Kategori: Sayı 18 / Mart – Nisan 2019

  • Mizah: Afiyet Olsun

    Bu yazıda adliyelerde yaşadığım bir hadiseden değil, yaptığım bir kahvaltıdan bahsedeceğim sizlere. Yani size bir nevi özel hayatımla ilgili olacak yazı.Hem “avukatlığın mutfağı” bir yere kadar, bir kez de evin mutfağını açalım.

    Özellikle meslektaşlarımın malumu olduğu üzere, bizler gerek işin, gerek müvekkillerimizin bizlere bahşettiği stres ve gerilim sonucu ve her insan doğasından da bekleneceği üzere, hafta sonlarını iple çekeriz. Tabii büyük şehirde yaşayan insanın hafta sonu çıkıp bir yerlere gitme ve stres atma ihtimali zayıftır. Ya kalabalıktan bunalırsınız ya da kahvaltıya/ yemeğe vs. etkinliğe harcadığınız masraf, stresinizin daha da artmasına yol açar.

    Ben de hafta sonunu evde geçirip her normal insan gibi bir tost yapayım da, en azından “yerli ve milli” bir şekilde güne başlayayım dedim. Yaparken de nevi şahsına münhasır bir şey olmasını istiyorum. Son dönemlerde tostçu furyası da malum.

    Tabii “tost nasıl yapılır” diye internette aratmadım; ama ilginç bir tost çıksın da istiyorum ortaya. Youtube sitesine “tost” yazınca karşıma tost yapma videoları çıktı. Onlardan birinde, tostu yapan kişi epey tanıdık geldi: Barolar Birliği Başkanımız.

    Hiç tereddüt etmeden ve tost makinesinin başında ne işi var diye de sormadan, yani bu durumu kanıksayarak tıkladım videoya. Herhalde özellikli bir şey çıkacak ortaya diyorum; sonuçta başkanımız, paylaşımlarından da bildiğimiz üzere esnafa vakıf biri; vardır bu konuda da bildiği ilginç şeyler.

    Kaşarlı tost yapıyor başkan, sonra sucuk da koyuyor. Videoyu çeken mekân sahibi ile laflıyor. “Tost nasıl yapılır”konusunu bizlere görsel şekilde anlatmaya çalışan başkan, tostta bir püf noktasından bahsetmeden geçemiyor: “Tosta beyaz peynir koyulmaz, kaşar peyniri koyulur”. Bu beni bir yaşıma daha getiren mühim bilgi ile donatılmış şekilde videoyu izlemeye devam ediyorum. Esas vurucu cümle geliyor peşine: “Malzeme erken biterse şöhretin çabuk artar”. Tabii bu sözü başkanlığı için bir metafor olarak yorumlamıyor, bir esnaf kuralı olduğunu düşünüyorum. Yukarıda da söylediğim üzere, sonuçta başkanımız Anadolu’yu diyar diyar gezdiği, esnafı da sürekli ziyaret ettiği için bu gibi ipuçlarına vakıf olabilir.

    Tost videosunu bir ara durdurup Avukatlık Kanunu’mu açıyorum. Görevleri arasında, “Meslek onuru ve bağımsızlığı ile ilgili işlerde kanunlar ve meslek kurallarının gereğini her türlü organlara karşı savunmak ve bu konuda doğrudan doğruya veya dolayısıyla kendisini göreve zorlayan hususları yapmak” bulunuyor başkanımızın. Videoya devam ediyorum. Tam da bu kanunu düşünürken, “valla herkese hizmet etme imkânımız keşke olsa” diye bir cümle de kuruyor başkan. “Barolar Birliği Başkanı olarak esnafa tost yapacak raddeye gelmişsin başka, daha ne hizmeti edesin” diye de düşünüyorum bir yandan.

    Tahliye edildikten sonra, değişen mahkeme heyeti tarafından tekrar tutuklanan, tutuklandıktan sonra da ayrı kentlerde tutulan meslektaşlarımızın bu hukuksuzluklara karşı açlık grevine başladıkları malum, ünlü bir Türk “büyüğünün” söylediği gibi: Zamanlama manidar. Yani açlık grevi yapan avukatlara karşılık Barolar Birliği Başkanımız tost yapıyor. Her ülkenin bizimki gibi git gide “şaşırtmayan” bir Barolar Birliği Başkanı olsa keşke.

    Video bitiyor, yapılan kaşarlı ve sucuklu bir tost, o kadar. Burada da bir şaşırtmama hali.

    Aklıma başkanın daha önce halkına seslendiği “aynı gemideyiz, aynı gemideyiz, aynı gemideyiz” videosu geliyor. Gemiler de bölüm bölüm tabii, her yeri aynı değil, takılmıyorum.

    Sonuç: Tost yiyemiyorum; başkan tost yapma işini zirvede bırakmış, ne haddime. Yiyenlere afiyet olsun.

  • Hukuk Felsefesi: Bir Duygu Teorisi Hukukçulara Ne Söyler?

