Kategori: Sayı 19 / Mayıs – Haziran 2019

  • Mizah: Mazeret

    Şehir dışında görülen, bol sanıklı ve bir o kadar da stresli dosyamın karar celsesi için hazırlıklarımı tamamladım. Savcının esas hakkında mütalaasına karşı beyanlarımı içeren dilekçeyi UYAP’tan daha önce sunmuştum; yola çıkmadan önceki gün de, celsede yapacağım sözlü savunmam için notlarımı aldım, futbol diliyle “maç saatini beklemeye başladım”. Uçuşa 24 saatten az da kaldığından, check-in’i de yaptım, hatta uçuş biletinin çıktısını da aldım (yani bir uçağı kullanmam kaldı). Sabah kargalar kahvaltısını etmeden kalkıp duruşmaya girecek, duruşmanın tahmini bitiminden sonra 7-8 saat dönüş uçağını bekleyecektim. Malum, yeni havaalanının bizlere getirdikleri…

    Duruşmaya kafa olarak hazırlanmış bir şekilde, ofiste diğer işlerimle ilgilenirken müvekkilimden telefon geldi: “Avukat bey, dosya ile ilgili haber aldık, mazeret bırakacakmış tüm avukatlar”.

    Tabii bu durumda aklıma, mahkeme başkanının hastalanması, izinde olması veya tayininin çıkması, gözaltına alınması/tutuklanması gibi ihtimaller geldi; kalemden teyit almak için telefonuma davrandım. Her ne kadar şehir dışından arayanlara telefonla bilgi vermeseler de, şahsıma ait bilgileri sonuna kadar vererek kâtibin güvenini telkin ettim ve en iyi niyetli ihtimali sorarak “hayırdır, başkan mı hastalandı” diye sordum (“hayırdır, sizin başkan da mı teröristmiş” diye sorulmaz şimdi). Kalemden gelen bilgi şuydu: “Yok başkanımız sağlıklı çok şükür; ancak dosyayı okuyamamış, o nedenle beyan almayacakmış, mazeret bıraksınlar duruşmaya gelmesinler dedi”.

    Tabii bu “duruşmaya gelmesinler” cümlesini “gözüm görmesin onları” minvalinde yorumlamadım. Muhakkak kendisinin vardır bir bildiği, dosyayı okumadan karar vermemek, ince eleyip sık dokumak istiyordur sonuçta.

    Hem bu centilmence düşüncesi ile kimseyi adliyeye kadar yormamış, zamanlarımızı çalmamış da oldu bir yandan. Başkaları olsa, dosyayı biliyormuş ve dilekçeleri okumuş gibi celse açar, herkesi dinler veya dinlermiş gibi yapar, sonra bir eksiklik uydurur bir sonraki celseye bırakırdı kararı. Öyle yapmasa da “dosyanın incelemeye alınmasına” gibi bir ara karar oluşturur, “helal olsun, dosyamızı inceleme aldı, okuyacak” gibi gereksiz bir heyecana sebebiyet verirdi.

    Bizim başkan ne yaptı? Kimseyi havaya sokmadı, bir anlamda “siz dosyayı iki ay sonra yeniden geleceğiniz zaman bir daha okuyun, iyice sindirin, ben de o sırada okumuş olurum zaten, savunmalarınızdan sonra kararımı veririm” demiş oldu.

    Duruşmaya gelmeyince bu kez yeni duruşma gününün çakışma stresi sardı tabii. Neyse ki başkanımız, daha doğrusu kıdemsiz üyemiz güzel bir gün vermiş ki, o stres de kalktı. Sadece karar stresi ötelenmiş oldu, ne güzel.

    Her mahkemede olduğu gibi bu mahkemede de celse zaptı o gün UYAP’a yüklenmediği için meslektaştan rica ettik, sağ olsun kalemden çıktısını alıp gönderdi. Celse zaptının girişi şöyleydi: “Belirli gün ve saatte duruşmaya mahsus salonda 7. celse açıldı. Duruşmaya gelen olmadığı görüldü”. Ara kararına da baktım mahkemenin, sağ olsun “mazeretimizi” kabul etmiş heyet.

    Meslektaşlarım bilir, mazeret sistemimiz 81 vilayette de aynıdır: Hâkimin bir nedenle giremediği/açamadığı/dinleyemediği celsede avukattır mazeretli sayılması gereken.

    Zaptı gönderen meslektaş uyardı bu arada beni: Mahkeme mazeretimizi kabul etmiş ama, bir sonraki celse karar verecekmiş başkan, “tüm avukatlar mutlaka gelsin” demiş. Bir sonraki celse iki elimiz kanda olsa gitmemiz lazım; bir daha mazeretimizi kabul etmeyebilir heyet.

    Ajandama daha kalın bir kalemle, altı çizili şekilde yeni duruşma gününü kaydettim, yanına da not düştüm: Daha Mazeret Sunulmayacak!

  • Hukuk ve Sanat: Suat Duman ile “Muamma” Üzerine…

    Ernest Mandel “polisiye romanın toplumsal bir tarihi” alt başlığı ile yazdığı Hoş Cinayet kitabının (Yazın Yayıncılık, Nisan 1996, 2. Baskı, Türkçesi: N . Saraçoğlu, Bülent Tanatar) önsözünde “Eskiden bu romanları, düpedüz, kaçışçı bir eğlence olarak görürdüm. Onları okurken başka bir şey düşünülmüyor; biri okunup bitince, üzerine bir daha düşünülmüyor. Ama bizzat elinizdeki şu kitap, olaya böyle bakmanın en azından eksikli oluşunun kanıtıdır. Evet, herhangi bir polisiye romanı okuyup bitirince artık onun büyüleyici etkisinden kurtulduğunuz doğrudur; ama aynı ölçüde, sözgelimi ben, polisiye romanın, edebi bir tür olarak muazzam başarısı karşısında büyülenmeden edemem” demekte ve devamında da polisiye romanları incelemeye zaman harcamayı boşuna bulanlar için şu “özrü” sunmakta: “tarihi materyalizm bütün toplumsal olgulara uygulanabilir ve uygulanmalıdır. Bunlardan hiçbiri, niteliği gereği ötekilere göre incelenmeye daha az değer değildir. Bu kuramın üstünlüğü -ve geçerliğinin ispatı- kesinlikle bütün bu olguları açıklayabilmesinde yatmaktadır.”

    Neyse ki polisiye romanlar hakkındaki olumsuz değerlendirmeler artık eskisi kadar yaygın değil. Onu ikinci sınıf olarak tanımlayan değerlendirmelere pek rastlanıldığı söylenemez. Türkiye’de de polisiye romanın 90’lı yıllardan itibaren içine girdiği gelişim ile birlikte bu tartışmalar büyük ölçüde geride kalmış gözüküyor. Kuşkusuz bunda esas pay ortaya konulan ürünlerde. Suat Duman da 2000’li yıllar ile birlikte yerli polisiyenin öne çıkan isimlerinden.

    Dergimizin Danışma Kurulu üyesi Bilgütay Hakkı Durna’nın, aynı zamanda avukat da olan Suat Duman ile gerçekleştirdiği söyleşiyi ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz.

     

     

     

    Bilgütay Hakkı Durna: Merhaba. Klasik bir söyleşi sorusu ile başlayalım. Avukat ve polisiye roman yazarı Suat Duman. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?

    Suat Duman: 2004’ ten beridir avukatım. Yazarlığımı tanımlayan şeylerden biri avukatlık. Çünkü ilk iki romanın ana karakteri önce bir hukuk fakültesi öğrencisi, sonra bir avukat. İlk roman Ankara’da geçen bir hikâyeyi anlatıyor. O romanın karakteri ikinci romanda artık İstanbul’dadır, onunla birlikte hikâye de İstanbul’a taşınıyor. Karakterimiz Mehmet Cemil de artık öğrenci değil, stajyer avukattır. Kısacası ilk iki roman benim avukatlık macerama koşut gelişme gösteriyor. Bu iki çizgi birbirine bu kadar yaklaşınca polisiye kaçınılmaz oldu galiba. Bir yandan da 2012 yılından itibaren yayıncılık belasına bulaştım, Alakarga’mız yedinci yaşına girdi.

    BHD: Bu arada bu sene Dünya Kitap Dergisi’nin 26 yıldır verdiği “Yılın En İyileri” ödüllerinde “Rakun” kitabınız “ Yılın Telif Polisiye Kitap” ödülünü aldı. Bunun için de tebrik ederiz.

    SD: Teşekkür ederim. Açıkçası ödülün, klasik polisiyenin şifrelerini daha düzgün kullanan, klişelerle daha barışık başka bir romana verileceğini düşünüyordum. Kazandığım haberi gelince bu sebeple şaşırdım. Diğer taraftan sevindim de. Klasik polisiyenin olmazsa olmazı muamma meselesi, gizem unsuru. Bu hep hikâyeye gömülü olur, gizem hikâyenin unsurudur. Ben Rakun’da bunu hikâyeden alıp kurgunun meselesi, unsuru haline getirmeye çalıştım. Bizzat Rakun’un kurgusu bir muamma olsun istedim. Jüri de ödül gerekçesini açıklarken bunu söylemiş, benim için sevindirici olan bunun fark edilip takdir edilmesiydi.

    BHD: Kitaplara döneceğiz, ama biraz Suat Duman’ dan devam edelim istiyorum. Bir avukata sormak garip olabilir, ama yazı ile ilişkiniz nasıl başladı?

    SD: Aslında hukuk fakültesinden önceye gidiyor. Beş kardeşiz. Büyük abim tiyatro okudu, tiyatro yazarlığı, oyunculuğu, yönetmenliği oradan da mizah yazarlığı, karikatüristlik yaptı/yapıyor. Benden bir büyük abim, 10 yaşından beri öyküler yazıyor ve yayınlıyor. Ablam edebiyat öğretmeni. Hep okunup yazılan bir aile oldu. Buna rağmen ailede yazmaya en geç meyleden galiba ben oldum. Ama hep bir yerde vardı. Fakülte yıllarında öğrenci dergilerine edebiyat denemeleri yazmaya başladım. Hatta yazmaya meylimi keşfettiğim dönem de bu zamanlar oldu. Yine bunun bir romana dönüşmesi benim için de sürpriz. Fakülte yılları geride kalıp çalışma hayatına başlayınca, herkese olmuş mudur bilemiyorum; ama ben yakın maziyi, yani öğrenciliği çok özlemeye başladım. Öğrencilik sonrası hayata adaptasyonum biraz zaman aldı. “Cinayet Mevsimi”ni yazmaya başlamam tamamıyla bunun sonucudur. Cinayet Mevsimi’ni geç kalmış bir günlük gibi yazdım.

    BHD: Polisiye olarak başlamadı o zaman.

    SD: Evet başlamadı. Hatta “Cinayet Mevsimi”ni yazana kadar polisiye okurluğum bile orta karardı.

    BHD: Ama sonrasında romanlar hep polisiye olarak devam etti.

    SD: Evet beni de sardı, daha sonra daha fazla polisiye okumaya başladım. O zamana kadar Agatha Christie’ler okumuştum. Lise yıllarımda okuduğum “Gülün Adı” macera janrının, dedektif hikâyelerinin edebiyatın zirveleriyle buluştuğu tek kitap olarak aklıma kazınmıştı ama başka, derin bir temasım da yoktu henüz. Polisiye bende bir tutku değildi. Olsa olsa kaçıp kaybolmaya ihtiyaç duyduğumda baktığım bir yan okumaydı. Yazmaya başladıktan sonra daha ciddiye almaya başladım diyebilirim.

    BHD: Peki aslında biraz önce Rakun’dan bahsederken değinir gibi oldunuz ama, polisiyenin şu türünde yazıyorum demeniz mümkün mü ya da ne türde yazıyorsunuz?

    SD: Romanlarımın polisiyenin alt türlerinden hangisine dahil edilebileceği benim dışımda gelişen bir süreç. İlk iki romanım siyasi polisiye başlığında okunup tartışılmıştı. Sanırım bunda her iki kitap için de ilk yazıları kaleme alan değerli ağabeyim Ömer Türkeş’in de payı olmalıdır.

    Gerçekten de Cinayet Mevsimi ve Müruruzaman Cinayetleri, siyasi polisiyenin sınırlarını fazlasıyla zorluyordu. Sonrasında siyasi polisiye yazmak isteyip istemediğimi sordum kendime. Hatta bir süre yazmadım, sadece notlar aldım bir kenara. Ta ki Dünyanın Leşleri’ne dek. Üçüncü romanda karakterler çatışma içinde görünseler de egemen siyasetin dolaylı üretenleri olarak kabul edilebilir, buna rağmen ne hikâye, ne karakterler siyasetin doğrudan birer unsuruydu. Aksini söyleyenler olduysa da, konusunu siyasetten almayan ama dili ve derdiyle en siyasi romanım Dünyanın Leşleri’dir bu nedenle. Öyle ki yazarken, özellikle romanın üçte ikisini geride bıraktıktan sonra kendimi yalnızca ve yüksek sesle marş dinlerken buldum. Ne olursa olsun yine de bu roman, dil, atmosfer ve karakter yaratma konusunda en çok kafa yorduğum, bana aslında ne yapmam, neyin peşine düşmem gerektiğini gösteren romandır. Onun açtığı yol beni Rakun’a çıkardı. Hammet’leri, Chandler’ları ve onların çağdaş mirasçılarını okumaktan ne büyük zevk aldığımı fark ettim. Bu polisiyenin farklı bir damarına doğru sürükledi beni.

    BHD: Arada sorayım, yazarken hangi marşları dinliyorsunuz?

    SD: Bu Dünyanın Leşleri’ne özel bir ruh haliydi. Enternasyonal’den Sakarya Marşı’na, kavgaya çağıran marşlardan zafer kutlayan marşlara, her kıtadan her milletin dirençli, umut dolu marşları, romanın dilini de derdini de çokça etkiledi.

    BHD: Ömer Türkeş’in müdahalesi olumlu olmakla beraber sanıyorum bir duraksamaya da sebep olmuş. Belki bu nedenle kategorize etmeye çalışmamalı. Ama en azından son iki romanınıza ilişkin Amerikan polisiyesi üzerinden verdiğiniz örneklerden hareketle, siyasi polisiyeden kara polisiyeye doğru bir geçiş var diyebilir miyiz?

    SD: O, benim okumayı en sevdiğim polisiye türü. Hatta onun da Fransız örnekleri, her yerde söylüyorum, en büyüğümüz Léo Malet’tir. Yer yer arabesk isimli Güneş Bize Haram, Hayat Berbat falan, romanların acayip yazarı. Çok ilginç biri. 1. ve 2. Dünya Savaşlarını görüyor. Sokak çocuğu, kimsesiz büyüyor. 15 yaşında anarşist, 18 yaşında komünist, toplama kamplarından kurtuluyor vs. Canı pahasına macera dolu çarpıcı bir hayatı var. Metinlerinde de Paris’i, Parislilerin hiç sevmeyeceği şekilde anlatıyor. Fransızlar, Paris’in kötü gösterilmesine kızarlar. Onun kitaplarında ise Paris, kanalizasyonların, batakhanelerin, ciğeri beş para etmezlerin, kirin bulaşığın şehri olarak arzı endam eder, bir de buradan bakın der ahaliye. Ve ondaki politik doz da çok güzel. Mafya çatışmasını anlatırken bile anlıyorsunuz yazarın nosyonunu. Léo Malet dışarda tutulursa, hatta belki yer yer onda da var, bu Kıta Avrupası yazarlarının tamamında dil biraz yoğun, süslü gelir bana. Amerikalı yazarlarda ise, bu süslü dili bulamazsınız. Bu yüzden Amerikalı yazarları, Anglosaksonları diyelim, büyük İngiliz edebiyatını ihmal etmeyelim, daha tercih ediyorum. Hatta her seferinde yazmaya başlamadan önce bir arınma gibi Faulkner, Steinbeck okurum. Sadeliği dilde ve üslupta da yakalamaya çalışıyorum o da her şeyi hızlandırıyor. Hemen hemen herkes Rakun için nefes nefese okudum diyor. Ama bunu olumsuz olarak söyleyen de çok oldu. ‘Aman nefes nefese okuduk’ diye.

    BHD: Yok, benim açımdan öbür sayfaya, öbür bölüme hemen geçeyim isteği uyandırdı bu hız.

    SD: Ben de amaçladığım şeyi yaptığımı düşündüğüm için bunları duyunca ‘ne güzel isabet olmuş’ diye düşündüm. Hâlâ da böyle bakıyorum ama şu var tabi. Ben de artık, roman bitip okura ulaştıktan sonra, birkaç ay sonra genelde metne bir daha bakıyorum. Hemen hemen her kitapta oldu. Bazı karakterleri çok hızlı geçtiğim, bazı hikâyeleri eksik anlatmış olduğum hissine kapıldım. Şu da olmalıydı, bu da olmalıydı diye. Bu biraz da belli bir aşamadan sonra yazma sürecimi çok hızlandırıyorum, bundan kaynaklanıyor.

    Macerayı seviyorum, maceranın rüzgâr gibi geçmesini istiyorum, final bölümlerine giderken ve finalde.

    BHD: O zaman, yazma süreci hep böyle mi gidecek?

    SD: Şimdi Rakun’un karakterinin yeni bir hikâyesini yazıyorum.

    BHD: Hemen araya gireyim. Bunu Hukuk Defterleri vasıtasıyla ilk kez duyurmuş oluyoruz, değil mi?

