. Korktum. Yargıç, peygamber postunda oturur derler. Dünyanın en zor işidir. Yapılacaksa, doğru dürüst yapılmalı. Peki, nasıl doğru dürüst yapılır bu ulvi meslek, bu tanrısal iş? Önce millet adına, adalet adına el attığın hayatların insan hayatı olduğunu bileceksin. İnsan ki, Tanrı’nın suretidir, kimince insan ki asla ve kat’a dokunulamayacak bir onur taşır, seninle benimle eşdeğer. Ne uğruna olursa olsun, dokunamayacağın hakları vardır, insanlık uğruna. Kibirden, gururdan kaçacaksın. Giydiğin cüppenin cehennem ateşinden dokunduğunu hissedeceksin. Yanmayacaksın, yakmayacaksın…”.

    Aynı derginin 12 Ağustos 2011 günlü nüshasındaki değerlendirmeleri şöyle: “…Biz günahlarımıza rağmen belki işimizi görebiliriz , ama Yargı. Onlardan arınmadan kürsüye asla çıkamaz. Yargı. Erdem sınavlarından yüksek bir başarıyla geçmekle hükümlüdür. Her tökezlemesi onu kürsüden diplere fırlatır. İnsan yargılamak kolay iş değildir. Aslında ‘iş’ değildir. Ama biz bunu birilerinin işi yapmışsak, o zaman böyle bir işti. O yedi günahından arınıp, yedi erdemin kisvesini giyinmeden kendisine sunulan peygamberler postuna oturamaz. Suçlu değil, yargı. Titremeli adaletsizlik korkusuyla…

    Türkiye’de Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz gibi hâkimlik görevinin önemi konusunda hassasiyet gösteren daha da ileri giderek “Türkiye’de Yargı Yoktur” diyen hâkimlerimiz de var.

    – Hâkimler Orhan Gazi Ertekin, Faruk Özsu, Kemal Şahin, Muzaffer Şakar ve Uğur Yiğit, 2013 yılında, görevleri devam ederken “Türkiye’de Yargı Yoktur” başlıklı bir kitap yazmışlar, Ankara’da Nika Yayınevi tarafından yayınlanmıştır.

    – Orhan Gazi Ertekin, Gaziantep Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi ve Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı iken gördüğü bir davada; sanık avukatının savcıyla aynı seviyede olması için, avukatı da yanına oturtmasının ardından Başsavcılığa, kürsüyü düzenleyin yazısı göndermiş, bu tutumu hâkim ve savcılar tarafından eleştirilmiş, avukatlar tarafından beğenilmiştir (12 Aralık 2014 tarihli Hürriyet Gazetesi, İsmail Saymaz haberi).

    C.A.: Gerçekten çok çarpıcı tespitler ve gelişmeler bunlar. Kötü günler yaşayan yargının geleceği açısından da umut verici… Son olarak bu meslekte yaşadığınız çarpıcı bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

    O.K.: Bu söyleşinin ağırlık merkezi hâkim-avukat ilişkisi olduğundan, birisi tanığı olduğum, diğeri ise tarafı olduğum iki ilginç olayı anlatmak isterim:

    1950’li yıllarda, Cağaloğlu’nda Vilayet binasına yakın çok eski, ahşap bir adliye binasındaki sulh mahkemelerinden birinde sıramı beklerken, görülen davada hâkim, taraf vekillerinden birine;“Talibi tahlif misiniz?” diye bir soru yöneltti. Genç meslektaşımız, “tahlif” kelimesinin Türkçe karşılığını bilmediğinden ne diyeceğini şaşırdı. Hâkim kızarak soruyu tekrarladı. O gün bende, soruyu “Yemin teklif ediyor musunuz?” şeklinde sormayarak, hâkimin genç avukatı zor duruma düşürmekten zevk aldığı kanaati oluşmuştu. Ne var ki bu hâkim, emekli olup avukatlığa başladıktan sonra, takip ettiği bir davanın Laleli’deki keşfi sırasında (benimde aynı gün o mahkemede keşfim olması sebebiyle) avukat sıfatıyla hâkime cevap verirken kanter içinde kaldığını gördüm. İçimden, “oh olsun!” dediğimi hatırlıyorum.

