Kategori: Sayı 20 / Temmuz – Ağustos 2019

  • Mizah: Bay Q

    Bu yazıda, yaklaşık 10 yıl öncesine dayanan ve hâlâ devam eden bir hukuki süreçten bahsedeceğim sizlere.

    2010 yılında Anadolu’nun bir ilinde yapılan operasyonla, suç örgütü faaliyeti kapsamında ihaleye fesat karıştırdığı iddia edilen yirmi dört şüpheli tutuklanıyor. Q ise şüphelilerden biri (X çok klasik diye Q’yu seçtim, umarım okurken sizi yormam); ancak yakalanamadığından veya yeri tespit edilemediğinden bir şekilde ifadesi alınamıyor Q’nun, dolayısıyla gözaltına alınamıyor ve tutuklan(a)mıyor.

    Soruşturmada savcı, birbiri ile bağlantılı dört ayrı suç örgütü tespit ediyor ve yüze yakın kişi hakkında iddianame düzenliyor. Buna göre, eylemlerden bazıları cebir ve tehditle de işlendiğinden, davaya o dönemin özel yetkili ağır ceza mahkemeleri bakacak. İddianameye göre Q da, dosyadaki dört suç örgütünden birinin lideri olarak gözüküyor. Ancak yirmi dördü tutuklu yüze yakın sanığın içerisinde bir örgüt lideri olan Q tutuksuz yargılanıyor. Bu; kaderin bir cilvesi mi diyelim, “Allah’ın sevgili kulluğu” mu diyelim, bilemiyorum.

    2011’de görülen ilk celse itibariyle dosyada on altı tutuklu yer alıyor. Bu sayı ve Q’nun da liderlerden biri olması, Q’yu tedirgin ediyor ve zaten başka şehirde ikamet eden Q, ilk celseye gitmeme kararı alıyor. İlk celse sonunda on altı sanığın tutukluluk hali devam ediyor. İkinci celsede Q mahkemeye geliyor ve ifadesini veriyor. Bu ifadeden sonra beklenen, Q ya tutuklanacak ya da tutuklu yargılanan bir kısım örgüt yöneticileri tahliye olacak. Ancak Q tutuklanmadığı gibi, diğer liderler ve bazı yöneticiler tutuklu kalmaya devam ediyor ve tutukevinde geriye sekiz kişi kalıyor. Netice itibariyle dava bir süre, lideri tutuksuz, yöneticisi tutuklu olarak görülmeye devam ediyor. Daha sonra 2011 yılının yaz aylarından birinde tüm sanıklar tahliye oluyor ve dosyada tutuklu kalmıyor. Süreç de biraz olsun normalleşiyor.

    Tabii yüze yakın sanığın davasını hemen bitirmek kolay değil. İncelenmesi gereken altmışa yakın ihale var, ayrıca bilirkişi raporu hazırlanacak. Burada artık hukuki süreç, Q’nun aleyhine cereyan edebilir.

    Dosyaya 2012 yılının sonunda bilirkişi raporu intikal ediyor ve raporda, beklendiği gibi Q’nun birçok ihaleye fesat karıştırdığına yönelik tespitler bulunuyor. Rapora göre Q, örgüt faaliyeti kapsamında zincirleme şekilde ihaleye fesat karıştırdığı için en az dokuz yıl hapis cezası alacak. Yani -geç de olsa- çanlar Q için çalıyor.

    Bu kez, 2013 yılının Mayıs ayında çıkan “4. Yargı Paketi”, hukuki ifadeyle 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun imdada yetişiyor. Bu kanunla ihaleye fesat karıştırma suçunun cezasının alt sınırı, kamu zararı olmadığı durumda 5 yıldan 1 yıla, kamu zararı olduğu durumda ise 7,5 yıldan 3 yıla iniyor. Bu durumda Q hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi dahi mümkün. Yani kanun, sadece insan hakları ve ifade özgürlüğü değil, Q’nun özgürlüğü bağlamında da değişiklikler içeriyor. Bu, kaderin (veya yasamanın) Q’ya ikinci gülümsemesi oluyor.

    Ancak unutmayalım, neticede yargılamayı yürüten merci özel yetkili ağır ceza mahkemesi. Cezayı alt hadden tayin etmeyebilir, hukuka aykırı telefon konuşmalarını delil sayabilir, her şeyden önce bu mahkemeler, tarihi ve yapısı itibariyle “cezacı” mahkemelerdir. Bu bakımdan Q açısından tehlike devam ediyor.

    Q’ya bu kez, 2014 yılının Şubat ayında çalışmaları başlanan ve özel yetkili mahkemelerin kapatılmasını öngören yeni paket gülümsüyor. Buna göre özel yetkili ağır ceza mahkemeleri kaldırılacak; dolayısıyla dosyalar artık özel yetkili ağır ceza mahkemesi eli ile yürütülemeyecek.

    Dosya, “düz” ağır ceza mahkemesine tevdi ediliyor. Heyet, dosyayı esaslı bir şekilde incelemeye başlamadan önce, İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle, 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na eklenen geçici 14. maddenin 4. fıkrasının 1. cümlesinde yer alan “bulundukları aşamadan itibaren kovuşturmaya devam edilmek üzere” ibaresini Anayasa Mahkemesi’ne götürmesini dikkate alarak, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre dosyaya bakmak veya bakmamak şeklinde karar vermek için dosyayı bir anlamda askıya alıyor (yukarıdaki resmî, bir o kadar da karışık ibareler silsilesi için özür diliyorum).

    Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin ret kararını öğrendikten sonra da, kararının aslını göndermesi için Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliği’ne yazılar yazıyor. Bu kararın dosyaya intikali için Mahkeme, yaklaşık iki yıl, altı celse bekledikten sonra, “gelinen aşama itibariyle Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğine yazılan yazı cevabının beklenmesinden vazgeçilmesine” karar veriyor. Bu sırada Q’nun takvimi 2017 yılını gösteriyor.

    Daha sonra dosyaya, başka sanıkların da dosyaları ekleniyor ve böylelikle dosyadaki sanık sayısı arttıkça artıyor. Bu sayı 2018 yılında durduğunda, tüm sanıklar açısından değerlendirmeleri içeren yeni bir bilirkişi heyetine gönderilmesi kararı alınıyor. Ancak dosya eksik gönderildiği için tam dosya bir celse sonra gönderilebiliyor ve aradan beş ay daha geçiyor.

    Gelinen aşamada, bilirkişi raporu halen dosyaya intikal etmedi. Q’nun suçu sabit görülse bile, zamanaşımı hükümlerinin uygulanması, bu aşamada pek muhtemel.

    Bu yazıda Yılmaz Özdil veya Sunay Akın gibi, “Q şuydu” demeyeceğim. Bay Q, birçoğumuz gibi düz bir vatandaş; yargı makamlarına göre ise düz bir lider. Sadece biraz şanslı bir lider.

    Şansın yüzünüze güldüğü, hayırlı adli tatiller…

  • Hukuk ve Sanat: Adli Tatilde Okuma Önerileri

    2019 yılı sanıyorum hepimiz için oldukça yoğun geçiyor. Türkiye siyasetine baktığımızda 2 seçim atlattığımız, ekonomik krizin kendisini çok daha fazla hissettirdiği, kendimize ayırdığımız zamanın günden güne azaldığı dönemlerden geçiyoruz.
    Geçen sene yaptığımız gibi bu sene de bazı okuma önerilerimiz var. Başlığa “Adli Tatilde Okuma Önerileri” dedik; ancak aslında okuyucularımız arasında avukat/hâkim/savcı/adliye çalışanı ve hatta hukukçu olmayan epey kişinin olduğunu biliyoruz. Belki “Yaz Molasında Okuma Önerileri” de diyebiliriz.
    Önereceğimiz kitaplar yine alışılmışın dışında. Sizlere hukuk teorisi ile ilgili kitaplar yerine edebiyat alanında metinler öneriyoruz. Hukukun hayatla ilintisinin çok kuvvetli olduğunu düşünen bizler için, bu kitapların hepinizin kafasında yeni soru işaretleri bırakmasını, sizleri heyecanlandırmasını ve ayık tutmasını dileriz.

     

     

  • Hukuk Tarihi: Kontrgerilla Hukukuna Reddiye

    İnsanlık tarihinde kutup yıldızı gibi parlayan, başta hukukçular olmak üzere tüm adalet savaşçılarına her daim yol gösteren; yüzyıllar geçse de parıltısı hiç kaybolmayacak olan davalar vardır. İşin doğası gereği, bu davaların görüldüğü mahkemelerin iddia makamı da yargıcı da “müesses nizam”ın temsilcileridir. Kahramanları ise, bir şekilde hâkim sınıfın çıkarlarıyla ters düştükleri için sanık sandalyesine oturtulan filozoflar, bilim insanları, aydınlar, şairler, dava adamları veya sıradan yurttaşlardır. Çağlar boyunca bu tür davalarda yargılanan şahsiyetlerin çoğu, hükmünü baştan vermiş mahkemeler karşısında; ya haklılıklarıyla, ya kendilerini bekleyen sonu bildikleri halde onurlarıyla dimdik ayakta durarak ya da itham eden savunmalarıyla müesses nizamı sarsmayı başarmışlardır. Bunların çok azı, ancak cezalarının infazından sonra yine aynı mahkemelerce, ama yanmayı göze alan ezici bir çoğunluğu ise tarih önünde ve toplumun vicdanında aklanmak suretiyle, insanlık tarihini aydınlatmışlardır.