    Antik Yunan’ dan beri insanı insan yapanın akılcılığı olduğu vurgulanmış, mantıklı düşünüp hisleri dışarıda bırakarak karar vermenin doğru olduğu savunulmuştur1. Modern felsefe ve bilimin doğuşuyla duyguların algılanmasında ve gözlemlenmesinde önemli adımlar atılmış, on dokuzuncu yüzyıl başında ise bedenin ve nesnelerin tüm hareketlerini betimleyen ‘emotion’ kelimesi kullanılmaya başlanmıştır2. Bugün beynimizdeki temporal lobların derinliklerinde amigdala adı verilen ve dış dünyadan gelen uyaranları değerlendirerek tepkilerimizi tetikleyen yapının duygularımıza yön verdiği kabul edilmektedir3. Bu açıdan tarihin büyük bölümünde yargı gücünü etkilediği, kötü sonuçlar doğurduğu ve yanlış algılamalara sebep olduğu gerekçesiyle irrasyonel olarak nitelendirilen duygular ve duyguya dair düşünme yakın dönemdeki araştırmalarla değişim göstermeye başlamıştır4. Bu yazıda yer verilecek Amerikalı ünlü düşünür Robert C. Solomon da geliştirdiği duygu teorisiyle duyguların dünyaya bağlanmanın bir yolu olduklarını ifade etmiş ve teorisinde adalet anlayışına önemli bir yer ayırmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hak Uğruna Mücadele: “Söz Değil Eylem İstiyoruz”

    Adını Latince’ de “oy” anlamına gelen “suffragium” sözcüğünden alan Suffragette filmi, Britanya örneği üzerinden kadınların oy hakkını savunan aynı isimli hareketi anlatır. Keza Demir Çeneli Melekler (İron Jawed Angels) filmi de aynı mücadelenin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seyrini gösterir bizlere. Ayrıca Demir Çeneli Melekler, açlık grevlerinde zorla beslenmeye karşı direnmeleri nedeniyle bu kadınlara verilmiş bir lakaptır.

    Bu iki filmden Suffragette, Londra’nın East End bölgesindeki bir çamaşırhanede 7 yaşından beri işçi olarak çalışan, evli ve çocuklu Maud Watss (Carey Mulligan)’ın, süfrajet mücadelesini gözlemleyerek önce sempatizanı ve nihayetinde protesto ve eylemlerinin bir katılımcısına dönüşümünün serencamını sunar. Bu uğurda ödediği bedeller yanında, kişiliğinin ve entelektüel kapasitesinin gelişimini ve kadın hareketi içerisindeki derin arkadaşlık bağlarını gösterir. Yönetmen Sarah Gavron’un deyişiyle; filmin merkezi karakteri Maud, kurgu olmakla birlikte pek çok sıradan kadının gerçek yaşamlarının bileşimidir. İşte tam da Suffragette filminin diğer filmimiz olan Demir Çeneli Melekler ile temel farkı, işçi sınıfı kadına odaklanışındadır. Maud, kadınların

    oy hakkı mücadelesini anayasal bir prensip adına değil, daha çok yaşadıkları koşullardan gelen taleplerle; kadınların iş yerlerinde güvenliklerinin, aile içindeki haklarının sağlanması ve ücretlerinin iyileştirilmesine doğru adımlar atmak olarak kendi gözünden bize göstermektedir. Katia Von Garnier’in Demir Çeneli Melekler (Iron Jawed Angels) filmi ise tarihte gerçek karakterler olan Alice Paul (Hilary Shwank) ve arkadaşı Lucy Burns (Frances O’Connor) liderliğindeki bir grup dinamik ve kolej eğitimli genç kadının, Amerikan kadınlarının oy hakkı için verdiği mücadeleyi ve bir yandan da hareket içindeki eski kuşakla mücadelesini anlatır. 1912 yılında Alice ve Lucy, 1890’da Susan B. Anthony ve Elisabeth Cady Stanton tarafından kurulmuş bulunan Kadınlara Oy Hakkı Ulusal Birliği üyeleriyle bir tanışma toplantısı yaparlar. Bu iki asi ve isyankâr genç aktivistin ruhu, anayasal düzeyde “eşit yurttaşlık” ve oy hakkı elde etmek için verilen mücadelede daha pasifist yöntemleri benimseyen muhafazakâr kadınlarla tezattır. Paul ve Burns’ün planladığı ilk büyük olay, büyük bir kadın yürüyüşü organize etmektir. Bu yürüyüş öncesi sokaklarda bildiri dağıtırken tanıştıkları Polonya göçmeni fabrika işçisi Ruza Wenclawska ve eğitimli Alice arasındaki diyalogda Ruza’nın çekincelerini gideren Alice’in “bir oy, bir yangın merdiveni” sözü olur. Bu sözün atıfta bulunduğu trajik yangın dışında bu film, süfrajet hareketinin işçi kadınlarını şöyle bir geçiştirir. Filmde bahsedilen trajik olay ise 1911 yılında New York’ taki Triangle gömlek fabrikasında çıkan ve çoğu genç göçmen işçi kadın olan 146 işçinin öldüğü yangındır. Yangın, haftanın altı günü, günde on dört saatlik uzun çalışma saatleri ile ve düşük ücretlerle sömürülen endüstriyel işçilerin, bu sömürüye ilgisiz kalan hukuk düzeni tarafından yüz yüze bırakıldığı tehlikeyi sembolize ediyordu.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye ile Avrupa Birliği Arasındaki Gümrük Birliği’nde Yargı Yolu Çıkmazı

    Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği, 22 yıldan bu yana esaslı bir değişikliğe uğramadan devam etmektedir. Son gelişmelerle biraz daha ısınan ilişkiler ışığında görünen o ki, en azından önümüzdeki zaman içinde Gümrük Birliği’nde köklü değişiklikler yapılması iki taraf arasında müzakere konusu olacaktır.

    Bu yazı, söz konusu değişiklikler için yapılacak görüşmelere yardımcı olabilmek maksadıyla 11 Kasım 2017 tarihinde, İstanbul Barosu Avrupa Birliği Hukuku Komisyonu ve İktisadi Kalkınma Vakfı ile beraber düzenlenen “Türkiye-AB Gümrük Birliğinin Güncellenmesi Sürecinde Kurumsal ve Hukuki Düzenlemeler” konulu seminerde yapılan sunumum temel alınarak kaleme alınmıştır.

    Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (bundan böyle AB denecektir) arasında 12.09.1963 tarihinde imzalanan “Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma” (Ankara Anlaşması), TBMM tarafından 04. 02. 1964 tarihinde 397 sayılı yasa ile onaylanmış ve Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yaşadıkları Çocukluk “Sahici” mi?

    Ah, ben bir gün tepelerden tepelerden,
    Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
    Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
    Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.
    O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
    Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
    Ben perişan utanmış bu köyün üstünde,
    Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

    (Ceyhun Atuf Kansu, Kızamuk Ağıdı Şiirinden)

     

    Büyüklerin aksine, çocukların gerçeklikle aralarında bir hayal perdesi vardır. O hayal perdesidir çocukları çocuk yapan. Hayallerinde canavarlarla dövüşür çocuklar, hayallerinde uçarlar. O yüzdendir oyuncakların süsü, tılsımı. O yüzdendir bu kadar renk. Çocukların hayallerinin arşına yetişmeyen yetişkinler hayatı sahici yaparlar. Türkiye’de çocukların hayallere vakti yok. “Sahi”ye koşturuluyorlar. Erken terkedilen yılkı atları gibi.

    Tarihe not düşelim:

    2019 yılında Yargıtay 14. Ceza Dairesi, 14 yaşındaki kız çocuğunun daha önceden cinsel istismara maruz kalmasından ötürü ikinci kez istismara uğramasının çocuğun ruh sağlığını ayrıca bozmayacağına hükmetti.

    2017 yılında Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi Yavuz Ortaokulu’nda Fen Bilgisi ve Teknoloji öğretmeni olarak görev yapan aynı zamanda Gölbaşı Belediye Başkanı’nın oğlu olan Erdem Özdemir, lise öğrencisi bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan tutuklandı. Dosyada Özdemir’in avukatı Gökhan Çağlayan, “Şüpheli belediye başkanımızın oğludur. Tutuklanması halinde telafisi imkânsız zararlar doğacaktır” diyerek savunma yaptı.

    Yüksek yargı ve savunma makamına ilişkin geçmiş iki seneden iki örnek böyle. Akademinin ise teknik meselelere vakti çok, gerçekliğe karnı tok. Savaştan kaçan bir çocuk kıyıya vurmamış, namuslarını korumak için yurt kapıları içeriden kilitlenen kız çocukları yanmamış, çocuk tecavüzcüleri için Aile Bakanı: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.” dememiş gibi mağdur çocuk, suça sürüklenen çocuk tanımıyla başlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar takipçiliğiyle biten makaleler yazmaya devam etmekte.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Göçün Görünmez Çocukları

    Didim’den Yunanistan’ın Leros Adası’na
    geçmeye çalışan mültecileri taşıyan
    eski balıkçı teknesi battı.
    4’ü bebek, 10’u çocuk, 34 kişi hayatını kaybetti.
    2015 Mülteci Ölümleri Almanağı

     

