Kategori: Sayı 21 Eylül / Ekim 2019

  • Mizah: Hakikaten

    Tüm avukatların olduğu gibi, bizim meslek hayatımız da duruşmalar, savunmalar, ifadelerle geçti. Öte yandan; nedenine ister Türk işi yargı, isterseniz de coğrafyanın kaderi deyin, “paketlerle” de geçti ömrümüz. Tabii kanunlarda yapılan değişikliklere hukuken “İkinci Yargı Paketi”, “Üçüncü Yargı Paketi” demiyoruz; ancak kamuoyunda bu “paket” tabiri ilgi çekiyor. Şayet buna “kanun değişikliği” denseydi, herhangi bir şeyin değişikliği ne kadar ilgi çekerse, o da aynı ilgiyi çekerdi. Paket denince, mutlaka iyi bir şey yapılıyormuş gibi bir hava sezinleniyor yurdumuzda. İnsanlarda da bir “bakın adamlar yargı paketi çıkardı, bir de eleştiriyorsunuz aşk olsun” tavırları oluşuyor.

    Yalnız paketler fazlalaşıp ağırlaşınca ve taşınamaz hale gelince, bu kez farklı tabirler seçildi devlet büyüklerimiz tarafından, hem de iki tabir birden: reform ve strateji. Bu düzenlemelere de “Yargı Reformu Stratejisi” adı verildi. “Yargı Reformu” yetersiz görüldü herhalde. Sadece “strateji” denseydi, yanına “derinlik” de koymak icap edebilir diye reform ve strateji bir arada kullanıldı.

    “Benim bir avukat olarak aklım ermez; devlet ve avukat büyüklerimiz ne düşünüyorsa doğrudur” demek gelmedi içimden, çorbada benim de bir tuzum olsun diye belgeyi altını çize çize inceledim.

    Bir de avukat büyüğümüz Feyzioğlu’nun bu belgeyi alkışlarla karşılaması ilgimi çekmiş olacak ki, daha bir dikkatle inceledim belgeyi. Tabii belge ile ilgili görüşüme ayrıntılı olarak yer vermeyeceğim, zira bu konu dergimizde de etraflıca yazıldı çizildi.

    Ancak Feyzioğlu’nun bir gazeteye verdiği röportajda[foot]https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/saygi-ozturk/yargi-reformunda-gercek-gazetecileri-tahliye-edecek-duzenlemeler-de-olacak-5315613/[/foot] bu “Yargı Reformu Stratejisi Belgesi” ile ilgili konuşurken sarf ettiği bazı sözler hoşuma gitti, onu da söylemeden geçemeyeceğim: “Bizim elimizde şu anda Türkiye’yi refaha çıkaracak, düze çıkaracak dünyaya kendimizi doğru düzgün anlatmamızı sağlayacak, göğsümüzü gere gere uluslararası meslek örgütlerinde ‘Biz bunları yaptık’ dememizi sağlayacak, hakikaten gazeteciyse kişi, tahliye olmasını sağlayacak, hakikaten düşüncesi sebebiyle içerideyse onu derhal tahliye ettirecek bir düzenleme var. Bu düzenlemenin çıkması için, 82 milyon insanımız için çırpınıyoruz. Reform içinde bunlar var. Ama arkadaş bunu okumuyor ki. Bilgi sahibi değil ama maşallah her konuda fikri var. Üstelik kendinden azıcık farklı düşüneni de hain ilan ediyor. Anlamadan dinlemeden birbirimizi kırmayalım”.

    “Ama arkadaş”tan sonrası bize deniyor büyük ihtimalle de, siz okumasanız da olur. “Büyük resim” önemli. Büyük resme göre bu belge, dünyaya karşı göğsümüzü gere gere dolaşmamızı sağlayacak.

    Hemen önyargılı olmayın, Başkanımızı anlamaya çalışın. Ben belgeyi okudum diyorum. Bu belgeyle dünyada göğsümüzü gererek dolaşmamız gayet mümkün. Çünkü bu belge ile biz avukatlara yeşil pasaport sağlanacak. Vize sıkıntısı yaşamayacak; o park senin, bu restoran benim, şu diskotek onun dolaşabileceğiz (diskotek kelimesine takılmayın, biraz eski kafalıyım).

    Bununla birlikte, “hakikaten gazeteciyse kişi tahliye olmasını sağlayacak, hakikaten düşüncesi sebebiyle içerideyse onu derhal tahliye ettirecek bir düzenleme var” müjdesini de coşkuyla karşıladım Feyzioğlu’nun.

    Biliyorsunuz, kanunlarımız yeterli değil. Mevcut düzenlememize göre; kişinin hakikaten gazeteci olmaması ve sözlerinin hakikaten düşüncesinden kaynaklanmaması durumunda, ilgili şahsın tutukluluğu devam etmek ve şahıs cezalandırılmak zorunda. Sanığa ceza verilmesi için de şahsın “hakikaten” suç işlemesi gerekiyor, ancak kanunda “hakikat unsuru” yazmadığı için, uygulamada sıkıntılar çıkabiliyor.

    Bu nedenle ben de, olur da bu dergiyi alırlar ve gözleri yazıma çarpar diye, bazı maddeler için naçizane önerilerde bulunayım dedim. Devlet katında herhangi bir beklentim yoktur, önemli olan vatandır; gerisi repertuvardır.

    Bir kısım madde önerilerim şu şekilde:

    Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (TCK m.220/1- 1. cümle): “Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla hakikaten örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye hakikaten elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

    Cumhurbaşkanına hakaret (TCK m.299/1):

    “Cumhurbaşkanına hakikaten hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

    Hükümete karşı suç (TCK m.312/1): “Cebir ve şiddet kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini hakikaten ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir”.

    Bunlar şimdilik aklıma gelenler. Tabii önce Anayasa ile başlamak da gerekebilir. Örneğin madde 10/1: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde hakikaten eşittir”.

    Bakın şu önerileri yazarken bile doların düştüğünü fark edebilirsiniz, bir de bunlar kanun metinlerine işlenirse hiçbir sorunumuz kalmaz, arz ederim.

  • Öğrenci Gözünden: İdeal Meslek Var Mıdır? ‘O’ Meslek Mümkün Mü?

    Üniversitelere giriş sınavını geride bırakmamızla birlikte gençlik olarak ideal meslek tanımımıza uyacak bölümlerin arayışındayız. Peki ideal meslek nedir? Gençlik ideal mesleğini hangi başlıkları merkez alarak seçmektedir? Gençliğin genelde var olan gelecek kaygısı, özelde bu tanımı ne alanlarda kapsamaktadır? Yeni bir hukuk öğrencisi olarak benim ‘ideal meslek’ tanımım; kişinin kendi içselliğinde piyasa alanı (maaşlı bir iş) olarak görmediği, bir yaşam felsefesi haline getirdiği alandır. Bu alanın kişi tarafından sadece finansal bir kaynak olarak görülmemesi, mesleğin etiğine uyumda ve alanda başarıya ulaşmada büyük rol oynar.

    Elbette ki birçok sınav adayı gibi üniversite ve bölüm seçimi sırasında ben de çelişkiler içerisindeydim. Üniversite mi yoksa bölüm mü seçilir? Hayattan ve gündemden beklentilerim neler? Erdemlerim ve etik anlayışım beni nereye yönlendiriyor? Günümüzde yaygın olarak kendini gösteren adalet arayışı da bunun üstüne eklendiğinde bir hukukçu olmayı seçmemde şaşılacak bir durum olmadı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Prof. Dr. Korkut Boratav ile Türkiye’nin Ekonomik Durumu Üzerine ( 17.08.2019)

    Bu sayımızda İktisat Notları sayfamız için Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’de ekonominin durumuna, kriz başlığı ile ilgili yürütülen tartışmalara ve Yeni Ekonomik Program ile emekçileri nelerin beklediğine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

     

     

    Hukuk Defterleri: Ekonomide bir süredir “Krizde miyiz değil miyiz?” tartışmasının yerini “Krizin en sert dönemi geride kaldı mı kalmadı mı?” tartışması almış gözüküyor. Bakan Albayrak’ın “türbülansı” atlattık çıkışına karşı, sizin “hayır, krizin kendisini yaşıyoruz” açıklamanız var. Sizce krizin etkisi nasıl sürüyor? Bir olgunlaşma evresine girdiğimizi söyleyebilir miyiz?

    Korkut Boratav: Ekonomik bir krizin basit göstergelerine göz atalım: Üretimde, millî gelirde, istihdamda daralma; işsizliğin artması…

    Sanayi üretimi TÜİK’e göre Ağustos 2018’den, İstanbul Sanayi Odası’na göre Nisan 2018’den itibaren gerilemektedir. İnşaat sektöründe küçülme sanayiden önce başladı. İşsizlik oranındaki artışın başlangıcı Temmuz 2018’dedir. Krizin derinleşmesinin en kritik göstergesi istihdamda daralmadır.

    15-64 yaş aralıkları içindeki nüfusta istihdam edilenlerin toplamı Kasım 2018’den beri düşmektedir. Millî gelir istatistiklerine göre, ekonominin tümü Ekim 2018-Mart 2019 arasında küçüldü; Nisan-Haziran verilerinin de küçülme doğrultusunda çıkması aşağı yukarı kesindir. Daha da kötüsü, elektrik tüketimi, otomotiv üretimi, sanayide kapasite kullanımı ve reel kesim güven endeksleri Temmuz 2019’da da düşmüştür.