    SD: Evet evet, başka bir romana başlamıştım aslında. Mehmet Cemil hikâyesi yazacaktım, hatta biraz da ilerlemiştim ama bir sebeple Rakun hikâyesi öne çıktı. Onda yol alıyorum. Bu sefer arada yaptığım okumalarımın da etkisiyle bu türün yani Rakun’ daki üslup, dil ve hikâye tarzını uzun uzun okumayı sevdiğimi ben de anladım. O tarzın çeviri romanlarına baktım ve okumanın çok zevkli olduğunu hissettim, bizde pek örneği yok. Yine de hız tamam bir yere kadar, hikâye ihtiyaç duyduğu hızı zaten taşıyacak ama biraz daha detaylı, hikâyelerin daha derinleştiği bir romanın daha doyurucu, tamlık duygusu veren, yalnızca hız ve macera arzusunu değil; karakterin derinlerine, hikâyenin çeperlerine daha bir vakıf olma, kelimenin tam anlamıyla doyma hissine ulaştıracağını ben de düşünmeye başladım. Bu her hikâyeden beklenmez ya da şöyle diyelim her hikâye tamlık noktasına bu şekilde varmaz. Bu yazarken sınanacak fakat kolay kolay planlanamayacak kısmı yazmanın.

    BHD: Peki. Aslında daha önce de girmiş olduk ama bu noktada daha derli toplu olması açısından kitaplara geçmek istiyorum. Dört polisiye romanınız var. Öncesinde denemelerinizin olduğunu söylediniz ama onlar kitaplaşmadılar, dergi sayfalarında kaldılar diye anladım. O halde dört kitap: Cinayet Mevsimi, Müruruzaman Cinayetleri, Dünyanın Leşleri ve Rakun. İlk iki kitabın karakteri Mehmet Cemil isimli bir hukuk fakültesi öğrencisi. İlk kitapta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyor. İkinci kitapta, her hukuk fakültesi mezunu gibi İstanbul’a stajyer avukat olarak geliyor! Aslında daha sonra soracaktım, ne oldu Mehmet Cemil’e, avukat oldu mu para kazandı mı?

    SD: (Gülerek) Hemen söyleyeyim, kazanamadı.

    BHD: (Gülerek) Aslında biraz önce söylediniz Mehmet Cemil’in yeni romanını da yazdığınızı. Ama ben görüşmeye gelmeden, bilmediğim için, herhalde para kazanmaya başladı ki artık macera peşinde koşmayı bıraktı diye düşünmüştüm… Üçüncü kitap olarak ise Dünyanın Leşleri geliyor. Dünyanın Leşleri’nin ana karakterinin ismi yok. İsimsiz; ama onun da Mehmet Cemil ve Rakun’daki Can karakteri gibi devam etmesinin önünde bir engel yok. Ama sanıyorum bu yönde bir düşünceniz yok.

    SD: Bir seri olarak düşünmedim Dünyanın Leşleri’ni. Aslında yazma planımdan kopuştu, bir ara durak gibiydi. Pek devamının geleceğini sanmıyorum.

    BHD: Anladım. Ve dördüncü olarak da Rakun. Biraz önce bahsettiğimiz gibi anlatım, kitaplardaki karakterlerin kişilikleri, yaşadıkları çevre vb. şeyler öncekilerden farklılık gösteriyor. Bir de, Dünyanın Leşleri’ndeki ana karakter de hukuk fakültesinden terk; yani hukukla yine bağlantılı ama Rakun’ da hukukla bağlantılı karakter de yok. Sizin gözünüzden, Rakun’la birlikte romanınızdaki değişimi, gelişimi, sıçramayı paylaşır mısınız?

    SD: Cinayet Mevsimi neredeyse yazmaya dair tüm acemilikleri deneyip sonuna kadar gittiğim bir metin. Onda, çekingen, korkak, daha açık ifade etmekten çekinen bir dil var.

    BHD: Kendinizi eleştiriyorsunuz…oldukça acımasız

    SD: Ama bunu kısmen, hatta birkaç katı Müruruzaman Cinayetleri’nde aştığımı, Dünyanın Leşleri’nde ise büsbütün koptuğumu da kendimde gözlüyorum.

    BHD: Tabii, bir sıçrama olduğu kesin.

    SD: Bu yüzden de rahatım bunu söylerken. Ama gerek hikâye anlatma becerisi açısından, gerek dil ve karakter çalışma yönünden, Cinayet Mevsimi bana çok şey katmıştı. Tabi ilk kitabınızı yazarken bir hikâye anlatmayı otobiyografi yazmak zannediyorsunuz. Çünkü bir yanılsama da olsa, en vakıf olduğunuz alanın kendi hayatınız olduğunu sanıyorsunuz. Bu yanılsama metne de yansıyor. Yayınevine gelen ilk kitabını yazmış bazı yazarlarımıza da böyle cevap veriyorum. İlk dosyanızı yayınlamamanızı tercih ediniz diyorum. İnsanlar için aslında bir iddia bu; yazdım ve yayınladım. Ama yanlış olduğunu düşünüyorum. Devam edecekseniz ve diretecekseniz yazarlıkta, ilk kitap problem olarak kalıyor. Kendine de saklamayı bilmeli insan dosyayı.

    BHD: Benim çok uzak olduğum bir alan tabii ama, her ilk kitap ilk kitap değil mi yayınlanınca?

    SD: Hayır değil. Yayınlanan ilk kitapla, yazılan ilk kitap farklı şeyler.

    BHD: Tabii ama, yazılan o kitap yayınlanmadığı sürece bu problem aşılabiliyor mu diye sormak istemiştim.

     

     

    SD: Ben şimdi kendime dönüp düşündüğümde Cinayet Mevsimi’ni, Müruruzaman Cinayetleri’nden sonra bir daha bakıp, yayınlayacaksam da o zaman yayınlamalıydım diyorum. Çünkü bütün hataları, bütün günahları o kitapta işliyorsunuz nerdeyse ve kaleminiz olgunlaştığında çok acımasız oluyorsunuz artık. Cinayet Mevsimi’ni seviyorum, çünkü beni polisiyeyle tanıştırdı, Müruruzaman Cinayetleri’ni yazma olanağı verdi bana. Müruruzaman Cinayetleri’ndeki hikâyeyi ahlak ve vicdan meselesi sayıyorum. O hikâyeyi anlatmış olduğum için çok mutluyum. Sırf bu yüzden bile yazarlığımı onurlandıran kitap olduğunu düşünüyorum. Cinayet Mevsimi’nde bazı şeyleri söylemeye cüret edemedim. İlginç bir duyguydu aslında, bu yanı bile benim için güzel. Çünkü hep yazarken şu duyguyla savaştım. Büyük kitaplarla dolu feci bir edebiyat var bizi çevreleyen ve bütün hayatım onları okumakla geçti. Bu yaptığım, yazıyor olmam densizlik aslında duygusu beni çok ezdi. Niçin bununla uğraşıyorsun deyip durdum kendime. Bu duygu da ifadelerimi hep tutuk hale getirdi. Cinayet Mevsimi yayınlanınca rahatladım. Müruruzaman Cinayetleri’nde, bu hissediliyordur diye düşünüyorum, dil daha kendine güvenli, cüretkâr olmaya başladı. Müruruzaman Cinayetleri’nde aşılan eşik bu oldu. Kendine daha güvenen bir dil vardı. Fakat bunu yayınladıktan sonra da şunu çözmeliydim. İlk başta konuştuğumuz mevzu. Politik polisiye yazmak için kendimi zorlayacaktım sanırım, öyle bir eşikle karşılaştım. Öğrencilik yıllarımızda politik insanlardık. Çokça siyaset düşünüp çokça konuşuyorduk. Öğrencilik zamanlarında broşür yazmışlığım da, bildiri yazmışlığım da oldu. Dergilere yazdığım yazılar da ağır ajitatif metinlerdi. Onların gelip romanı ele geçirmesinden korktum. Bir yandan da bunu istiyordum içten içe. Yüksek sesle siyaset olsun diyordum. Ama bunu nasıl yaptığınız, aslında yapıp yapamadığınızı belirliyor, yani biçim bu noktada her şeyin önüne geçiyor. Bunu şuradan seziyorsunuz. Beni ikna eden bütün iyi romanlara baktığımda, siyaset onların içinde bir gölge en fazla. Bu en angaje yazarlarda; örneğin Gorki de bile öyle. Onda bile siyaseti arkada seziyorsunuz ama onun karakteri slogan atmıyor. Onun karakteri bir işçi. Orhan Kemal’de de öyle. Örneğin çok güzel bir hikâyesi var. Dolmuşa biniyor adam, dolmuş parası uzatıyor, ancak bir türlü para üstü gelmiyor. İndi inecek, para üstüne çok ihtiyacı var ama istemeye de çekiniyor. Tam durağa geldiğinde söyleyecek oluyor, şoför ağzına tıkıyor, amma abarttın diye ve karakter utançla dolmuştan iniyor. Burada siyaset yok, slogan yok ama halk var, toplumdan bir kesit var. Bunu hep çok seviyordum. Bundan daha fazla da siyaset girebilir. Ne bileyim, Emile Zola’nın kitaplarında olduğu gibi. Ama polisiyede bu ne kadar olmalı bilemiyordum doğrusu. O yüzden uzun zaman bekledim Müruruzaman Cinayetleri’nden sonra. Ben beklerken, bambaşka bir şey düşünürken, Gezi Olayları başladı. Biraz da Gezi’nin de heyecanıyla madem siyasi polisiye, eteklerimdeki bütün taşı dökeyim dedim. Bu görülüyor mu bilemiyorum, Dünyanın Leşleri’ni bu duyguyla yazdım. Ama orada da siyasi polisiyeyle işimi kapatma anlamında doğru bir işti, bir yandan da bana Rakun’un dil ve üslubunu yaratma imkânını verdi çünkü. Rakun’u daha tam dışarıdan tanımlayacak durumda değilim doğrusu. Ama bir şeyi fark ettim, biraz kopuk tipleri buranın diliyle yazabildiğimi ve bundan da zevk aldığımı fark ettim. Şimdi bunun üzerine gideceğim diye düşünüyorum.

    BHD: Bu son anlattıklarınızla ilgili iki şey sormak istiyorum. Birincisi; Cinayet Mevsimi ilk roman, Müruruzaman Cinayetleri hikâyesi sebebiyle yazmanız gereken önemli bir roman, Rakun için benim bundan sonraki dilim üslubum artık bu olmalıdır diyorsunuz. Dünyanın Leşleri arada kalıyor. Bildiriye varır cümleler kurmuştum demiştiniz öncesinde. Siyasi polisiyeyle ilgili taşlarımı döktüm diyorsunuz. Ama Dünyanın Leşleri’nde Haziran Direnişi olmakla beraber odağında değil, arka planda esinti şeklinde var. Dünyanın Leşleri’ne haksızlık mı yapıyorsunuz diye sorayım. Çünkü o romanda da aslında doğrudan Gezi’yi anlatmadan insanların hayatlarına Gezi’nin nasıl girdiğini anlatmışsınız.

    SD: Yok, aslında Dünyanın Leşleri’ ni seviyorum. Gezi ile ilgili birçok yazı yazıldı. Doğrudan bahseden bir iki roman da var. Ama Haziran Direnişi kendisi hakkında konuşan herkesi yutuyor. Şimdi otursak ben Gezi hakkında ne diyeceğimi açıkçası tam bilemiyorum. O gün daha yakın bir tarihti ve baskın bir heyecan duygusu hâkimdi. Gezi’yi doğrudan odağına alıp yazmak pek olur şey gibi gelmedi bana. Çin’in büyük önderlerinden Deng Xiaoping demişti galiba, Fransız Devrimi hakkında ne düşünüyorsunuz diye soruyorlar, ‘hakkında konuşmak için çok erken’ oluyor yanıtı. Halbuki 200 yıl geçmiş. Biz ise Gezi hakkında hemen konuşmak istedik, çünkü bizi çok heyecanlandırdı. Ama çok hataya düşürebilecek bir şeydi, bugün de bu böyle. Dünyanın Leşleri’ni 2013’ün ilk günü yazmaya başladım. Gezi henüz yoktu. Karakteri çok büyük bir karmaşanın içinde bırakmayı düşünüyordum, yalnızca bu. Fakat o karmaşanın ne olacağı hakkında fikrim yoktu. Belki bir deprem, bir saldırı yani tüm ülkenin etkileneceği bir büyük olayın içinde bırakıp nereden düştüm ben deyip geçip geçsin oradan istiyordum. Ben bunları düşünürken Gezi oldu. Ben o gün bıraktım yazmayı. Dergiler kapandı, kitaplar satmadı. Gezi olurken kim kitapları düşünürdü ki! Ben de yazmadım çok uzun bir süre. 2014’ün sonlarında tekrar kitabın başına oturdum. Gezi’nin gelip hikâyeyi bir açıdan ele geçirdiğini de o zaman fark ettim. Riskli bir şey tabi, Gezi’yi esas almak doğru olmayacaktı yine de başta düşündüğüm gibi en azından kıyısından geçen ve ‘ne oluyor lan burada’ diyecek bir karakterdi yazdığım. O ana kadar karakterin bir adı da vardı hatta, ama Gezi de gelip romanın içine girdiğinde karakterin ismi bana fazla gelmeye başladı. Milyonların dahil olduğu büyük bir dalgalanma ve isimlerin önemsizleştiği bir şeydi. O yüzden isme gerek duymadım.

    BHD: İkinci soruma gelirsek, sormayı düşünüyordum siz zaten cevapladınız. Mehmet Cemil devam edecek, Rakun’ daki Can devam edecek dediniz. Peki ama Mehmet Cemil’in romanları ile Rakun arasında bir sıçrama ve farklılık da var. O zaman Mehmet Cemil o dönemin romanı veya karakteri olarak kalmadı mı ya da bu dönem yazılacak Mehmet Cemil; örneğin Rakun tarzında mı yazılacak?

    SD: Mehmet Cemil her iki kitapta da son derece mahcup ve maceraya girmekten son derece çekinen birisi. Aslında bir olayı çözdüğü de yok. Olaylar çözülüyor, Mehmet Cemil de orada bulunuyor. Ve de daha çok bir gözlemci gibi çok içine girmeyen, uzak duran, Rakun’daki tüm tiplerin çok uzağında, steril bir çocuk. Ama dünyayla tüm derdini kafasında çözüyor. Polisiye olaylara da dahil olamıyor. İkisinin de dili çok farklı.

    BHD: Rakun oldukça mizahi bir dile de sahip.

    SD: Evet, onu nasıl ifade etmek lazım acaba, sınırda tiplerin dili, onlar için değil ama bizim için komiktir her zaman, mizahsa bu evet. Haliyle daha kirli bir dil. Ama Mehmet Cemil hikâyeleri aynı dili koruyacak. Mehmet Cemil hikâyesini yazmaya başladım. Rakun’un diline alışınca Mehmet Cemil’i yazmakta zorlandığımı hissettim. Bu iyi mi kötü mü emin değilim ama mesela Mehmet Cemil’de espri yapılmıyor, kimsenin ağzı bozulmuyor. Ne tuhaf bir dünya!

    BHD: (gülerek) Ama Mehmet Cemil kaç yıllık avukat şimdi? Ağzı bozulmuş olabilir belki.

    SD: (gülerek) Meslekte öyle mi oluyor?

    BHD: En azından düşüncede, diyelim. Yeni romanda avukatlığı nasıl yaptığını da görürüz belki. İşçi avukat mı, patron avukat mı olacak bakalım.

    SD: Mehmet Cemil hikâyelerinde farklı bir şey yapacağım gibi görünüyor. Klasik polisiyenin çok yerleşik kalıplarını Mehmet Cemil’le yeniden yazmayı deniyorum. Fazla konuşmayayım, bakalım.

    BHD: Bunlar daha vadesi belli olmayan çalışmalar mı peki?

    SD: Rakun’u önümüzdeki yıl bu zaman yayınlamayı hedefliyorum. Mehmet Cemil’i de en erken ondan bir yıl sonra.

    BHD: Ölümlüler dünyasında bunlar uzun zamanlar. Kolay gelsin diyeyim buna dair… Başka bir şeye geçmek, polisiye romandan bahsedelim istiyorum. Polisiye roman nedir sizce? Sonrasında da Türkiye’ de polisiye romanı, gelişimini sorayım. Bir de, nereye doğru gidiyor? Görüşlerinizi öğrenmek isterim.

    SD: Polisiye romanı Edgar Allen Poe ile başlatıyorlar, teknik olarak yanlış da değil; ama aslında çok daha önceye macera romanlarına kadar gidiyor. Üç Silahşörler’e kadar da gidebilir, daha eski şövalyelik hikâyelerine kadar da gider. Ama polisiyenin,

    -19. yy ortalarına bir çizgi atarsak- oraya özgülenmesinin bir sebebi var. O da Sanayi Devrimi. Daha ziyade kentleşmenin kirleriyle karşılaşıyoruz polisiyede. Ortaya çıkışı, gelişimi ve bugün aldığı son durum farklılıklar, çelişkiler barındırıyor. O yüzden yekpare bir polisiye tanımı bana mümkün ve doğru gelmiyor. Eleştirel yaklaşımlar polisiyenin devlet mekanizmasını pekiştiren rolünden söz eder. Ama bunu yaparken bir yandan da toplumun, devletin, sanayi devriminin yaşandığı ileri kapitalist ülkelerin arka sokaklarında yaşanan adaletsizliği birçok romandan, hikâyeden daha iyi sergilediğini de görmemiz gerekiyor. Siyasi polisiyeden çok konuştuk. Aslında polisiye bu ayrıma ihtiyaç duymayacak kadar zaten politize bir tür. Sherlock Holmes çok bilinen örneği. Ona baktığımız zaman aslında basit adi suçları çözüyor. Ama şöyle de okunabilir. Sherlock Holmes aklın temsilcisidir. Çünkü tamamen aklına güveniyor, rasyonel bir adam. Holmes bir hikâyesinde şöyle diyor: “Hakikat ışığının her şeyi delip geçeceğine dair bir umudum var”.