    Taraf olarak bizzat başımdan geçen olaya gelince: 1950-1951 yıllarıydı. Hukuk fakültesinden sınıf arkadaşım Av. Necdet Çobanlı ile karşılıklı takip ettiğimiz davanın temyiz murafaası için gittiğimiz Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer, bizlere söz vermeden önce: “Heyetimiz dosyanın görev yönünden 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesi kanaatinde. Bu konudaki içtihadınız nedir?” sorusunu yöneltti. Yüksek Mahkemede görev yapacak konuma yükselmiş bir hukukçunun biz avukatlara verdiği değeri görünce, o an şaşkınlıktan ne cevap verdiğimizi de hatırlayamıyorum.

    C.A.: Bu keyifli söyleşi, bize ayırdığınız zaman ve tüm katkılarınız için çok teşekkür ederiz Sayın Kuntman.

    O.K.: Ben teşekkür ederim.

  • Yerel Seçimler, Hukuk ve Siyaset

    Yerel yönetimler halkın barınma, beslenme, su, aydınlanma, ısınma, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarının fiilen nasıl karşılanacağının belirlendiği ve bunların uygulamalarının yapıldığı idari yapılar olmaları nedeniyle önemli. Ayrıca halkın yönetime katılımı için de en temel düzey olmaları bu önemi arttırıyor. Türkiye’ye baktığımızda ise 1980’lerde siyasi yasakların kalkmasının ardından İslamcıların iktidara uzanan yollarında önemli bir dayanak noktası olması da yerel yönetimleri önemli kılıyor.

    Yerel yönetimleri son yıllarda önemli kılan bir diğer gündem ise Avrupa Birliği uyum sürecinin önemli bir parçası olan yerelleşme. Bugün Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı ve dış politikadan kaynaklı esaslı sorunları nedeniyle gündemden uzak gözükse de yerelleşmenin başkanlık rejiminin bir parçası olarak mümkün olan en erken zamanda gündeme geleceği de yerel seçimler tartışılırken akıldan çıkartılmamalı.

    Bu bağlamda yerel seçimler gündemi hukuk ve siyaset açısından bazı başlıklar altında ele alınmayı hak ediyor. Bunlardan biri seçimlere ilişkin başta güvenlik olmak üzere hukuki tartışmalar, kuşkusuz. Diğer başlıkları ise yerel yönetimlerin devlet yapısında oturması gereken yer, görevleri ve nasıl işleyecekleri ile son olarak yerelleşme başlığının nereye oturtulması gerektiği oluşturmalı.

    Seçimler ve hukuk

    En baştan ortaya koymakta yarar var. Başta seçim güvenliği olmak üzere seçimler üzerine yapılan yüzeysel ve özünde “sosyal medya” sınırları içinde kalan tartışmalar hem sermaye düzeninin çeşitli kanatları arasındaki benzeşmenin ve seçimlerin siyasi yönden tartışılmasının önüne geçiyor hem de esasında seçim sürecindeki adaletsizliklerin üzerini örtüyor.

    Her seçim döneminde seçmen kayıtları üzerine başlayan tartışmalar seçim günü yapılan usulsüzlüklerle devam ediyor. Büyük sözlerle başlayan bu tartışmalar bir süre sonra AKP’nin seçim galibiyetini tebrik sözleriyle unutuluyor. Halkın payına ise büyük bir umutsuzluk, herhangi bir yere yönlendirilemeyen ve sosyal medyada tüketilen bir öfke düşüyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Durum Değerlendirmesi: 31 Mart Öncesi ve Sonrasında Yerel Yönetim Hukukunun Dinamikleri

    Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı (YSK) tarafından yayımlanan 1105 sayılı karar1 uyarınca, 31 Mart 2019’da yapılacak mahalli idareler seçimine ilişkin takvim 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle başlamıştır. Bu yazıda, hukuken sona eren olağanüstü hal rejimi (OHAL) ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin, yerel yönetimler hukukuna mevcut ve muhtemel etkilerinin bir değerlendirilmesi yapılacaktır.