    Çocukların “küçük yetişkinler” değil, sadece “çocuk” oldukları genel kabulünün insanlık tarihinde yakın sayılabilecek bir zamana tekabületmesi;kurduğudüzenlerivedüzenler çerçevesinde normalleştirdiği tüm yaşayışı “medeniyet” kalıbına sokan insanlık için son derece düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar da utanç vericidir. Tarih öncesi dönemde engelli ya da hasta çocuklar ölüme terk ediliyorlar; İlk Çağ’da babalar, çocuklarını köle olarak satma, Antik Yunan’da çocuklarını sakat bırakma ya da öldürme haklarını ellerinde tutuyorlardı (Lambert, 2008). 19. yüzyılın isimsiz işçi ve madenci çocuklarının ve Ortaçağ Orta Avrupası’nda yaramazlık yaptığı ya da sara hastası olduğu için “cadı” olarak yaftalanan ve kanlı infaz törenleriyle yakılan (Akın, 2010) çocukların ruhları halen katledildikleri yerde dolaşıyorsa eğer, göçle birlikte oradan oraya sürüklenen; Lübnan Dağları’nda savaştan kaçarken donan1, Bodrum sahiline cansız bedeni vuran ve çoğu zaman bir birey değil sayı olarak istatistikleşen çocukların ruhları da tarihten silinmemek üzere, üzerinde yaşadığımız dünyanın istisnasız her noktasında dolaşmaktadır. Çünkü göç, çoğunlukla bir trajedi hareketidir ve bu trajedi hareketlerinin birincil mağduru her zaman çocuklar olmuştur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hapishanelerin Mecburi Misafirleri: Mahpus Annelerin Çocukları

    İnsani gelişimlerinin henüz çok erken aşamasında olan 0-6 yaş grubundaki çocuklar, tutuklu/hükümlü anneleri ile hapishanelerde kalabilmektedir. Anne yanında kalmayan/ kalamayan çocuklar ise dışarıda bir bakım vereni olmaması halinde devlet korumasında yaşamaktadır. Uzun yıllardır, çocukların içeride amaannelerinin yanında mı, yoksa annelerinden uzakta ama dışarıda mı kalmaları gerektiği konusunda tartışmalar sürmektedir. Çocuğun anne ile geliştirmesi gereken bağlanma ve güven duygusu, anneden zorla ayrılmasından doğabilecek travmalar, temel bakım süreçlerine ilişkin ihtiyaçları ve aile ile yaşama hakkı göz önünde bulundurulduğunda, çocuğun anne yanında kalmasının önemi ortaya çıkmaktadır.Bununla birlikte hapishane koşulları, çocukların bedensel, bilişsel, psikomotor, sosyal, duygusal ve dil gelişimi açısından yetersiz ve uygunsuzdur .

    İnfaz kurumlarında annelerinin yanında kalan çocukların, süt emziren annelerin ve hamilelerin devlete emanet edilmiş özel korunmaya muhtaç, pozitif ayrımcılıkla korunması gerekenbireyler olduğuna vurgu yapan Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri’nin 2016 yılı faaliyet raporuna göre; hapishanelerde anneleri ile kalan 529 çocuk bulunmaktadır. Bu çocukların 12’sinin yaşı bilinmemekle birlikte, 412 çocuk 0-3 yaş; 117 çocuk 4-6 yaş grubundadır. Raporda, emziren veya hamile hükümlü ve tutuklu kadın sayısının net olarak tespit edilemediği bilgisiyer almaktadır . 07 Nisan 2017 verilerine göre hapishanelerde annesiyle birlikte kalan çocuk sayısı 594, 14 Kasım 2017 itibariyle 624’dür . Adalet Bakanlığı, 2019 itibariyle hapishanede mahpus anneleri ile kalan kaç çocuk olduğunu açıklamamaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yükselen Bir Toplum Sağlığı Sorunu Olarak: Aşı Reddi

    Yaşadığımız coğrafya, dünya tarihinde ilk aşı uygulamalarının yapıldığı yer olmasına karşın ne yazık ki aynı hızla aşı karşıtlığının arttığı yer olma özelliğine sahiptir.

    1721 yılında İstanbul’a gelen İngiliz Büyükelçisinin eşi Lady Montegu, çiçek hastalığına karşı aşılama yapıldığını görmüş, bu yöntemden çok etkilendiğini mektuplarına da yazmıştır. Ülkesine döndükten sonra çiçek aşısı kampanyası başlatarak yöntemi yaygınlaştırmasının ardından aşı çalışmaları başlamış ve 1796 yılında ilk bilimsel aşı İngiliz Hekim E. Jenner tarafından üretilmiştir. 19. yüzyılın son on yılında Osmanlı’da bilimsel aşı laboratuvarları kurulmuş, çiçek, difteri, kuduz, şarbon gibi insan ve hayvan aşıları üretilmiştir. Çanakkale Savaşı sırasında İstanbul’un işgali tehlikesine karşın Aşıhane Kırşehir’e taşınmıştır. Bu yıllarda dünyada ilk kez tifüs aşısı üretilmiş, çiçek ve tifüs aşıları Avrupa ülkelerine ihraç edilmiştir.

    Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan aşılama hizmeti, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra 1930 yılında yayınlanan Umumi Hıfzısıhha Kanunu (UHK) ile yeniden düzenlenmiştir. Aynı zamanda aşı ve serum üretimi tek merkezde, Ankara’da Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü’nde toplanmıştır. İlerleyen yıllarda tüm aşıları üretir hale gelen Türkiye, 1990’lı yıllarda sağlık reformlarının başlamasıyla birer birer aşı üretimine son vermiş ve 1998’de son olarak BCG aşısı üretimi de durmuştur. Günümüzde aşılar, ithal yoluyla temin edilmektedir.