    Yine işin doğası gereği; bir toplumda siyasi altüst oluş yaşanmadığı, müesses nizam el değiştirmediği sürece; devletin gizli- gerçek hukuku çerçevesinde görev yapan (buna, “görünür hukuka göre suç işleyen” de diyebiliriz) siyasi aktörleri, bürokratları ve memurları hiçbir zaman bu görevleri nedeniyle yargı önünde hesap vermezler. Verirlerse, bu, asli görevlerinden dolayı değil, aksine; ya sistemin tahkim edilmesi veya restorasyonu için ya da devletin gizli- gerçek hukukunu ihlal ettikleri için olur. Tarih boyunca İktidarlara karşı verilen hak ve sınıf mücadeleleri sonucunda, müesses nizamı görece de olsa hukukla sınırlayan demokrasi ve onun “Hukuk devleti”, “Hukukun üstünlüğü” ve “İnsan hakları” gibi büyülü kavramları ve ilkeleri etrafında gelişen; bu özellikleriyle Doğu toplumları için her anlamda çekim merkezi olan Batı Demokrasileri için de durum aynen böyledir. Hatta günümüzde, içleri boşaltılarak emperyalizmin başlıca ihraç ürünleri arasında yerini alan bu büyülü kavramlar dahi hâkim sınıflar lehine bir tahakküm aracına dönüşmüştür[foot]http://www.halksahnesi.org/2014/01/27/tarihin-en- buyuk-afyonu-hukukun-ustunlugu-suat-parlar-yigit- tuncay/[/foot]. Sonuç itibariyle; günümüzün anlı-şanlı “hukuk devletleri”nde dahi bu derin yapılanmalara karşı bir bariyer oluşturulamamış; bunlardan yargı önünde hesap sorulamamıştır. Bunun da ötesinde, gizli-gerçek hukukuyla derin devlet yapılanmasının varlık sebebi ve güvencesi de bugün bizatihi Batı Demokrasilerinden başkası değildir. Bu yüzden müesses nizamın verili “demokrasi”, “güçler ayrılığı” ve yargı düzeni içinde görünür “hukukun üstünlüğü”nün tesis edilebilmesi; özgürlüklerin ve “insan hakları”nın yargı yoluyla güvence altına alınması da aslında bir fanteziden ibarettir.

    Ancak bu gerçeklik, “derin devlet”ten yargı önünde hesap sorulamayacağı veya bu yapının deşifre edilemeyeceği anlamına da kesinlikle gelmez. Tam da bu nedenle; müesses nizamın ete-kemiğe bürünmüş hali olarak devletin süslü hukuk kavramlarının ardına gizlenen sınıf çıkarları, sömürü düzeneği ile sistemin görünür hukuk dışı faaliyetlerine karşı verilecek siyasi-toplumsal mücadele kadar, yargı önünde verilecek hukuk mücadelesinin de vazgeçilmez bir önemi vardır. Örneğin; bugün, anayasal düzene ve kendi vatandaşlarına karşı silahlı kalkışma, saldırı, sabotaj, kumpas davaları gibi her türlü hukuk ve insanlık dışı operasyonları planlayıp, organize eden “derin devlet”e (dünyada bilinen adıyla Gladyoya, bizdeki adıyla Kontrgerillaya) karşı verilecek hukuk mücadelesi de işte bu nitelikte bir mücadeledir… Aynı zamanda bu mücadele; müesses nizamın kodlarının çözülebilmesi ve nihayetinde tahakküm düzeninin hukuken ve siyaseten tasfiyesi için de ertelenmez bir insanlık ve demokrasi görevidir.

    Bugün (sistem içinden geleceği muhakkak olan her türlü baskı ve engellemeye rağmen) müşteki/müdahil sıfatıyla tarafı olunan (ya da olunacak) bir siyasi cinayet, katliam, kumpas soruşturması ve/veya davasında işe öncelikle; sistemin hukuku tarafından davaya sanık sıfatıyla monte edilmiş masumları gerçek suçlulardan ayırmakla başlamak gerekir. Ardından; sanık sandalyesinde olsun olmasın, somut olayla doğrudan bağlantılı Gladyo tetikçilerinin suça konu eylemlerinin yanı sıra, bu eylemdeki amaç ve saikleri ile örgütsel bağlantılarının da; mevzuat, hukuk yaratıcılığı ve tekniğinin verdiği imkanlarla delillendirilip, mahkemenin (ve tabii ki kamuoyunun da) önüne konması şarttır. Mahkemenin tahkikatı bu yönde genişletmesi ve buna göre yeni deliller toplamaya başlaması halinde ise; benzeri olaylar, soruşturma ve davalar arasındaki illiyet bağının somut olarak ortaya çıkartılabilmesi yönünde de ciddi bir adım atılmış olacaktır. İşte o zaman, mevcut yargılama da kaçınılmaz olarak bir “derin devlet” yargılamasına dönüşecek; mahkeme sonuç olarak ne yönde hüküm verirse versin; “derin devlet” legal- illegal sorumluları ve gizli-gerçek hukukuyla birlikte kendi yargısı önünde (kısmen veya tamamen) deşifre edilmiş olacaktır. Doğal olarak bu durum da, siyasal-toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleri için başlı başına bir kazanım olacaktır. Haliyle o zaman, ucu Batı Demokrasilerine uzanan o “hukuk devleti”nin, ismiyle müsemma olup olmadığı; o süslü kavramın ardında, gerçekte hangi “hukukun üstünlüğü”nün yattığı toplum tarafından tüm çıplaklığıyla görülecek; mevcut sistemin hukuk sosuna bulanmış munis çehresindeki boya döküldükçe, altından gizli-gerçek hukukuyla müesses nizamın ceberrut çehresi arz-ı endâm edecektir.

    Üzerinden çağlar aksa da, müesses nizamı o gün bu gündür sarsmaya devam eden tarihsel savunmaların günümüzü aydınlatan gücünden hareketle; bu kez sisteminin kendi yargısı önünde, kendi hukuk tekniği ve araçlarıyla sorgulandığı, deşifre edildiği bu mücadele yönteminin, (iddiayı delillendirme, ispat imkanları ve inandırıcılık açısından da) politik mücadele araçlarıyla siyaset arenasında verilen/verilecek olan mücadeleden çok daha etkili olacağı izahtan varestedir.

    Bunun için; günümüz şartlarında, sistemle yargı önünde yapılacak bir hesaplaşmanın (sanık sıfatıyla) savunma mevziinin yanı sıra (müşteki/müdahil sıfatıyla) artık iddia makamı mevziinden de yapılması şarttır. Maalesef mahkemeler önünde bugüne kadar gerektiği gibi yapılmayan da işte bu tür bir mücadeledir. Oysa bu mevzi, dünyada ve özellikle uzun zamandır Gladyonun av sahasına dönüşen ülkemizde -şartlar ne kadar zor olursa olsun- toplumsal ve siyasal muhalefete, (konunun teknik yönü nedeniyle de) en çok hukukçulara, her zaman ciddi imkanlar sunmaktadır. Hal böyleyken; Gladyonun yargı tarafından soruşturulduğu veya bu amaçla kadrolarının sanık sandalyesine oturtularak doğrudan ya da dolaylı olarak yargılandığı (birisi Gladyonun dolaylı olarak soruşturulduğu İtalya’dan; diğeri ise; bir siyasi katliam davasının Gladyo davasına dönüştürüldüğü ülkemizden olmak üzere) -iki çarpıcı istisna dışında- bilinen bir dava örneği de bulunmamaktadır.

    İstisnalardan ilki…

    1989 yılında, ülkesindeki faili meçhul suikastları soruşturan İtalyan sorgu hâkimi Felice Casson’un, İtalyan hükümeti ve gizli servislerine yönelik, devlet içerisinde resmi olarak görevlendirilmiş silahlı bir gizli yapının olup olmadığına ilişkin sorusuna, biraz gecikmeli de olsa dönemin Başbakan’ı Andreotti yanıt verir. Bu yanıta göre; devlet içinde gizli servis SİSMİ tarafından yönetilen ve NATO ile işbirliği içinde olan bir örgüt vardır. Casson’un ısrarlı takibi ve bu konuda kurulan Meclis Komisyonunun talebi ile, Başbakan Komisyon’a da aynı minvalde bir rapor sunar. Takip eden süreçte, önemli devlet adamları da örgüte ilişkin yeni ve önemli önemli ipuçları verirler. Nihayet, 1996 yılında Roma savcılığı, SİSMİ’nin eski şefi ve eski Genelkurmay Başkanı hakkında devlet güvenliğiyle ilgili belgelerde yolsuzluk yaptıkları, Gladyodan sorumlu SİSMİ eski kısım şefi hakkında da, görevi kötüye kullandığı iddiasıyla dava açar. Ancak yargılananlar Gladyo mensupları da olsa; bu dava, bir suç örgütü olarak Gladyonun doğrudan suçlandığı ve yargılandığı bir dava değildir. Nitekim, anılan soruşturmalar ve yargılamalar sırasında son derece önemli sorular “devlet sırrı” kapsamında değerlendirilerek yanıtlanmadığı gibi; başlangıçta, Gladyonun varlığını itiraf ederek çok istekli gibi görünse de; kısa bir süre sonra aniden tutum değiştiren Başbakan Andreotti; süreci karartma faaliyetinin başını da hükümetiyle birlikte bizzat çekecektir. Sonuç itibariyle; müesses nizam zincirinin önemli bir halkası olan İtalya’daki emsal davada, Gladyo (dolayısıyla, NATO’nun gizli orduları) kamuoyunda bilinçli olarak yaratılan algının aksine; yargı marifetiyle sorgulanmamış, mahkûm edilmemiş ve/ veya hiçbir surette tasfiye de edilememiştir. Ancak, sistemin yargısını zorlayarak işleten cesur bir hukukçunun özel gayreti, (soğuk savaşın sona ermesi gibi) dönemin getirdiği imkanlarla birleşince; müesses nizama ilişkin dünyayı heyecanlandıran önemli bir gerçek açığa çıkmıştır. Hepsi bu!… Böylece; (Her ne kadar, Batılı hükümetlerce ya “devlet sırrı” kapsamına alınarak; ya da alışılmış inkâr politikaları hemen devreye sokularak, üstü örtülse de), bu kez mızrak çuvalı delmiş; o güne kadar ağırlıklı olarak komplo teorisi diye geçiştirilen bu “derin gırtlak” da Casson’un hukuk mücadelesi sonucunda artık tartışmasız hale gelmiştir. Tabii bu sayede, “hukukun üstünlüğü”, “hukuk devleti”, “insan hakları”, “insanlığa karşı suç” gibi süslü hukuk kavramlarının arkasına gizlenen Batı Demokrasilerinin insanlık ve hukuk dışı politikaları ile gizli- gerçek hukuku da daha görünür ve tartışılır hale gelmiştir.