    Seçim takvimine göre, önümüzdeki sürenin önemli bir kısmı (3 Mart’a dek) aday belirleme sürecine ayrılmıştır. Anayasanın 127. md’si, yerel yönetimleri il özel idaresi, belediye ve köy olarak 3 tip belirlese de, yerel seçimlerde asıl tartışılan belediye başkan adaylarıdır. Bunun esaslı nedeni, 5747 sayılı Kanunla (2008) başlayan sürecin devamında, 6360 sayılı Büyükşehir Kanununun (2012), yerel yönetim haritasını belediyeler ve özellikle büyükşehir belediyeleri lehine değiştirmesidir.

    Küresel rekabet politikalarının kent alanındaki taşıyıcısı, idari teşkilatın yaratılmış Leviathanları olarak diğer yerel yönetimleri yutan, baskılayan büyükşehir belediyelerini kimin kazanacağı olgusu, seçimin temel sorunsalıdır. Bunun yanında 2972 sayılı Mahalli İdareler Seçimi Hakkında Kanun (md.18), birleşik oy pusulasında, yerel yönetim karar organları olan il genel meclisi ile belediye meclislerine aday olan kişiler yerine, siyasi parti adlarının yazılması nedeniyle, bir tür anonim oylama öngörmektedir. Bu da karizmatik, çoğunluk oyuyla gelen; güçlü yetkileri olan belediye başkanları karşısında, adayların değil; parti eğiliminin oylandığı zayıf meclislerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Büyükşehir meclisleri ise doğrudan seçimle dahi göreve gelmemektedir.

    Halbuki, bir (üniter) ya da birden fazla (bölgeli, federal devletler) merkez tarafından tanınan karar alma ve yönetme serbestisi (negatif edim) ve kapasitesi (pozitif edim) olarak yerel özerklik hakkının birincil öznesi, yürütme organ(lar)ının kendisine karşı siyasi sorumluluğunun esas olduğu ve demokratik seçimler yoluyla belirlenen meclislerdir (Yerel Özerkliğe İlişkin Avrupa Şartı, md.3). Fakat her yerde yürütme organlarının yasama organları karşısında kazandığı popülist güç, yerel yönetim içi dengeleri de dönüştürmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sayıştay Raporları Üzerine: Yerel Yönetimler Hesap Verebilir mi?

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Plan Bütçe Komisyonu dahil yaklaşık 2 ay süren bütçe görüşmeleri sıcak siyaseti takip eden insanların merakla izlediği tartışmaların eşliğinde sonlandı. Bütçe Hakkı, tarihsel arka planında Magna Charta’ya kadar götürülen ve demokrasilerin tarihi oluşum ve gelişim sürecinde, ulusların egemenliklerini, kamu gider ve gelirleri üzerindeki yetkilerini parlamentonun kullanımına devretmesiyle sistemleşmiş ve mali bir müessese olarak Anayasalarla düzenlenmiştir. Bu tariflemeye karşı olarak, Haziran 2018 seçimleri sonrası ortaya çıkan Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemi,bakanları bir müsteşara; demokrasiyi dur-kalk yönetimine çevirirken, hesap verebilirliği de bekle- unut mantığına sevketmiştir. Yeni sistemde, TBMM’nin Anayasa’da yer alan Bakanlar Kurulu’nu denetleme yetkisi çıkarılmış ve demokratik denetim, dahası siyasi hesap verilebilirlik ilkesi tamamen Cumhurbaşkanının inisiyatifine bırakılmıştır. Hâl böyleyken, Türkiye’nin demokratik düzendeki yeri hızla gerilemiş ve uluslararası yayınlarda otokratik ülkeler arasında yerini bulmaya başlamıştır. Bu konuya ilişkin son örnek ise İngiltere’nin Guardian gazetesinde yayınlananOtokratlar Listesi haberidir. Gazetede yer alan “2018: Otokratlar Yılı” başlıklı haber dünyadaki örnekleriyle detaylandırılırken, Türkiyede kendisine burada yer bulmuştur.1