    Aşı konusunda böylesine köklü bir tarihi olan Anadolu coğrafyasında bugün aşı karşıtlığı giderek artmakta, bazı kesimler tarafından aşı karşıtlığı örgütlenmekte ve sonucunda da aşıyı reddeden ailelerin sayısı giderek artmaktadır.

    Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarına göre ailelerin aşıyı reddetmesi nedeniyle aşı olmayan çocuk sayısı gün geçtikçe artmaktadır. 2011 yılında 183 olan bu rakam, 2016’da 11 bin, 2017’de 23 bin çocuğa ulaşmıştır. Bu tablonun karşılığında 2009’da 8 olan kızamık sayısı, 2018’in ilk dokuz ayında 500’ü aşmıştır. Aşısız çocukların zaman içinde birikmesiyle bugüne kadar aşılar sayesinde kontrol altına alınan bulaşıcı hastalıkların sayısının artması ve belki de salgınlar yapması tehlikesi belirmiştir.

    Aşı Karşıtlığı

    Aşı karşıtlığının tarihi neredeyse aşılar kadar eskidir. Batıda aşının uygulanmaya başlandığı ilk yıllarda, kilisenin buna karşı çıkarak ilk aşı karşıtı hareketi başlattığı biliniyor. Günümüzde dünya genelinde aşı karşıtlığı iddiaları başlıca 4 başlık altında toplanabilir:

    1) Aşıların gerekliliğini ve etkinliğini sorgulayan iddialar

    2) Aşı içerisindeki maddelerin veya hazırlanma süreçlerinin güvenilirliğini sorgulayan iddialar

    3) Aşıların yan etkileri ile ilgili iddialar

    4) Aşılarla ilgili komplo teorileri

    Türkiye’de bu iddiaların iki farklı kesimden yükseldiği görülmektedir. Bir grup; dünyadaki aşı karşıtı hareketi bilen, bunları izleyebilecek bir yabancı dil bilgisine sahip yüksek eğitimli ve yaşam standardı itibariyle bulaşıcı hastalıklardan muzdarip olmamış bir sosyal statüye sahip ebeveynlerden oluşuyor. Elbette bu grubun tek ilgilendiği aşılardaki cıva değil, çocuğun yediği her türlü gıdanın da organik, kimyasal kirleticilerden uzak olmasına özen gösteriyorlar.

    Diğer bir grup; bazı din çevrelerince savunulan aşının dinen uygun olmadığı, içinde domuz ya da maymun kanı olduğunu savunarak reddedenlerdir. Zaman zaman sağlık çalışanlarının eline geçen aşı reddini örgütleyen broşürlerde, pek çok hurafe, efsane, gerçekliği olmayan ifadeye rastlanmaktadır, örneğin aşıların insanı sığırlaştıran, domuzlaştıran ya da maymunlaştıran etkileri olduğu iddia edilmektedir. Hangi nedenle olursa olsun aşı reddinin dayandığı bilgi(sizlik), paranoya içeriyor. Hele de, ülkemizde aşı üretiminin sona ermesiyle aşının ithal edilmesinin ardından bu paranoyaların her kesimde yükseldiğine tanık olmaktayız.

    Aşılar En Temel Koruyucu Sağlık Hizmetidir

    Koruyucu sağlık hizmetleri (önleyici tıp da denilen), hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek ve sağlıklı kişileri korunmayı hedefleyen bir grup sağlık hizmetidir. Hastalık olmadan yapılan bir hizmet olmasından dolayı, koruyucu sağlık hizmetleri çoğunlukla öneminin kavranmadığı bir hizmet türüdür. Oysa aşılama çalışmaları bir grup bulaşıcı hastalığın (kızamık, çiçek, difteri, tetanos vb.) neden olduğu ölümleri ve sakatlanmaları azaltmıştır.

    Geçmişte yapılan aşı kampanyaları ve rutin aşılama hizmetleriyle bugün pek çok hastalığın görülmemesi, ebeveynlerin aşılamanın gerekliliğini sorgulamasının nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa kendi çocukluklarında aşılanan bu ebeveynler aşılanmamış olsaydı bugün bir kısmının aşıyla önlenebilen hastalıklardan biri nedeniyle yaşamını kaybedeceği, yani hayatta olmayacağını hatırlatmakta fayda var. Nitekim, bugün otuzlu yaşlarında olan birinin doğduğu yıllar olan 1980’ler Türkiye’sinde doğan 1000 bebekten 83’ünün bir yaşına kadar yaşamını kaybetmesinde, bulaşıcı hastalıkların rolü büyüktür. Aynı ebeveynlerin iki kuşak öncesinde (büyükanne/babalarında), her dört bebekten birinin bir yaşını göremeden öldüğü de ayrıca hatırlanmalıdır.