    İkinci istisnaya gelince…

    16 Mart 1978 tarihinde, faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu halde çıkan sol görüşlü öğrenciler, üzerlerine bomba atıldıktan sonra silahla taranmışlardır. Bu saldırıda 7 devrimci öğrenci hayatını kaybetmiş ve yüzlercesi de yaralanmıştır. Olayın ardından “adiyen adam öldürme” iddiasıyla açılan davada, yargılanan tüm sanıklar sonuç itibariyle delil yetersizliğinden beraat etmişler ve dava dosyası da faili meçhul olarak adliyenin tozlu raflarına kaldırılmıştır. Ancak olaydan on yıl sonra, ölenlerin dönem arkadaşları olan (içlerinde bu makalenin yazarının da bulunduğu) bir grup genç avukat delillerinin çoğu karartılmış bu dava dosyasını yeniden açarak, kamuoyuna yönelik çağrıları ve ısrarlı takipleri ile geçen 4 yılın sonunda; ortaya çıkan yeni tanıklar, kanıtlar ve faillerle birlikte; müşteki/müdahil vekilleri sıfatıyla olayı ve davayı bir kez daha yargıya taşımışlardır. Ancak; Emniyetin engellemeleriyle uzayan 3 yıllık soruşturma ve 1995 yılında başlayan yargılama aşamalarında her şeye rağmen toplanan çok önemli delillerle, bu olayın bir Kontrgerilla eylemi olduğunu tespit eden avukatlar; “adiyen adam öldürme” iddiasıyla açılan davanın esasen “anayasal düzeni ortadan kaldırma” ve “halkı silahlı çatışmaya teşvik” amacıyla işlenmiş örgütlü ve siyasi saikli bir suç olduğunu, bu suçun da Kontrgerilla tarafından işlendiğini ileri sürerek; delillerin buna göre toplanmasını ve sanıklara da TCK’nin bu suçlara ilişkin maddeleri uyarınca ek savunma hakkı verilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu taleplerinin mahkemece kabul edilmesi üzerine de, dava, Türkiye’nin ilk ve tek Kontrgerilla davasına dönüşmüştür. Ardından mahkeme Kontrgerilla faaliyeti olma ihtimali kuvvetle muhtemel olan dönemin derdest veya kapanmış önemli siyasi cinayet ve katliam dava dosyalarının celbine de karar vererek; Kontrgerilla faaliyeti olduğu şüphesi taşıyan tüm bu önemli olaylar arasındaki illiyet bağını araştırmaya koyulmuştur. Bu arada, 16 Mart faillerinin adının geçtiği bir MİT belgesinin yanı sıra, Susurluk Kazası’nda ortaya çıkan yasa dışı mafya-devlet-siyaset üçgeninin aktörleri ve 16 Mart katliamı failleri arasında kurulan somut bağlantılar da, müdahil avukatlarca mahkemeye sunulan deliller arasına girmiştir. Bu gelişmeler üzerine dava ülke gündemine otururken; durumdan vazife çıkaran ve ortaya çıkan bağlantılardan rahatsız olan iktidar mahvillerince de, davaya ve müdahil avukatlara yönelik operasyonlar da hemen devreye sokulmuştur. Örneğin; dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, MİT’in görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgelerin ele geçirilerek yayımlanmasının suç oluşturduğunu anımsatan ve gerekli önlemlerin alınmasını isteyen bir genelge yayınlayarak, C.savcılıklarına göndermiş[foot]http://www.hurriyet.com.tr/gundem/mahkemelere-mit-belgesi-uyarisi-39241532[/foot]; ardından (mahkemece kendisinden bilgi belge istendiği halde, “bende belge yoktur” diye olumsuz cevap veren) MİT Müsteşarlığı da; öyle bir belge olduğunu ortaya çıkaran ve anılan belgeyi mahkemede delil olarak kullanan avukatlar (ve olayı haber yapan medya kuruluşları) hakkında, suç duyurusunda bulunarak, dava açılmasını sağlamıştır[foot]https://www.yenisafak.com/gundem/savunma-yargilaniyor-587217[/foot].

    Gelinen aşamada, davanın müdahil avukatları üzerinde yoğunlaşan baskı ve yargıya yönelik operasyonlar sonucunda ortaya şöyle bir dramatik tablo çıkmıştır: eski İstanbul adliyesinin giriş katındaki mahkemede, müdahil avukatlar devletten hesap sorarken; bir üst katındaki mahkemede ise devlet (yargı üzerinden), sırf yaptıkları görev nedeniyle (sanık sandalyesine oturttuğu avukat Cem Alptekin’in şahsında) müdahil avukatlardan hesap sormaktadır. Ayrıca dönemin Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nun “olur’u” ile, Alptekin hakkında başlatılan ilk soruşturmanın ardından, son soruşturma kararı veren mahkemenin başkanı da 16 Mart Davasının görüldüğü mahkemeye başkan olarak atanmıştır… Böylece dava her yönüyle kuşatılmıştır. Müdahil avukatların “reddi hakim” talebi nedeniyle, yeni başkan katıldığı ilk duruşmada davadan çekilmek zorunda kalsa da; mahkemenin ısrarlı taleplerine ve avukatların tüm uğraşlarına rağmen, başta MİT olmak üzere, bazı devlet kurumlarının direnci nedeniyle, çok önemli delilleri toplama işi tamamlanıp, bunların değerlendirmesi safhasına bir türlü geçilemeyecek ve dava hızla zamanaşımına doğru götürülecektir[foot]https://www.birgun.net/haber-detay/dosya-ogrenciler-gibi-hukuk-da-katledildi-32217.html[/foot]. Bunun üzerine, müdahil avukatlar da zamanaşımı tartışması başlatırlar… Aslında bu tartışmayı 1996 yılındaki Susurluk kazasında 16 Mart’a ilişkin ortaya çıkan yeni kanıtlar ve faillerle ilgili yaptıkları suç duyurusuna ilişkin verilen “zamanaşımı” kararına itirazla çok önceden başlatmışlardır. 16 Mart davasının final aşamasında tekrar ettikleri itirazlarının dayanağı da şudur: TCK hükümlerine göre; bu tür yargılamalarda zamanaşımı süresi, suç örgütünün varlığı ve faaliyetinin sona erdiği güne kadar işlemeye başlamaz. Devlet içindeki suç örgütü Kontrgerillanın varlığı ve faaliyeti ise halen sürmektedir -eldeki tüm kanıtlar da bunu açıkça göstermektedir-. Bu durumda örgütün mütemadi (kesintisiz) ve müteselsil (zincirleme) cürümleri devam ettiği, yani temadi veya teselsül kesilmediği sürece (bırakın dolmasını bir yana) zamanaşımı süresi işlemeye dahi başlamaz (eski TCK. md. 103). Üstelik buna doktrin kadar uygulama da izin vermez. Zira; bidayette anayasal düzeni hedef alan silahlı “sol” örgütlere ve eylemlerine ilişkin yargılamalarda, mahkemeler; bu örgütlerin faaliyetlerini ve örgüt üyelerinin bu kapsamda işledikleri suçları “tamamiyle icra olunmuş cürüm” olarak görmeyip, örgütlü cürmün kesintisiz devam ettiğinden ve zamanaşımı sürelerinin de işlemeye başlamadığından bahisle, bu sanıkların cezalandırılmasına karar vermişler ve Yargıtay da bu kararları bir güzel onamıştır. Yargının içtihat haline gelen emsal kararlarına rağmen, Kontrgerilla yargılamasındaki çifte standardını gözler önüne seren; adaletten uzak duran adalet sisteminin çarpıklığını ve yargı üzerinde cari olan gizli-gerçek hukukun kodlarını açığa çıkaran avukatlar; benzeri davalarda kendileri gibi vekalet üstlenen meslektaşlarının ve hukuk kurumu olan baroların bu konudaki derin sessizliğine; özellikle de İstanbul Barosunun, Türkiye’de “derin devlet” gerçeğini, (neredeyse bir iddianame gibi, somut eylemleri ve bağlantılarıyla) ilk kez bu kadar kapsamlı biçimde ortaya koyan kendi Komisyonunun hazırlamış olduğu Susurluk Raporunu hasıraltı etmesine çok sert tepki göstermişlerdir.

    Gerçekten de, bugün ülkemizde yaşanan siyasi cinayet, katliam, kumpas ve sair eylemlerin arkasında “derin devlet”in, nam-ı diğer Kontrgerillanın olduğu herkesçe bilinir; yazılır-çizilir; sorumlulardan hesap sorulması istenir; ancak iş dava boyutuna geldiğinde bu tespit ve taleplerin gereği hukuken yapılmaz. Hatta, maalesef, İstanbul Barosu örneğinde olduğu gibi, çok daha kötüsü de yapılır… Böylece Kontrgerilla faaliyeti kapsamındaki siyasi cinayet ve katliamlara ilişkin eylemlerin çoğu faili meçhul olarak kapatılırken; tesadüfen veya kasten ele geçirilen bir-iki tetikçinin dışında, çoğu suçla ve örgütle hiç ilgisi olmayanların sanık sandalyesine oturtulduğu “adiyen adam öldürme” davaları açılır ve öylece de devam eder… Bazen isabetle, suçun anayasal düzene karşı işlendiği (Sivas Katliamı Davasında olduğu gibi) tespit edilse de; bu tür davaların bırakın bir Kontrgerilla yargılamasına dönüştürülmesini, çoğu dava süreçlerinde, her nedense, bu örgütün adı bile telaffuz edilmez.

    Ancak 16 Mart Katliamı Davası, yargı önündeki bu uyuşmacı/uzlaşmacı geleneği kırmıştır.