    Dönemin özelliği, dogmalarla mücadele ediyor. Referansları metafizik değildir, maddeye olgulara bakıyor, analiz ediyor. Bilimsel atılımlar ile batıl inançların çatışmasında rasyonalizmi temsil ediyor. Bu yönüyle aslında politik. Amerikalı muadillerinde de sigorta şirketlerinden, mafya çatışmalarına, alelade boşanma davalarından, dolandırıcılık vakalarına dek görürsünüz bunu, yozlaşmayı çırılçıplak gösterir ama Amerikan polisiyelerinde adaleti kendi sağlama, dedektiflerin suçluyu tespit edip cezasını vermesi de var tabii…

    BHD: Bu mekanizmaya güvensizlikle ilgili olabilir mi?

    SD: Evet, bir yandan da okuyucuyu tatmin eden tarafı, aslında devlet öncesi, daha doğrusu güçlü merkezi otorite öncesi dönemdeki gibi kendi başına suçluyu tespit etme ve cezasının verilmesi vesaire meselesi var.

    BHD: Türkiye’de polisiye…

    SD: Polisiye, Türkiye’ de de çok erken başlıyor. Arada neredeyse bir 20-30 yıl fark var. Tek problem çok az yazılması. Osmanlı döneminde herkes bir denemiş. Cumhuriyet döneminde herkesin bildiği isimler yazıyor Kemal Tahir’den Peyami Safa’ya. Müstear isimlerle. Polisiye hep yazılıyor ama çok sınırlı üretiliyor. Türk polisiyesinin geri kalmasının en önemli sebebi budur diye düşünüyorum. Herkes, bir aşağılık kompleksiyle zeki katil olmadığı için zeki dedektif karakteri de yazılamıyor diyor. Batının katilini bile zeki görmek bir aşağılık kompleksi herhalde. Ben buna bağlamıyorum. Esas sorun çok üretilmemesi. Sanayileşmenin gecikmesi mesela problemlerden biri. 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başındaki Londra’yı hayal etmek çok zor. Bizde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş ve bunun edebiyatı yazıldı, iyi de yazıldı. Bizde polisiyenin yeniden yükselmesi, daha popüler hale gelmesi 80’ler hatta 90’larda oluyor. Ahmet Ümit’in katkısı küçümsenmemeli, çünkü tek başına ısrarla yazdı. Bir dönem sadece o yazıyordu. Türü popüler hale getiren bir yazar olması açısından hakkının teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bugün benim de tahminlerimin ötesinde çok yazılıyor. Polisiye Yazarlar Birliği kuruldu. Bu birlik kurulduktan sonra ben de bu kadar çok polisiye yazar olduğunu gördüm. Yüzün üzerinde düzenli yazan ve kitap yayınlayan yazar var. Bence hiç fena yazarlar da yok; hatta birkaçını çok beğeniyorum. Birisini de yakın zamanda kaybettik. Onu da anmak istiyorum, ruhu şad olsun, Esra Türkekul’un bence Cadıbostanı Cinayeti romanı çok iyi bir romandı.

    BHD: Gerçekten Esra’nın Cadıbostanı Cinayeti romanı ile ilk romanı arasında büyük bir sıçrama var.

    SD: Çok iyi, aksiyonu becermişti, muammayı çok iyi korumuştu. Mizah duygusu, kadın karakteriyle çok başarılıydı. Daha da iyilerini yazacağını beklerken, ölüm haberini duyunca çok üzüldüm. Başka yazarlarımız da var. Aynı düzeyde iyi yazan.

    BHD: Peki sizin dünyada ve Türkiye’deki favori polisiye roman yazarlarınızı ve romanlarınızı öğrenmek isterim.

    SD: Daha önce bahsettiğim Léo Malet benim favori polisiye yazarım. Bulabildiğim yazılarının hepsini okudum, çok üretken ancak bütün eserleri çevrilmedi. Onun kitapları diyebiliriz. Yine Fransız yazar Daniel Pennac’ı çok seviyorum. Çok hafif, zeki ve okuruna çok güvenen bir yazar. Onun da GulyabanilerCennetiromanınıçoksevmiştim. Karakteri çok güzel, kıskandığım bir tip. Bir günah keçisi karakteri yaratmış. Şöyle, bir AVM’de çalışıyor baş karakter, işiyse şu, bir mağazada müşteriyle problem yaşandığında onu çağırıyorlar, o geliyor ve tüm problemi üstleniyor. Benim hatam çok özür dilerim efendim diye. Paparayı yiyor ve müşteri de rahatlayıp gidiyor. Bir başka macerasında Küçük Yazı Satıcısı romanındaydı galiba, bir yayınevinde çalışıyordu, orada da reddedilen dosyalar sebebiyle yazarlarla o görüşüyordu. Yazar ona kusuyordu bütün egosunu, o da haklısınız deyip elektriğini alıyordu. Amerikalı kara romancıları sevdiğimi söylemiştim. Raymond Chandler’ı mesela. Romanı da Büyük Uyku’ydu sanıyorum. Polisiyenin birkaç zirvesinden biri bu roman. Polisiyeciler hep nitelikli bir referans aradıkları için Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler vs. derler, polisiyeye dahil etmeye çalışırlar. Ancak buna gerek olmadığını düşünüyorum çünkü o romanlarda muamma yoktur, yani Raskolnikov 70. sayfada tefeci kadını öldürür, niye öldürdüğü bellidir. Zaten vicdan azabından mahvolup gidip teslim de olur. Muamma orada kim öldürdü, neden öldürdü meselesi değil. Bu doğru bir eylem mi bunu tartışıyor, polisiye bir eylem değil. O yüzden büyük klasikleri polisiyeler arasında ben saymayı doğru bulmuyorum. İlla da büyük romanlardan polisiye olarak söz edeceksek Gülün Adı’nı söyleyebiliriz. Çok ciddi bir dedektif romanı, yazarı da zaten bunu söylüyor. Serial uzmanı aynı zamanda Umberto Eco ve denemelerinde beslendiği kaynakları da açıklıyor. Polisiye olarak illa büyük bir roman sahipleneceksek bunun Gülün Adı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’den Esra Türkekul’un Cadıbostanı Cinayeti romanını çok sevmiştim. Elçin Poyrazlar’ın son romanını henüz okumadım. Bir önceki kitabını, Kara Muska’yı çok beğenmiştim. Bence Türk kadın polisiye yazarları, aksiyonu herkesten daha iyi yazıyor.

    BHD: Esmahan Aykol’u da beğenirim. Tabi başkaları da var.

    SD: Doğru. İyi muamma kurup, iyi karakter yazıp ve aksiyonu çok iyi çeviriyorlar. Kendimi bu konuda meziyetli sanıyordum; ancak onları okuduktan sonra öyle olmadığını fark ettim. Algan Sezgintüredi sonra, polisiyeye mizahı ve eğlenceyi kepçeyle koyan adam, onu da saymalıyım.

    BHD: Onun da oldukça eğlenceli bir dili var.

    SD: Esprili ve iyi çalışılmış karakterler yaratmaya başardı. O karakterler kaldı artık. Unutulmayacak Türk polisiyesinde. Bunlar geliyor aklıma.

    BHD: Bunlar yazarlar oldu, yazardan bağımsız Gülün Adı dışında iyi bir polisiye roman dediğiniz var mı?

    SD: Kitap olarak yabancıları söyledim. Carl Hiaasen’in Pis Maymun’u. Okumayan varsa önermiş olayım. Rakun’u yazdıktan sonra okudum. Rakun’u bir türe dahil edeceksem, oradan yürüyen bir tür olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’ den de daha önce saydıklarımın yanında polisiye severler kimi bulursa okusun, edebiyatımız iyidir.

    BHD: Bitirirken, Cinayet Mevsimi’ni yazmadan önce polisiyenin sizde bir tutku olmadığını söylemiştiniz, o zaman polisiye dışında favori yazarlarınız ve romanlarınızı sorayım.

    SD: Kıta Avrupası edebiyatını çok nitelikli bulmakla ve çok sevmekle birlikte, Calvino mesela, Eco, Bruno Schulz, beni çok etkileyenler hep Anglosakson edebiyatçılar oldu. William Faulkner, Hemingway, Philip Roth, bunlar benim yazarlarımdır diyebileceğim yazarlar. Klasiklerden de Dickens’ı en başa yazıyorum. Bizden Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi ve Cumhuriyet döneminin tüm büyükleri evvela.

    BHD: Hukuk Defterleri olarak teşekkür etmek istiyorum. Hukuk ve yargı üzerine konuşmadık ve bence iyi yaptık.

    SD: Bence de. Teşekkür ediyorum bu güzel sohbet için.

  • Söyleşi: Kürsünün Solu: Türkiye’de Hakimler Var

    Yayın kurulu üyemiz Avukat Bengisu İçten Türkiye’de yargının durumu ve dönüşümü, bu süreçteki yargıç ve savcı mücadelesi, örgütlenme deneyimleri ve bu mücadele sonucu karşı karşıya kalınan sürgün ve baskılara ilişkin olarak Emekli Hâkim Tamer Akgökçe, Naciye Füsun Çağlar, Mustafa Bağarkası ve halen görev yapmakta olan Hâkim İbrahim Fikri Talman ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

    Bengisu İçten: Uzun yıllardır yargının bir unsuru olarak görev yaptınız/ yapmaktasınız. Sizin açınızdan yargının dönüştürülmesine yönelik müdahaleler ne zaman başladı, nasıl bir seyir izledi?

    Tamer Akgökçe: Yakın dönemde yargının dönüştürülmesi süreci 2010 yılı Anayasa Referandumu ile başladı. Anayasa Referandumunun amacı Hakimler ve Savcılar Kurulu ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin yapısını değiştirmekti. Bu iki kurumun da yeniden dizaynı hedeflendi. Bundan sonra 2010 HSK seçimleri ve 2014 HSK seçimleri ile bu süreç devam etti. 2010 HSK seçimlerinde bizler YARSAV üyeleriydik ve ben de adaydım. Bu seçimde mevcut iktidarı destekleyen hâkim ve savcıların listesine karşı bir listeyle çıktık ama kaybettik. Kazanılsaydı sanıyorum süreç bu noktaya bu kadar kolay gelmezdi, daha zor ve yavaş bir seyir izlerdi. 2010 HSK seçimlerinde cemaat ve hükümet birlikte hareket etti. Örgütümüz YARSAV, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü hususunda duyarlı kesimlerle birlikte bu tehlikeyi görmüş ve referandumda “Hayır” platformu içerisinde yer almıştır. O dönemde kurulu bir diğer yargı örgütü olan Demokrat Yargı’nın yaklaşımı ise bunun tam tersi olmuştur. Bu örgüt, anayasa referandumunda, önce iktidar yanlısı oluşumla ortak hareket etmeye çalışmış ancak istediği koşullarda bir ittifak sağlanamayınca kendi üyelerinden birkaç adayı destekleme yoluna gitmiştir. 2010 anayasa referandumunun kaybedilmesi, 2010 HSYK seçimlerinin FETÖ- Hükümet ortaklığınca kazanılması sonrasında yargının dönüştürülmesinin kapısının ardına kadar açıldığını söylemek sanırım mümkündür.

    B.İ.: 2010 Anayasa Referandumuyla yüksek yargının yapısındaki değişikliklerin kadrolaşma ve hakimler, savcılar içindeki muhalif örgütlenmenin de önüne geçmek adına yapıldığını söyleyebilir miyiz?

    T.A.: Elbette. Anayasa değişikliğinin amacı o zaten. HSK’nın ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirdiğinizde HSK vasıtasıyla yargının Türkiye çapındaki bütün örgütlenmesine, atamasına, terfi ve soruşturmasına hakim durumda oluyorsunuz. Az önce de belirttiğim gibi ortak listeyle giren cemaat ve hükümete karşı biz kazansaydık süreç iktidar açısından daha zor geçerdi ancak iktidarda hiçbir kuralı, anayasal düzenlemeyi tanımama eğilimi olduğundan de facto fiili durumlar yaratarak, istedikleri yasaları apar topar çıkartarak bu yapıyı tekrar dizayn edebilirlerdi ki bu durum daha sonraları Yargıtay seçimlerinde gerçekleşti. Yargıtay başkanlık seçimlerini hükümet ve Yargıda Birlik Platformu’nun oluşturduğu grup kaybetti. Hemen ardından yeni bir yasal düzenlemeyle Yargıtay başkanlık seçimlerini tekrarladılar. Bu olay Yargıtay’ın dizaynı için büyük önem arz eder.

    İbrahim Fikri Talman: Yargıdaki dönüşümün 2010 referandumu ve sonrası ile oluştuğu görüşüne tam katılmıyorum. AKP Hükümeti 2002’ de iktidara geldi. Ancak özellikle 2005’ ten itibaren AKP kendi kadrolarını ve hatta daha fazla cemaat kadrolarını yargıdaki kritik görevlere getirmeye başladı. Başta Zekeriya Öz, Fikret Seçen gibi bütün Ergenekon- Balyoz yargılamalarını yapan cemaat ekibi getirildi. 2010 süreci bunun anayasal ve yasal dayanaklarını oluşturdu.

    T.A.: İbrahim beyin de belirttiği gibi özel yetkili mahkemelere cemaat üyelerinin atanmasına da bu dönemde başlandığını görüyoruz. 2010 Anayasa değişikliği ve HSK’nın kazanılması ile bundan öncesinde yargı vasıtasıyla kazandıkları durumu, ülkenin tüm diğer kurumlarını adeta devleti ele geçirmek şeklinde sürdürdüler. Siyasi irade, siyasi ittifak olmasa sadece fetö kadroları ile bu sürecin gitmesi, yürümesi mümkün değil. Bu nedenle bu ittifaka iki taraf da kendi gereksinimleri adına ihtiyaç duydular.

    B.İ.: Peki 2010 sonrası HSK yapısındaki değişim ile birlikte FETÖ yapılanmasının yargıda tam manasıyla kadrolaştığını söyleyebilir miyiz?

    Mustafa Bağarkası: 2010 öncesi de yargı her zaman müdahaleye açıktı ve konjonktürden de etkileniyordu. Ancak bu etkilenme istisnai ve çoğunlukla bazı hakimlerin kişisel hırsları ve endişelerinin kararlarına yansıması şeklinde oluyordu. Cemaatin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne sızmasında da 2010 öncesi HSK’ da onları atayanlar elbette onların FE TÖ üyesi olduklarını bilmiyorlardı. Aslında bu görevler mahiyeti gereği hakimler tarafından pek tercih edilmiyordu. Ancak cemaat yargıyı dönüştürme derdinde olduğu için bu makamlara kendilerini de gizleyerek sızmayı başardılar. 2010 HSK seçimlerine hükümet ve cemaat tam bir ittifakla girdi. 7 asıl 4 yedek 11 üye vardı. Fakat cemaatçiler oy verirken cemaatçi dışındaki muhafazakâr grup adaylarına oy vermemişler. Dolayısıyla öyle olunca da cemaatçiler öne çıkmış oldu. Birbirleriyle çatışmaları o dönemden başladı. 2010 HSK seçimleri yargıyı tamamen mevcut hükümetin kol kanat gerip doğrudan desteklediği fettullahçı cemaatin mensuplarının yer aldığı listenin zaferiyle sonuçlandı. Bu zaferin sonucu olarak cemaat yargıda mutlak söz sahibi oldu. Mevcut hükümet ile şimdi fetö denen cemaat yargı eliyle Türkiye Cumhuriyeti’nin yapı taşlarını dönüştürme aşamasına birlikte geçtiler.

    T.A.: Birinci soruya cevap verirken söylediğim gibi, 2010 HSYK seçimlerinin iktidar yandaşlarınca kazanılması, FETÖ adlı yapının yargı içinde serbestçe örgütlenmesinin önünün açılması sonucunu da doğurmuştur. Ancak özellikle “özel yetkili” mahkemeler ve savcılıklarda FETÖ örgütlenmesi içinde yer aldığı anlaşılan bir kısım hâkim ve savcıların 2010 öncesi HSYK tarafından da -iyi niyetli bir yorumla- bu yapının gizlilik duvarının aşılamaması nedeniyle, atanmış olduklarını da bugün net bir şekilde görüyoruz. İktidar ve FE TÖ örgütlenmesinin yargının her kademesine hâkim olması ise Ergenekon, Balyoz ve Oda T V davalarıyla başlayıp tüm muhalif kesimlerin susturulması, susmayanların özgürlüklerinden mahrum bırakılması, yeni muktedirin yargı başta olmak üzere yerleşik tüm kurumları adeta devletin yeni sınıfsal yapısına göre yeniden dizaynının sağlanması ile olmuş, bu süreç 15 Temmuz darbe girişimi ile bir üst aşamaya evrilmiştir.

    B.İ.: Yargıdaki bu değişim ve dönüşümde sessiz kalınmaması gerektiğiniz düşünen hâkim/savcılardan biriydiniz/birisiniz. Bu müdahale ve dönüşüm karşısında, farklı örgütlenme modelleri içinde mücadele etmeye çalıştınız. Sizin kendi tarihinizde, bu deneyim nasıl gerçekleşti ve iktidarın bu konuda sizi sessiz kılmak için neler yaptığını anlatabilir misiniz? Bu açıdan, sürgün kararnamelerine ilişkin değerlendirmeleriniz nelerdir?

    Naciye Füsun Çağlar: Tüm siyasi iktidarlar yargıyı ellerinin altında bulundurmak isterler. CHP de iktidarda olduğu veya Adalet Bakanlığı onlarda olduğu dönemde HSK’daki Adalet Bakanlığı ve müsteşarın bu yapıdan çıkarılmasına ilişkin hiçbir girişimde bulunmadı. Yargı mensupları, yargının genel yapısı kanaatimce yargı bağımsızlığından ziyade güçten yana oldu. Özellikle 2010’dan bu yana gözlemim bu yönde.

    B.İ.: Aslında değinmek istediğim konulardan biri de bu. Toplum nezdinde daha bağımsız, daha korkusuz olması gereken, en azından öyle addedilen hakim ve savcılar memurlara ve diğer iş kollarına göre daha az örgütlü.