    Millî gelirin sabit fiyatlarla harcamalar itibariyle dökümü, en sert daralmanın yatırımlarda gerçekleştiğini ortaya koyuyor: Ocak-Mart 2019’da sabit sermaye birikimi yüzde 13 oranında gerilemiştir. Bu, ekonominin geleceğe dönük büyüme potansiyelinin de aşınmakta olduğunu ortaya koyuyor.

    Bu göstergeler ortaya koyuyor ki, reel ekonomide “iniş” belirtileri 2018’in ilk çeyreğinde başladı; altı ay sonra krize dönüştü. Nicel göstergeler, krizin 2019’un tümünü etkileyeceğini ortaya koyuyor. Yıl sonuna doğru ekonominin dibe vurması yani küçülmenin son bulması olasıdır. Orta dönemde yani 2020 sonrasında ise, ekonominin durgunluğa mahkûm olacağını yani yüzde 3’ü aşmayan bir büyüme temposu izleyeceğini düşünüyorum.

    Daha olumsuz bir senaryo da olasıdır: Bankaları da kapsayan bir finansal bunalımın patlak vermesi… Dış borçların döndürülme güçlüklerinden kaynaklanabilecek olan bu sert senaryo acil gündemde görünmüyor. Geçiştiriliyor mu? Ertelendi mi? Şimdilik belli değil.

     

    H.D.: Krizle beraber ekonomide en ciddi tartışma da krizin kökenine dair oldu. “Hukuksuzluğun krizi çıkardığına” ilişkin bir yaklaşım var. Buna karşın iktidarın krizi “dış müdahale” ile açıklama çabası bulunuyor. Sizce bu köken tartışmalarına nasıl bir yanıt üretmek gerekiyor?

    K.B.: Cumhurbaşkanı, bunalımın sert bir aşamasında “kriz yok; komplo var” söylemi başlattı. Albayrak, çeşitli “ekonomi paketleri” sunarken aynı söylemi, “Türkiye’ye (veya TL’ye) karşı ekonomik saldırı” benzeri ifadelerle sürdürdü. Şimdi de “türbülansı atlattık” diyor.

    Bu ifadeler, kriz teşhisini döviz piyasaları ile sınırlı tutan bir algılama yetersizliğini yansıtıyor. 2002 sonrasında AKP politikaları, Türkiye ekonomisinin büyüme- durgunlaşma-küçülme çevrimini tümüyle dış kaynak hareketlerine bağımlı kıldı. Bu bağımlılık zamanla ağırlaştı; büyüme temposu yavaşlarken dış açık (ekonominin döviz gereksinimi) tırmandı.

    Bu ortam, Türkiye ekonomisini büyük ölçüde uluslararası finans kapitalin değerlendirmelerine teslim etti. Finans kapitalin spekülatif öğeleri (sıcak para), döviz piyasalarının ana belirleyicisidir. Bu çevreleri söylemlerinizle, kararlarınızla tedirgin ederseniz, hızlı çıkışlar gerçekleşir; bir döviz krizi tetiklenir ve reel ekonomi de bunalıma sürüklenebilir. Türkiye’de iktidar, 2017’de seçim ekonomisi ölçüsüzlüğüne savruldu; Mayıs – Ağustos 2018’de “aykırı” söylem ve eylemlerle bir döviz krizi tetikledi; sonraki aylarda ekonominin tümünün bunalıma sürüklenmesi karşısında çaresiz kaldı.

    Krizin ekonomik öyküsü budur. Kaynağında AKP’nin Türkiye ekonomisini sürüklediği ağır ve giderek yoğunlaşan dış bağımlılık var. Kendi eserleri olan bu bozukluğu, “dış komplolar” suçlamasına dönüştürme çabası çaresizliklerini yansıtıyor.

    Öte yandan, Anayasa değişikliği sonrasında hukuk sisteminin yaşadığı ağır sarsıntı, krizin oluşmasını ve yönetimini etkilemiştir, etkilemektedir. 1980 sonrasında kronikleşen yolsuzluk olgusu, AKP döneminde daha da yoğunlaştı. Bu yozlaşmanın kriz yönetiminde daha da ağırlaşmasını frenleyecek hukukî ve kurumsal güvenceler ayrıca zafiyet içindedir. Vahim bir meşruiyet bunalımı gündemdedir.

    H.D.: Yeni Ekonomik Program ve 11. Kalkınma Planı ile birlikte iktidar tarafından ekonomide bazı hedefler konulmuş durumda. Bu hedefler arasında “üretim” vurgusu ve “hedef çeşitlenmesi” dikkat çekiyor. Sizce ekonomide bir paradigma değişimi mi mevcut?

    K.B.: Yeni Ekonomi Programı, IMF’siz bir IMF programıdır; ana öğeleri Mart 2018’de IMF uzmanlarınca hazırlanan bir Türkiye raporundan alınmıştır. O belgede, sonraki OVP’de, yıllık programda ve 11. Kalkınma Planı’nda göstermelik üretim vurgusu ve hedefleri ciddiye alınamaz. Zira hepsi, neo-liberal modelin serbest piyasacı ana doktrinini benimsemektedir. Bu doktrin, ekonominin dış bağımlılık öğelerinin azaltılmasına ve bunun için üretim yapısının dönüştürülmesine öncelik veren bir planlama perspektifinin tam karşıtıdır.

    H.D.: Peki bu tabloda işçi sınıfı ve emekçi halkı bekleyenler neler? Ciddi bir saldırı programı hazırlanmış durumda. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda kıdem tazminatının fona aktarılması, esnek çalışma biçimlerinin arttırılması ve teşvik edilmesi hedefler arasında yer alıyor. İşçi sınıfının krizden “sosyal” ve “ekonomik” anlamda ciddi bir kayıpla çıkması olası. Buna karşı ne yapmalı, ekonomide işçi sınıfı ve emekçi halk lehine neler yapılmalı?

    K.B.: Bir yıllık ekonomik kriz, tüketimi, istihdamı, reel ücretleri, maaşları, emekli aylıklarını eriterek, emekçileri borç tuzağına sürükleyerek daha da ağır bir toplumsal bunalıma dönüşmüştür. Ekonominin küçülmesi, 2019’da son bulsa dahi, sonrasında (yukarıda değindiğim) bir durgunlaşma dönemi yaşanacaktır. Bu, kriz ortamındaki işsizlik oranlarının ve emek-karşıtı bölüşüm kayıplarının sonraki yıllara da taşınması anlamına gelir.

    İktidar, dış kırılganlıkların ağırlaştığı bir ortamda seçim ekonomisini sürdürmeyeceğini fark ettiği için seçim takvimini öne aldı. Mart-Haziran 2019 yenilgileri bu sayede sadece yerel yönetimlerle sınırlı kaldı.

    Kendiliğinden gelişen, Haziran’da başarılı olan siyasî muhalefet bloku, emek örgütlerinin özellikle sendikalaşmanın zayıfladığı bir dönemde gerçekleşti. Muhalefet blokunun halk sınıflarında etkili olması, kök salması için, emekçilerin ekonomik, toplumsal taleplerine duyarlı olması; krizin kapkaççı sermaye çevrelerince yönetimine açıkça karşı çıkması gerekiyor. Tüm ilerici, sola dönük meslek örgütlerine, partilere, hareketlere, aydınlara bu doğrultuda büyük ödevler düşüyor. Demokratikleşme programlarının, sıradan işçilerin, diplomalı, diplomasız işsizlerin, topraksız köylülerin, çiftçilerin, kent ve kır yoksullarının özlemleriyle bütünleşmesi, kaynaşması gereklidir.

  • Hukuk Felsefesi: Yeni Akademik Yıla Eski Sorular

    “Okullar” açılıyor. İçinden geçtiğimiz son üç yıl, yarattığı bütün yıkım bir yana, üniversitenin gerçek anlam ve değerini eleştirme imkanını da elimizden almamış olsaydı, belki çok daha geniş bir perspektiften, rahat bir tartışma yürütülebilirdi. Ancak dönem, bize akademinin bir nostalji nesnesi olarak kavrayışımızda yeniden biçimlenmesini, biçimlenirken güzellenmesini dayatırken ideolojik işleviyle “bir zamanlar” kalıbını sunuyor. Öyleyse öncelikle bu alandaki daralmayı tespit etmek yerinde olur.

    Chomsky, ısrarla üniversitelerin işlevinin ikili olduğunu vurgular. Bir yandan iş gücü üretirken ideolojik aygıt olarak tarihsel vazifesini icra eden akademi; diğer yandan da işleyişiyle, devingen bir güç ve ısrarla karşı dalgayı örgütler. Aydınlanma mirasını eleştirirken dahi mecbur kalınan ilk emir (“Sapere aude!”) bunu zorunlu tuttuğu için değil sadece; üniversite öğreteni, öğreneni, araştıran ve uygulayanıyla bilginin toplumsallaşmasına ister istemez hizmet edecek bir kurum olduğundan da…

    Tam da bu nedenle, üniversiteyi sadece öğreten kadrolardan ibaret görüp, uğratıldığımız kırıma atıfla sonunu ilan etmek, fazlaca “profesyonel” bir defoya işaret ediyor olabilir. KHK’lar marifetiyle mesleğinden uzaklaştırılan, ekmek parası derdine düşen, ceza davalarına muhatap olan meslektaşlarımızın hesabını sormak, bir bütün olarak üniversiteye sahip çıkmanın bugün için öncelikli parçası elbette. Ancak daha büyük mücadele alanının YÖK’ün kurulduğu günden itibaren kısmi felç koşullarında yaşamaya ve üretmeye çalışan akademik hayatımızla çizildiğini unutmamak gerekir.