    Tahmin edileceği üzere; 16 Mart Davası kuşatıldığı noktadan itibaren, aynı ara kararların tekrarıyla geçen rutin duruşmalar ve avukatların itiraz, tepki ve boykotları arasında sistemin hedeflediği 30 yılını doldurarak, 2008 yılında, zamanaşımı gerekçesiyle düşürülür ve tabii sistem de rahat bir nefes alır. 1992 yılında ikinci kez yargıya taşınan 16 Mart Katliamı Davasının yargı ve kamuoyu önünde süren 16 yıllık öyküsü böylece biter. Bu karar kamuoyunda yankı ve infial yaratır. Hatta bu infialin etkisiyle dönemin Adalet Bakanı M. Ali Şahin bir açıklama yaparak, davanın savcı ve hakimlerine tepki gösterir, ardından da idari soruşturma açar. Tabii ne bu soruşturmada ne de avukatlarca temyiz edilerek Yargıtay’a gönderilen dosya açısından karar ve sonuç değişmeyecektir.

    Ne tesadüftür ki; sistemin yargısı, gerçek Kontrgerilla Davasını İstanbul’da zamanaşımı gerekçesiyle kapattığı gün, Silivri Cezaevi kampüsünde kurulan ibretlik bir mahkemede “Ergenekon” adıyla maruf, çakma Kontrgerilla davasını başlatıyordu. 16 Mart Davasının avukatları da bu gerçeği, o gün kendilerine uzatılan medya mikrofonlarına aynen böyle ifade ediyorlardı[foot]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/231090/Kilometre_tasi_oldu.html[/foot].

    Ergenekon davası ile birlikte, adalet “sarayları”dan çıkıp cezaevlerinde adalet dağıtma aşamasına geçen sistem ve onun ileri demokrasisi; adalet adına vites yükselterek “derin devlet”le yargı önünde hesaplaşmaya soyunuyordu!.. Bunun bir hesaplaşma olduğu doğruydu; ancak somut olayda kimin kimle hesaplaştığı işi biraz karışıktı!.. Sistem, Casson’un İtalya’da deşifre ettiği NATO menşeli “derin devlet”in artık inkâr edilemez bir gerçeklik olduğunun ve NATO üyesi Türkiye’de de bu konunun ciddi boyutta tartışıldığını ve hatta yargı önüne taşındığının fazlasıyla bilincindedir. Bu noktadan hareketle; Ergenekon davası aracılığıyla adeta bir taşla birkaç kuş vurmaya girişecektir. Bu vesile ile hem bir emperyal proje olan “kent devleti”ne geçişte iktidara engel teşkil eden, TSK’nin kemalist-laik bürokrasisi, hem önemli sol-kemalist siyasi aktörler tasfiye edilecek; hem de bu sürece “derin devlet”le hesaplaşma kılıfı geçirilerek “ileri demokrasi”ye çağ atlatacaktır!

    Tabii bunun için de, toplumun ve kamuoyunun Ergenekon’un Türkiye’nin “derin devleti” olduğuna ve bu dava sayesinde ülkenin “statüko” ile hesaplaştığına, bağırsaklarını temizlediğine inanması, daha doğrusu inandırılması gerekmektedir. Bunun için, “Statüko”yu egemen sınıf; olup-biteni ise devrim ya da reform sanan, sistem analizi yapmaktan bihaber kesim için böyle bir ihtiyaç olmasa da; bu sürece kaygı ve şüphe ile bakan toplumun çoğunluğunu, özellikle de hukukçuları ikna etmek için her türlü propaganda ve rıza üretim aracından sonuna kadar yararlanılacaktır. Hatta bu amaçla alay-ı vâlâ ile Türkiye’ye davet edilen, İtalyan hâkim Felice Casson’a “derin devlet” üzerine konferans verdirilecek; (sözleri de bir güzel çarpıtılarak) Ergenekonun, Türk Gladyosu olduğu; bu işin “uluslararası uzmanı” sayılan mutemet kişiye teyit ettirilecektir!.. Maalesef, medya bombardımanı ve neo-liberallerin stratejik katkısıyla, bir kısım “sol” zevat (ki, bunların içinde hukukçu olanlar da vardır) bu hikâyeye (neredeyse kasti bir saflıkla) inanacaktır!.. Oysa, bu konularda herkesten fazla meraklı, şüpheci ve sorgulayıcı olması gereken bu kesim çok basit bir sorunun cevabını da biraz olsun merak etmiş olmalıydı. O soru şudur: Bugün NATO’nun gizli ordusu “derin devlet”in varlık sebebi olan ve global kapitalizmin başını çeken ABD ve AB ile birlikte Batı’ya bağımlı olan Türkiye’nin bu yapının içinde kalarak “derin devlet”le hesap kesmesi mümkün müdür?

    Bunun mümkün olmadığını ancak yaşayıp gören, daha doğrusu görmek zorunda kalanlar, hatta tüm yaşananları görmek yerine; bu davada kurunun yanında yaşların ve birçok muhalif aydının neden ve nasıl yandığını hiç önemsemeden, kullanım süresi dolduğu için o torbaya atılmış bir- iki kılıç artığına bakarak, “ama orada “derin devlet vardı!..” diye hâlâ ihtirazi kayıt ileri sürebilen “şüpheci aydın”larla (!), bugün yargının “derin devlet”le FETÖ üzerinden hesaplaştığını iddia edebilen “inanmış aydın”ları (!) eldeki mevcut teknolojiyle aydınlatabilecek güçte bir ışık olmadığı muhakkaktır!.. Hukukun ve adaletin yalnızca sistem tarafından yönetilip araçsallaştırıldığı hiçbir dönemde yargının “altın günü” olamaz, olmayacaktır. Tabii böylesine derin saplantılarıyla bile-isteye sistem için bariyer görevi gören “aydın” zevatın da yatacak yeri olmayacaktır.

    Sonuç olarak; ucu “derin devlet”e çıkabilecek siyasi cinayet, katliam ve kumpas davalarında siyasal-toplumsal muhalefetin, en çok da hukukçuların her türlü hukuk ve yargı manipülasyonuna karşı doğru hat üzerinde mevzilenip; doğru hedefe yönelmek ve nihayetinde Kontrgerillayı sanık sandalyesine oturtup yargılamak; dolayısı ile sistemin kodlarını deşifre etmek gibi zorlu ve zorunlu bir görevi vardır. Türkiye’de, -16 Mart Katliamı Davası dışında- böyle bir davanın görülmemiş olması, bundan sonra görülemeyeceği anlamına da kesinlikle gelmez.

    Bunun için tüm mesele niyette ve yürektedir[foot]Burada yeri gelmişken; Kontrgerillayı 1972 yılında ilk kez deşifre ederek mücadelemize ışık tutan, (2017 yılında kaybettiğimiz) yürekli aydın Talat Turhan’ın ve 16 Mart Katliamı Davasında yıllarca omuz omuza mücadele verdikten sonra (2015 yılında kaybettiğimiz) dostumuz Avukat Emcet Olcaytu’nun değerli anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.[/foot]…

  • Yoksulluk Nafakasında Mağdur Taraf Sorunu

    Daha çok süresiz nafaka adıyla ifade edilen yoksulluk nafakası, günümüzde süreyle sınırlandırılması veya bazı ölçütlere bağlanması gibi tartışmalara konu olmaktadır. Yoksulluk nafakasının süreli hâle getirilmesi için yasal düzenleme yapılmasına dair çeşitli hazırlıkların olduğu ifade edilmektedir. Ancak giderek artan tartışma ve hazırlıklar çoğunlukla, yoksulluk nafakası borçlusu olan eşler açısından ele alınmakta ve hükmün koruma amacından sapılmaktadır. Bu yazımızda, yoksul hâle düşen (genellikle kadın) eşe dair sorunlar temelinden çözülmeden yapılacak kanuni düzenlemenin, bir çözüm değil yeni adaletsizlikleri beraberinde getirebileceği incelenmektedir.

    Genel Olarak Yoksulluk Nafakası

    Yoksulluk nafakası, evliliğin boşanma ile sona ermesinin mali sonuçlarından biridir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m.175, boşanma hâlinde eşlerden birinin diğerinden yoksulluk nafakası istemesi imkanını tanımıştır. Yoksulluk nafakası yürürlükten kalkan 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 144. maddesinde nafaka başlığı altında da düzenlenmişti. Buna göre; “Kabahatsiz olan karı yahut koca, boşanma neticesinde büyük bir yoksulluğa düşerse, diğeri boşanmaya sebebiyet vermemiş olsa dahi, kudreti ile mütenasip bir surette 1 sene müddetle nafaka itasına mahkum edilebilir.

  • Otomatik Hukuk: Hukuk Sisteminde ve Mesleğinde Yapay Zekâ

    Adalete erişim zor. Dava masraflarının yüksekliği ve uzun yargılama süreci bir yana, hukuki içerikleri anlamak da adalete erişmenin önündeki engellerden bir diğeri. Hukuk, herkesin anlayamayacağı kadar karmaşık. Peki böyle olmak zorunda mı? Adalet sisteminin saygınlığı, karmaşıklığından değil, toplumun her bireyi için eşit derecede ulaşılabilir, anlaşılabilir, şeffaf, tarafsız, bağımsız ve adil olmasından kaynaklanır[foot]Ozan Özparlak, Başak: “Yeni Çağın Hukukunu Teknoloji ve Tasarım Şekillendirecek”, HBT Dergi, 12.1.2018.[/foot]. Bu hedefe ulaşmada yapay zekâ insanlığa yardımcı olabilir, bu yazıda yer vereceğimiz bazı koşulların sağlanması kaydıyla.