    Aşılar, bulaşıcı hastalık kontrolünde önemli bir yere sahip tıbbi ürünlerdir. Bir aşının uygulamaya konulmasına, tıpkı ilaçlar gibi bir dizi bilimsel araştırma sonucu karar verilir. Bir aşının sağlık hizmetleri kapsamına alınmasının iki temel koşulundan biri, o hastalık etkenine karşı etkili bir aşının mevcut olmasıdır. “Etkili” sözcüğünün anlamı, aşı uygulanan çocuklarda hastalığın ortaya çıkma olasılığını en az %90 oranında azaltmasıdır. Diğeri ise, söz konusu hastalığın önlenmesinde kontrol stratejisi olarak en uygun yöntemin aşılama olması gerektiğidir. Biraz daha açarsak; bulaşıcı bir hastalığın sağlam kişiye ulaşıp onu hasta etmesinin engellenebilmesi için temel olarak üç seçenek vardır: 1.Hastalığın kaynağını ortadan kaldırmak (eğer hasta kişi ise tedavi etmek), 2.Bulaşma yoluna müdahale etmek (suların klorlanması vb.), 3. Sağlam kişiyi korumak. Aşılar, sağlam kişinin korunmasına yönelik olan bir koruyucu hizmettir. Aşılama hizmeti de hastalığın kontrolü için stratejik bir kamu sağlığı kararıdır. O nedenle de sağlık hizmetleri açısından aşılamanın iki yararı gözetilir: İlki, aşı olan çocuğun hastalığa yakalanmasının önlenmesi; diğeri ise hedef toplumda belli bir aşılama düzeyini yakalayarak hastalığın toplumda kontrol edilmesini sağlamaktır.

    Hastalığın toplumda kontrol altına alınması, çeşitli nedenlerle aşılanamayan çocukların dolaylı yoldan korunması anlamına gelir. Bunlar; bir bağışıklık sistemi hastalığı olması, kanser tedavisi alması vb. nedenlerle kesinlikle aşı olmaması gereken kişilerdir. Aşı olma endikasyonu olduğu halde aşılanmayan ve bu yolla toplumsal bağışıklık düzeyinin düşük kalmasına katkısı olan her çocuk, yukarıda bahsedilen aşılanmamış hassas grupların hastalık riskini artırmaktadır. Kararı veren kişinin ebeveyn olduğu göz önünde bulundurulduğunda kendi çocuğunun aşılanmasına izin vermeyen ebeveynlerin söz konusu diğer çocukların yaşam hakkını tehdit ettiği tespiti yapılabilir. Üstelik bu çocuklar hastalığa yakalandığında, sağlıklı bir çocuktan daha fazla ölme olasılığı ile karşı karşıyadır.

    Sağlık Bakanlığı’nın Rolü

    Neoliberal politikaların bir sonucu da, bireyci bir insan karakteri ortaya çıkararak toplumsal dayanışmayı geriletmesi olmuştur. Neoliberal dönemin en temel amacı olan devletin küçültülmesi, bir süre sonra kamusal hizmetlerin gerekliliği ve niteliğinin sorgulanmasıyla sonuçlanmış, aynı zamanda kamu hizmetlerini itibarsızlaştırmış ve şüpheyle bakılan bir hale getirmiştir. Kanımızca, aşılama hizmetleri de bundan payını almaktadır.

    Aşı karşıtlığı konusunda bir diğer boyut, Sağlık Bakanlığı’nın net ve açık bir tutum sergilememesi, bu nedenle hizmetin uygulayıcıları olan sağlık çalışanlarının ebeveynler ile baş başa kalmasıdır. Sağlık Bakanlığı’nın aşı reddinin giderek arttığı bir durumda, sessiz kalmak yerine aktif bir tutum ve çaba içinde olması, aşılamayı cesaretlendirecek mesajlar vermesi beklenmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın bu edilgen tavrı, aynı zamanda sorunu çözecek yasal düzenlemenin yapılmasını önlemektedir.

    Çocuk Hakları Sözleşmesi, “çocuğu ilgilendiren bütün faaliyetlerde çocuğun üstün yararı temel düşüncedir (md.3)” ifadesi yer almaktadır. Ayrıca Sözleşmede, devletin her çocuğun temel yaşam hakkına sahip olduğunu kabul etmesi ve çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için olabilecek en fazla çabayı sarf etmesi (md.6) ve çocukların tıbbi bakımdan yoksun bırakılmaması, koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulması (md.24) gerektiği ifade edilerek devlete görev verilmiştir.

    Bunun bir tamamlayıcısı olarak, Sağlık Bakanlığı’nın ebeveynlerin gerektiği gibi bilgilendirilmesi ve aydınlatılmasını sağlaması, hem de hizmeti sunanlara eğitim ve iletişim becerileri vermelidir.