    N.F.Ç.: Yargıçlar Sendikası ve YARSAV dışında yargıç ve savcıların çoğunluğu güçten yana tavır alırlar, aldılar ve alacaklar da. Benim mevcut durumda yargıyla ilgili bir umudum yok. Bu şekilde 2010 HSK seçimleri yapıldı. Biz de 2800 civarı oy aldık. Kazanamadık ama kazanmaktan daha önemli olan şey bizim duruşumuzdu ve biz örgütsel olarak o duruşumuzu sergiledik. Şunu da belirtmek gerek o zamanlar mevcut hükümet YAR-SAV’ı denetim altına almak ve itibarsızlaştırmak adına bir gecede 300 400 toplu üye kaydı yaptırdı. Hepsi fetöcü imiş ancak hakim olarak görev yapıyorlardı. Bunların hepsini hükümet yerleştirdi. Daha sonra tüzük değişikliğine gittik ve referansla üye kaydı yapmaya başladık. Ondan sonra tek bir fetöcü hakim veya savcı ne YAR-SAV’a ne de Yargıçlar Sendikası’na giremedi. İlk dönemde meslek örgütü olduğu için hakim savcı olup başvuran herkes alınıyordu.

    T.A.: Örgütlü mücadele Türkiye geleneğinde yargıçlar ve savcılar arasında olan bir şey değil. Türkiye’ nin öyle bir geleneği yok. Bizden önceki dönemde bireysel karşı çıkışlar, bireysel üretimler var. Onların sayısı bile çok az. 2006 yılında YAR-SAV’ın kuruluşuyla birlikte ilk defa Türkiye yargı tarihinde yargıçlar ve savcıların örgütlenmesi gündeme geldi. Bu çok önemlidir. Bu nedenle kurulmasının hemen ardından iktidar ve muktedir valilik ve idare vasıtasıyla YAR-SAV’ın kapatılması için girişimlerde bulundu. Fakat Danıştay kararı ile bu saldırı bertaraf edildi. 2006 döneminde hakimler ve savcılar arasında örgütlü yapının ortaya çıkması üye olmayan hakim ve savcılar açısından da moral yarattı. Bir taraftan yargı içindeki haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı örgütlenirken öte yandan özlük hakları açısından da bir örgütlenme söz konusu. Bir takım iç sorunlar olsa da YAR-SAV’ın kuruluşu geçmiş dönemden bizi ayıran en önemli şey. Aynı damar, aynı düşünce ve duruş Yargı-Sen ve Yargıçlar Sendikası ile devam etti. Yargıda tarihsel kırılma dönemleri dediğimiz 2010 anayasa değişikliği, 2010 HSK seçimleri ve 2014 HSK seçimlerinde bu damarın bu örgütlü yapının duruşu onurlu bir duruştu. Yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, kıdem ve liyakat ilkeleri çerçevesinden yargının demokratik ve bağımsız bir yapıda oluşmasını hedefleyen bunun mücadelesini veren bir duruş ve örgütlülük söz konusuydu.

    İ.F.T.: İlaveten daha geniş kapsamlı olarak demokratik hak ve özgürlüklere de sahip çıkan, sadece yargı çerçevesinde olmayan bir yapı diyebiliriz.

    N.F.Ç.: Bu durumda yargıyı elinde bulundurmak isteyen güçleri çok rahatsız etti. Bundan sonra da bu yapıyı sulandırmak adına az önce de bahsettiğimiz toplu üye kaydı gibi girişimler oldu. Tabi bunlar ortaya çıktıktan sonra bir tüzük değişikliğine gidildi. 15 Temmuzdan sonra YAR-SAV fetöcü denmeye başlandı ancak gerçek YAR-SAV’lıların fetö ile uzaktan yakından alakası yok.

    T.A.: Her şeyin zıddını barındırdığı gibi, yargıyı yargının unsurlarını da kullanarak ele geçirmeye çalışan hâkim anlayış, karşısında yargının bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğünü temel alan ve yargının bugün, yarın ve her zamanın muktedirlerden uzak, onlara dayanmaksızın ve onlardan etkilenmeksizin; başta hâkim ve savcılar olmak üzere bütün yargı bileşenlerinin (yazı işleri müdürleri, kâtip ve mübaşirler, iş yerlerimizde çalışan tüm emekçiler) bağımsız örgütlenmesi ile demokratik bir işleyişe kavuşabileceği düşüncesini ve sonra örgütlenmelerini yarattı. Burada şunu da belirtmek gerek 2010 ve 2014’ teki süreçlerde bu duruşu ve YAR-SAV ve Yargıçlar Sendikası’nın siyasetini belirleyen demokrat hâkim ve savcılardı. Tüzükteki hâkim savcı olma koşulundan faydalanıp sızan fetöcüler YAR-SAV’ın dernek ve sendikal siyasetini belirleyen unsurlar değildi. YAR-SAV ve Yargıçlar Sendikası’nın bir diğer özelliği de yargı örgütlenmesini sadece hakim, savcı örgütlenmesi temelinde almaması. Diğer bileşenlerle birlikte adliye içindeki yazı işleri müdürleri, katipler, mübaşirler, adliyede çalışan temizlik işçileri, güvenlik ve mutfak işçilerini bir bütün olarak görüp onların sorunlarını da kendi sorunları olarak görüp kolektif bir anlayış içerisinde hareket etmesidir. Örneğin İstanbul Anadolu Adliyesi’nde temizlik ve mutfak işçilerinin direnişine diğer sendikalarla birlikte YAR- SAV ve Yargıçlar Sendikası omuz vermiştir ve bu direniş belli kazanımlarla sonuçlanmıştır. Bu farklı bir yapı, özellik ve duruş şekli olarak önemlidir.

    Ben de YARSAV ve Yargıçlar Sendikası üyeliği ve yönetim kademelerinde ve 2010 seçimlerinde YARSAV listesinden aday olarak katkıda bulunduğum bu mücadelenin bir “neticesi” olarak 30 yıllık ceza hukuku deneyimime rağmen bir iş mahkemesine sürgün edildim. Sonrasında ise mobbing baskısı ve can güvenliği kaygılarıyla meslekten ayrılmak zorunda kaldım. Yine de düşünüyorum ki bu bizim çocuklarımıza bırakabileceğimiz en önemli miras…

    Sorunuzun değerlendirmeye ilişkin kısmını şöyle cevaplandırabilirim:

    Bu süreçte öncelikle 2010 yılındaki sürgün kararnamesini görüyoruz. Kıdem ve liyakat bir yana bırakılarak çıkartılan kararnameyle özellikle Yargıtay savcılarının sürgününe tanık olduk. Yine bu dönemde, Türkiye’nin büyük il adliyelerinde görevli başsavcı, başsavcı vekili, ağır ceza mahkemesi başkanlarının istemleri dışında yerlerinin değiştirilmesi söz konusu olmuştu. Atananların ortak özelliği HSYK’nın o günkü bileşimine karşı çıkmış isimler olmalarıydı. Bu süreçte, herkesin iyi insan, iyi hukukçu olarak tanıdığı, arkadaşımız, Cumhuriyet Savcısı Faruk Ermenak, İstanbul Beykoz Adliyesi’nden Kocaeli Gebze adliyesine sürülmesinin stresi altında kalp krizi geçirerek vefat etti. Aynı dönemde stajyer hâkim arkadaşımız Didem Yaylalı, maruz bırakıldığı idari soruşturma baskısı altında intihar etti. Yargıcın coğrafi güvencesi, aileye ilişkin memur hakları ve özel hayata ilişkin düzenlemelere aykırı olarak yapılan işlemlerin böyle acı sonuçları olduğunu belirtmek gerekiyor.

    2010’ dan itibaren bu tür kararnameler devam etti. Kimi Ağır Ceza Mahkemelerinin heyetleri dağıldı, savcılık makamları boşaldı. 2014 HSYK’sı ve Y’si çıkartılmış HSK dönemlerinde çıkan en geniş kapsamlı kararname 2017 yaz kararnamesi idi. Bu kararnamenin önemli bir özelliği Yargıçlar Sendikası yönetimini toplanamaz hale getirmesi ve Sendika’nın bu nedenle olağanüstü genel kurula gitmesidir. Pek çok üyemiz sürgün edilmekle kalmadı, üyemiz ve arkadaşımız Hâkim Abuzer Kara, İstanbul Adliyesinden Ordu Adliyesine atandığı stresli süreçte kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

    YARSAV, 23 Temmuz 2016 tarihinde çıkartılan 667 sayılı kararname ile ilk kapatılan derneklerden biri oldu. Dernek başkanı Murat Arslan, adil yargılanmaya ilişkin tüm ilkelere aykırı, söz gelimi 5 yıldan fazla cezayı gerektirir suçlarda bulundurulması gereken müdafi dahi yokluğunda yapılan bir yargılama sonunda 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Arslan, durumuna gerekli ilgi gösterilmemiş olsa da yargılama sırasında tavrı ve tutumuyla bir yargı derneği başkanına yakışır, onurlu bir duruş göstermiş, YARSAV ve Yargıçlar Sendikasının mücadelesi için örnek oluşturmuştur.

    B.İ.: Peki, günümüze gelirsek, 15 Temmuz sonrasında yargıda FE TÖ kadrolaşmasını ortadan kaldırmak için birçok hâkim savcı ve adliye personeli ihraç edildi. Siz amaca ulaşıldığını düşünüyor musunuz? Günümüzde yargının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir cemaatten boşalan koltuğa farklı bir cemaat ya da farklı cemaatlerden oluşan koalisyon bir kadro mu yerleştiriliyor?

    M.B.: 15 Temmuz’dan sonra siyasi iktidarın elinde listeler vardı. O liste kapsamında 16 Temmuz’ da hemen ihraçlar başladı. Peki bu listelere iktidar bu kadar kısa zamanda nasıl ulaştı dersek bu listeler zaten iktidarın elindeydi. 2000’li yıllardan beri fettullahçı kişiler başlı başına bu kimlikleri nedeniyle mesleğe kabul edilmişlerdi. Gerek Adalet Bakanlığı gerekse HSK’da kendini muhafazakâr, mütedeyyin olarak niteleyen diğer unsurlar yargıdaki Fetöcülerin kimler olduklarını zaten birebir biliyorlardı. Ve zaten etkin yerlere de o kimlikleri bilinerek getirildiler. Kamuoyuna da yansıyan hükümet ve cemaat ters düşmesinden, kendi içlerindeki ayrışmadan sonra fetöcüleri tasfiye etmeye başladılar. Fetöcülerin yerine de yargı bağımsızlığını savunan, yargıç kimliği ön plana çıkmış, tarafsızlığıyla tanınan, hukuki bilgi ve müktesebatlarıyla öne çıkmış kimseleri getirmek yerine menzil, hak-yol gibi cemaatlerden bir takım kimseleri etkin görevlere getirdiler. İstedikleri düzeni bizler gibi insanlarla sağlayamayacaklarını zaten biliyorlardı. At gözlüğü takmış, emir talimat ilişkisini sekteye uğratmayan, problem çıkarmayacak bir yargıç kimliği arayışı içinde oldukları için ellerinin altındaki farklı cemaatlerden kadroları etkin yerlere yerleştirdiler.

    B.İ.: Yani zihniyetin aynı olduğunu ancak müttefiklerin değiştiğini söyleyebiliriz.

    M.B.: cemaatin adı değişti sadece. Fetöcüler gitti başka dini cemaatler geldi. Bu yargı bağımsızlığını sağlar mı elbette sağlamaz. Fetöcülerin kimler oldukları iktidar tarafından iyi biliniyor, çünkü kendileri aldılar. Bir de daha sonra iltisak diye bir şey çıkardılar. İltisaklı olanlar da fetöcü değil ama diğer dini gruplardandı. 17-25 Aralık olaylarından sonra kendini muhafazakar ve mütedeyyin olarak niteleyenlerin önlerine bir seçenek sunuldu. Ya bizimlesin ya da seni fettullahçı sayarız olarak özetlenebilecek bir seçenek. Tabi ayrışma yaşanınca, güçte hükümetten yana olunca hepsi hükümetten yana yer aldılar. Bu arada Yargıda Birlik Platformu diye bir platform oluşturdular. Hatta bizleri bile davet ettiler. Fakat biz tabi ne hükümet ne cemaat dedik. Yargı bağımsızlığının önemine vurgu yaptık. Dolayısıyla yürütmeyle iş yapamayacağımızı söyledik. Bu aynı zamanda anayasal bir duruş. Mesela 17-25 Aralık yolsuzlukları soruşturulsun ancak cemaatçiler tarafından soruşturulmasın diyorduk. Biz yargıç olarak yolsuzluklar soruşturulmasın diyebilir miyiz? Bütün yolsuzluk iddiaları soruşturulması lazım ama hukuka uygun yöntemlerle. Bunu fetöcüler elbette yapamaz. At gözlüğü takmış, şartlanmış kişiler ister fetöden ister başka bir cemaatten olsun birilerinden talimat olarak bu işi yürütenler ne soruşturma ne yargılama yapabilir.

    B.İ.: Şu da var. Yargı ve devlet içindeki kirli güç savaşına sizin gibi duruşu olan hakim ve savcıların alet olması zaten düşünülemez. Çünkü samimi bir adil yargılama gayesi veya yolsuzlukla mücadele isteği içermiyor.

    T.A.: 17-25 Aralık soruşturmalarını fetöcü hâkim ve savcıların yapması nasıl bir handikapsa, 15 Temmuz’ dan sonra fetöcülerin yargı içinden tasfiyesini de suçun, ittifakın diğer kanadı olan iktidarın yapması da bir handikap. Bunların bağımsız yargı mensupları tarafından yapılması gerekiyor. Ancak o zaman yolsuzluğun da, cemaatlerin de, yargı içerisindeki fetöcülerinde tasfiyesi, sistem dışına çıkarılması söz konusu olabilir. Eldivenin tersyüz edilmiş şekli gibi olan cemaat ve hükümetin birbiriyle mücadele etmesi, birbirini hukuk içerisinde temizlemesi, bu mücadelenin başarıya ulaşması bu ortaklığın niteliğinden dolayı mümkün değil. Bunların tarafı olmayan bir üçüncü yapının, bağımsızlıkçı, hukukun üstünlüğünü dert edinen, adil yargılanmayı savunan bir yapının her iki tarafla da ilgili hukuksuzluklarla mücadele etmesi zaruri. Bu örgütlenme içerisinde de biz YAR-SAV ve Yargıçlar Sendikası böyle bir yapıyı temsil ettiğimiz düşünüyoruz.

    İ. F. T.: Mesleğe başladığımdan beri gözlemlediğim bir konu olarak hakim savcıların büyük ölçüde sağ görüşlü ve hatta faşizan eğilimli olanları yargıya alınmıştır. Bunlar azımsanacak bir sayıda da değildir. Ama ne var ki çoğunluk içinde pek etkileri olmuyordu. 15 Temmuz sonrasında siyasi iktidarın müttefiki oldular. Yargıda Birlik Platformu’na katıldıkları gibi daha sonra kurulan Yargıda Birlik Derneği’nin de üyeleri oldular. Onlar da fetö cemaati mensupları gibi bütün kritik görevlere, Yargıtay üyeliklerine, daire başkanlıklarına getirildiler ve halen siyasi iktidarın müttefiki konumundalar.

    B.İ.: Şöyle diyebiliriz sanırım, iktidar fetö cemaatini tasfiye ettikten sonra büyük ölçüde kadrosuz kaldı. Yetişmiş kadroları olmadığından tek bir cemaatle değil hatta sadece yargıda da değil İçişleri Bakanlığı’nda, Milli Eğitim Bakanlığı’nda ülkücüler, menzilciler gibi farklı cemaat ve gruplarla ittifak yaptılar.

    N.F.Ç.: Fetö ile mücadele neden gösterilerek Yargıda Birlik Derneği kuruldu. Burada sosyal demokratlar, ülkücüler, muhafazakârlar hepsi yer aldılar. Bize de geldiler. Ancak biz ne hükümet ne cemaat diyerek kendi adaylarımızı gösterdik. 2014’ te Yargıda Birlik Derneği’nin ekibi kazandı. Ama bizim açımızdan değişen bir durum olmadı. Bizimle aynen fetönün yöntemleriyle mücadele ettiler. Onlar yargının bağımsızlığını savundular, biz de yargının bağımsızlığını savunduk. Ama yargının bağımsızlığından anladığımız şey farklıydı. Ve gitgide ismailağa, menzil gibi cemaatler de yerleşti ama ben hala fetöcülerin de olduğunu düşünüyorum yargı içinde. Bizim sürgün kararnamelerimizi hazırlayan hükümetin iki avukatının prensleri olan dört tane fetöcüdür. Ve bunlar halen İstanbul’da ve Ankara’ da önemli görevlerdedir. Bu kanaat yargısal mücadelemiz içinde süreç içinde oluşmuştur. Bunlar bir gün mutlaka açığa çıkacak, eşit özgür bir ortamda elbette kanıtlarıyla konuşulacaktır.

    T.A.: Şuna değinmek istiyorum. 2010 HSK seçimleri sırasında Demokrat Yargı diye bir grup vardı. Bir prestij unsuru olarak bizim cenahtan da bu platforma pozitif bakan insanlar var. Bunların bir kısmı 2010 referandumunda açıkça evet bir kısmı yetmez ama evet dediler, 2010 HSK seçimlerinde de hükümet ile dirsek teması halindeydiler.

    İttifak istedikleri gibi olmayınca kendi başlarına 2-3 tane aday çıkardılar. Bunlar hem ideolojik anlamda hem yargı içinde iktidarın önünü açtılar. Liberal bir tavrı temsil eden bu arkadaşların böyle bir suça, böyle bir günaha ortak olmaları söz konusu. O nedenle tarihsel duruş, tarihsel çizgi çok önemli. Düşüncenizde ve pratiğinizde zikzaklar çizip çizmediğiniz, geçmişte neyi savunduğunuz, ne yaptığınız, bugün nerede durduğunuz bu hattın görülmesi açısından önemli bence. Burada bir şeyi daha sapma olarak ortaya koymak gerektiğine inanıyorum. 2014 HSK seçimlerinde kendine bence tırnak içinde sosyal demokrat diyen, bizim içimizden de çıkanlar var içlerinde Yargıda Birlik Platformu ile hareket ettiler. Bu kişiler kendini bir yere taşıma, kendini kurtarma adına bu tutumu sergilediler, biraz görmeyerek biraz da kariyerist davrandılar. Daha sonrasında pratikte sonucunu gördüler ve kısa süre içinde tasfiye edildiler.