    Yapay zekâ, Prof. Dr. Cem Say’ın tanımı ile doğal sistemlerin her türlü bilişsel etkinliğinin, yapay sistemlerce daha yüksek başarıyla yapılabilmesi için inceleme ve çalışmalar yapan bir bilim dalıdır[foot]Say, Cem: Elli Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.83.[/foot]. Bugün kullanımı yaygınlaşan yapay zekâ teknolojilerinden kastedilen, temelinde verileri kullanarak öğrenen ve tahminler yapabilen sistemlerdir[foot]Kızrak, Ayyüce: Yapay Zeka ve Derin Öğrenmeye Başlama Rehberi https://medium.com/@ayyucekizrak/ yapay-zekaya-ba%C5%9Flama-rehberi-91e79d3de8e1.[/foot]. Bu anlamda yapay zekâ çalışmaları; makine öğrenmesi (veri madenciliği, büyük veri ve profil çıkarma dahil olmak üzere), derin öğrenme, yapay sinir ağları gibi sistemleri içeren genel bir kavram olarak da düşünülebilir[foot]Alpaydın, Ethem: Machine Learning, The MIT Press, s. xiii ile 14 vd.[/foot]. Dünyanın ilk bilgisayar programcılarından kabul edilen Ada Lovelace, Oxford Üniversitesi Kütüphanesi’nde yer alan el yazması mektuplarından birinde, makinelerin bir gün insan gibi düşünmek hariç, insanların yapabildiği her şeyi yapabileceklerini yazmıştır[foot]Isaacson, Walter: Geleceği Keşfedenler, Domingo Yayınları, İstanbul, 2017.[/foot]. Bugüne kadar haklı çıkan Ada’nın bu öngörüsü, insan gibi düşünen makineler, süper zekanın[foot]Süper Zeka, “insanların bilişsel performansını hemen hemen her alanda katbekat aşan her türlü zeka”dır (Bu konuda bkz: Bostrom, Nick: Süper Zeka, KÜY, 1. Baskı, İstanbul).[/foot] ortaya çıkması ve/veya teknolojik tekillik[foot]Teknolojik Tekillik (Technological Singularity), yapay zekanın insan zekasını geçmesinden sonraki aşamada, insan ve yapay zekanın birleşmesini ifade eden bir kavram olup özellikle Vernor Vinge ve Ray Kurzweil tarafından dile getirilmiştir (Ayrıntılı bilgi için: Kurzweil, Ray: İnsanlık 2.0, Alfa Yayınları, İstanbul, 2016).[/foot] hedefleri ile sürdürülen bazı bilimsel ve teknolojik çalışmalar ile belki de bir süre sonra geçerliliğini yitirecektir.

  • Robot ve İnsan İlişkilerine Dair Kısa Saptamalar

    Robot kelimesi ilk defa Karel Capek tarafından, «Rossum’un Evrensel Robotları» adlı eserinde kullanılmıştır. Çek dilinden geçen robot sözcüğü, esaret ve angarya anlamlarını barındırmakla birlikte günümüzde kavramın farklı tanımları yapılabilmekte ve buna bağlı olarak kapsamı değişmektedir. Capek’in tiyatro oyununa konu ettiği robotlar, insan işçilerin yerine geçip çalışma maliyetlerini azaltmak için Rossum’un yarattığı, insana benzeyen yapay insanlar olarak tasvir edilmiştir. Lakin itaatkâr olmaları için programlanmalarına rağmen sonunda isyan edip, fabrikadaki bilim insanlarını öldürürler ve dünyayı ele geçirme planları yaparlar.

    Ocak 2017’de McKinsey Global Institute, mevcut çalışma koşullarının yaklaşık yarısının şu anki teknolojileri kullanarak otomatikleştirilebileceğini iddia etti. Söz konusu rapora göre 140 milyon insan önümüzdeki yıllarda işsiz kalacak. Gelişmeler sonucunda 15 yıl içinde mavi yakalı işçilerin yüzde 65’inin kaybolacağı da öngörülüyor.

    Bu süreçte en büyük tehdit altındaki kesim ise gelişmekte olan ülkeler ve çalışanları olacak. Bir makine ve bir insan işçi aynı çıktıları yaratıyor olsa da, makine daha az pahalıya mal olabilir. Bir robot işçi bir şirkete yılda 40.000 dolara mal oluyor, bir insan işçi 45.000 dolara mal oluyorsa ve iki işçi de aynı çıktıyı üretiyorsa, şirket otomasyona geçerek yıllık 5.000 dolar maliyet tasarrufu sağlamayı seçektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 20. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bilimkurgudan Gerçeğe: Robotlar da Sosyal Adalet İster mi?

    Philip K. Dick, “Androidler Elektrikli Koyun mu Düşler?” isimli romanında1 çizdiği distopik evrende, gelecekte “imkanı olan” insanların büyük çoğunluğunun Mars’a göç etmiş olduğu ve geride kalanların “android”lerle iç içe (ama bunların insanlar ile aralarında kesin ve “yasal” çizgilerin olduğu) karanlık dünyadaki yaşamlarını yerleştirdiği arka planla sunduğu, “isyan eden” androidler ve onların peşindeki android avcılarının hikayesiyle ahlak ve “insanlık” ekseninde diyebileceğimiz bir sorgulamayla yüz yüze getirir bizi. İlk bakışta insan gibi görünen, insan gibi “davranan” androidlerin “rüyalarına” atıf yapan romanın ismine, bu kez bu yazının başlığında başka bir açıdan atıf yapmak ve Endüstri 4.0, Nesnelerin İnterneti gibi günümüzün giderek popüler hale gelen “insansız üretim” eksenli tartışmalarına bu defa bilimkurgu ekseninden başka bir tartışma açmak bu yazının sınırlı amacını oluşturmaktadır diyebiliriz. Diğer taraftan Carl Freedman’ın Bilimkurgu ve Karafilm üzerinden kurduğu diyalektik ilişki2, Robotların bilimkurgu üzerinden özet bir okumasını sağlayabilmek için oldukça elverişli bir zemin sunmaktadır. Bu zemin üzerinde hareket etmeye gayret ederek bilimkurgu üzerinden popüler bir tartışmayı devam ettirmeye çalışacağız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 20. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: İnsanlık Çağ Değişimi Yaşıyor: Yapay Zekâ

    Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. A.C. Cem Say ile yaptığımız çok keyifli sohbet için öncelikle kendisine tekrar teşekkür ediyoruz. Yapay Zekâ alanında önemli çalışmaları olan Cem Say, Hukuk Defterleri’nin sorularını, biz hukukçuların da anlayabileceği sadelikte yanıtladı.

    Selin Aksoy: Herkesin merak ettiği veya popüler diyebileceğimiz bir soru ile başlayalım. Karel Çapek’in 1920 yılında yazdığı Rossum’un Evrensel Robotları’dan beri sorulan ve korkulan bir soru belki de. Yapay Zekâ insanların işlerini kaybetmesine mi neden olacak?

    Cem Say: Herhalde, bütün öteki insanların eskiden daha iyi yaptığı işleri artık insanlardan daha ucuza veya daha yüksek kalite ile filan yapabilen teknolojilerde olduğu gibi muhtemelen bu da bazı mesleklerin ya da Kay Fu Li’nin belirttiği gibi bazı mesleklerin değil de her mesleğin bazı alt kısımlarının insanlar tarafından değil makineler tarafından yapılması sonucunu doğurabilir. Bir mesleğin komple ortadan kalkması ayrı bir şey. Aslında detaylı incelediğimizde her mesleğin mekanik aslında o işi yaparken robot gibi davrandığımız veya google gibi davranmaya çalışıp başaramadığımız bölümleri var. Örneğin eminim avukatlığın da böyle bir sorunu vardır. Ama bir de daha karışık, en azından şimdinin teknolojisiyle makinelerin o kadar iyi yapamadığı, insanlarla etkileşim içine girmeniz gerektiği, böyle tek ayak üstünde türlü yalanlar söylemeniz gerektiği durumlar olabilir. Daha o manada bir makinenin yapamadığı veya günümüz teknolojisi ile çok iyi olmadığı durumlar da olabilir. Uzun vadede düşünüldüğünde ise bazı meslekler ortadan kalkacak bu gidişle. Bazı iş kollarındaki insanlar toplu şekilde işlerini kaybedecekler, o iş kolu adeta ortadan kalkacak, bunun gibi bir şey olabilir. Sanıldığı kadar yakın değil ama örneğin otonom arabalar falan gelecek, 3 yıl – 5 yıl olmasa da bizim hayat süremiz içerisinde bir değişim gerçekleşecek. Araba işini tamamen bilgisayara/ makineye devretmek, sürücü koltuğunda oturan insanın kontrolünü kaldırmak daha akıllıca bir şey olacak. Bu durumda tek marifeti o olan insanlar mesela işsiz kalacak. Bu dünyanın değişik ülkelerinde, değişik zamanlarda olabilir. Örneğin Bangladeş’teki insanlar o kadar ucuz olabilir ki onlarla yarışacak ucuzlukta bir makineyi yapmak zor olabilir ama Norveç’te insanlar çok maaş alıyorsa onların yerine geçecek makineler çok daha ucuza gelebilir, grev yapmaz, ağlamaz, hamile kalmaz… o gibi aritmetik gerekliliklerden ötürü makineler girebilir devreye.

    S.A.: Sanayi devriminde olduğu gibi… Buradan devam edelim. Dünya nüfusu/ popülasyon ile bilim/teknolojinin gelişimi arasında önemli bir açı var. Yani şöyle diyelim, işsizlik halinde nasıl bir kriz yaşanacak, bu kriz nasıl aşılacak, bu kriz esnasında önemli ölçüde popülasyonun hayatını kaybetmesi, evrimsel sürecin başka türlü devam etmesi söz konusu olabilir mi? İnsanların işsiz kalması nedeniyle, popülasyonu değiştirecek bir temel kriz yaşanır mı sizce? Yoksa yavaş yavaş/tedricen ilerleyen bir süreç mi söz konusu olur?

    C.S.: Bazı teknolojileri aniden/toptan yerleştirmek işin mantığı gereği daha kolay olabilir. Yavaş yavaş, her sene arabaların yüzde birini değiştirelim, böylelikle yüz senede hepsi değişsin demek daha zor ve daha karışık bir durum yaratıyor. Kitabımda da (50 Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Yayınları) otonom araçlar meselesinde, hepsi birden otonomlaşsa çok daha kolay bir problem yaratır. Yarısı insan yarısı otonom olursa zor problem olur. Bunun yaratacağı ekonomik ve sosyal problemleri, isyan problemlerini falan da düşünmek lazım. Bu dediklerimiz yöneticilerin ya da buna karar veren her kimse onların alternatifleri bu şekilde düşünüp ona göre tartması gereken sorunlar. Saf kapitalizm ortamında dahi ben pat diye bütün şoförleri işten çıkardım, otonom arabaya geçiyorum denemez. En saf kapitalist ülke de bile buna izin verilmez. Çünkü çıkaracağı problemler ortada.