    Sadece bir başlangıç olması açısından, sürekli dem vurduğumuz akademik özgürlüklere biraz yakından bakmak, üniversitenin asıl önemli işlevinin nasıl hasar gördüğüne ve dolayısıyla ne ile mücadele etmek gerektiğine işaret edebilir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Gericilerin Hedefindeki İstanbul Sözleşmesi

    Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri her geçen gün artıyor, dahası kadın cinayetlerinde saldırganların kullandıkları yöntemler vahşetin boyutlarını gözler önüne seriyor. En son geçtiğimiz günlerde yaşanan Emine Bulut cinayeti ve cinayete ilişkin görüntüler toplumsal hafızadan uzun yıllar silinmeyecektir. Emine Bulut’un ölüm ile yaşam arasında söylediği son sözleri öldürülen binlerce kadının çığlığı gibiydi. ‘’Ölmek istemiyorum’’ çığlıkları atan bir anne ve ‘’anne ne olur ölme’’ diye feryat eden henüz 10 yaşında bir kız çocuğu. Emine Bulut cinayeti büyük tepkilere neden oldu, pek çok ilde kadınlar sokaklara döküldü. Ancak Emine Bulut’un öldürüldüğü anlar ve bu anlara ait görüntülerin büyük bir soğukkanlılıkla cep telefonu ile çekilmesi kadın cinayetlerinin toplumda nasıl kanıksandığının da ifadesi oldu. Üstelik Emine Bulut’un kalabalık bir mekanda vahşice öldürülmesine etraftaki hiç kimse müdahale etmemiş, katil büyük bir soğukkanlılıkla mekandan uzaklaşabilmiştir. Kadınların sokak ortasında ya da herhangi bir kamusal alanda darp edildiğine, tekmelendiğine ya da öldürüldüğüne daha önce de defalarca tanık olduk. Kadınlar tekmelenirken, darp edilirken ya da öldürülürken reflekssiz kalan bir toplumsal yapı adım adım inşa edilmiştir. Toplumsal alanda kadın kimliğinin zayıflatıldığı, kadınların ikincil hale getirildiği, gericiliğin hüküm sürdüğü günümüzde kadın cinayetlerinin, kadına yönelik şiddetin artması da, yaşananlar karşısında ortaya çıkan duyarsızlık da kaçınılmaz hale gelmektedir. Emine Bulut cinayetinden sonra özellikle kadınların öfkesi sokaklara yansıdı. Ve bir kez daha İstanbul Sözleşmesi gündemde idi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Avukatlar Sendikası Üzerine (12.09.2019)

    Ülkemizde hukuk ve siyaset gündemi her zamanki gibi çok yoğun. Özellikle 2019 Adli Yılı, açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde yapılması kararı ile barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin farklı konum alışları ile başladı. Yeni yargı reformu, baroların yapısının değiştirilmesi gündemde. Avukatın ekonomik açmazları ve emek sömürüsünün çay parasına indirgenerek şov malzemesi yapıldığı şu günlerde avukatın emeğini, mesleki itibarını, avukatlar nezdinde hukuksal ve toplumsal gündemi konuşmak ise elzem. 2019’da yeni yönetimini belirleyen Avukatlar Sendikası, yeni Adli Yıla ilişkin yaptığı açıklamada tüm bu durumlara ilişkin olarak etkin ve yaygın mücadele çağrısında bulundu. Yargının yoğun gündemine dair söyleyecekleri, yapacakları ve sendikal statüsü ile tartışılan ve konuşulan bir kurum olan Avukatlar Sendikası ile ilgili merak edilenleri Sendika başkanı ve aynı zamanda yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy’a sorduk.

     

     

    Hukuk Defterleri: Öncelikle Sendika’nın yeni yönetimini ve başkanlığını kutlarız. Hemen Avukatlar Sendikası’nın ne zaman faaliyete başladığına ilişkin sorumuzla söyleşimize başlayalım.

    Selin Aksoy: Çok teşekkür ederiz. Belirtmek isterim ki, bu Genel Kurul’da Sendikaya yeni üye olan birçok arkadaşımızla ve eski yönetimdeki arkadaşlarımızın deneyimleriyle birlikte, çok daha güçlü bir şekilde mücadelemizi büyüteceğimize inanıyorum. Hemen soruya döneyim. Avukatlar Sendikası yani Av-Sen, Türkiye’nin ilk ve tek avukat sendikasıdır. 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kuruldu. Kuruluşunu ise, Yargıçlar Sendikasına karşı açılan kapatma davasının duruşması olan 9 Aralık 2014 günü ilan etti.

    H.D.: Bildiğimiz kadarıyla meslek sendikacılığı hala mevzuatımıza göre kabul edilmiyor. O halde Sendikanın yasal statüsü nedir?

    S.A.: Aslında Türkiye’de meslek sendikacılığının yasaklanması (kamuda bu yasak açıkça halen var ancak özel sektör açısından yasak kalkmış olmasına rağmen halen iç mevzuat sadece “işçi-işveren” üzerine kurulu olduğu için, fiilen yasak sürmektedir), işkolu esasına göre sendika kurma zorunluluğunun getirilmesi, uluslararası hukuka açıkça aykırı. Nitekim, Yargıçlar Sendikası’nın başvurusu üzerine Mart 2012’de ILO, meslek sendikacılığının mümkün olması gerektiğini, örgütün şikayetinin haklı olduğunu ifade etmiş ve konuyla ilgili Hükümet’in iç mevzuatını ILO sözleşmeleriyle uyumlu hale getirmesi gerektiğini belirtmiştir. Buna göre tüm çalışanlar, “çalışan” sıfatıyla sendika kurabilir/ sendikalara üye olabilir.

    Avukatlar Sendikası da yürürlükteki mevzuatın meslek sendikası kurulmasını yasaklaması nedeniyle 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun ekindeki tabloda yer alan “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” işkolunda kurulmuş olmakla beraber, hem sigortalı çalışan (işçi) hem de serbest çalışan avukatlar sendikamızda mücadele etmektedir.

    Avukatlar Sendikası mahkemelerce de tanınmakta işçi avukatlara ilişkin davalarda emsal ücret bilgisi vermeye yasal olarak yetkili olduğundan meslektaşlarının haklarını almalarına yardımcı olmaktadır.

    H.D.: Peki avukatların mücadele ettiği bir sendika olarak, sizin diğer sendikalardan farkınız nedir?

    S.A.: Elbette önceliğimiz meslektaşlarımızın mesleki sorunlarının çözülmesi için mücadele etmek ama onunla birlikte Türkiye’nin hukuk sistemindeki sorunlar, adaletsizlikler, hukuka aykırılıklar gibi konularda aktif sorumluluk üstlenmek ve bu konularda da çalışma yapmak. Çünkü biliyoruz ki, avukatın yaşadığı sorunlar, ülkemizdeki hukuk politikasından ve sistemsel dönüşümden azade değil.

    H.D.: Sendika barolara bir alternatif midir? S.A.: Bu soruyu cevaplamadan meslekteki genel tabloya biraz bakalım isterim.

    Avukatlığın, bir meslek olarak değer ve nitelik kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biri de ülkemizdeki hukuk eğitimi, hukuk fakültelerin eğitimci kadrosu ve kontenjan bolluğudur. Mesleğe yeni başlayan ve bürolarını açan genç avukatlar ise, piyasa koşulları altında ezilmekte ve meslek odaları olan barolardan hiçbir yardım görememektedirler.

    Bunun yanında, başka bir avukatın yanında çalışan avukatlar, çok düşük ücretlere çalışmakta, buna rağmen çoğunun sigortaları gerçek ücretleri üzerinden yatırılmamakta, mesleki güvenceleri ve iş güvenceleri bulunmamaktadır. Avukatlığın fazla mesaisi olmaz denilerek ağır çalışma şartları altında çalışma yapmak ise olağan hale gelmiştir.

    Mesleğe yeni başlayan genç avukatlar, ofislerini açar açmaz devlet ve barolar nezdinde dezavantajlı konuma gelmektedirler. CMK ve adli yardım hizmetleri, ne bu hizmetlerden yararlanan yurttaşları ne de görev alan avukatları memnun etmemektedir.

    Stajyer avukatlar, staj süreleri boyunca kayıt dışı, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışmaya mahkûm edilmekte ve çoğu kez onur kırıcı muamele ile karşılaşmaktadır.

    Avukatlığın geldiği bu geri dönülemez duruma ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan “Yargı Reformu Strateji”sindeki amaçların ise sorunları çözmekten çok uzakta olduğu, avukatların ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz görmezden gelinerek hazırlandığı, çözüm önerisi olarak sunulan modellerin avukatlığı bir “hukuk piyasası” olarak görerek tekelleşmeye, niteliksizleşmeye ve işçi avukatların daha da fazla yoksullaşmasına ve sömürülmesine yol açacağı da anlaşılabilmektedir.