    Özetle yargının içindeki FE TÖ örgütlenmesinin tamamen tasfiye edildiğini söylemek mümkün değildir. Dernek ve Sendika olarak yaptığımız gözlemler ve Barış Terkoğlu – Barış Pehlivan’ın kaleme aldığı Metastaz adlı kitap vasıtasıyla da doğrulayabildiğimiz tahminlerimiz çerçevesinde yargının yeni dizaynında “Hakyol” ve “Menzil” başta olmak üzere adları kamuoyunca bilinen başka tarikat yapılarının da yer aldığını ve zaman zaman iktidar mücadelelerini de içeren bir ittifakın varlığını öne sürmek mümkündür.

    B.İ.: Başka dönemlerde farklı şekilde mücadele vermiş savcı/hâkimlere gelmek istiyorum. Hâkim Remzi Şirin, 12 Mart döneminde İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi Kıdemli Hâkimi idi ve hiç idam kararı vermediği için mahkemesi lağvedilip sürüldü. Savcı Doğan Öz, 12 Eylül’e doğru, 70’lerin sonlarında oldukça önemli soruşturma ve raporlar hazırladı, özellikle kontrgerilla raporunu hazırladı ve bunlarla savcı olarak mücadele etmeye çalıştı. Günümüzde sizce bu çapta cesur karar ve raporlar, soruşturmalar var mı? Yoksa neden yok?

    T.A.: Biz o geleneğin devamıyız. Örneğin cumhurbaşkanına hakaret suçunu Anayasa Mahkemesi’ne taşıyan iki yargıç da bizim üyemiz ve arkadaşımız biri şu an da burada olan Hâkim İbrahim Fikri Talman, biri de Emekli Hakim Murat Aydın. Devletin manevi şahsına hakarette, fikir açıklamaları temelinde binlerce karar verilmiştir. Bu duruş YARSAV ve Yargıçlar Sendikası çizgisi duruşudur. Talimat niteliğindeki emirler, yazıları, kararları tersyüz eden mahkemeler vardı. Ancakçoğunluktadeğil.Buduruşhâkim unsur değildir. Ama altını çizmek önemlidir. Zaten hâkim unsur olsa idi bunları tartışıyor olmazdık. Bizler, YARSAV ve Yargıçlar Sendikası üye, sempatizan ve yöneticileri olarak bizden daha önce mücadele etmiş Savcı Doğan Özlerin, Hâkim Remzi Şirinlerin, Hocalarımız Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Uğur Alacakaptan, Mümtaz Sosyal, Server Tanilli ve Rona Serozanların, Baro Başkanları Orhan Apaydın, Tahir Elçi, Turgut Kazanların açtığı yoldan gidiyoruz. Hâkim ve savcılar açısından bizim dönemimizin ayırıcı özelliğinin örgütlenme ve örgütlü mücadele olduğunu söyleyebiliriz. Eğer ülkemizde yargının demokratikleşmesi sağlanacak ve hukukun üstünlüğü tesis edilecekse inanıyoruz ki bu damar, bu anlayış sayesinde olacaktır. Bu mücadele bizden önce de vardı bizden sonra da var olacak yargı alanında da diğer alanlarda olduğu gibi devam edecek. İleri de yargı olması gereken yerde olacaksa bu duruş bu gelenek bunu yaratabilir diye düşünüyoruz. Bizim onlardan farkımız ise biz bunu örgütlü bir şekilde yapıyoruz. Biz bu örgütlü mücadele deneyimimizi bu söyleşinin hacmine sığmayacağı için genel manada anlattık. Bu süreçte türlü engellemeler olmuş, yargısal mücadeleler de verilmiştir. Gökten zembille inen bir süreç değil birikimli ilerleyen bir mücadelenin sonucudur bizim örgütlülüğümüz.

    M.B.: Tecrübeyle sabittir ki güç değişkendir. Yargı ve ülkeyi bu hale getiren güç kendini de tüketecektir. Umalım ki en kısa sürede olsun.

    B . İ.: Yargının ve hukukun güncel ve sorun ve durumuna dair konuştuk. Görece daha teorik bir soruyla tamamlamak istiyorum söyleşimizi. Hukukun ideolojik yönü ve diğer ülke uygulamaları da dikkate alındığında, gerçek manada hâkimin bağımsızlığı mümkün müdür?

    T.A.: Şimdiye kadarki konuşmalarımızın temel eksenini oluşturan hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yargıda kıdem ve liyakat kavramları, demokratik bir toplum, demokratik yargı isteminin dile getirilmesine ilişkin kavramlardır. Demokratik yargıya ulaşma ve hukukun üstünlüğü mücadelesi bizim çabamızdır; bu iyi bir şeydir, yapılmalıdır. Fakat burada yasaların politik metinler olduğunu ve hukukun sınıfsallığını unutmamak gerekir. Yasa, ekonomik ve siyasi gücü elinde tutan sınıfların istemleriyle paralel olarak çıkar ve hâkim ekonomik siyasi yapı temelinde anlam ve ifadesini bulur. Mumia Ebu Cemal’in referans verdiği ABD’li Avukat Clarance Darrow’ın (1857-1938) ifadesiyle: “Dünyanın sahibi olan insanlar, mülklerini korumak için yasa koyar. Mülklerinin etrafına bir nevi çit veya çevre örerler ve dışarıdan kimsenin içeri girmemesi için yasalar yaparlar. Yasalar dünyası yönetenleri korur. ” Bu anlamda yasanın uygulayıcıları olan hâkimler için gerçek bir bağımsızlıktan elbette söz edilemez. Paşukanis’in tahlili üzere, devlet ve hukukun sönümlenmesiyle hâkim, hâkim olarak değil ama bütün insanlığın bir parçası olarak gerçek bağımsızlığına kavuşacaktır. Burada demokratik yargı mücadelesinin hukukun sönümlenmesi perspektifini kaybetmeden yürütülebileceğini saptamak sanırım yanlış olmayacaktır.

    İ. F. T.: Klasik Marksist görüş açısından yargı üst yapı kurumudur. Temel ekonomik altyapıdan bağımsız değildir. Belirleyeni altyapıdır. Dolayısıyla yargıcın bağımsızlığı da bu çerçeveyle sınırlıdır. Şu an da devletten bağımsız bir yargı düşünülemiyor. Ancak devletin var olmadığı bir sosyal ekonomik düzende yargıcın da tam bağımsızlığı sağlanabilecektir. Tam demokratik toplumda yargıcın nispi bir bağımsızlığı vardır.

    B.İ.: Son olarak tüm bu konuştuklarımıza dair neler söylemek istersiniz?

    N.F.Ç.: Ben hem yargının hem de Türkiye’deki koşulların düzeleceğinden umutluyum. Bu bir süreç ve mücadele işi. Hiçbir hukuksuzluk ebedi değil. Şunu da belirtmek istiyorum güç değişimleri, müttefik değişikliklerinin olduğu bir dönemde herkesin en büyük teminatı yargısal açıdan bizim görüşümüzdeki hâkim ve savcılardır. Bu adil yargılanma faaliyeti açsından böyledir.

    T.A.: Az önce belirttiğimiz gibi iktidara göre konjonktürel tavır alan yargı yapısı, siyasal konjonktürün değişmesiyle yeni dönüşler yapacaktır. Bir arkadaşımızın sözü hâkim ve savcılar kadar konjonktürü iyi koklayan meslek grubu görmedim diyordu ve bu gerçekten trajikomik bir durum böyle olmaması gerekiyor. Bu diktatöryal evrenin son evrelerini yaşadığımıza inanıyorum. Yargının demokratikleşmesi, kurumsal yapıların oluşması, belli geleneklerin oluşması, kıdem ve liyakatin belli bir gelenek olarak olmazsa olmaz olması sürecinin ürünü olacak.

    İ.F.T.: Bu süreç Osman Bölükbaşı’nın bir sözünü aklıma getiriyor. “Dün sövdüklerini bugün övenler, dün övdüklerine bugün sövenler göstermiştir ki köpekler her avcı ile ava çıkarlar.

    M.B.: Şunu belirtmek gerek bizim sendikal mücadelemiz içinde bizler ve bizler gibi duruş sergileyenler birçok soruşturma geçirdi ve hala da geçiriyor. Ancak hala bizlere baş eğdiremediler. Bizi kendilerine tabi kılamadılar.

    B.İ.: Birlikte ve örgütlü bir mücadele ile daha aydınlık günlerin geleceğine inancımız tam. Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz.

  • Halkın Ekmeğidir Adalet

    Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
    bakarsınız bol olur bu ekmek,
    bakarsınız kıt,
    bakarsınız doyum olmaz tadına,
    bakarsınız berbat.
    Azaldı mı ekmek, başlar açlık,
    bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.

    Bertolt Brecht’in “Halkın Ekmeği” olarak tanımladığı “Adalet” son yıllarda hak ve özgürlüklerde olağanüstü derecede geriye gidiş ile birlikte en çok dillendirilen kavram, bir talep haline geldi.

    12 Eylül 2017’ de 18 avukatın gözaltına alınması ile başlayan ve 20 Mart 2019 günü ilk perdesi kapanan yargılamada da, en çok sözü edilen kavram yine adalet oldu. Mahkeme; 20 Mart günü, yargılanan 18 meslektaşımıza, müdafilerinin ve sanıkların yokluğunda, savunma hakkı dahi tanımadan 4 yıl ile 19 yıl arasında değişen cezalar verdi.

    Meslektaşlarımıza verilen ağır cezalar kadar, buna giden süreçte yaşananlar da adalet duygusunu örseledi ve yargılamada hukukun uygulanmasına ilişkin tüm çabaların sonuçsuz kaldığını gösterdi.

    Brecht’in “azaldı mı ekmek, tadı bozuldu mu, başlar açlık” dizeleri adeta bu yargılamayı tanımlıyor gibi. Yüzlerce kelime ile ifade edilebilecekleri bu tek cümle ifade ediyor. Bunun için davanın karar celsesi ile bir önceki celsede yaşananlara ve mevcut hukuk sisteminde olmazsa olmaz olarak tanımlanan hakların nasıl ihlal edildiğine kısaca bakmak yetecektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İskele Alabanda: Kriz Ekseninde Sınıflara Bakmak

    Denizcilik alanının kendine özgü bir dili vardır. Kimisi sembollerle, kimisi ise özel terimlerle yapılan konuşmalar, bilmeyeni “merak” ettirecek düzeydedir. Bilinmeyeni bol olan denizcilik tabirlerinin arasında popüler olanlarından biri ise “iskele alabanda” tabiridir. Bu çağrı yapıldığı anda geminin ekseni maksimum 35 derece olacak bir biçimde sola doğru kırılır. Şimdi, tıpkı bu çağrıda olduğu gibi, ekonominin rotasının da “iskele alabanda” denilip denilemeyeceğine bakmak gerekiyor. Ancak bunun için hem ekonomik krizi anlamak, hem de “ tek bir geminin” olup olmadığına bakmak gerekiyor.

    Bir toplumda kriz tartışmaları başladığı anda, egemen sınıfın ve siyasi iktidarın temel olarak iki yaklaşımı ortaya çıkar: inkâr ve hedef saptırma. Birinci yaklaşım, krizin varlığını reddederken, ikinci yaklaşım krizin çıkış noktasını ya da sonuçlarını kendi lehine çevirecek şekilde yorumlar. Bazı durumlarda bu iki yaklaşım ardışık ya da eş zamanlı bir biçimde kendini gösterebilir. Genel olarak krizin etkisinin kendini gösterdiği ve artık inkâr edilemeyecek raddeye geldiği durumlarda, siyasi iktidarın ve egemen sınıfların temel düsturu, ikinci yaklaşıma doğru döner. Bu yaklaşımlardan hangisinin baskın çıkacağı sermaye sınıfının genel çıkarları ile sınıf içi ve sınıflar arası ilişkinin geldiği noktanın genel seyrini belirler.

    2018 yılının Temmuz ayından itibaren kendini gösteren ekonomik krize bizdeki iktidar ve egemenler tarafından yukarıda belirttiğimiz ilk yaklaşımın hızla benimsenmesine karşın, ikinci yaklaşımın da kendini gösterdiğini belirtmek gerekiyor. Krizin inkârına karşın, “aynı gemideyiz” söyleminin parlatılarak gündeme getirilmesi, krizin reddedilemeyecek göstergelerinin sermaye sınıfı lehine, sınıf karşıtlıklarını uzlaştırma biçimiyle, çevrilme çabasıyla ilişkiliydi.

    Egemen sınıfın kendini ulusun temsilcisi olarak gösterme çabasının ürünü olan bu yaklaşıma rağmen, kriz karşısında atılacak adımların içeriği “aynı gemideyiz” söyleminin geçerli olmadığını da göstermiş oldu. Yeni Ekonomik Program olarak bilinen sermaye programının sosyal hakların kısıtlanmasından, ücretlerin düşürülmesine, işsizliğin belirli bir süre yüksek tutulmasına kadar farklı “önlemler” taşıyor. Bu önlemlerin emekçi sınıflar açısından ciddi bir saldırı olduğu gözle görünürken, ortaya aynı gemide olmama hali çıkıyor.

    Öyleyse, emekçilerin içinde bulunduğu geminin dümeni nereye doğru kırılacak? “İskele alabanda” komutuyla, “bizim geminin dümeni” sola mı kırılacak yoksa içinde bulunduğumuz filonun yarattığı anaforda boğulacak mıyız?

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Emperyalizme Kucak Açan Program

    Hazine ve Maliye Bakanı’nın geçen hafta açıkladığı “ Yeni Ekonomi Programı” ( YEP) gerek usul, gerek içerik açısından fevkalade cılız, ekonomik olarak tutarsızlıklarla dolu ve yaşanan bunca soruna yanıt oluşturabilecek düzeyde görülemeyeceği gibi, siyasal erkin sınıfsal tercihinin net yansımasıdır.

    Programa geçmeden önce belirtilmesi gerekir ki, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar iç ekonomi bağlamında konjonktürel olmayıp, yapısal nitelikte; dış ilişkiler bağlamında ise giderek yükselen emperyalizme bağımlılık niteliğindedir. Bu tür sorunların çözümü de emperyalizmle bütünleşmiş piyasa sistemine dayalı anlık palyatif düzenleme ve programlarla değil, uzun erimli, emperyalizmi dışlayıcı ve ekonomide yapısal değişimleri zorlayıcı planların ısrarlı uygulamasıyla ancak yıllar boyunca olanaklı olabilir. Bu açıdan yaklaşıldığında, programda sunulan öneriler kesinlikle yeterli görülemediği gibi, ekonomik sürüklenişi daha da hızlandırır niteliktedir. Anlamlı sonuçlara varabilmek açısından sunulan programı odağa koyarken, kimin yaptığına ve küresel ve yerel hangi ortamda yapıldığına bakılması bize çok ciddi kanıt sunar. 2000 yılı IMF-Derviş programının sadık uygulayıcısı ve küresel emperyalizmin ortağı konumundaki siyasi yapı, küresel kapitalizmin çöküş aşamasında bundan daha fazlasını yapamazdı. Zira siyasal yapı kendisine güç sağlayan emperyalizmden kopamayacağı gibi, süreçten yarar sağlayan sınıfsal tabandan da bağımsız hareket serbestisine sahip değildir. Küresel kapitalizminin uygulayıcısı olup, içeride de sermaye sınıfına hizmet sunan bir siyasal yapı, göstermelik de olsa, programı başka türlü yazamazdı ve programına şöyle bir paragrafla başlayamazdı:

    Türkiye, emperyalizmin ve gericiliğin güçleriyle, başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm demokratik güçler arasındaki kutuplaşma ve mücadelelerin gitgide daha da yoğunlaştığı bir dönemi yaşıyor. Bu dönem, ülkemizin ilerici, demokrat ve yurtsever güçlerine büyük görevler yüklemektedir.

    Aynı gerekçe ile program şu satırlarla sonlandırılamazdı:

    Bağımsızlık , demokrasi , sosyalizm mücadelesinin zaferini, sömürüsüz, baskısız, herkesin yeteneklerini özgürce ve sınırsız olarak geliştirebileceği sosyalist Türkiye’nin kurulmasını, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütlü birleşik gücü gerçekleştirecektir.”[foot]“Demokratikleşme İçin Plan, 278 – ’82” Türkiye İşçi Partisi[/foot]

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Marksizm Hukukun Nesnesi Üzerine Konuştuğunda

    Hukuka Marksist yaklaşımlar arasında esaslı farklar olsa bile hepsi için ortak bir noktadan bahsetmek mümkündür: Marksizm, söz konusu sistemli bilgi üretimi alanının (hukukun) araştırma nesnesini, normların ötesinde, normlar tarafından düzenlenen/işletilen ilişkilerde ve bu ilişkilerin hukuk üzerindeki etkilerinde arar.[foot]İlginize: Burada sunulan çalışma daha önce “Türkiye’nin Hukuk Sisteminde Yapısal Dönüşüm”, “Sözün Mülkiyeti”, “Emeğin Kitabı”, Çalışma ve Toplum Dergisi, yayınlan- mamış ortak yazarlı bir “Genel Kamu Hukuku” kitabı ve başka kitap, derleme ve dergilerde çıkan yazılarımdan bir araya getirilen unsurlara dayanmaktadır. Ancak yazı adı geçen metinlerin basitçe birleştirilmesi suretiyle oluşturul- mamıştır. Kendine özgü bir serimlemeye dayanması ve daha önceki fikirlerimin geliştirilmiş hallerini ifade etmesi nedenleriyle yeni sayılmak gerekir, en azından, okumakta olduğunuz satırların yazarına göre öyledir.[/foot]  [foot]Okumakta olduğunuz çalışmaya katkıları nedeniyle Onur Karahanoğulları’na, Gökhan Güneysu’ya ve Göksu Uğurlu’ya teşekkür ederim.[/foot]

    Her disiplin “nesnesine” sual eder. Burada mesele cevapların suallerden önce bulunup bulunmadığıdır. Hukuka Marksist yaklaşımların na-mevcut özünde (terkibinde, közünde vs.) araştırma ateşini harlatan şey, cevabı daha önceden verilmeyen sorulardır.