    İnsanlık kendi başına bir problem çıkarıp, sonra onu çözüp sonra yine başka bir sorun çıkartıp sonra onu çözme şeklinde ilerliyor. Benim bir fizikçi arkadaşımın öyle bir tarih tezi var, çok mantıklı bence. Yani bunu yaparsak böyle olur, dolayısıyla bunu yapmayalım deme yeteneğimiz çok yok. Yapıyoruz, oluyor, sonra onu nasıl çözeceğiz diye düşünüyoruz, arada bazı nesiller güme gidebilir, evet. Bunu yeterince iyi düşünmezsek, düşünmesi gerekenler aman ne olursa olsun diye koyverirlerse, dediğiniz gibi kötü durumlar olabilir, teknoloji buna elverecek veya böyle senaryoların yaşanmasına yol açabilecek iyilikte atlamalar yapabilecek nitelikte. “Vay arkadaş, bir tane bile insana gerek yokmuş meğer” diyebilecek bazı işler olabilir. Bazı işler gerçekten de öyle çünkü. Bazı ofis çalışanlarını filme çeker ve hızlandırırsanız robot gibi davrandıklarını görürsünüz, oradan gel oraya git, düşünmeyi gerektirmeyen de işler yapıyorlar, bir tür sonsuz döngünün içinde çalışıyorlar gibi. Onlar rahatlıkla o manada ortadan kaldırılabilir. Sosyal çalkanmalar olur ama yapmazsak da olmaz. Yani matbaa için Osmanlı’nın yaptığı hareketi yaparak, kendimizi 300 yıl geriye atabiliriz.

    S.A.: Bu arada benim aklıma Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız kitabı geliyor. Orada da artık her şey makineleşmiş, insanlar sadece makinelerin işlerini denetler konumda, günde sadece 2 saat çalışıyor ve istedikleri işi yapıyor, kalan vakitlerinde de örneğin kültürel, bilişsel gelişimleri ile ilgili kendi zamanlarını kendilerine ait (yani bir işverene vakfetmeden) geçirebiliyorlar.

    C.A.: Bir ütopya da bu evet. Birkaç yapay zekâcı arkadaş şöyle diyor: bunun faydası, hepimizin daha az çalışması olsun, Çarşamba da tatil olsun mesela, bir kaç yıl sona Perşembe de tatil olsun gibi. Ama bu o kadar basit değil, çünkü bizim bu aynı işi yapmaya devam etmemiz işin mantığına aykırı. O iş zaten öyle yapılmaz hâle gelecek. O yüzden çarşamba, perşembelik bir durum olmayacak, koyverip giderseniz az önce dediğim gibi radikal değişikliklere yol açabilir teknoloji. Örneğin fotoğraf makinesini eski tür yapan fabrikalar artık hiç yok.

    S.A.: Buradan irade meselesine geçmek istiyorum. Yapay zekânın iradi karar vermesi mümkün mü? Bizim yapay zekâya verdiğimiz verilerin çok yanlı olması gerçeği karşısında, yapay zekânın kendi geliştirebileceği bir iradesinin olup olamayacağı sorunu. Bazı felsefeciler insanın dahi toplumdan (ve bence ekonomik sistemlerden) bağımsız bir iradesinin, yani insanın kendisinden menkul/kendisine özgü bir iradesinin olmadığını söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim. Dolayısıyla bugün yapay zekânın iradesi meselesinin de böyle tartışılması mümkün mü?

    C.S.: Bence bu düşünen makineler yapabilir miyiz projelerinin en heyecanlı yan etkilerinden biri ve belki esas kazancı da budur diyebilirsiniz, insanlardaki bu tip düşüncesel işlerin ne olduğuna dair kafamızı daha netleştirmemize yol açmış olması. Ben de dediğiniz nedenlerden, aslında insan denen şeyin de bir tür girift robot olduğunu düşünüyorum, her şeyden bağımsız bir irademizin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bunun bir kere fizik kurallarına aykırı olduğunu görmemiz lazım. Evrimsel süreç içerisinde ötekilere sorumluluk atfetmenin rasyonel olması nedeniyle, “şu karşı masada oturan kişi bir robottur” diye düşünürsem o gürültü ettiğinde ona kızamam; ama “onun bir iradesi var” diye düşünürsem ona kızabilirim, “onun gerekli düğmelerine basarsam onu kapatabilirim” fikrinin evrilmesi sayesinde kendimizin ve diğer insanların sıfırdan karar verebilme diye tarif edebileceğimiz anlamda iradesinin olduğunu varsayıyoruz. Böyle düşündüğümüzde robotlarda olamaz, insanlarda olabilir diyebileceğimiz bir şey yok ortada, insanlarda da yok çünkü.

    Oradan robotlara önyargı yükleyebilir miyiz’e gelebiliriz. Evet, bu konuda epey çalışma var, erkek doktor daha çok olduğundan, yapay zekâ erkeklerin daha uygun olduğunu düşünüyor. Ama bunun aynısının tıpkısı enteresan bir şekilde insanlarda olan şey. Yani robot hâkim önyargılı olursa bu insan hakimlerin önceki yıllarda çok önyargılı olmasından kaynaklanıyor. Ama meseleye iyi yanından bakmak lazım; robot hâkim FETÖ’cü olmaz, robot hakim karnı acıktığı için çabuk gitsin diye kararı fazla düşünmeden vermez, izne çıkmaz… Teknik açıdan -ben bunu her geçen gün daha kuvvetli bir biçimde savunuyorum- kanun dediğimiz şey, biraz daha uzaktan baktığımızda, bilgisayar programı gibi bir şey, bu-bu-bu olduysa bu ve bu determinizme ihtiyacımız var aslında.

    S.A.: Geçtiğimiz hafta Gezi Davası’nın ilk duruşması vardı, tüm sanıklar ve avukatlar olarak hepimiz, iddianamenin oldukça dayanaksız, niteliksiz olduğunu söyledik. Neyle suçlandığını bilmeyenler, tüm suçlardan mahkûmiyeti istenenler, hukukta var olmayan kavramların başka anlamlarda kullanılması… Bir mantığı olmayan iddianame.

    C.S.: Bunu asla bir robot yapmaz.

    S.A.: Sebep-sonuç ilişkisinin olmadığı bir metin.

    C.S.: Bilgisayar programı yazdığımızda biz, derletmek diye bir şey vardır, compile etmek, yani programı yazıp hop diye bilgisayara çalıştırtmıyoruz, önce compile, derleyici denen bir programdan geçiyor o program. Basit birtakım kurallara uyuyorsa ancak o zaman çalışıyor. Bence iddianamelerde bu yapılabilmeli, öyle bir dilde yazılabilmeli, bilgisayarın makine dili gibi bir dilde yazılabilmeli, bunda akıl mantık yok deyip direkt döndürülebilmeli.

    S.A.: Biz yapay zekâya iradeyi şundan koymak istiyoruz, çünkü iradesi varsa sorumluluğundan da bahsedilebilir.

    C.S.: Zaten ilk başta o yüzden uydurmuşuz.

    S.A.: Yapay zekâ kullanımına sahip olanların kusurluluğu meselesi, yapay zekâ veya robotik teknoloji kullananların hukukta araç sahibinin sorumluluğu gibi/ işverenin sorumluluğu gibi sorumluluğa sahip olması meselesi tartışıluyor. Roma Hukuku’ndan beri bu böyle, köle sahiplerinin sorumluluğundan beri. Yapay zekânın kendisine özgülenmeye çalışılan hukuki sorumluluk konusunda ne düşünüyorsunuz? Mümkün müdür ya da AB’nin bu konuda yapmaya çalıştığı hukuki düzenlemelerin amaçladığı şey ne sizce?

    C.S.: “Kişi” hukukun en heyecanlı kavramlarından biri. Kişi nedir ne değildir… Yani bunun suçlusu Ahmet de değil, Mehmet de değil bilgisayar dersek, yani sorumluluğun orada durduğu sistem kurarsak bu tutmaz, çünkü bu insanların evrimsel algı altyapısı buna müsait değil. Herhalde bu ceza ile ilgili bir şey. Tamam suçlusu bu, cezası da bu diyebilmek istiyoruz. Bilgisayara nasıl bir ceza vereceğimiz net olmadığından sorumlusu oymuş, kusura bakmayın demenin bir yolu olmadığından ve bunu da çözmenin en azından bizim evrimsel kişi algımız değişmedikçe başka bir yolu görünmediğinden herhalde bilgisayarlara o anlamda bu işin suçlusudur deyip onun sahibi, yapanın sorumluluğunu bertaraf ettiğimiz bir düzene geçebileceğimize ben inanmıyorum.

    S.A.: Madem böyle, insanlık neden yapay zekânın geleceğinden bu kadar korkuyor?

    C.S.: Bütün insanlık demek yanlış olur. Batılılar korkuyor. Japonların hiç korktuğunu düşünmüyorum ben mesela, onların dine ya da olaylara yaklaşım felsefeleri bakış açısı çok farklı. Onların robotlarla olan ilişkisine bakın mesela… Amerika’da adam yolda pizza götüren makineye tekme atıyor, Amerikalılar robotları sevmiyor. Amerikalılar herhalde geçmişlerinde kendileri bir kıtadan başka bir kıtaya geldiler, oradaki ötekileri ve onlara ne yaptıklarını hatırlıyorlar, buna benzer bir paralellik olabilir akıllarında. Doğuda ben böyle bir şey görmüyorum. Örneğin Alfa Go, Kasparov’u yendiğinde Batılılar bayağı korkmuştu, öbürleri bayağı sevindiler. Kendilerinin yaptıkları tarihi davranışların bir paralelini görme gibi bir eğilimleri var herhalde.

    S.A.: Robotların “Mekanik Köle” olarak okunduğu epey bir araştırma var zaten. Etik anlamda önemli bir tartışma. İnsanların geçmişte köle-efendi kodunu bugün başka bir şekilde robotlar ve yapay zekâ üzerinden devam ettirdiği, bilişsel olarak yeniden ürettiği ileri sürülüyor.