    Aşıyla İlgili Yasal Düzenleme İhtiyacı

    Bugüne kadar çocuğuna aşı yapılmasını reddeden ebeveynlerle ilgili olayın yargıya yansıdığı durumlarda alınan kararlara baktığımızda:

    • Ebeveynin çocuğun üstün yararını gözettiği, o nedenle de çocuğuna aşı yaptırmama hakkı olduğu;

    • T.C. Anayasası’nın 17 maddesinde “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında vücut bütünlüğüne dokunulamaz” ifadesi yer aldığı, aşının tıbbi zorunluluk kapsamında olmadığı;

    • Hasta Hakları Yönetmeliği’nde yer alan “Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz” (5. md) ve “kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın … tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz” (22. md) maddelerine göre (ebeveynin) rızası olmaksızın aşı uygulanamayacağı;

    • Aşılama ilgili mevzuata göre (1930 tarihli Umumi Hıfzısıhha Kanunu), sadece çiçek aşısının zorunlu olduğu, diğer aşılar için böyle bir zorunluluk olmadığı

    Yönünde kararlar alındığı görülmektedir. Bu durum çocukluk aşılarının yapılması zorunlu ise bu konuda bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu, bu olmadıkça mahkemelerin ailelerin çocuklarına aşı yapılmasını reddetmelerini “bireysel hak” kapsamında ele almaktan başka bir sonuca varamayacağı görülmektedir.

    Aşı reddinin toplum sağlığını tehdit eden boyuta gelmesi, çocukluk çağı aşılamalarının zorunlu olması gerektiğine dair bir tartışma başlatmıştır. Nitekim 2017 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün kızamık vakalarının dört misli arttığına dair yaptığı açıklama sonrası, İtalya ve Fransa’nın, daha önceleri ebeveynlerin onayına bırakılan çocukluk dönemi aşılarını zorunlu hale getirdiği bilinmektedir.

    Diğer yandan aşılama ile ilgili geçerli olan mevzuatın, yani Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun sadece çiçek aşısını zorunlu tuttuğu bilinmektedir. Bu düzenlemenin yayınlandığı 1930 yılından sonra pek çok aşı geliştirilmiş olmasına karşın, yasada herhangi bir düzeltme yapılmamış, aşılama konusunda sadece genelgeler (Genişletilmiş Bağışıklama Genelgesi) yayınlanmıştır.

    Türk Tabipleri Birliği 2018 yılının Nisan ayında “Aşı Candır” sloganıyla düzenlediği kampanya kapsamında, Sağlık Bakanlığı’nı etkin bir tutum almaya davet etmiş ayrıca yukarıda anılan mevzuat eksikliklerinin giderilmesi için yasa değişikliği önerileri hazırlanarak TBMM’ye sunmuştur. Bu yasal düzenlemeler şunlardır;

    • 24.04.1930 tarihli 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 89’uncu maddesinde düzeltme yapılarak, “Sağlık Bakanlığı Aşı Danışma Kurulu tarafından belirlenerek Genişletilmiş Bağışıklama Programında yer alan çocukluk dönemi aşıları için “belirlenen aşıları yaptırmak zorunludur. Bu aşıların yapılmasında kişinin kendisinin, çocuklar ya da kısıtlılar yönünden velisinin ya da vasisinin rızası aranmaz.” ibaresinin eklenmesi

    • 26.09.2004 tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kamu Sağlığına Karşı Suçlar” bölümü 195. maddesinde düzenleme yapılarak aşıyı reddedenlerle ilgili cezai işlem yapılması talep edilmiştir.

    Aşının reddedilmesi, çocuk adına ebeveynin aldığı bir karardır ve bu kararın gerçekten “çocuğun üstün yararı”nı temsil ettiği sorgulanmalıdır. Aşılar konusundaki bilginin, yüksek düzeyde profesyonelliği gerektiren bir özellik taşıması “bilgi asimetrisi” denen kavramı ortaya çıkarmaktadır. Burada mevzu, ebeveynin çocuğunun üstün yararını göz etmesinden çok, ebeveynin aşıyı hangi bilgi ile reddettiği ve bunun sonucunda çocuğuna (ve dolaylı olarak topluma) vereceği zarardır.

     

     

     

    Yararlanılan Kaynaklar:

    Arıcan I (2018) Sık Rastlanan Aşı Karşıtı İddialara Yanıtlar. Toplum ve Hekim Dergisi. Cilt 33 sayı 3, s 195- 206.

    Badur S (2018) “Aşılar Tartışılmalıdır” yazısındaki önemli yanlışlar üzerine. Herkese Bilim ve Teknoloji Dergisisi. Sayı: 109.