    Bu tabloda kanımızca Barolar, avukatlığın içinde bulunduğu dönüşüme karşı bütünlüklü ve örgütlü bir mücadele verememekte, özellikle mesleğe yeni başlayan avukatları yalnız bırakmaktadır.

    Bununla beraber Sendikaların, barolardan tamamen farklı yetkileri mevcuttur. Avukatlar Sendikası, baroların alternatifi olmayıp, zorunlu üyelik sistemi bulunan baroların işlevlerini yerine getirirken aksayan yanları, eksiklikleri tespit ederek barolara bu konularda uyarılarda ve tavsiyelerde bulunan, hukukun üstünlüğünün ve meslektaşların haklarının korunması konusunda barolara yardımcı ve gereğinde baskı gücü olan, kamuoyu oluşturma işlevi üstlenen örgütlenmiş bir güç olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

    H.D.: Bağlı çalışan/işçi avukatların statüsü sizce ne şekilde değerlendirilmeli?

    S.A.: İşçi avukatlık gerçeği, tüm meslektaşlarımızın kimi zaman bizzat içinde olarak yaşadığı, kimi zaman şahit olarak izlediği ancak mutlaka bildiği bir gerçeklik haline gelmiştir. Bugün işçi avukatlar, serbest hukuk piyasasında emeğini satarak geçimini sağlamaya çalışıyorlar. Serbest piyasa koşulları tarafından belirlenen ve yaşadıkları şehre göre değişkenlik gösteren ücretlerin mevcut olduğu; fazla çalışmanın ücretlendirilmediği, gerçek maaş üzerinden sigortalanmayan, öğle tatili-yemek molası-çay molası gibi hakları olmayan bir ortamda çalışıyorlar.

    İş Kanunu’ndaki işçi ve işveren tanımını şöyle; “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.” İşçi tanımı yapılırken, 2821 sayılı Kanunun 2..maddesinde olduğu üzere, “iş sözleşmesine dayanarak çalışma” yeterli görülmüştür. İş sözleşmesi ise kanunda şu şekilde yer almıştır; “Madde 8. – İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir.”

    Kanundaki tanımdan da anlaşılacağı üzere işçi kavramının unsurlarından olan “bağımlı olarak iş görme eylemi” ile, klasik avukat tanımındaki “bağımsızlık kavramı” çelişiyor gözükmektedir. Klasik avukatlık tanımındaki bağımsızlık; avukatın mesleğini icra ederken diğer yargı organları ile resmi kurumlara ve bunların yanında müvekkile karşı sahip olduğu bağımsızlık olarak kodlanmıştır. Ancak burada şöyle bir ayrım var; avukatın müvekkile karşı bağımsızlığı, işi reddetme noktasında var olup, hukuki meselenin özü itibariyle vekili olduğu kişi adına yönelteceği taleplerde müvekkilin talimatlarının dışına çıkamaz. Avukat, hukuki meseleyi inceler ve müvekkilinin talepleri doğrultusunda harekete geçer. İzlenecek hukuki yolun içeriğine karar verme inisiyatifine sahip olmakla beraber inisiyatifi, sadece müvekkil tarafından belirlenen taleplerin gerçekleştirilmesinde izlenecek hukuki yoldan ibarettir.

    Serbest çalışan avukatların işçi avukatlarla aralarındaki farkın bağımsızlık düzlemindeki yansımasının, esasında, işçi avukat ve işveren avukat arasındaki ilişkide ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Zira işçi avukatı yukarıda izah ettiğimiz işlevsel bağımsızlık tanımına yerleştirdiğimizde, öncelikle bağımlılık ilişkisinin diğer yargı kurumları, resmi organlar ya da müvekkillerle değil, işvereni olan avukatla var olduğunu görebiliriz. Bu bağımlılığın temelleri ise ikilinin arasında var olan ekonomik ilişkide yatmaktadır.

    Avukatlık Kanunu’nda işçi avukatlık, 12. maddenin c bendinde “Özel hukuk tüzelkişilerinin hukuk müşavirliği ve sürekli avukatlığı ile bir avukat yazıhanesinde ücret karşılığında avukatlık,” şeklinde yer alarak “avukatlıkla birleşebilen işler” başlığı altında düzenlenmiştir. Ancak kanunun devamında ücretli olarak çalışan bu avukatlara dair hiçbir düzenleme getirilmemiş ve bırakılan bu boşluk işveren avukatlar ve serbest hukuk piyasası tarafından doldurulmuştur. Ortaya çıkan tablo ise, günde 12 saate varan çalışma süreleri, hafta sonu çalışmasının yaygınlaşması, resmi tatillerde dahi çalışma zorunluluğu, tüm bu fazla çalışmalar sebebiyle hiçbir ödeme yapılmaması, avukatların aldıkları gerçek maaş üzerinden değil alt sınır üzerinden sigortalanmaları, öğle tatillerinin olmaması ve mesleki etik kuralları dışında davranışlara maruz kalınması şeklindedir.

    H.D.: Kimler üye olabilecek? Sendika kimleri hedefliyor?

    S.A.: 31.12.2018 verilerine göre (TBB) Türkiye’de 116.779 avukat bulunuyor. Bu sayının son 10 yıl içerisinde ikiye katlandığı da ikinci bir gerçek. Bu avukatların üçte birinden fazlası ise başka bir avukatın yanında sigortalı olarak çalışan/ işçi avukat. Sendikamız ise tüm bu işçi avukatları olduğu gibi, serbest çalışan avukatların da üye olmasını mümkün kılıyor. Kaldı ki sendikamız kapsamında emeğini ve önce kendi hakkını savunan bütün avukatların birlikte mücadele etmesini amaçlıyoruz.

    İşçi avukatlar yani 4A’ya tabi olarak çalışanlar, e-devlet üzerinden sendikamıza üye olabilirken, serbest avukatların üyeliği için internet sitemizde yer alan üyelik formunu doldurarak bize göndermesi veya sendika merkemizi ziyaret ederek form doldurması gerektiğini bu vesileyle buradan duyurmuş olalım.

    H.D.: Dergimizin bu sayısının dosya konusu Türkiye’nin yeni yargı düzeni. Söyleşi vesilesiyle, Yargı reform paketi ile ilgili Sendika’nın düşüncelerini de öğrenmek isteriz.

    S.A.: Yargı Reformu Strateji Belgesi bildiğiniz gibi yerel seçimlerden önce açıklanmıştı. Dolayısıyla metnin açıklandığı dönem ve özellikle yine AB’ye hoş görünme çabalarının manidar olduğunu düşünüyoruz. Metnin içeriğini incelediğimizde ise belgenin “demokrasisini güçlendirmeye, hak ve özgürlükleri geliştirmeye ve genişletmeye güçlü bir şekilde vurgu” yaptığı ve amaçladığı iddiasında olduğunu görüyoruz. Oysa her ne kadar metnin her yerinde “ifade özgürlüğü” geçse de kadınların yaşam, çocukların eğitim hakkının bile sağlanamadığı bu ülkede, avukatlar savunmalık görevini yaparken, gazeteciler ve akademisyenler cezaevlerini doldururken akla gelecek son hak “ifade özgürlüğü” olabilir. Burada neredeyse bir alegori olduğu bile söylenebilir. Dolayısıyla “Yargı Reformu Stratejisi” de aslında AKP’nin kendi rejimini kurması sürecinde hukuku ve yargıyı kullanmasının bir kez daha tescil edilmesi gibi geliyor.

    Reform niteliksizleşmeyi önlemeyi amaçlayarak mesleğe giriş sınavı getirmeyi amaçlıyor örneğin. Metnin kısıtlı açıklamasına göre bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedefleniyor. Ama işin gerçeği, Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısının günden güne artarken, kadrolarında yeterli profesör/doçent olup olmadığının denetlenmediği bir ortamda niteliksizleşme sorununun öğrenciler üzerine bırakılmasıdır. Bu avukatlık alanının daha da piyasalaşması, şirketleşmesi anlamına gelecektir. Bir yandan bu sınavlara hazırlık için kurslar ortaya çıkacak, sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişiler (ara elemanlar) ortaya çıkacaktır. -iddiaya göre- böylece de mesleğin niteliksizleşmesinin önüne geçilecektir. Belirtilen tablonun oldukça gerçekdışı olduğu ortadadır.

    H.D.: Türkiye Barolar Birliği’nin son dönemlerdeki tutumu ve Adli Yıl açılışına ilişkin baroların açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    S.A.: Adli yıl açılışında Metin Feyzioğlu yaptığı konuşmasında “Bizim için vatan söz konusu ise gerisi teferruattır, işte biz bugün bunun için buradayız.” dedi. Bir başka dikkat çeken ifadesi ise “Ülkemiz 15 Temmuz darbe girişimi ile iç savaşa sürüklenmek istenmiştir. Milletçe tek yumruk olarak bunu önledik. Bir daha böyle bir felaketle karşılaşmamak için demokratik kurumlarımızı ve hukuk devletinin taşıyıcı sütunlarını güçlendirmek zorundayız.” Şeklindeki ifadesidir. Bu ifadeler artık üstü kapalı şekilde değil, açıkça AKP tarafından inşa edilen yeni rejimde, hukukun ve yargının rolünün, siyasi iktidarı güçlendirmek yönünde ve onun talimatları ile hareket edeceği bir ortamın kabulüdür.