    Türkiye demokrasisi dünyadaki örneklerinden hızla uzaklaşıp otokratik rejimler arasında yer bulurken, özellikle yönetsel anlamda da ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Seçim atmosferinden çıkıp, yeni bir seçime doğru giden Türkiye’de demokrasinin bir dizi muhafazakâr seçkincinin kontrolünde ters yüz edilen norm ve değerleri, birçok sistemde kendini gösterdiği gibi, konumuz ölçeğinde yerel yönetimlerde de sorun odağı yine aynı kapıya çıkmaktadır: Hesapverme.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Çevre Mücadelesi Bağlamında Yerel Seçimlere Bakış

    Yine bir seçim arifesindeyiz ülke olarak. Bu demokrasicilik oyununa pek bayılıyoruz. Başka bir oyunda bilmiyoruz aslında, öğretilmiş çaresizlik bu olsa gerek. Bütün eleştirilerimize rağmen “ama başka çare varmı” diyerek son gün gidip oyumuzu atıyoruz, çözüm olmadığını bile bile. Geri bırakılmış, bıraktırılmış, eğitimden, kültürden yoksun, kulluk güdüsünden kurtulamamış ve birey olamamış topluluklara her seçimde oy kullandırarak egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu sözüne inanmalarını istiyoruz. Bunun demokrasi ile bir ilgisinin olmadığı açık. Oysa ülkenin gerçek demokrasiye ekmeğe, suya, havaya olduğu kadar acil ihtiyacı var.

    Gerçekten de ülke siyasal iktidarın planlı organize hareketi ile iktidarları süresince adım adım demokrasiden uzaklaşmakta, ülke giderek teokratik- otokratik, bir yanıyla İslam’ın bir mezhebine dayandırılan, bir yanıyla İslam’ın dürüstlük doğruluk ve hümanizma barındıran emirleri ile alakası olmayan bir rejime dönüştürülüyor. 100 yıla yaklaşan cumhuriyet kazanımları bir bir yok ediliyor ve demokrasiye ulaşma çabamız geriye döndürülüyor. Temel hak ve özgürlükler, ‘ülkenin bekası’, ‘hain fetö darbesi’ gibi sebepler gösterilerek yok ediliyor. Yine ülkenin 100 yılda biriktirdikleri bütün varlıkları özelleştirme adı altında elden çıkarılıyor, yağmalanıyor, yandaş haramilere ve yabancı emperyal güçlere teslim ediliyor. Ülkenin en temel ve stratejik değerleri, telekomünikasyon idaresi, savunma sanayii, finans sektörü yabancılara devrediliyor. Ülkeyi bir şirket yönetir gibi yönetmeyi marifet zanneden anlayış, siyasi iktidarı tümüyle ele geçiriyor ve artık demokrasiden değil, yönetim şekli olarak şirketokrasiden söz edilen karanlık bir döneme giriliyor. Bunun alt yapısı ise son referandumla tamamlanarak güçler ayrılığından vazgeçilerek güçlerin tek elde toplandığı, göstermelik bir demokrasinin bile yük haline geldiği, siyasi iktidarın ve onun temsilcisi cumhurbaşkanının ülkedeki tek güç olduğu, dünyada örneği olmayan bir rejim kuruluyor. Cumhuriyetle hesaplaşmanın 2023’te tamamlanması hesaplanıyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısından okuyabilirsiniz.