    Marksist yaklaşımın nesnesine “nasıl”dan ziyade “neden” diyerek yaklaşma temayülü vardır. “Neden?” sorusu tabii ki “kendinden iyi” değildir; dahası, bu soru çalışmanın nesnesine (masaya yatırılan şeye) yöneltildiğinde tehlikeli bir hâl alır. Manalı sayılabilecek herhangi bir cevap başlangıcı bile, eleştirel bir duruş noktasının mevcudiyetini ve sosyal bütünlüğün birbiriyle bağlantılı pek çok veçhesini hem dikine hem de enine keserek (eklektizme düşmeyecek şekilde) ilerlemeyi gerektirir.

    Her şeye rağmen, “neden” sorusuyla başlamak önemlidir. Devlet aygıtlarının, kurumların, örgütlerin, normların nasıl olup da oldukları gibi olduklarını betimleyerek, somut gerçekle zihindeki somut arasındaki mesafeyi azaltmak mümkün değildir zira. Ayrıca, “nasıl” sorusu, çok gerekli olup pek çok açıdan bilimsel çalışmaların esaslı bir sorusu olmakla birlikte, “bir şeyin farklı görünümleri arasındaki -bazen çelişik- biçimlenmeleri” açıklamak için uygun da değildir. “Nasıl” sorusunu yegane soru olarak kabul eden araştırmacı, çelişkilerle başa çıkamadığında ya önüne çıkan sorun yumağına âşık olur; gösterileninden kopuk gösterenler akışı karşısında büyülenerek ipe sapa gelmez ama “şık” laflar eder (bu durumda farklı zamanlarda farklı toplumlardan farklı konularla ilgilenen bu araştırmacıların dediklerinin özeti, “hiçbir şeyi bilemeyiz”, “o da olur bu da”, “yaşasın liberal demokrasiler”, “bırakın herkes kendi kimliğini yaşasın”, “yüzer gezer iktidar her yerde” gibi tanıdık cümle kalıplarından oluşan bir paragrafta verilebilir) ya da çelişkilerden korkarak kendisini “teknik” bir alanın güvenli sularına demirler ve kendi alanının içerisinden icazetsiz geçen gemilere gülle sallar.

    Neden sorusuna eleştirel bir duruş noktası üzerinden cevap verme çabası, hukuka Marksist yaklaşımları -her durumda olmasa da çoğunlukla- ekonomi politik disiplininin yöntemi üzerinden ilerlemeye iter. Zira hukukun nesnesi üretim ilişkileridir. Her olgu gibi onlar da kendi hesaplarına konuşmazlar; konuşturulmaları (“okunmaları”) gerekir. Bu ilişkiler hukukun dışında var olup da hukuk tarafından işletilseler de, hukukla iç içe olsalar da ekonomi politik yöntemin ilgi alanına girerler. Hukuka ekonomi-politik perspektiften bakıldığında, hukuktaki dönüşüm hiçbir zaman sadece hukuk alanındaki dönüşüm değildir. Onu anlamak için normların, normlardaki dönüşümün bilgisi yetmez; normlar tarafından düzenlenen ilişkilerin bilgisine de gerek vardır.

    Hukukun ekonomi politik yöntemle incelenmesi yeni değildir. Ancak popüler bir uğraş da değildir. Bu bağlamda hukuk kurallarını bu kurallar tarafından düzenlenen ilişkilerin bilgisi üzerinden -yeniden- “okuma” edimini, “hukukun ekonomi politiği” olarak adlandırmak mümkündür.

    Bilgi hep bir şeyler için vardır, hukuk çalışmalarının ürettiği bilgi de böyledir: Yönelimseldir. Hukukun nesnesi üzerine tartışmalar da bu yönelimsellikten etkilenir. Hukuk bilgisinin kerameti kendinden menkul birtakım normu somut olaya tatbik etme işineyöneltilmesi durumunda da üretilen bilgi pek çok durumda mevcut toplumsal düzenin -mevcut çelişkileriyle birlikte- yeniden üretilmesinde etkin hale gelir.

    Kapitalist üretim ilişkilerinin genişletilmiş yeniden üretiminde menfaatiniz olduğu ölçüde (toplumsal pozisyonunuz bu yeniden üretim işinin belirli bir noktasında biçimlenen pratiklerin tekrarı dolayımıyla korunacak ya da iyileştirilebilecek gibiyse) hukukun nesnesini aksiyomlar, değerler ve normlardan müteşekkil bir bütün olarak kabul etme tavrı güçlü bir eğilim olarak karşımıza çıkar.

    Sistemin yeniden üretiminde amil ve kerameti kendinden menkul (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları vs.) ilkelerin ve bu ilkelere dayanılarak yürütülen (nihayetinde küresel ölçekte değer üretim ve paylaşımı üzerinde esaslı etkiyi haiz olan ve bu nedenle aynı anda kapitalist ve emperyalist içeriklerle uyumlu) faaliyeti düzenleyen normların kutsiyetini verili sayan muhalefet de genellikle yönetici sınıf içinde olup da yönetici bloğa dâhil olmayan gruplar ya da bunların sunduğu pozisyonları talep edenler tarafından yapılır.

    Bu son nokta (merkez-kapitalist/emperyalist toplumsal formasyonlara küresel ölçekli değer aktarımını mümkün kılan devlet biçiminin, ilkelerin ve normların “ilerletici ve uygarlaştırıcı” etkilerinden medet umarak muhalefet örme hevesi) burjuva hegemonyasının tesisi sürecinde biçimlenen tarihsel blokları meydana getiren “sol” katkıları deşifre edebilmek açısından önemlidir. Söz konusu “katkılar” Marks’ın ve Marksizm’in demokrasiye nasıl medyun olduğunu; pragmatizmin ve popülizmin her daim kötü olamayacağını (en azından bunların hayırlı/iyi varyantları bulunduğunu); hukukun ortak iyiye yaptığı katkının değerinin en iyi Marksistler tarafından bilinmesi gerektiğini; Marks’ta gizli kalmış olan liberal değerlere yönelik hırslı bir araştırma programının ufkumuzu nasıl açacağını; daha az kötü olanın kuramını; proletarya diyemesek de (prekarya ya da çokluk olabilir) bilgisayarlı ve otorite karşıtı bir güruhun gücünü ABD Anayasası’nın kurucu ilkelerinde bulan ya da yapma iktidarından alan otonom yaratıcılığının önemini ve sair ağır entelektüel araştırmayı “ezber bozucu şekillerde” gündemde tutarlar.

    Diğer yandan, “normların kerametini verili saymama ediminin” onları inkâr etmek anlamına gelmediğini belirtelim. Normların etkilerini önemseyen bir tavır, normları, onların tekabül ettikleri, düzenledikleri ve böylelikle yeniden üretiminde yer aldıkları ilişkiler dizgisini ve bu dizginin normatif ifadesinin etkilerini, belirli bir durum ve mekânda verili bir fail açısından hesaplayabilmek kapasitesini geliştirmek anlamına gelir. Yeri gelmişken belirtelim: Normlarca düzenlenen ilişkilerin bilgisi, normların somut hallerini oldukları biçimiyle birebir “okuma” kapasitesini vermez. Zira günümüz Marksizm’inin pek çok varyantı açısından üretim ilişkileri ve onu düzenleyen hukuki/ahlaki araçlar arasındaki ilişki bir yansıma ilişkisine tekabül etmez.

    Hukuk kurallarını bu kurallar tarafından düzenlenen ilişkilerin bilgisi üzerinden -yeniden- “okuma” edimini, “hukukun ekonomi politiği” olarak adlandırmak mümkündür dedik. Bir disiplin olarak hukukun ekonomi politiği, hukuk normlarını verili kabul ederek onları bir olaya tatbik etme uğraşını “hukukun yegâne uğraşı” olarak kabul eden yöntemlerin karşısında yer alır. Hukukun ekonomi politiği, hukuk normlarını ve dolayısıyla hukukun kendisini “açıklanacak şey” olarak masaya yatırma ve üretim ilişkilerinin “işleyişinde” ve “yeniden üretiminde” hukuka bir rol biçme çabalarının uygun ismine denk düşmektedir.[foot]Bu hususta Onur Karahanoğulları’nın diyalektik hukuk bilimi önerisi de irdelenmelidir. Başlangıç için, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 2015 senesinde çıkardığı ikinci sayıda Karahanoğulları tarafından sunulan taslağa bakılabilir. Adı geçen yazısında “Hukuk Bütünlüğünün Kurulması” başlığı altında, Karahanoğulları şöyle der: “Çelişkileri görebilmek için belirlenimlerin ayırdına varmalı, bunun için de ilişkiyi yakalamalıyız. En çok belirlenimli varlık, bir başka içerik ve tüm dünya ile ilişki içinde olan bir içerik gibi, başka bir şey ile ilişki içinde olan varlıktır.”[/foot]

    Şu ana kadar ortaya konulanlardan, yukarıda çizilen tablonun hukuk alanındaki sınıf mücadelesini ve hukuk ve sınıf ilişkisinin karmaşık yapısını anlamak açısından önemli ipuçları ihtiva ettiğini savlayabiliriz. Bu ipuçları yöntemden, normların içeriğine; normların içeriğinden, hukuki biçimin otonom etkisine kadar geniş bir alanda, somut durumun somut analizi için kullanılmaya uygundur. Ancak yüksek düzey soyutlamalardan kalkıp paldır küldür somut durumun üzerine kapaklanmamak için “birikim rejimi”, “düzenleme tarzı”, “birikim stratejisi” gibi ara- düzey soyutlamalar (basamaklar) kullanmak; sermaye birikiminin farklı coğrafya ve zamanlarını; çevresel toplumlarla yarı-çevresel ve merkez kapitalist sosyal formasyonların farklarını; ilgili toplumlarda etkin tarihsel yapıların olası müdahalelerini; pre-kapitalist ve kapitalist üretim ilişkilerinin özgül eklemlenme biçimlerini, dolayısıyla, farklı soyutlama düzeylerinin somut durumun analizi sürecindeki etkilerini ihmal etmemek gerekir.

    Gelinen noktada hukuka ekonomi politik yöntemin hukuk çalışmaları kapsamında sunabileceği imkânlar üzerine birtakım saptama yapmak mümkündür. Söz konusu saptamalar tüketici biçimde yapılmamıştır. Yazarın ilk anda aklına gelenlerden ibarettirler.

    Üretim ilişkilerinin “işleyişinde” ve yeniden üretiminde hukuka biçilen rolü irdeleyen bir kimse

    • kendisini toplumsal düzenlemenin sınırsız genişlikteki düzlemi içerisinde pek çok somut durumu (emperyalist müdahaleleri, ulusal borçları, uluslararası paktları, uluslararası kurum kararlarını) kerameti kendinden menkul (hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları gibi) birtakım ilkenin tatbikatının eksikliğine dayandıran sahte “açıklama” ve “anlama” teşebbüslerinden kurtarabilir;

    • gösterdiğinden daha çoğunu örten gizemli/ büyülü ilke ve kurallar denizine bakmaktan şehlalaşan gözlerin önüne çekilen perdeyi sıyırıp bir kenarda toplayabilir, değerin üretim ve temellük süreci içerisinde biçimlenen siyasete ve (bir kısmı normlara dönüşen) kararlara başka gözle bakabilir;

    • toplumsal yaşamın değerin üretim ve temellük süreci içerisinde biçimlenmeyen hususlarının değerin üretim ve temellük süreci ekseninde eklemlenişi üzerine fikir yürütebilir;

    • dolayısıyla hukukun ve diğer sosyal bilimlerin günlük yaşamımıza müdahale etme kapasitesini artırabilir.

    Hukukun ekonomi politiği uğraşının sayılan “ulvi” amaçlarının ötesinde hukukçuları ya da diğer meslek gruplarına mensup kimseleri yaptıkları işi eskisinden daha iyi yapmak gibi ek kazançlarla ödüllendireceği de kuşkusuzdur.

    Birkaç örnek:

    • Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Irak, Suriye, Libya, Afganistan gibi müdahale alanlarında yaşananların (en son Golan Tepelerinde ya da Venezüella’da göz önüne serilenlerin) 1945 ile 1990 arasında geliştiği haliyle uluslararası hukukun külliyen inkârını içerdiği basit gerçekliğinin tanınması gibi hususları bir kenara bırakabilirsek,

    1. Uluslararası ortamda bir borçlular konsorsiyumunun neden düşünül(e)mediğini,

    2. Sermayenin diğer bütün unsurlarının serbest dolaşımını içeren liberal taahhüdün (emperyalist müdahaleler neticesinde yaşam koşulları tahrip edilen ülkelerin insanları başta olmak üzere) emeğin serbest dolaşımına sıra geldiğinde neden ortadan kalktığını,

    3. Uluslararası kurumlar ve örgütlerin neden yoksul ve kimsesiz insanların temsilin içermediğini, sorgulayabilmenin imkanları doğacaktır.

    • Ceza hukuku açısından bakıldığında, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ve sair kontrol teknolojilerinin küresel ölçekte benzer usul norm ve sistemlerle korunmasına yönelik normatif, örgütsel ve kurumsal düzeneği ve bunun egemenlik kavramı üzerinde yarattığı baskıyı bir kenara bırakabilirsek,

    1. suçla ihlal edilen menfaatin sadece suçun mağduruna ait olabileceği fikri üzerine inşa edilen her türlü “yeniliği”

    2. cezalandırma usulü, yöntemi ve şekli üzerine geliştirilen ve suçlunun “kişiliğine göre” ayrıştırılmasına yol açan “buluşları” değerlendirme fırsatları öne çıkacaktır.

    • Aynı damardan, sermayenin üretimi, dolaşımı ve yeniden üretimi ile ilgili hususların bilgisi,

    1. şirket tiplerini, kıymetli evrakı, sözleşme serbestîsi ilkesini daha net kavramaya;

    2. “ticari örf ve âdetin neden ticari olmayan konuları düzenleyen kanun hükümlerine üstün sayılması gerektiği” gibi ahret sorularına sosyal gerçeklikle uyumlu yanıtlar üretmeye;

    3. “kamu hizmetlerinin görülmesinde tahkim usul ve esasının” bir gecede birbirine benzemez üç parti tarafından sorunsuzca değiştirilebilmesinin mantığını ortaya koymaya;

    4. daha önce kamusal mülkiyete tabi olup ulusal ya da uluslararası ölçeklerde alım satıma konu olmayan varlıkların bireysel mülkiyete tahvili sürecinde meydana gelen normatif, örgütsel ve kurumsal düzenlemenin işlevini düşünmeye;

    5. idari vesayet ilkesine yönelik saldırıları -subsidiarite kavramını-, yönetişim tartışmalarını, ve söz konusu somut örneklere benzeyen bir seri hususu “açıklamaya”;

    6. 1994 krizinin hemen ardından Yargıtay tarafından “keşfedilen” “işletmenin korunması ilkesinin” anlamını, 2000’li yıllarda yabancı sermaye kuruluşları tarafından Anayasa Mahkemesi’nin özelleştirmeye ilişkin içtihatlarına karşı gösterilen tepkiyi ve benzeri bir seri hususu toplumsal bütünlüğü içerisinde anlamlandırmaya;

    7. Banka ilişkisini bilmeden bankacılık mevzuatını tarayan kimselerin çekebileceği sıkıntıların bu ilişkiyi “okuyabilen” kimselere nazaran kat be kat fazla olacağına ilişkin mülahazayı irdelemeye; yarayabilecektir. Burada rastgele verilen örnekler sınırsızca artırılabilir.[foot]Bazı durumlarda hukuki düzenlemelerle iktisadi yanı ağır basan üretim ilişkileri arasında korelâsyon tesis etmek daha zor olacaktır. Bu tür durumlar liberal aydınlar tarafından Marksizm’i indirgemecilikle suçlamak için keyifle gündeme getirilir. Okumakta olduğunuz yazının önerdiği perspektif hiç de yeni olmayan bu eleştirilere Marksistler tarafından verilen muhtelif cevap içerisinden birbiriyle uyumlu olduğu varsayılan bir dizgeyi kendi teorik üretimi için tercih etmektedir.[/foot]

    • Sermayenin üretimi, dolaşımı ve yeniden üretiminin gerekliliklerine doğrudan indirgenemeyeceği düşünülen, ancak kapitalist devletin biçimi dolayımı ile siyasal ve ideolojik alan üzerinden gündeme getirilebilecek cumhuriyet, demokrasi, insan hakları gibi hususlarda da hukukun ekonomi politiğinin birikiminden faydalanılabilir:

    1. Cumhuriyet hakkında devletin başındaki kimsenin seçimle geldiği bir yönetim olduğunun ötesinde ne söylenebilir? Geleceği mevcut onca çelişkiye rağmen birlikte üretmek için elzem olan yazarsız/öznesiz “proje”ye cumhuriyet desek ne olur? Cumhuriyetin statik ve dinamik boyutları arasında ne tür bir ilişki vardır?

    2. Anayasa nedir? Devletin organları ve devlet ile vatandaş arasındaki ilişkileri düzenleyen bir metin oluşunun ötesinde Anayasa için başka ne söylenebilir? Anayasaya verili bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesi desek ne olur?

    3. Kurucu meclis Anayasa yapan meclis olmanın ötesinde belirli bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesini öneren bir yapı olarak düşünülebilir mi?