    Buna karşı çıkan ve Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ndeki Adli Yıl Açılışı’na katılmayan ve bu konuda açıklama yapan baroların bu tavırlarının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Keza Feyzioğlu’nun konuşmasının ardından da Barolar TBB’yi olağanüstü genel kurula çağırdı. Gerçekten de Feyzioğlu’nun konuşması, içerisinde AKP iktidarının yargıya ilişkin projeleri ile paralel şekilde, yargıyı daha fazla iktidara bağımlı hale getirmeye ilişkin ifadeleri barındırmakla beraber, üye çoğunluğu anlamında avukatların önemli bir kısmını temsil eden barolar tarafından yapılan açıklamaları yok sayması ile de ayrıca dikkat çekici. Bu şekilde, TBB Başkanı, Avukatlık Kanunu madde 110/1’de yer alan ve baroları ilgilendiren konularda barolarla görüşerek çoğunluğun düşünce ve görüşünü belirtmek zorunda olduğuna ilişkin görevini de ihlal etmiştir.

    H.D.: Daha önceki bir soruda biraz değindin. Ama biraz daha ayrıntı almak için son soru olarak, meslek sorunları ile ülkenin ve hukukun içinde bulunduğu durumu birbirinden bağımsız değerlendirmenin mümkün olup olmadığını soralım.

    S.A.: Değil tabi ki, bugün avukatlığın içinde bulunduğu durum genel anlamda yargının da dönüşümünün bir parçası. Yine belirttiğimiz gibi hukukun AKP tarafından araçsallaştırılması ve hatta hukuksuzluğun AKP’nin hukuku haline gelmesinin de bir sonucu. Bununla beraber avukatlığın dönüşümünün siyasal krizlerden etkilendiği kadar ekonomik krizlerden de etkilendiği, ülkenin içerisinde bulunduğu iktisadi durumun avukatlık mesleğinin bugünkü konumunda önemli bir rol oynadığını da belirtmek gerekir. Aslına bakıldığında avukatlıkta yaşanan bu dönüşüm, tüm mesleklerde yaşanmıştır. Kapitalizm, avukatlık, mühendislik, doktorluk, bankacılık vs. gibi üretim araçlarına sahip olmayan, ücretle geçimini sağlayan vasıflı emek gücünün geçmişteki ayrıcalıklı kimliğini alt üst etmiş ve bu ayrıcalık yanılsaması ortadan kalktığında gerçek, kendini, meslek mensuplarının kendi içinde ayrışması ve işçileşme olarak göstermiştir.

    Siyasi iktidar baroları ve yargıyı, kendi siyasi hedeflerine ulaşabilmek için araç olarak görmekte, hukuku araçsallaştırmak suretiyle kendi meşruiyetini sağlamaya çalışmaktadır. Yargının giderek bağımlılaşan ve niteliksizleşen yapısında avukatlık yapmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

    Tam da bu yüzden, avukatların ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, mesleki açıdan avukatlık mesleğinin olması gereken nitelikte icra edilebilmesi için tüm avukatları Sendikamız ile birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

    H.D.: Söyleşi için teşekkür ediyoruz. Sendika’ya başarılar diliyoruz.

    S.A.: Sendika olarak biz de sizlere çok teşekkür ediyoruz.

  • Düzenin “Yeni” Hukuku

    Yargıda geldiğimiz nokta nedir?

    Sanırım bunun için 2 Eylül tarihinde Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde yapılan 2019-2020 Adli Yılı açılış töreni bize bir dizi veri sunabilir. Bunun için de törende yapılan üç konuşmayı mercek altına yatıralım.

    Beş yıllık “ara” sonrası Adli Yıl açılışı töreninde söz alan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşması oldukça zayıftı. Ülkede yaşananları, dolayısıyla hukuk ve yargı alanında yaşanan birçok başlığı yok sayan, Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni konuşmasında merkeze koyan Feyzioğlu, öyle veya böyle herhangi bir tarafça dile getirilebilecekleri sıralamakla yetindi. Bu nedenle, konuşmasında yer alan ve bu yazı çerçevesinde değerlendirilebilecek olan, hukuk alanındaki mesleklere giriş sınavı ile hâkim ve savcı yardımcılığı müessesesi önerisini hatırlatmakla yetineceğim. Bir de tek“cesur”(yadakarşı)önerisisayılabilecek olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısının oluşturulmasına dair önerisini. (Tayyip Erdoğan da kendi konuşmasında HSK üyelerinin bugünkü seçim yönteminin -Meclis ve yürütme tarafından seçilmesinin- kuvvetler ayrılığı yorumu ile ilgili olduğunu ifade ederek, “Türkiye’nin örnek aldığı Batı demokrasilerinde yargı organlarının kararlarını kanun adına vermesi de yine bu anlayışın sonucudur. Ülkemizdeki tartışmalarda kuvvetler ayrılığına yönelik ithamların daha ziyade yürütme- yargı gerilimi üzerine bina edilmesinin sebebi, bu önemli gerçeği örtmeye yöneliktir” dedi. Konuşmalar önceden hazırlandığı için, Erdoğan Feyzioğlu’na cevap verdi demeyeceğim, denk gelmiştir. Ya da daha önce aralarında konuşmuş olabilirler, o nedenle konuşmasına konu olmuş olabilir.)

    Nihayetinde, Metin Feyzioğlu’nun tüm konuşması tek bir kelime ile özetlenecek olursa, bu, kendisinin de ifade ettiği üzere “normalleşme”dir. Arayış budur!

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Düşük Yoğunluklu Hukuk Anlayışının Sefaleti

    Yıllardır sıradan haberler arasında bir iki satırla geçiştirilen, son dönemde ise, etkinliğin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na alınmasıyla iktidara biat seremonisine dönüşen Yargıtay’ın adli yıl açılış töreni bu yıl kamuoyunda büyük ilgi odağı oldu. Bunun en önemli nedeni, şüphesiz, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun bu törene katılacak ve konuşacak olmasıydı. Feyzioğlu (dolayısı ile TBB), kendisine daha önce de konuşma hakkı verilmiş olmasına rağmen, görevinin gerektirdiği yasal ve ilkesel nedenlerle bu törene katılmazken, bugün ne olmuştur da aniden Saray’ın yolunu tutmuştur. Bu kararı protesto eden barolar, protestoculara verilen cevaplar, Feyzioğlu’na odaklanan iktidar medyası ve konunun sürekli yargı reformu üzerinden köpürtülmesi kamuoyunun ilgisini artıran nedenlerdir.

    Oysa 2016 yılında, yine Saray’da yapılan adli yıl açılışına konuşmacı olarak çağrıldığı halde daveti reddeden TBB Başkanı o gün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarından yola çıkarak yaptığı açıklamada; “Yargının adil olması kadar, adil görünmesi gerektiğine” vurgu yaptıktan sonra; “Yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ulusal ve uluslararası kamuoyunda sorgulatarak zarar verebilecek bir organizasyonu doğru bulmayacağımızı… dile getirmiştik… Yönetim Kurulumuz, 2016- 2017 Adli Yıl açılış törenine Türkiye Barolar Birliği’nin katılmamasına karar vermiştir. Bu kararımız, tamamen yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki hassasiyetimizden kaynaklanmaktadır.” diyerek[foot]https://www.cnnturk.com/turkiye/turkiye-barolar-birligi-adli-yil-acilisina-katilmayacak[/foot] ilkesel bir duruşla o davete icabet etmemiştir. 2018-2019 yılı açılışında da bu duruşunu bozmayan Feyzioğlu; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adalet savaşçılarının omuzları üzerinde durduğunu ifade ettikten sonra; “...Anayasamız; yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını ve güvenilirliğini sistemsel olarak sağlamaktan uzaktır… Mevcut anayasal düzenlemede, aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanının, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamakla görevli olan Hakimler ve Savcılar Kurulunun üyelerinin önemli bir kısmını tek başına, kalan kısmını da TBMM aracılığıyla ataması, maalesef yargıyı siyasetin etkisine açmış durumdadır. Hâkim ve savcılarımızı güvenceden yoksun bırakan bu yanlış düzenleme, vatandaşlarımızın da hukuk güvencesinin altını boşaltmaktadır… Yabancı devletlerin yargısal bir konuda Cumhurbaşkanı ya da bakanları tehdit eden saygısız girişimlerini asla kabul etmiyoruz… Fakat yargıyı siyasetin etkisine açan mevcut anayasal düzenleme, bu saygısızlıklara mazeret oluşturmaktadır. Bu gerçeğin, Milletimiz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bilinmesini zorunlu görüyoruz…” diyerek; Anayasada yapılan değişikliklerle, yargının bağımsızlığının, tarafsızlığının, güvenilirliğinin yanı sıra hâkimlik/savcılık teminatının da ortadan kalktığını, bu durumun ise yargıyı siyasetin ve yabancı devletlerin etkisine açtığını belirterek; sorunun çok daha derinde ve yapısal olduğunu gösteren tarihi bir saptama yapıyordu. Ardından da; “Yargıyı bağımsız, tarafsız ve güvenilir kılmayan hiçbir düzenleme, yapısal da değildir, reform da değildir.” diyerek, bugünkü reform tartışmalarını da bitiren çok ciddi bir ölçüt ortaya koyuyordu. Bu ölçüt, toplumun adalet ve yargı konusundaki beklentileri üzerinde kurgulanan tüm politik hesapları bozacak niteliktedir. TBB, Feyzioğlu’nun saptamasıyla, asli görevini yerine getirmiş; her türlü manipülasyona açık bu hassas konuda, kendisi de dahil, tüm kurumları bağlayacak şekilde geleceğe de mührünü vurmuştur. İşte bu nedenle; (ne acı ve ibret vericidir ki) tarihe onur verici bu mührü vuranlardan biri olan ve bugün yüz seksen derece dönerek, kendi geçmişini ve hukuka bakış açısını inkar eden Feyzioğlu’nun; bizi, sırf iktidarın yargı reformu yaptığına inandırmak için, “yeni” Yargı Reformu Strateji Belgesine, tiyatral coşku ve alkışlar eşliğinde verdiği büyük destek, bu mührün ikna edici gücü karşısında tuzla- buz oluyordu. Ama o yine de, girdiği çıkmaz sokakta yoluna devam ediyordu.