    C.S.: Evet, şimdi yeni bir köle ırkı üretiyoruz.

    S.A.: İşte böylece biz insanlığın kölecilik anlayışı değişmemiş oluyor.

    C.S.: Onları kendi suretimize benzer şekilde yaparsak, mesele aynı hâle gelecek. Ama öyle çamaşır makinesinde olduğu gibi dikdörtgen prizması şeklinde olduğunda buna kimsenin çok fazla dokunacağını zannetmiyorum. Ya da insanlar gibi sesleri olursa… Üretilecek sistemlerin şekli durumlarının bu konuda önemli rol oynadığını düşünüyorum. İnsana benzerlerse, onlar için mutlaka bir hak hareketi doğar mesela, hayvan hakları gibi.

    S.A.: Devletlerin iç istihbaratlarında yapay zekâ kullanımının geleceği nedir?

    C.S.: Biz eskiden dünyanın öbür ucundaki ya da şehrin öbür ucundaki insanlarla zaten hiç konuşamıyorduk. O yüzden aramızda hiçbir iletişim yoktu. Şimdi var, ama bunun için şeytanla anlaşma gibi bir şey yaptık. Aslında her ne kadar özel iletişim gibi görünse de aslında değil. Başkalarının tellerinin üzerinden falan geçiyor. Telin sahibi olan adamın insafına kalmış durumdasınız. Sonradan bunun önemini anlayınca, “bu tel kutsaldır, tele kimse el atamaz, haberleşmenin gizliliği” falan gibi birtakım kavramlar uydurmaya çalıştık; ama görüldüğü gibi her fırsatta bu delinebiliyor; devletin yüksek menfaatleri… Maalesef bizim bütün verilerimize sahip olabiliyor, bizim ciğerimizi bilebiliyor, karşılığında bize 20 yıl önce olmayan harika servisler verebiliyorlar, ona benzer şeytanla bir anlaşma var. Bu bizim evrimsel olarak hiç alışık olmadığımız yepyeni bir evrimsel varoluş ve iletişim atmosferi sağlıyor. Ama karşılığında -en azından onu kullandığımız zaman- öyle de sandığımız kadar gizli ve bize özgü olmuyor, şu andaki durumu ben ortaya koyuyorum. Bunun böyle olmamasını istiyorsak, o zaman kriptoloji diye matematiğin en enteresan alanlarından bir tanesine dayalı bir bilim dalı var, Turing’in temelini attığı birtakım teknikler var, başkalarının dinleme ihtimali olan hatlar üzerinden, onların anlayamayacağı şekilde konuşmanın bazı yolları var. Yani bu sorunu çıkaran teknoloji bunun cevabını da getirebilir. Ama devletler buna uymayabilir, eskiden de insanların çöp kutularını karıştırıp mektuplarını bulabiliyorlardı. Şimdi iç ve dış dünya ile sanal dünyanın fazlaca karışması sonucu ve bir de insanların özel hayatlarını telefona koyma/ internete koyma saçmalamaları nedeniyle bu husus daha karışık hale geldi.

    S.A.: Bu artık yeni insanın durumu. Bugünün insanı başka şekilde yaşamaya çalışıyor sanki. Bugün hayatınızı göz önünde yaşamak çok popüler. Örneğin Netflix’e girdiğinizde 5 dizinin 4’ü, tamamen yapay zekâ ile ilgili.

    C.S.: Şu anda bir çağ değişimi yaşadığımız çok açık. İyi mi kötü mü bilemiyorum. Biz tam devrim gibi bir şeyin ortasına düştük. İnternet zaten bir devrimdi. Bu katlanarak üstümüze üstümüze geliyor.

    S.A.: Bir şekilde olumlu-olumsuz bakma konusunda bir tarafgirliğe zorlanıyoruz. Ancak buradan yapay zekânın kötüye kullanımın yasaklanması tasarılarına gelelim. Bu ne kadar riayet edilebilir bir şey olabilir ki sizce? Bu nasıl düzenlenebilir?

    C.S.: Kullanımının devletlerin kendilerine de büyük risk yaratabileceği anlatılabilirse, böyle şeylerin toptan yasaklanma ihtimali var. Örneği Birinci Dünya Savaşı’nda kimyasal gaz kullanımı meselesinde değerlendirildi, rüzgâr farklı yönden eserse bizimkileri de öldürüyor. Bunu hiç kullanmamak aslında her taraf için daha kârlı. Buna benzer şekilde, kendi kendine ateş etme kararı verebilen otonom, mobil şeyler yaparsak çok küçük bir değişiklikle bizi düşman olarak kabul etmek isteyip istemeyeceği belli değil. Biraz akıl ve mantıklı bunun aslında sadece bir taraf için değil bütün taraflar için kötü fikir olduğu konsensusu sağlanabilir. Ben bu konuda hâlâ umutluyum. Ancak böyle konsesyonel işlerde sıkıntı şu ki, bir tane çıkıntı çıkıp bu konsensusa uymayabilir.

    S.A.: Yapay zekâyı kullanabilen devletler ve kullanamayan devletler arasında, teknolojik güç bağlamında önemli üstünlük farkları olduğunu görüyoruz. Yani teknolojik güç ekonomik vs. güç yanında büyük değer kazanmış durumda.

    C.S.: Bu teknoloji diğer teknolojilerle birlikte sahip olanlarla, olmayanları net bir şekilde birbirinden ayırıyor. Esas beka meselesi de bu, ülkeler açısından. Sizin ülkenizdeki herkesin ne dediğini, başka bir ülkedeki yetkili dinleyebiliyorsa -ki bunun geçerli/mevcut olduğunu görmek zor değil- onların bir avantajı var demektir. Yani sizin iş adamlarınızın, önemli kararlar veren yetkililer dahil olmak üzere… Bizim bakanımızın e-postada ne ısmarladığını bütün dünya okuyabilirsa -o bakan aynı zamanda silah falan da ısmarlayan yetkili de olabilir- eğer bizim ülkemizin devamı önemli diyorsak, o zaman bizim kaynaklarımızı geliştirmek, yerli ve milli şekilde yapmak, öbürününkini almamak, kendi ürettiğimizi kullanmayı geliştirmemiz lazım. Küreselleşme diyorlar ama Trump şimdi Çin’in 5G sistemini kullanmak istemiyorum, Huawei’yi tamamen yasaklıyorum diyor mesela. O bundan kaygılandığına göre, bizim gibi hiçbirisine hâkim olamadığımızı da düşünürsek, bizim iyice kaygılanmamız lazım.

    Bizim hâkimleri gördükçe, yapay hakimlere şans verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta yapay zekâ meselesinde en iyi case’in bizim hakimlerin durumu olduğunu düşünüyorum.

    S.A.: Türkiye’de yapay zekâ hakimleri için pilot uygulama diyorsunuz yani…

    C.S.: İnsan hâkim bunu yaptı, yapay zekâ hakim bunu yapar mıydı gibi… Eminim onun da yapacağı birçok hata olabilir, yazılım çok rahat hata yapılabilen bir şeydir ama bu kadar da değil.

    S.A.: Yapay zekâyı nerede kullanmak istediğimiz ile ilgili bir şey bu, bazı alanlar bunu çok rahatlıkla kullanabileceğimiz ve sonunda oldukça olumlu sonuçlar alabileceğimiz alanlar. Örneğin hukuk ve yasalar bence de bunlardan biri. Mesele bunu kullanmak istiyor muyuz? Biz aslında adil yargılama yapmak istemiyoruz ki… Biz insanları hukuk eliyle yönetmek (gütmek) istiyoruz, niye yapay zekâ kullanalım ki…

    C.S.: İyimser olalım, belki kapitalist mantıkla da çıkış yolu görülebilir, mahkemeler çok kalabalık o halde özel mahkemeler açılsın, onlar kendileri rekabet yoluyla çalışsın, biraz daha fazla para veriyorsunuz ama işiniz/davanız daha çabuk görülüyor… Onlar da ben niye bunu seçeyim, yapay zekâlı sağlam olanı seçeyim diye reklam yapabilirler, belki özel sektördeki mahkemelerde başlayıp, onun faydasını görüp, yavaş yavaş devlete uzayabilir.

    S.A.: Şahsen ben yargının özelleştirilmesine açıkça karşıyım; ama bu biraz konu dışı ve uzun bir mesele…

    C.S.: Şimdikinden daha beter nasıl olabilir bilemediğimden ben böyle çeşit çeşit fikirler ortaya atıyorum.

    S.A.: Türkiye yapay zekâ çalışmalarının neresindedir sizce?

    C.S.: Akademik olarak dış dünyadan geri kalır bir yanımız yok. Başka teknolojilerin aksine, örneğin bir milyon dolarlık tesis yapmazsanız o teknolojinin düğmesine bile basamıyorsunuz, bu öyle bir teknoloji değil. Buna gerçekten az para harcayarak alabileceğiniz cihazlarla yapabiliyor, başlayabiliyorsunuz. Ayrıca bu teknolojiyi yapanların ruhunda paylaşım var, yeni bir şey bulundu mu haber ediyor dünyadaki diğer insanlara. O açıdan akademik sıkıntımız yok, öğrencilerimizi güncel – dünyadaki bilgi seviyesi ile yetiştirebiliyoruz. Ancak devlet bunun öneminin ne kadar farkında, onda emin değilim.

    S.A.: Son olarak okuyucularımıza önereceğiniz kitap ya da film önerisi var mıdır?

    C.S.: Özelliklere hukukçulara Star Trek’in (Star Trek: The Next Generation) 2. Sezon 9. Bölümünü (The Measure of a Man) öneriyorum.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için Hukuk Defterleri olarak tekrar tekrar teşekkür ederiz…

  • İnsan İnsan! Kısa Bir Gezi İddianamesi Değerlendirmesi

    657:

    1- Devlet Memurları Kanunu’nun kanun numarası

    2- 1996 yılında konservatuarda öğretim görevlisi 6 kişi tarafından kurulan grubun adı. Hem opera hem klasik müzik formlarını içinde barındıran Türkçe Progresif Rock müziği yapıyorlardı, işbu yazıyı okurken “Yurdumun Güzel İnsanı” başlıklı parçalarını açabilirsiniz.