    4. Başkanlık, yarı-başkanlık, parlamenter sistem arası farklar, iktidarı kullanan kimselerin “bu makamlara getirilme biçimlerinin” ötesinde bir yerlerde aranabilecek midir?

    5. Seçim nedir? Bir süpermarket rafında mevcut peçetelerden birini seçmekle parti seçmek arasındaki farkı ifade eden şey nedir?

    6. Temsil, kurum, örgüt, vakıf, dernek vs. terimlerin (hukuki tanımlarının ötesinde bir anlama sahip iseler, eğer) hukuki ifadeleri ile sosyal içerikleri arasındaki farklılıklar nasıl açıklanabilecektir?

    Burjuva hegemonyasına yapılan “sol” katkılar da ancak yukarıda aşk edilen soruların cevapları ile birlikte düşünüldüğünde, başka projeler için anlam üretebileceklerdir. Olası cevap teşebbüsleri için aşağıdaki girişler ilginize sunulabilir:

    • Türkiye için, Marksizm’in demokrasi ile bağlantısı üzerinden şekillendirilen yüksek düzey soyutlamalara dayalı önermeler, yarı- çevresel kapitalist bir toplumsal formasyonda biçimlenecek “anti-emperyalist bir geleceği birlikte üretme edimi” bağlamında anlam ifade etmeyecek ise, -en hafif ifadesiyle- kötü niyetlidir. Latinler, kapalı bir “a” ortamı için üretilip açık bir “b” ortamına el çabukluğu marifetiyle geçirilen önermelere dayalı tartışma hilesine ignoratio elenchi derler. Bizdeki karşılığı “Ali’nin külahını Veli’ye giydirmek”tir. Üçkâğıtçılık olarak da adlandırılabilir.

    • Bir üstteki tespitle aynı damardan, anti- emperyalizm içermeyen (sosyalist pratik, strateji ve siyasete ait olmayan) bir anti-faşizmin, Hannah Arendt ve sair zevatın faşist Almanya ile sosyalist SSCB’yi otoriterlik donu altında bir kefeye koymaya yönelik teorik stratejisiyle bağlantısını her daim akılda tutmak; toplumları değerlendirirken, ABD’nin üretip yaydığı değer ve kriterleri esas almamak gerekir.

    • “Ortak iyi” denilen şeyin içinde bulunduğunuz toplumsal formasyonda şekillenen tarihsel bloktan ve sınıf mücadelesinden ayrı (ahmak değilsek hepimizin anlayabileceği, apaçık) bir tanımı bulunmamaktadır. Cevabı ön-verili değilse eğer, soru, “Hangi toplumun/cumhurun ortak iyisi?” şeklinde sorulmalıdır.

    • Pragmatizm ve popülizm kavramları kapitalist toplumsal formasyonlarda dönem ve mekân bağımlı çelişki erteleme stratejilerine gönderme yaparlar; burjuva hegemonyasının ve krizinin, uluslararası ve ulusal boyutları içeren yakıcı güncelliği kapsamında “yetmez ama buna da şükür” dedirtecek hayırlı/iyi versiyonları bulunmaz. Kısacası, emperyalizmden medet ummayın, çarpar. [Henüz] çarpmadığı durumlarda da alçaltır ya da -Lenin’in ifadesiyle- çürütür!

    • Marks’ta gizli kalmış liberal değerlere yönelik hırslı bir araştırma programının olası “iyileştirici” etkilerini emekçi sınıf pozisyonlarını dolduran insanlar için istihdam etme çabasıyla, öküzün altında buzağı yakalamaya çalışma gayreti arasında esaslı bir fark bulunamaz. Hele hele liberal değerlere yönelik hırslı bir araştırma programının olası “iyileştirici” etkilerini burjuva insan hakları söyleminin ürettiği fiktif (ve mikro- milliyetçiliğin beslediği somut) özne için kullanıp da yanınızda kimseyi bulamadığınızda hiç şaşırmayın. Sosyalist dayanışma ya aynı teorik üretim araçlarını aynı sınıf için kullananların ya da aynı işyerinde sermaye düzenine karşı emek cephesinin taleplerini üreten ve bunu yaptığı için başı derde girenlerin talep edebileceği bir şeydir. Kaldı ki çoğu kez talep olur ama medet umulmaz. Yola çıkan bunu bilir.

    • Mevcut pratiklerin, söylemlerin ve menfaat gruplarının taleplerinin olası etkilerinin teorik hesaplardan düşürüldüğü noktada bulunacak “daha az kötü”, cehennemden başka bir kerteriz noktası kaldırmaz.

    • İktidar denilen şey yüzergezer bir meyve tabağına benzemez; dünyanın değişmesinde ya da olduğu gibi kalmasında menfaati bulunanlar arasındaki ilişkinin işlevidir. Bir başka deyişle, iktidar her durumda sınıf iktidarıdır ve çoğu kez siyasal iktidarın kararları içerisinden ete kemiğe bürünür. Kendinden iyi ya da kötü değildir. Dolayısıyla, “yapma iktidarına” ilişkin büyülü sözleriniz, devlet iktidarını kullanma zorunluluğunun üzerini örtemez, derdiniz sömürüyleyse! ABD Anayasası’nın kurucu ilkelerini bildiğiniz (mümkünse bizim bildiğimiz) gibi yapınız!

    • Teknoloji bağımsız değişken değildir ve bilgi yaşamı üreten kimselerin ortak malıdır. Malik olmak için ya da ortak olanı kullanabilmek için uygun adı ile çağrılan bir hak süjesi (fail) gerekir. Bir şeyin uygun adı sizin keyfinize değil üretim alanındaki nesnel konumuna göre saptanır.

    • Her söylem bir başkasının ezber bozucusu olarak işlev görür. Marksizm içerisine zerk edildiğinde ucuz liberalizmin edindiği işlev de budur.

    Öyleyse daha önce cevabını verdiğimiz ama cevabı sorusundan önce bulunmayan soruyu bir daha soralım: Hukukun nesnesi normlar, medeni milletlerce benimsenen evrensel ilkeler, değerler vs. değilse nedir? Bu sorunun cevabı üretim ilişkileridir.

    Tekrar edelim: Hukuk kendisine vücut veren normatif bünyenin dışında kendi düzenleme nesnesi olan ilişkilerle birlikte var olur, onlar tarafından ihtiva edilen çelişkileri kendi diline tercüme eder ve onlarla birlikte dönüşür. Normlar tarafından düzenlenen ve ideolojik, siyasi ve iktisadi mahiyeti haiz olan muhtelif ilişkinin içerdiği çelişkilerin kaynağı hukuk olmadığından, bunlar hukuk alanı içerisinde (birtakım kutsal ilkeye uyarak vs.) geliştirilen çözümlerle aşılamazlar. Hukuk söz konusu çelişkilerin ertelenmesi sürecinde eğilimsel olarak kapitalist sınıfa diğerlerine oranla çok daha geniş imkânlar sunar. Aynı şekilde, normlar tarafından düzenlenen ve ideolojik, siyasi ve iktisadi mahiyeti haiz olan muhtelif ilişkinin bilgisi hukuk alanında bulunmadığından, hukukun ekonomi politiği çalışmaları her dönem önem arz edecektir.

    Daha çok şey söylenebilir idi, ancak okumak için sabır gösterdiğiniz satırların yazarı olan fakir bu kadarını ihtisar etti.

  • Kent Hukukunun Meşruiyet Krizi

    Türkiye’de devletin kent mekânı ve ona hukuksal olarak yaklaşım biçimleri her zaman sorunlu bir konu olmuştur. Anayasal anlamda bakıldığında devletin kentsel mekân ile ilişkisi, adaleti kentsel mekâna yerleştirerek sağlıklı ve düzenli yaşam alanları yaratma görevi ile kurulmaktadır. Diğer bir deyişle anayasal olarak devlet, kentsel mekâna ilişkin hazırlanacak hukuksal düzenlemelerde ve yapılacak olan müdahalelerde bir yaşam alanı olarak var olan kentsel mekânda adaleti sağlamakla görevlidir. Bu görev, egemenin aracısı olan devletin müdahalelerinin niteliğini belirlemekte ve kentsel mekânda öncelikli olarak sağlıklı yaşam için önlemler alınması gerektiğini söylemektedir. Anayasal çerçevede devlet, kentlerin özgün koşullarını ve çevre şartlarını gözeterek, kent planlama aracılığı ile sağlıklı kentsel mekânlar sunmak ve vatandaşların konut ihtiyacını karşılamak, bunların gerçekleşmesi için tedbirler almak üzere görevlendirilmiştir. Hiç kuşkusuz devletin anayasa ile kendisine verilen bu görevleri yerine getirmesi için, kentte yapılacak her ölçek ve türdeki faaliyeti kanunlar ile tanımlaması ve kent hukukuna ait tüm mevzuatı şekillendirmesi gerekmektedir. Bu amaçla devlete düşen, sağlıklı kentsel çevreler yaratmak ve herkese sağlıklı konut ve yaşama alanları sağlamak üzere; kent hukukunu şekillendirmek, kente müdahale biçimleri ve kurumları tanımlayarak araçlarını oluşturmak ve gerekli tedbirleri alacağı bu araçlar ile müdahalenin yöntem ve usullerini belirlemektir. Fakat tüm tarihselliği içinde sermayenin yeniden üretimi ve kapitalist hâkim ideoloji çerçevesinde yönü belirlenmiş olan Türkiye kentleşmesinde devletin mekânla olan ilişkisi mülkiyet ve rantın bölüşümü üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle devletin hukuk ve kentsel mekân ikiliğinde müdahale yöntemlerini belirleyenin mülkiyet ilişkileri ve rantın bölüşüm biçimleri olduğu; hukuk alanında tanımladığı araçları ile kentleşme sürecine bu yönde doğrudan müdahil olduğu açıktır. Türkiye kentlerinde mekânsal müdahaleler ve kent hukuku hiçbir zaman tarafsız olmamış ve kent hukukuna ait düzenlemeler, her zaman taraf olduğu kesimin ayrıcalıklarını içerleyerek meşru kılmış ve istisna hükümler içermiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sandık Demokrasisinin Sonu

    AKP, MHP ile ittifak yaparak girdiği 31 Mart yerel seçimlerinde, iddialı olduğu büyük şehirleri ve birçok ilçeyi kaybetmiş; birçok belediyeyi de ortağına kaptırmıştır. Tabii bu sonuçlar karşısında her iki parti de birçok il ve ilçede seçim sonuçlarına (bu boyutta ilk kez) itiraz etmiştir. Ancak siyasi iktidarın Büyükçekmece, Maltepe ve en çok da İstanbul seçimlerinin iptali konusunda, hukuku ve yasayı sonuna kadar zorlayan ısrar ve inadı; demokrasi için her daim esas gösterge olarak aldığı, sandığa artık rıza göstermiyor olması, Türkiye’ de bir dönemin sonunu işaret etmektedir.[foot]Bu makalenin kaleme alındığı tarihte (04.05.2019), CHP’nin İstanbul’a ilişkin olası iptal kararına karşı tavrının ne olacağı ve YSK’nin kararı açıklanmamıştır.[/foot]

    Görünen köy kılavuz istemiyor: Siyasi iktidar, her ne pahasına sandıktan çıkan millet iradesine; “Milletin içine sinmiyor. ” diyerek, ilk karayı çalmış; demokrasi adına o güne kadar kutsadığı sandığa ilk taşı da kendisi atmıştır. Böylece; demokrasilerde, demokrasinin tek ölçütü olmamakla birlikte, siyasi iktidarı elde etmenin ve/veya onu korumanın yegâne yolu olan sandık, içinden çıkan “milli irade” ile birlikte, 31 Mart’ta hükümsüz kılınmış ve sandığın meşruiyet büyüsü, bizzat onu kutsayaniktidar tarafından bozulmuştur. Bundan sonra bu iktidarca halkın önüne konacak hiçbir sandık, iktidara gelmenin demokratik bir yolu olarak eskisi gibi savunulamayacak; savunulsa dahi o sandığın toplum nezdinde itibarı ve inandırıcılığı olmayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; bundan böyle siyasi iktidar, ihtiyaç duyduğunda, bir rıza üretim aracı olarak sandığa müracaat etse de, meşruiyetinin kaynağını başka yerlerde arayacaktır. Kısacası Türkiye’ de “Sandık Demokrasisi” adlı orta oyununun sonuna gelinmiştir artık.

    Seçim sonuçlarına iktidar cenahından yapılan itirazların belgesiz ve hukuki dayanaktan yoksun olmasına; üstelik (tam da seçim arifesinde Anayasaya aykırı bir düzenlemeyle üyelerinin görev süreleri uzatılan) YSK’nin, daha mürekkebi kurumamış emsal kararlarına rağmen; iktidar cenahından gelen itirazları, usulden reddetmek yerine, incelemeye almış olması ve incelemenin de bu kadar uzaması (pek şaşırtıcı olmasa da) ciddi bir hukuk garabetidir. Bu saatten sonra, YSK tüm itirazları reddederek, İstanbul’u kesinleştirse ve bu sonuç muhalefetin büyük başarısı olarak tarihe geçse bile; bu kazanım -öyle birilerinin sandığı gibi- “Demokrasinin zaferi” olmayacaktır. Her şey iktidarın iki dudağının arasında kaldığı sürece bu garabet de ortadan kalkmayacaktır. Zira; tarihte seçim sandıklarından faşizmin çıktığı görülmüşse de, demokratik bir cumhuriyetin çıktığı pek görülmemiştir.

    Bir bütün olarak devlet aygıtına sahip olmanın olanaklarını seçim gününe kadar (ve sonrasında) sınırsız kullanan iktidar partisi; bunca açık hukuk ihlalinin yanı sıra; seçim faaliyeti için meydanlara çıkan partili Cumhurbaşkanının ağzından, Cumhur İttifakı’nı “Devlet bekasının koruyucusu”, Millet İttifakı’nı ise terör örgütleri ile birlikte hareket eden “Zillet ittifakı” olarak tanımlamaktan hiç sakınmamıştır. Bu iklimden beslenen toplumsal gerilim ve kırılma hattı bir yana; iktidarın “Topal ördek” diye tarif ettiği seçilmiş belediye başkanlarını her an görevden alabilme kozu; belediye meclislerindeki çoğunluğu ile mevcut mevzuatla belediyenin gelir ve kaynaklarını belirleme gücü; eli kulağındaki yeni düzenlemeler, Damokles’in kılıcı gibi, muhalif belediyelerin ve toplumun tepesinde sallanırken; böyle bir “zaferin” demokrasinin zaferi olması mümkün müdür?

    Bu sorunun, muhalefetin seçim başarısını veya seçim sandığını küçümsemek için sorulmadığı çok açıktır. Aksine; bu soru, demokrasinin ve sandığın hakkını verebilmek için sorulmak zorundadır. Bu soru, sandığa hapsedilmiş ve sonuçları ile birlikte tamamen iktidarın insafına bırakılmış sandık demokrasisinin, esasen nasıl bir kurgu, nasıl bir rıza üretim aracı olduğunun görülmesi için; bu haliyle meşruiyetini çoktan yitirmiş bir sandıktan demokrasi çıkarmaya çalışmanın; şapkadan tavşan çıkartmak kadar imkânsız olduğunu gösterebilmek ve demokrasi için tek mücadele yönteminin sandık olduğu çarpıtması ve ezberini bozabilmek için soruluyor.

    Siyasi iktidar, sandığa pragmatist yaklaşımını ve antidemokratik bakışını ilk kez, 7 Haziran (2015) genel seçimlerinden birinci parti olarak çıkmasına rağmen, mecliste azınlığa düştüğü gün ortaya koymuştur. O gün tek başına hükümet kuramadığı için, sandıktan çıkan sonucu hiç içine sindiremeyen iktidar partisi; hükümet kurmak adına, Mecliste “İstikşafi” görüşmelerle oyalanırken; Meclis dışında da sular aniden ısınmış; HDP ile son aşamasına gelinen “Çözüm masası”, Cumhurbaşkanının hızlı bir u dönüşüyle devrilmiş; IŞİD’li, PKK’i terör ise ani bir atak yaparak ortalığı kan gölüne çevirmiştir. Bunun üzerine; 7 Haziran’dan önce “400 milletvekilini verin bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Cumhurbaşkanı, teamül gereği hükümet kurma görevini CHP Genel Başkanına vermektense, seçimlerin yenilenmesine karar vermiştir. Sonuç olarak; Hükümetin kurulamaması hâlinde seçimlerin yenilenmesinin yasal yolu açık olduğundan, iktidar için sandık sonuçları üzerinde bir tartışma açmaya gerek kalmadan, 7 Haziran’daki sandık krizi, iktidarın radikal siyasi manevraları ve beş aylık baş döndürücü terör sarmalının ardından, yine sandıkta üretilen rıza ile 1 Kasım’da çözülmüştür. Böyle bir atmosferde yenilenen seçimlerde, 400 milletvekili olmasa da, hükümet kurmak için yeterli sayıya ulaşan iktidar partisi; 1 Kasım’da ortaya çıkan “Milli iradenin” verdiği güvenle, 7 Haziran’da sandıktan çıkan “iradeyi” tartışmaktan da kurtulmuştur. Böylece; sandık iktidar için yine meşruiyetin tek aracı, yine baş tacı olmuştur. Ama bu olay, iktidarın sandığa ne gözle baktığının da ilk açık sinyali olmuştur. O gün bu sinyali alamayan veya almak istemeyen muhalefetin, bugün ortaya çıkan kör kör parmağım gözüne niteliğindeki sonucu artık hiçbir bahane veya gerekçe ile görmezden gelme şansı ve lüksü de yoktur[foot]Bırakalım sağlı-sollu burjuva muhalefetini bir yana; boykotu savunmayan, hatta seçimlere aday olarak katılan sosyalist-komünist cenahın bile 7 Haziran -1 Kasım sinyali- ni yeterince almadığı; daha da vahimi, 31 Mart seçimleri ile birlikte gelişen politik süreci de yeterince okuyamadıkları, anlaşılmaktadır.[/foot]. Bundan böyle bu sonuç; sandığa sığdırılması, sıkıştırılması mümkün olmayan toplumsal muhalefeti, hak, hukuk ve adalet adına örgütleyip, anayasal direnme hakkı çerçevesinde yönlendirecek bir siyasal önderlikle buluşturmak için de son ciddi uyarı olmak durumundadır.