     

    Gerçekten de, çok değil, tam bir yıl sonra, 2019-2020 adli yıl açılışına gelindiğinde Feyzioğlu, toplumun ve temsil ettiği camianın gözlerinin içine baka baka, yapısal hiçbir değişiklik içermeyen Yargı Reformu Strateji Belgesi için; “Dünyada, ‘Türkiye bu konuda ciddi değildir, oyalama taktiği içindedir, hukuk devletini güçlendirme niyeti yoktur, demokrasiden sapmıştır.’ diyenlere tokat gibi cevap olacaktır.” şeklinde.[foot]https://m.haberler.com/barolar-birligi-baskani-feyziog- lu-yargi-paketi-12280809-haberi/[/foot], çok sert bir “u” dönüşüyle, TBB’nin tüm müktesebatı ile birlikte kendisini de inkar ederek; temsil ettiği kurumun mührünü de, tüm saygınlığını da -barolardan ve kendi delegasyonundan izinsiz- söküp atıyordu. Başkan, iktidarın üçüncü kez piyasaya sürdüğü kozmetik “reform” belgesine bu kez “Demokrasi Manifestosu” muamelesi yapıyordu. Tabii TBB, içine düştüğü -tamamen kendini inkâra dayalı- bu trajikomik hamle ile de asıl tokadı kendisine atıyordu.

    TBB, asli görevlerini, hukuka bakış açısını, tarihsel ve ilkesel duruşunu, kendi yorum ve kararlarını inkâr etme pahasına, hızlı bir şekilde “normalleşirken”; ülkemizde demokrasi adına kalan son direnç noktalarına indirilecek yumruk olduğunu bile bile, kendisine uzatılan iktidar elini sıkmakta hiç tereddüt etmiyordu. Dün, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adalet savaşçılarının omuzları üzerinde durduğunu” savunan “adalet savaşçısı” Feyzioğlu bugün; adalet/hukuk yetmezliğinden ve geçim derdinden bitap düşmüş avukatlara ve topluma, “kavgadan” (yani mücadeleden) vazgeçerek “normalleşmeyi” (yani teslim olmayı) öneriyordu. Bu halisane (!) öneri ile ulaşılmak istenen hedef de, önerinin kurgusu içinde yatıyordu. Bu kurguya göre tablo aynen şudur: Bir tarafta toplumsal barış ve huzur için elini uzatmış bekleyen gayet munis bir iktidar; diğer tarafta ise, kavgadan beslenen tuzu kuruların (ki, siz buna toplumsal muhalefet de diyebilirsiniz) “sıkılı yumruğu” yüzünden, bir türlü “normalleşemeyen” bir toplum!.. “Adalet savaşçısı” Feyzioğlu’nun önerisi ile yaratılmak istenen algı aynen budur. Tabii toplum bu gergin, kavgacı haliyle iktidarın elini sıkamayacağından, bu işi de, vatanı için canını ortaya, elini taşın altına seve seve koyan TBB Başkanı yapacaktır!.. İktidarın “ileri demokrasisi” ve “Türkiye ittifakı” için kilidi açacak anahtar şimdi odur!.. TBB Başkanı Feyzioğlu’nun, 15 Temmuz (2016) darbe girişiminden sonra yaptığı Saray ziyaretinde, “Darbeyi dünyaya anlatacağız.” söylemiyle başlayıp; 2019-2020 adli yıl açılışında, “Normalleşiyoruz… Geleneğe dönüyoruz…” diye, koşturarak katıldığı Saray’daki biat törenini ile tamamlanan zaman dilimi içinde hukuk savunuculuğundan toplum mühendisliğine evrilen hızlı dönüşümünün bedelini, başta avukatlar ve barolar olmak üzere tüm toplumun ödeyeceği muhakkaktır. Bu nedenle, TBB Yönetim Kurulu’nun bu gidişe itiraz eden ama azınlıkta kalan üyeleri ve TBB delegasyonu başta olmak üzere; 79 baro ile 125 bin avukatın cübbelerini önlerine koyup, “Biz nerede yanlış yaptık!” diye (çuvaldızı kendilerine batırarak), samimiyetle düşünmesi de şarttır. Ülkemizde anayasal güvence altındaki Cumhuriyet, laik ve sosyal hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi berhava edilerek, “tek adam” rejimine geçirilirken, ilk ayağa kalkması gereken hukukçular olmalıdır. Hâl böyleyken; eleştiri ve durum tespiti yapmaktan, tarihe not düşmekten başka bir şey yapmayan TBB ve baroların bugüne kadar süreklilik arz eden örgütlü bir duruş ve mücadele programı ve pratiği ortaya koy(a)madıkları gerçeği tüm çıplaklığıyla orta yerde durmaktadır. Böylesi bir zeminde doğal olarak iktidarın; Anayasa’da tarif edilen cumhuriyetin, hukuk devletinin ve demokrasinin reddi üzerine kurulu ideolojik müktesebatı, politik ve siyasi angajmanları, dinci söylemi ve icraatları ile 1923’ün rövanşı niteliğindeki 2023 hedefleri nedeniyle; algı yönetimi ve palyatif ihtiyaçlarına uygun yüzeysel birtakım düzenlemeler dışında; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda hiçbir adım atmayacağı da açıkça ortadadır. Sorunun kaynağı olanların çözümün öncüsü veya paydaşı olması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Mevcut rejimi ve parlamenter sistemi birkaç hamlede tasfiye edebilme, KHK’ler, CBK’ler ve torba yasalarla, hukuk düzenini ve yargıyı bir gecede hallaç pamuğu gibi atabilme becerisine sahip iktidarın; bunca zamandır, yargı reformu yap(a)mamasının mantıkla açıklanabilecek başkaca hiçbir izahı yoktur. Üstelik bu reformları yapacak olan “tek adam”dan ibaret iktidarın elini tutan da yoktur. Toplumda önce beklentiye ve ardından hüsrana yol açan, belgeleri ve paketleri havada uçuşan bu reform girişimlerinden sonuncusu, bugün hayata geçirilse bile (ki, kısmen de olsa bu artık mümkündür) örneğin; bu paketle tıka-basa dolan cezaevleri (yeni konuklarına yer açmak için) boşaltılacak; avukatların ağzına bir miktar bal çalınacak; arabuluculuk, uzlaşma ve “alternatif çözüm yolları” vb. yargı dışında adalet dağıtma kanalları açılacak; “yargıda hedef süre” saçmalıklarıyla, yargı güya hızlandırılırken, aynen hızlı tren gibi, adalet treni de iyice rayından çıkarılacaktır. Sonuç olarak, bu son paket; elimizden tamamen kayıp giden “kuvvetler ayrımını”, (göreceli de olsa) “bağımsız ve tarafsız yargıyı”, hâkimlik/savcılık teminatını geri getirmeyecektir. Ama, bu paket sayesinde “yargı biraz daha özelleşirken, hukuk da biraz daha piyasalaşacaktır.”[foot]http://hukukdefterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot].

    Sonuç olarak; iktidar partisi tarafından AB sürecini yönetmek, biriken toplumsal gerilimi azaltmak ve 31 Mart yerel seçimlerinde kaybettiği büyükşehirleri ve oyları; parti içi çatışmaları, ihraçları ve istifalarıyla biraz daha sarsılan meşruiyetini yeniden kazanmak; hepsinden de önemlisi; “sandık demokrasisinin” irtifa kaybından sonra; yeni rıza üretim aracı olan “beka” sorunu üzerinden, düşmanlaştırdığı muhalefetin belini kırarak, “Türkiye ittifakı” hedefine ulaşmak adına bir kez daha gündeme getirilen “Yargı Reformu”nun son paketi, göze ve kulağa hoş gelen bazı düzenlemelerle, toplumda nispeten bir rahatlama sağlasa da; açıklanan nedenlerle yargıyı hiç bir şekilde yürütmenin kontrolünden çıkarmayacak ve demokratik bir dönüşümün kapısını aralamayacaktır.

    Dolayısıyla, bu düzenleme sistemde yapısal bir değişiklik yaratmayacağından, bir reform da olmayacaktır. Kaldı ki, egemen sınıfların restorasyon aracı olarak yapısal dönüşümleri işaret eden reformlar dahi, günümüzde kapitalizmin global ve/veya yerel çöküşüne çare olamayacaktır.