    Eskiocak M (2018) Neoliberal dönüşümün bağışıklama hizmetlerine etkileri ve sonuçları. Bilim ve Gelecek Dergisi. Sayı: 172

    Smith M (2019) Life BeforeVaccines: My Story. Erişim: http://www.berkeleywellness.com/healthy- community/contagious-disease/article/life-vaccines- my-story?s=EFA_190122_AA1&st=email&ap=ed

    TTB (2003) Aşı Pazarı Can Pazarı: Aşı Üretiminin Perde Arkası. Erişim: http://www.ttb.org.tr/kutuphane/ asi_pazari_can_pazari.pdf

    TTB (2019) Birinci Basamak Sağlık Çalışanları İçin Aşı Rehberi. 2. Baskı. TTB Yayınları. Ankara.

    Web Sayfası: Yalansavar. Erişim: https://yalansavar.org/ tag/asi-karsitligi/

    page49image66392960 page49image66390464

  • Çocuk Hakları ve Eğitim Sistemimiz!

    Tarih, doğal yıkımlar yanında bin yıllardır insanların yarattığı yıkımlara da tanık olmuştur. Güçlü olan güçsüz olana yaşam hakkı tanımamıştır. Güçlü olanın ele geçirdiği yerleri talan edip yağmalaması, mağlupların öldürülmesi ya da esir alınarak bir mal gibi kullanılması yüzyıllarca sürmüştür. Batıda Rönesans, aydınlanma, laikleşme ve uluslaşma süreçleri insancıl değerlerin giderek önem kazanmasına yol açmıştır. Afrikalıların yaklaşık 150 yıldır köle olarak kullanıldığı Amerika’da, uygulanması uzun zaman alsa da, 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde, “Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların arasında Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa erişme haklarının bulunduğu” açıklanmıştır1. 26 Ağustos 1789’da, ilk maddesinde, “insanlar sahip oldukları haklar yönünden özgür ve eşit doğarlar, özgür ve eşit yaşarlar” ifadesini içeren Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi2 yayımlanmıştır.

    Çocuk hakları konusu ise, ilk kez 1800’lerin sonunda gündeme gelmiştir. I. Dünya Savaşı sonrasında, milletler arasında barışı ve güvenliği korumak üzere 10 Ocak 1920’de Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Milletler Cemiyeti, Uluslararası Çocuk Hakları Bildirgesi’ni 26 Eylül 1924’te kabul etmiştir.

    II. Dünya Savaşı Milletler Cemiyeti’ni işlevsizleştirmiştir. Savaş sonunda 24 Ekim 1945’te adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlama amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) kurulmuştur. BM, 10 Aralık 1948’de, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi3”ni kabul etmiştir. Bu bildirgenin eğitim hakkıyla ilgili maddesi şöyledir: “Herkes eğitim hakkına sahiptir(m.26.1). Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir” (m.26.2).

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çocuğun Nesneleşmesi: İcra Yoluyla Çocuk Teslimi

    Çocuk teslimi ve çocukla kişisel ilişki kurulmasının icra hukuku aracılığıyla sağlanması, son zamanlarda gündemi epey meşgul eden konulardan biri. Özellikle mevcut sistemin değişeceğine ilişkin çeşitli açıklama ve haberlere sıkça rastlanıyor. Hatta değişikliğe dair görüşe sunulmuş bir kanun tasarısı taslağı (Mağdur Hakları Kanunu Tasarısı Taslağı) bulunmasının yanı sıra, başka bir usulün getirileceği de konuşuluyor. Ancak hâlihazırda kanunlaşmış bir düzenleme olmadığından, çocuk teslimine dair ilamlar beraberinde birçok sorunla birlikte, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 25 vd. maddelerindeki kurallar çerçevesinde yerine getiriliyor. Meseleyi her yönüyle incelemek bu yazının amacı ve kapsamını aşmakla birlikte, icra hukuku mekanizmalarıyla işletilen çocuk teslimi konusuna dair birtakım kilit sorular sormak ihtiyacı hissediyorum. Neden çocuk teslimi icra hukuku aracılığıyla sağlanıyor? Neden “icra” ve “çocuk” kelimeleri arasındaki bağlantı kolay kolay kurulamıyor ve kurulduğu noktada da yüzler ekşiyor? Ne gibi sorunlar var ki kanun koyucu dâhil olmak üzere herkes bu prosedürün değişmesini istiyor? Daha iyi bir yol bulunabilir mi? Bu yazıda amacım, az önce işaret ettiğim bağlantıyı kurarak, sistemi ve sorunlarını teknik ayrıntılara inmeksizin genel çerçevede ortaya koymak. Ancak konunun, hukukun menfaat dengesi sağlama işlevinin en çok sınandığı alanlardan birisi olduğunu söylemem gerek. Çünkü mevcut sistem bir dikotomi üzerine kurulu ve söz konusu dikotominin bize dayattığı bir soru var: Bugün için evrensel bir ilke haline geldiği kuşkusuz olan çocuğun üstün yararının korunması ilkesi ile bütünsel olarak medeni usul ve icra hukuku anlamında hakların yerine getirilmesi sistemindeki ilke ve kurallar çeliştiğinde, terazinin hangi kefesi ağır basmalı ve denge nasıl sağlanmalı?

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 18. sayısında okuyabilirsiniz.