    31 Mart yerel seçimlerine giderken, en güçlü rıza üretim aracı olan sandığa her zamanki gibi çok güvenen iktidar; bir yandan sandık fetişizmi yapmaya da devam ederken; diğer yandan da dünyanın en güvenli seçim sisteminin bizde olduğu propagandası ile topluma sandıkta en küçük bir hile veya usulsüzlük olamayacağının garantisini de vermiştir. Ancak, bu kez fena hâlde yanılmıştır. Üstelik bu seçimler genel seçim olmadığı halde, sandıktan çıkan sonuçlar iktidar için ilkinden daha büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. İktidar bir kez daha, kendisi için gerekli oranda ve/veya yerlerde sandıkta rıza üretememiştir. Daha da vahimi; bu krizi aşabilmek için; bu kez yüzde yüz garantörü olduğu sandığı, hiçbir inandırıcılığı olmasa bile; “Hile var, organize usulsüzlük var!” diyerek, tartışmaya açmaktan başka hiçbir yolu da kalmamıştır. İktidar, demokrasi treninde, bugüne kadar bindiği en güvenli dalı da kesmek zorundadır artık.

    Türkiye’ de sandık demokrasisi bu iktidarın keşfi değilse de, sonunu ilan etmek ona nasip olmuştur. Bu çok işlevli meşruiyet ve rıza üretim aracına işin doğası gereği ilk taşı atma görevi muhalefetin olmak gerekirken, bu görevin dahi iktidarca yerine getirilmiş olması da düşündürücü olmalıdır.

    Batı’ya karşı bağımsızlık savaşı verilerek kurulduktan kısa bir zaman sonra Batı kampına dahil olan Türkiye Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, iç ve dış dinamiklerin de zorlamasıyla, Batı demokrasilerini kendisine model almıştır. Ardından serbest seçimlerle birlikte çok partili döneme geçmiş, ama demokrasi anlamında maalesef bunun bir adım ötesine geçememiştir. Oysa bunun bir adım ötesi katılımcı ve çoğulcu demokrasidir. Türkiye’nin Batı öykünmeciliği, geçen zaman içinde giderek bozulan burjuva demokrasilerinin iyi yönlerine değil ama kötü yönlerine hızla uyum sağlamakta da gecikmemiştir. Böylece bizdeki demokrasi anlayışı yalnızca sandıktan çıkan çoğunluğa, diğer bir deyişle çoğunlukçu demokrasiye indirgemiştir. Azınlığa ise siyasette hayat hakkı tanınmamıştır. Batı’ da çoğunlukçu demokrasiler de kısa zamanda yozlaşarak çoğunluğun despotizmine ve/veya faşizme dönüşürken, sandığa indirgenmiş bu modelin sonunu da getirmişlerdir.

    Ülkemize dönecek olursak; bilindiği üzere, 2010 ve 2017 Anayasa referandumları ile Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen hükümlerine hiç dokunulmadan, Anayasanın içi boşaltılmış; dünyada eşi benzeri görülmemiş bir sistem olan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile Batı demokrasilerinde denge-fren işlevi gören ve demokrasilerin varlık nedeni olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesi işlemez hâle getirilmiştir. Hatta, son düzenlemelerle birlikte; yasama ve yargı kontrol altına alınıp, yürütme de doğrudan partili Cumhurbaşkanına bağlanarak, devlet aygıtı tek bir elde toplanmıştır. Bu yolla devlet partileşmiş, parti ise devlet olmuştur. Hâl böyle olunca, bir tarafta “Devlet Partisi”, diğer taraftaise,hertürlüterörörgütüyleiçlidışlıolduğu iddia edilen “Devlet Karşıtlarının Partisi” vardır. Bu artık demokrasilerin en yozlaşmış hali olarak tarif edilen, “Çoğunluğun despotizmi”nden de ileri bir aşamadır. Bu nedenle, böyle bir iklimde (çoğunluk üretmenin imkansızlığı bir yana) iktidarın meşruiyeti için, sandıkta üretilecek bir çoğunluğa da pek ihtiyaç kalmamıştır. Zira Devlet Partisi için seçimler de kaçınılmaz olarak hep bir “Devlet Bekası” olacağından, devlet hiçbir seçimi kaybetmeyi göze almayacak; sandık da, öyle ikide bir başvurulmak zorunda kalınan bir meşruiyet aracı olmaktan çıkacak ya da çıkarılacaktır. O nedenle, Devlet Partisi için, bundan böyle her seçim de bir “Beka meselesi” olacaktır. Bu arada, kendisini Devlet Partisi olarak konumlayıp, tahkim etmiş olan siyasi iktidar için, meşruiyetinin kaynağı da yeni kimliğiyle birlikte üstlendiği “Beka koruyucusu” sıfatı olacaktır doğal olarak. İktidar için artık tali bir meşruiyet aracına dönüşen sandıksa, ihtiyaç duydukça kullanılmak üzere, yeni sistemin alet dolabında beklemeye devam edecektir şüphesiz.

    Eğer seçimlerde herhangi bir “Organize usulsüzlük” aranıyorsa, en büyük organize usulsüzlük tam da bu sürecin kendisidir. Üstelik bu süreç, 31 Mart’ta da başlamamıştır. Tam bu noktada ifade etmek gerekir ki; iktidarın adım adım geliştirip, sistematik olarak işlediği bu “organize usulsüzlük”, YSK’nin kararı İstanbul itirazlarının iptali yönünde de olsa değişmeyecek, devam edecektir. Ancak, İstanbul itirazlarının YSK’ce reddinin yaratacağı toplumsal tatmin duygusu ve rehavet hali; iptal kararın ardından gelecek yeni hukuk ihlalleri ile yaptırımlar karşısında da, doğal bir süspansiyon görevi görerek; muhalefetin, iktidarca işletilmekte olan antidemokratik sürece örgütlü ve kalıcı tepki vermesini de çok geciktirecek veya güçleştirecektir. Bu nedenle muhalefetin, özellikle de ana muhalefet partisinin; İstanbul sonuçlarına kilitlenmeden, hızlı bir biçimde, daha işlevsel ve kalıcı olarak ilerleyen “organize usulsüzlüğe” karşı, cepheden karşı koyması; İstanbul’da seçimlerinin iptali hâlinde kesinlikle yeni bir seçimi meşru görmeyeceğini açıkça ilan etmesi şarttır. Hemen ardından da; İstanbul seçimleri iptal edilmese bile, bu durumu demokrasinin zaferi olarak karşılayıp, zafer sarhoşu olmak yerine, sine-i millete dönmeyi ve bunu savunmayı göze alarak; seçimlerin çok ötesinde ilerlemekte olan ve giderek tümü muhalefet unsurlarını tasfiye edecek olan organize kötülüğe dikkat çekerek; toplumu anayasal direnme hakkı çerçevesinde, doğru bir mücadele hattına çekecek, demokrasi ve Cumhuriyet adına kalıcı sonuçlar üretecek yeni bir siyaset ve mücadele yöntemi üretmesi gerekli ve zorunludur. Ancak siyasal muhalefetin ana aktörleri, 31 Mart seçimleriyle birlikte ortaya çıkan siyasi tabloyu okuyamamışlar ve demokrasi mücadelesi adına ele geçirdikleri çok değerli fırsatları ve zamanları da maalesef heba ederek harcamışlardır.

    Bu arada, İstanbul’u kazansak da, sandıkta bir türlü kuramadığımız demokrasi ile sandıkta adım adım kaybettiğimiz Cumhuriyeti, sandıkta geri alabileceğine inanan siyaset esnafını bir yana bırakırsak (ki, onların şu ara yeniden sandık veya yağmur duası dışında topluma önerebilecekleri hiçbir mücadele yöntemi de yoktur.); çağdaş bir demokrasi ile yeni bir cumhuriyetin hangi yol ve yöntemlerle kurulabileceği sorusu yakıcı bir soru olarak yanıt beklemekte iken; bu işe samimiyetle kafa yoran siyaset aktörlerinden, özellikle de meseleye ideolojik ve sınıf eksenli bakan sol- sosyalist cenahtan haklı olarak beklenebilecek somut ve ayrıntılı bir proje (!) de hâlen ortada yoktur.

    Muhalefet, eğer İstanbul için yeni bir seçimi (YSK’nın iptal kararından önce veya sonra) kabul ederse; her şeyden önce, bugüne kadar devlet gücüyle sandıkta üretilen ve bundan sonra da üretilecek olan rızaya, dolayısıyla muazzam bir hukuksuzluğa da göz göre göre evet demiş olacaktır. İktidarın iki dudağı arasındaki sandık demokrasisine (İstanbul hatırına da olsa) evet demek; muhalefet için eğer öğrenilmiş bir çaresizlik değilse, yeniden kazanma umudu olmalıdır. Oysa, her iki hâl de demokrasi adına demokrasiye yapılmış en büyük ihanet ve siyaseten iflas olacaktır. Muhalefet çaresizlik veya bir umut adına yeni bir seçime evet demekle, (sonucu ne olursa olsun) iktidarın iki dudağı arasında işleyen sandık demokrasisine yeniden meşruiyet kazandırmaktan başka olumlu hiçbir şey yapmamış olacaktır (!) Kısacası muhalefet, belki İstanbul’u kazanacak, ama bunun geri dönüşsüz bir bedeli olarak; geçmiş-gelecek tüm hukuksuzlukları sineye çekecektir. Üstüne üstlük, iktidarın kendi eliyle devirip en büyük darbeyi vurduğu sandık meşruiyetine yeniden can suyu vererek, demokrasi mücadelesine en büyük kötülüğü de yapmış olacaktır.

    Oysa, demokrasilerde, iktidarların anayasa ve kanunlara uymaları halinde dahi, bu durum onların yönetilenler nazarında meşru kabul edildikleri anlamına gelmediği ortada iken; bizde, iktidarın yıllardır adım adım ilerleyen “organize usulsüzlüğü” karşısında; muhalefetin gözünün sandıktan başka demokratik bir mücadele biçimi görmemesi de, herhalde bu çarpık gidişe yapılabilecek en büyük katkı olmalıdır. Nitekim, Cumhurbaşkanının her seçim sonrası, seçime yüksek katılım oranından bahisle, bizdeki demokrasinin seviyesiyle övünmesi de bundandır. Bu söylemi, sandıktan çıkan sonucun meşruiyetini kanıtlama çabası olarak okuyabileceğimiz gibi; sandığın meşruiyetine sundukları katkı dolayısıyla, muhalefete içten bir teşekkür olarak okumamızda da hiçbir sakınca yoktur. Hâliyle, muhalefet bu durumda, her seçimde atı alıp Üsküdar’ı geçen iktidarı oturup seyrederken, meşruiyet üretme süreçlerine yıllardır yaptığı büyük katkıdan dolayı ne kadar övünse azdır!..

    Ama bundan böyle, -muhalefetin de aymazlığı sayesinde- “Devlet Partisi” olarak tek başına “Devlet bekası”nın garantörlüğüne soyunan iktidarın, muhalefetin gönüllü katkısına pek ihtiyacı olmayacağı da ortadadır. Hatta muhalefet; yeni bir cumhuriyetle birlikte, toplumcu bir demokrasi talebini, daha fazla vakit kaybetmeksizin eylemli, güçlü bir örgütlülükle ve kararlı biçimde ortaya koymazsa; bu kararlılık Anayasadan doğan en temel haklarını kullanma konusunda kalıcı bir mücadeleye dönüşmezse; kısa bir süre sonra, şehit cenazesinde “Devlet bekası” adına, “anayasal bir hak” olarak Ana Muhalefet Partisi liderinin başına inen yumruk çok yakında, “Türkiye İttifakı”nın yumruğu olarak tüm toplumun ve muhalefetin geri kalan demokrasi hayallerinin tepesine inecektir. Kısacası iktidar yeni tip bir meşruiyet sürecine doğru hızla ilerlerken, bu süreci okuyamayan veya okumak istemeyen; sandık demokrasisi dışında bir mücadele yöntemi üretemeyen muhalefet kesimi için de; “Devlet bekası” ile oluşturulan yeni meşruiyet zemininde, ya tökezleyip tamamen tasfiye olmaktan ya da bu zemine hızla ayak uydurup, siyaset sahnesinde yola, iktidarın koltuk değneği olarak devam etmekten başka bir olasılık kalmayacaktır.

    Bu ağır süreci okuma zorluğu çekenler için, yeri gelmişken, içlerini rahatlatacak etkili ama basit bir okuma önerisi de sunalım: Max Weber şöyle diyor; “Tecrübelerimiz bize göstermiştir ki , hiçbir otorite sistemi, sadece maddi, duygusal veya ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her otorite sistemi meşruiyetine ilişkin bir inanç oluşturmak ve beslemek zorundadır.”[foot]Max Weber, Kaynak: Dr.Levent Gönenç, “Meşruiyet Kavramı ve Anayasaların Meşruiyeti Problemi”, 2001.[/foot] Weber’e göre üç tip iktidar/otorite vardır. Bunlar; geleneksel, karizmatik ve hukuki-rasyonel iktidar tiplerdir.

    Geleneksel İktidar; belli bir toplumda uzun zamandan beri yaşayan geleneklere dayanırken, Karizmatik İktidar; bir liderin olağanüstü liderlik yeteneklerinden kaynaklanır. Geleneksel İktidar tipinde vatandaşların yöneticilere itaat etmesinin nedeni, siyasi iktidarın geleneklere uygun olarak ele geçirip kullandığına olan inanç hâkim iken; Karizmatik İktidar tipinde, halk belli bir liderin sahip olduğu olağanüstü nitelikler dolayısıyla ona itaat etmektedir. Hukuki- rasyonel İktidar tipinde ise; iktidar rasyonel bir hukuk sisteminin sonucudur. Bu iktidar tipinde, insanlar geleneksel olarak saygı gören bir şefe veya karizmatik bir lidere değil, bir dizi soyut, genel ve kişilik dışı kurala bağlılık gösterir. Weber’e göre, modern dünyada geçerli olan iktidar tipi hukuki-rasyonel iktidardır [foot]Max Weber, Kaynak: Dr.Levent Gönenç, age.[/foot].

    Siz, bizdeki iktidarın yeni meşruiyet alanı olarak belirlediği “Devlet Bekası”nın korunaklı alanına da (aynen sandık demokrasisinde olduğu gibi) illa teslim olacaksanız; Hukuki-rasyonel İktidar tipi dışındaki iki tipten biri (pek modern olmasa da) size mutlaka uyacaktır. Böylece; siz bir yandan teoriden aldığınız güçle vicdanınızı soğutup yeni siyaset zemine hızla ayak uydururken; diğer yandan da iktidarın yeni meşruiyet alanına, Weber aracılığıyla sunduğunuz bu katkı sayesinde, majestelerinin iltifatına mazhar olur, belki bir aferin de alırsınız.

    Dünya ve bölgemiz kaynıyor. Kapitalizmin global krizi dünyayı sarıyor. Uluslararası finans kapitalin ve askeri-sınai kompleksin uzantısı olarak emperyalizm; uygun gördüğü her zeminde, bin bir kılıkta boy veriyor. Emperyalizmin açık işgallerinin yanı sıra, eskiden gizli yaptığı veya desteklediği darbeleri şimdi açıktan yapıyor veya destekliyor. Ulus devletlerin tasfiyesi ile “Kent devleti”ne geçiş süreci işliyor[foot]Suat Parlar, 1) “Yeni Dünya Düzeni Devlet ve Tasfiyeler”, Makale, 13.01.1996 tarihli Demokrasi Gazetesi. 2) http://www.halksahnesi.org/2010/01/22/kuresellesmecilik-ve-gu- venlik-doktrinleri-yigit-tuncay-suat-parlar/[/foot]. Bu sürecin gereği olarak, hükümetler devriliyor, bölge haritaları yeniden çiziliyor. Emperyalizm ırkçı, dinci ve etnik yapıları, yaraları kaşıyarak, dünya çapında her türlü terörü besleyerek, yoksa yaratarak ülkeleri, halkları ve sınırları yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’ da ve Avrupa’ da uluslar ve halklar ayakta… Devrimler, karşı devrimler birbirini izliyor…

    Bu tabloya bakınca Türkiye, çevresindeki ateş çemberinin yanı sıra içinden geçtiği büyük ekonomik ve siyasi krize rağmen; “Beka meselesi” ve şehit cenazesindeki “gaz sızıntısı” saymazsak, şu ara nispeten sakin görünüyor. Ama bu sükûnet sizi yanıltmasın; ihtimal büyük bir kasırganın tam ortasındayız; ama farkında değiliz. Zira kasırganın tam ortası durgun ve dingin bir alandır. Kasırganın gözü denilen bu alan günlük güneşliktir; bırakın fırtınayı, burada en ufak bir esinti bile yoktur. İşte bu havaya aldanırsanız yandınız demektir. O nedenle aman dikkat!.. İstanbul’u kazansanız da; bahar geldi, güneş açtı, demokrasi kazandı diye soyunup, dökünmeye kalkmayın sakın!.. Birazdan kasırga kaldığı yerden vurmaya devam edecektir… Siz bunun bilincinde olmaz; ayağınızı sağlam zemine basıp, safları sıklaştırmaz; bağımsız, çağdaş, toplumcu demokratik bir Cumhuriyet için anayasal direnme hakkınızı da kullanarak örgütlü bir mücadele vermezseniz; gelmekte olan kasırga, yalancı baharınızla birlikte sizi de alıp götürecektir, bu kesin.