    İşte bu nedenle; ülkemizde, iktidar bir yandan, yargı reformu niyetini ve kararlılığını birtakım stratejik belgeler ve paketlerle ortaya koyarken; diğer yandan da hukuksuz icraatlarına tam yol devam edebilmektedir. Örneğin; seçim süreçlerini yönetmekle görevli YSK, yasal mevzuataveemsalkararlarınaaykırıdaolsa, her daim iktidar partisi lehine kararlar vererek seçimlerin kaderiyle oynayabilmektedir. OHAL KHK’leriyle mevcut yasalara işlendiği için OHAL kalksa hükmünü halen sürdürebilmektedir. Aynı KHK’lerle meslekten ihraç edilenler yargıda aklandıkları halde görevlerine geri dönememektedir. Meslekten ihraç edilen kıdemli hâkim ve savcıların yeri (çoğu AKP’li) kıdemsiz avukatlarla doldurulabilmektedir. FETÖ ile bağlantılı davalarda, suç tarihi “17-25 Aralık milattır” diyen iktidarca belirlenebilmekte; yasa değişmediği halde terör suçlarında ispat yükü sanık aleyhine fiilen yer değiştirebilmektedir. Meslekten ihraçlarda yargı denetimi fiilen devre dışıdır. Çoğu terör suçlarında iddianameler kolluk fezlekesine bakılarak yazılmaktadır. Soruşturma aşamasında, şüpheli/sanık lehine deliller toplanmazken; avukatlar eşi benzeri görülmemiş savcılık kararlarıyla duruşmalardan men edilmekte; duruşma salonlarından atılmakta ve tutuklanabilmektedir. Siyasi davalara bakan avukatlar müvekkilleriyle özdeşleştirilerek olmayan deliler ve CMK’nın yüz karası “gizli tanık” ifadeleriyle tutuklanmakta, terör örgütü üyeliği kapsamında hukuksuz olarak yargılanıp mahkûm edilebilmektedir. Adliyelerde basın açıklaması yapan avukatlar, polis tarafından yerlerde sürüklenmekte, kemikleri kırılmakta ve üstüne de sanık olarak yargılanmaktadırlar. Cezaevi kampüslerinde mahkemeler kurulmakta; kuvvetli suç şüphesi bir yana, suçluluğa ilişkin somut delil olmadığı halde üç seneyi aşan tutukluluklar cezaya dönüşmekte; sulh ceza hâkimlikleri otomatik tutuklama ve tekzip merkezleri gibi çalışabilmektedir. Cumhurbaşkanı’na hakaret davalarında patlama yaşanırken; Cumhuriyet savcıları Cumhurbaşkanı’nın siyasi kimliğine yönelik eleştirileri de Cumhurbaşkanı’nın kimliğine yapılmış hakaret olarak kabul edip seri halde davalar açabilmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin davalara mağdur ve müştekilerinin hazırladığı raporlarla, keşif yapılmadan ve deliller toplanmadan sonuca gidilmekte; Yargıtay’ın aynı konudaki emsal beraat kararları hiç dikkate alınmadan mahkûmiyet kararları verilebilmektedir. Yargının ev sahipliğindeki adli yıl açılışları suçu ve suçluyu tarif etmete kelini fiilen eline geçiren yürütmenin Sarayı’na taşınırken; adli yıl açılışı yapabileceği bir salondan dahi yoksun bırakılan yargı, yer darlığı gerekçesi ile adli yıl açılışı için Saray’a taşınırken; hâkim ve savcıların açılışa katılmaları da zorunlu tutulabiliyordu. Yürütmenin “yeni nesil suç örgütü” diye tarif ettiği FETÖ’yü ve işlediği suçluları araştırmak için düzenlenen çalıştaylara, halihazırda bu davalara bakmakta olan yargı üyeleri de davet edilmek suretiyle, bu tür suçlarda, “delil toplanmadan sonuca gidilebileceğine” ilişkin prensip kararları alınarak; yasalar ve Yargı Etiği İlkeleri alenen çiğnenebilmektedir. Yürütmenin temsilcileriyle birlikte çay toplamakta sakınca görmeyen yargı üyeleri de yürütmenin başı olan partili Cumhurbaşkanı’nın önünde esas duruşa geçerek cübbelerinin olmayan düğmelerini ilikleyebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerinin kapsamını aşan hukuksuz meslekten ihraçlarla, kendi içtihadını yok sayarak yol verirken; haksız tutukluluğa ilişkin (ivedi bakması gereken) bireysel başvuru dosyalarının kapağını da yıllarca açmayabilmektedir. Ağır ceza mahkemeleri de, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını yok sayarak, bir gün önce tahliye ettikleri sanıkları ertesi gün yeniden tutuklayabilmektedir. Bir davada, daha yüksek ceza alan sanıklar yönünden temyiz süreci işlerken; daha düşük ceza alan sanıklar yönünden verilen cezalar istinaftan geçerek kesinleşmekte; fazla ceza alanlar serbestçe temyiz sonucunu beklerken; az ceza alanlar da cezaevinin yolunu tutabilmektedir. Yargı ise derhal çözebileceği bu sorun için aylarca bekleyebilmektedir[foot]Cumhuriyet davası sanıklarına ilişkin yaşanan infaz garabeti de, geçtiğimiz günlerde Yargıtay’ca verilen tahliye kararıyla çözülmüştür. Bu sorun herhangi bir yasal düzen- lemeye gerek kalmadan çözülebildiğine göre, bugüne kadar niye çözülmediği sorusu da cevaplanmayı beklemektedir[/foot]. Öte yandan Cumhuriyet- Sözcü Gazeteleri, Rahip Brunson, Metin Yücel, Eren Erdem, Canan Kaftancıoğlu vb. davaların üzerine dış ülkelerin ve siyasetin gölgesi düşerken; FETÖ ile iltisaklı olduğu bilindiği halde iktidara yakın oldukları için haklarında dava açılmayan, iltisaklı olmadığı halde sırf muhalif oldukları için yargılanan kişiler ve en çok da gazeteciler yönünden ortaya çıkan dengesiz ve tutarsız yargı tablosu kamu vicdanını kanatırken; iktidar bu sorunlara tamamen kayıtsız kalırken; reform paketleri de hiçbir derde çare olamıyordu.

    Bu arada, kuruluşunun 50. yılını kutlayan TBB’nin onayı ile Feyzioğlu’nun canını dişine takarak (!) katkı sunduğu ve sahiplendiği Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, ülkeyi sanki hukuk devletine doğru uçuracak “mış” gibi davranmasına; iktidara biat törenine dönüşen adli yıl açılışına her ne pahasına olursa olsun katılarak, bir “altın vuruşla” savunmayı çökertme girişimine avukatlar çok tepkilidir. Başkanın bu hedefe ilerlerken kullandığı hamaset dili ne kadar etkili olsa da, bu dilin hangi gerçeğin üstünü örtmekte olduğu da apaçık görülmektedir. Bugüne kadar halının altına süpürerek görmezden geldiğimiz, çözümü uğrunda örgütlü mücadele vermekten kaçındığımız tüm sorunlar Feyzioğlu’nun şahsında TBB olarak ete-kemiğe bürünüp karşımıza dikilmiş bulunmaktadır. Tam da bu noktada, (her nedense) bu yıl ilk kez açılışa davet edilen il baroları arasından (kahir ekseriyeti temsil eden) 52 baronun Feyzioğlu’nun katılma kararını eleştirerek, davete katılmayacaklarını açıklamaları üzerine başlayan eşitsiz tartışma da iktidar cenahının bu barolara ağır ithamlarla saldırması karşısında tamamen sessiz kalan (hukuk devleti adına yargının son sağlam kalesi olan) savunmanın (TBB yönetimi de dahil) kurumsal iradesinde Feyzioğlu ile başlayan ve başını onun çektiği kimlik ve irade bölünmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu bölünmenin baş mimarı ise Feyzioğlu’ndan başkası değildir.