    3- Gezi İddianamesi’nin sayfa sayısı

    Gezi İddianamesi’nin 657 sayfa olduğunu görünce, çok eskilere giderek, grubu ve grubun düzene karşı eleştirel tavrını hatırlamamam olanaksızdı. Bu arada eğer nitelikli bir iddianame olsaydı 1657 sayfa olmasını da yeğlerdim. Oysa ancak sayfa sayısı ile ilgili böyle anıştırmalar yapabileceğimiz kadar niteliksiz ve seviyesiz bir iddianame.

    Kısaca bu 657 sayfalık iddianame nedir, özetleyelim: Bu iddianame, aralarında Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay, Egemen Bağış, Fatma Şahin, Faruk Çelik, Ahmet Davutoğlu, Hayati Yazıcı, Muammer Güler, Ömer Çelik, Bekir Bozdağ, Beşir Atalay, Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu 61. Hükümet’in tüm bakanlarının mağdur sıfatıyla, 746 (!) tane müştekinin şikayetçi olarak, sanıklardan Osman Kavala’nın 17.11.2018 tarihinden beri tutuklu olduğu, Memet Ali Alabora, Ayşe Mücella Yapıcı, Can Dündar, Ayşe Pınar Alabora, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, İnanç Ekmekçi, Mine Özerden, Ali Hakan Altınay, Şerafettin Can Atalay ve Tayfun Kahraman olmak üzere 16 kişinin şüpheli olarak yer aldığı; bu şüphelilerin 10 ayrı suç nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile (her bir şüpheli açısından ayrı ayrı birer kez) cezalandırılması talep olunduğu ve aslında büyük Gezi Direnişi’nin itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı ve Türkiye’nin aydınlık geleceğinin hayalini kuranların yargılanmak istendiği iddianamedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 20. sayısında okuyabilirsiniz…

  • Mercek: 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk

    Adalet Bakanlığı’nın, Avrupa Birliği üyelik müzakereleri çerçevesinde ilkini 2009’da, ikincisini 2015’te kamuoyuna duyurduğu Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin üçüncüsü, 30 Mayıs Salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı.

    Yargı Reformu Strateji Belgesi, “9 amaç, 63 hedef, 256 faaliyet” başlığından oluşuyor. Hedeflenen başlıkların birçoğu bir önceki 2015 Yargı Reformu Stratejisinde de yer alan başlıklar: hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması, performans ve verimliliğin artırılması, savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması, ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, hukuk yargılaması ve idari yargılamanın sadeleştirilmesi, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması.

    Düzenlemelerin yaşama geçirilmesi için 5 yıllık bir süre öngörülüyor. Stratejinin ilk paketinin tatile girmeden Meclis’e geleceği açıklansa da, bu yazı yazılırken reform paketi daha Meclis’e gelmemişti. Hatta büyük bir ihtimalle tatilden sonraya kalacak gibi gözüküyor. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki düzenlemelerine yönelik itirazlar sebebiyle paketin nihai halinin verilemediği söyleniyor.

    Erdoğan, Strateji Belgesini açıkladığı konuşmasında, “Bu reformlara AB’nin dayatmaları sebebiyle değil, milletin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz. Devleti adalet üzerine inşa eden bir medeniyetin temsilcileriyiz. 2002 yılında Türkiye’yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik. 17 yılda en büyük yatırımları bu alanlarda yaptığımızı, gerçekleştirdiğimizi görüyoruz.” ifadelerini kullandı. İfade özgürlüğünü güçlendirmeyi önemsediklerini, kendi dönemlerinde işkence ve kötü muamele iddialarının artık geride kaldığını iddia ederek, toplantı ve gösteri yürüyüş hakkını daha da güvenceye almaya çalışacaklarını, amaçlarının yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi olduğunu söyledi ve adil yargılama hakkının daha etkin şekilde korunması için çalışacaklarını belirtti.

    ***
    Şimdi gelelim bizim gerçeklerimize… Bazı istatistiklerle başlayalım.

    Türkiye’de 2006 yılından 2019 yılına kadar geçen 14 yıllık dönemde 166 adet yeni cezaevi açıldı, iki yıl içerisinde toplam 13 milyar lira harcama yaparak 91 yeni cezaevinin de inşa edilmesi planlanıyor.

    Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan istatistiklere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk üç yıllık görev süresinde ‘cumhurbaşkanına hakaret’ davalarındaki toplam sanık sayısı bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artarak 12 bin 173; mahkûmiyet kararı verilen sanık sayısı ise bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artış göstererek 3 bin 221 oldu.

    2013 Haziran Direnişi sonrasında gösteri ve yürüyüş yapma hakkı tüm illerde kısıtlamalara tabi oldu, belirli alanlar gösterilerek merkezi yerlerde gösteri ve yürüyüşlerin yapılması engellendi, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL dönemi ile birlikte yürüyüş ve basın açıklaması yapmak neredeyse imkânsız hale getirildi. Yapılan basın açıklamalarının çoğu polisin müdahalesi ile sonlandırıldı.

    İşkence ve kötü muamele devam ediyor. Buna ilişkin basına sızan görüntüler de bunu doğrulamaktadır.

    Birçok siyasi davaya iktidar müdahalede bulunuyor. Hatta Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde yargılamaların özel bir önemi olmuştur. Kararların, Mahkeme Heyeti açıklamadan basına sızdırılması; iktidarın istemediği şekilde tutuklama kararlarını kaldıran ya da karar veren mahkeme heyetlerinin davadan alınmaları bunların en açık örnekleri. Keza kimi kararlara açıkça müdahalede bulunulmaktadır. Örneğin Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Cumhuriyet eski genel yayın yönetmeni Can Dündar ve Ankara temsilcisi Erdem Gül’le ilgili kararına saygı da duymadığını belirtmiş, yine Danıştay 8. Dairesi’nin, Türk Eğitim-Sen’in açtığı davada ilköğretim okullarında öğrenciler tarafından okunan ve 2013’te “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etmesi karşısında Danıştay’ın aldığı ‘Öğrenci Andı’ kararına tepki göstermiş ve Danıştay’ın yetki aşımı yaptığını söyleyerek “Bize göre milletimizin en büyük ve en etkili andı İstiklal Marşımızdır. İstiklal Marşımız dışında bir ant tanımıyoruz, tanımayacağız” demiştir. Yine, barış metnine imza veren akademisyenler hedef gösterilmiş, ertesi gün savcılıklar tarafından soruşturmalar açılmaya başlanmıştır.

    Yargı, bağımsızlığını zaten Anayasa referandumu ile HSK’nın yapısı değiştirilerek, yürütmeye daha da fazla bağlanarak tamamıyla yitirmiştir. HSK tarafından yapılan hâkim ve savcı atamaları ise bir ceza uygulaması haline dönüştürülmüştür.

    Bu örnekler daha da arttırılabilir. Ve bunlar, durumun iktidarın söylediği gibi olmadığını göstermektedir. Yargının bağımsız ve tarafsızlığı, ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, savunma hakkının etkin kullanılması hedefleri açıklana dursun, istenilse yürürlükteki mevzuat ile dahi şu anda bu reform kapsamında söylenenler gerçekleştirebilecek durumdadır.

    ***
    Peki o zaman reformun anlamı nedir?

    Uzun süredir Türkiye’deki dönüşümün önemli ayaklarından biri olan hukukun da aynı zamanda bir dönüşüme uğradığını söylüyoruz. Bu dönüşüm yargının sadece bağımsız ve tarafsızlığını kaybederek yürütme erkine daha fazla bağlanmasıyla değil; aynı zamanda uluslararası sermayenin talepleriyle uyumlu bir şekilde, yargılamanın yargı erkinin dışına çıkarılarak yargının/hukukun özelleşmesi ve hukukun savunma ayağı olan avukatlık mesleğinin daha fazla piyasaya açılması yoluyla da gerçekleşiyor.

    Dolayısıyla bu strateji ve onun sonrasında gelecek yargı paketleri temel olarak bu dönüşümü sağlama amaçlıdır. Daha önce “yetmez ama evet” diyerek Anayasa referandumunda oy verenler gibi, Türkiye’nin demokratikleşeceği yanılgısına burada tekrar düşmemek gerekiyor. TBB başkanı Metin Feyzioğlu gibi bir uyumlaşma süreci beklentisi içine girilmesi, buradan hareketle bu reform stratejisinin desteklenmesi, tam da bu özelleşme ve piyasalaşmayı aklamak anlamına gelecektir.

    Söylediğimizi somutlamak adına strateji belgesinden iki konuda örnek vererek yazıyı sonlandıralım: İlki, niteliksizleşmeyi önlemek iddiası ile mesleğe giriş sınavı getirilmek istenmesidir. Bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedeflenmektedir. Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısını 83’e çıkartan, kadrolarında yeterli profesör/doçent var mı diye denetlemeyen iktidar, meslekteki niteliksizleşme sorununu öğrenciler üzerine bırakmaktadır. Bu durum, bir yandan sınavlara hazırlık için kursların artmasını getirecek, diğer yandan da sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişileri ortaya çıkaracaktır. Böylece farklı statülerde hukuk alanında çalışacak ara elemanlar ortaya çıkacak, bu durumun sonuçları hukukun piyasalaşmasını daha da arttıracaktır.

    İkincisi ise hukuki uyuşmazlıklarının çözümünde alternatif çözüm yollarının arttırılmasıdır. Devletin yargı erki dışındaki “çözüm yolu” olan ve iş hukuku ile ticaret hukukunda başlayan arabuluculuk başka hukuk alanlarında da zorunlu hale getirilecek, ayrıca arabuluculukta uzmanlaşma sağlanacaktır. Yine bir dizi çekişmesiz yargı işi de noterlere bırakılacaktır. Bunlar da yargının özelleştirilmesine yönelik yeni adımlardır.

    Açıktır ki, bu paket avukatların yeşil pasaport alıp alamayacakları üzerinden değil, hukukun ve mesleğin geleceğinin ne olacağı üzerinden ele alınmalıdır.