    İşte bu, iktidar cenahının uzun bir süredir beklediği bir süreçtir… 15 Temmuz’a kadar yüzüne bile bakmadıkları Feyzioğlu’na birdenbire büyük bir teveccüh göstermelerinin tek nedeni budur. İktidar medyası, açılışta yalnızca 15 dakika konuşacak olan Başkan’a, eleştirilere “cevap hakkı” adına günlerce ve saatlerce konuşma imkânı vermiş; Başkan da bu fırsatı, Yargı Reformu Strateji Belgesi için bir piar faaliyetine çevirerek (TBB’nin, ilkesel duruşundan neden döndüğünü anlatmak yerine) Belge’nin hikmetlerini (!) anlatmaya koyulmuştur. Feyzioğlu’nun Strateji Belgesi üzerinden yaptığı iktidar güzellemesi, aslında, aynen 2010 referandumundaki “yetmez ama evet” kampanyası gibi, etkili bir kampanyaya dönüşmüştür. Başkan bu “görevini” hakkıyla yerine getirirken; muhalif barolar da iktidar medyasında derhal hedef tahtasına oturtularak bir itibar suikastine tabi tutuluyorlardı. Bu barolar için “onların eleştirileri başımın tacıdır.” diye keyif bağışlayan Feyzioğlu, İktidar olanaklarıyla sürdürülen bu suikaste karşı, tek bir itiraz veya tepki ortaya koy(a)mıyordu. Baroların iradesinin TBB’den bağımsız olduğunu çok iyi bilen TBB Başkanı, her nedense, (Av.K.md.110/1,2,3 uyarınca), TBB’nin ise barolara bağımlı olduğunu, asli görevinin de onların iradesini temsil etmek olduğunu tamamen unutmuş görünüyordu! Hedef tahtasına oturtulma konusunda kendisi de oldukça deneyimli olan Feyzioğlu, Danıştay’ın 2014’deki kuruluş yıldönümü konuşmasında bu deneyimi bizzat yaşamıştır. Nitekim o gün, iktidara sırf hukuk devletini ve kuvvetler ayrılığını anımsattığı için, dönemin başbakanı tarafından, sözü kesilerek, bir çocuk gibi azarlanmış ve “edepsiz” olarak yaftalanmıştır. Tabii, savunmanın bu “edepsizliği” karşısında, yargı derhal yürütmenin yanında yerini almış; Feyzioğlu’nun konuşmasını kesen Başbakan’ın bir el hareketiyle, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve devlet ricali de apar topar salonu terk edivermişti. Yürütme bununla da kalmamış, yasamayı derhal harekete geçirerek, demokrasi ve hukuk devleti adına utanç verici bir torba yasa ile Yargıtay Kanunu’ndaki adli yıl açılışına ilişkin 59. maddeyi, sırf TBB başkanlarını bir daha konuşmasın diye, Kanun metninden çıkartıp atmıştı. Tüm bu olanlar karşısında ayağa kalkması gereken TBB ve barolardan da yine örgütlü bir ses çıkmamıştı. İktidar; yargının kurucu unsuru sıfatıyla kendisine sadece hukuku anımsattığı için büyük bir “suç” işleyen, kurumsal olarak kontrol edemediği, kuvvetler arasındaki “uyumu” da sabote eden savunmaya tabii ki tahammül etmeyecek ve TBB sorunsalını çözmekten hiç vazgeçmeyecektir. Ancak, iktidarın Danıştay açılışında Feyzioğlu’nun şahsında TBB’ye, barolara, on binlerce avukata ve halkın hak arama özgürlüğüne ilk kez doğrudan savurduğu bu sert yumruk karşısında, hemen ayağa kalkması ve örgütlü bir tepki ortaya koyması gereken TBB ve barolar, mücadele dersinden bir kez daha sınıfta kalmıştır. Bu dersi çalışmamanın bedelini ise o gün (ve sonrasında) mutlaka ödeyeceklerdir.

    TBB’nin ve baroların bu suskunluğu, savunma aleyhine ilk meyvesini içeriden ve en zayıf halkadan verecektir. Bu sessizlik içinde, durumdan vazife çıkararak, kısa zamanda “edebini takınan” ve iktidarın “sıkılı yumruğu” ile “normalleşme” arayışına giren Feyzioğlu, aradığı fırsatı 15 Temmuz darbe girişimi ile bulacaktır. Girişiminin bastırılması ve OHAL ilanı ardından, yağmur gibi gelen OHAL KHK’leriyle; önceden hazırlanmış listelerle, başta yargı olmak üzere, tüm kurumlarda binlerce kamu görevlisinin, sırf muhalif oldukları veya iktidar yandaşı olmadıkları için, “iltisaklı” kabul edilerek, yargı kararı olmadan meslekten ihraç edildikleri ve bu ihraçlara karşı yargı yollarının işletilemediği; gözaltında işkence, savunma ve insan hakları ihlallerinin ayyuka çıktığı günlerde; yasama, yürütme ve yargı arasındaki o muhteşem “uyum” yine devreye girecektir. Tüm bu hukuksuzluklara karşı ayağa kalkmayan TBB ise, her nedense darbeyi dünyaya anlatmak için ayağa kalkacaktır. Durumdan vazife çıkartılmıştır. TBB’nin talebi ve Cumhurbaşkanının onayı ile Feyzioğlu Saray’a kabul edilir. Huzura çıkan Başkan, büyük bir heyecanla; “Sizin talimatınızla bir çalışma grubu oluşturulacak ise, burada en etkin şekilde yer almaya ve tüm dünyaya Türkiye’de olanları, meşru savunmamızı en önde anlatmaya biz talibiz… Zat-ı alinizin desteğiyle büyük bir başarı sağlayacağımıza inanıyorum” der. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı da; “15 Temmuz’un diğer pek çok alan gibi bu konuda da hepimiz için milat olduğuna inanıyorum. Özellikle Yenikapı çok önemli bir milat olmuştur. Türkiye Barolar Birliği’nin bu ziyaretini çok önemsiyorum… Uluslararası platformlarda anlatılmasında çok büyük fayda var. Kendilerine gerekli fotoğraf ve belgelerini de temin edeceğiz” diyerek karşılık verir[foot]https://t24.com.tr/haber/erdogandan-feyzioglunun-darbe-girisimini-dunyaya-anlatilim-teklifine-onay,355326[/foot]. İşlem tamamdır. İktidarla Feyzioğlu arasında darbelere karşı kurulan “Yenikapı Ruhu” ile her şey “normalleşmiştir.” Ülkeyi kasıp kavuran OHAL KHK’leri ve “iltisaklı” yaftası ile tüketilen hayatlar, araçsallaştırılan yargı ile yerlerde sürünen hukuk bir yana; darbecilerin tepe kadrosunun kaçışına engel olamayan, kaçanları geri getiremeyen; müttefiki olduğu Batı’ya darbeyi anlatamayan; Pensilvanya’da ikamet eden darbe liderini ve diğerlerinin iadesini sağlayamayan; daha da önemlisi, kendi ülkesinin meclisi ve yargısı önünde, devlet erkanının doğrudan tanıklığı üzerinden darbenin tüm yönleriyle araştırılmasına, siyasi ayağının üstüne gidilmesine; dolayısıyla 15 Temmuz gerçeğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasına izin vermeyen iktidar; bu olaya ilişkin “kanıtları” teslim ettiği Feyzioğlu’na, darbe “gerçeğini” uluslararası kamuoyunda anlatma “görevi” vermiştir. O belgeler Feyzioğlu’na verilmiş midir? Verilmişse Feyzioğlu o belgeler ile ne yapmıştır? Hangi “gerçeğe”ulaşmıştır? Dünyaya ne anlatmıştır? Bu soruların cevabını kamuoyu bilmemektedir. Ancak, yasa gereği görevi, baroların ve baro mensuplarının genel menfaatlerini, mesleğin bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak olan TBB’nin, görevlerini tek tek sıralayan Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesinde böyle bir “görev” tanımı olmadığını hukukçular ve barolar çok iyi bilmektedir. TBB’nin iktidarın onayıyla doğrudan iktidar vekilliği aşmasına geçip üstlendiği bu“görev”e karşıda, (biriki cılız itiraz dışında) barolardan ciddi bir karşı çıkış olmamıştır. Bu olay nedeniyle hiçbir baro olağanüstü toplanmamış; TBB de olağanüstü genel kurula çağırılmamıştır.

    2016 yılında, daha yargının bile ulaşamadığı darbe “gerçeğini” dünyaya anlatma “görevini” gönüllü olarak üstlendiği için Cumhurbaşkanının övgüsüne mazhar olan Feyzioğlu ve TBB, bir süre sonra, kendilerini yakından ilgilendiren farklı bir gerçekle daha yüzleşeceklerdir: İktidarın “normalleşme” kontenjanına TBB’nin kurumsal kimliği değil, yalnızca Feyzioğlu’nun şahsı dahil edilmiştir. Zira iktidarın bir kurum olarak savunma ile işi/sorunsalı daha bitmemiştir. Nitekim, 2018 yılının Şubat ayında Cumhurbaşkanı, TBB’ye özel vurgu yaparak Bakanlar Kurulu kararı ile meslek örgütlerinin başındaki “Türk-Türkiye” ifadelerinin kaldırılacağını, ardından da meslek örgütlerinin yapısının yeniden düzenleneceğini ilan eder[foot]https://www.ulusal.com.tr/gundem/erdogan-meslek-birliklerinin-basindaki-turk-turkiye-ifadesini-kaldiracagiz-h192340.html[/foot]. Ama bu kez TBB ve barolar bu olay karşısında sessiz kalmayacaklardır. Birçok barodan açıklamaya sert tepki ve olağanüstü genel kurul çağrıları gelmektedir. Bunun üzerine acil toplanan TBB Yönetim Kurulu, 9 Şubat 2018 tarihli ve 2018/167 sayılı bir karar alır. Bu karar, iktidarla “normalleşme” sürecine girerek, fabrika ayarlarından tamamen uzaklaşan TBB’nin tarihindeki en isabetli ve onurlu kararlardan biridir. Bu karar aynı zamanda TBB’nin 15 Temmuz itibariyle ortaya koyduğu iktidar yanlısı politikalarının da apaçık tekzibi niteliğindedir. 15 Temmuz’dan itibaren, biri teslimiyetçi, diğeri ise mücadeleci iki ruh arasında kişilik bölünmesi yaşayan TBB’nin bu kararıyla harekete geçen mücadeleci ruhu der ki; “Bu projenin amacı, Anayasada yapılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’na ilişkin değişiklikten sonra, yargının bağımsız kalan tek ayağı olan avukatları da hükümete bağlamak, hükümetin avukatı haline getirmektir… Yönetim kurulumuz, hâkim ve savcıların bağımsızlıklarının sistemsel güvencesinin yok edilmesinden sonra avukatları da hükümete bağlama girişimini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yargısıyla birlikte “parti devleti”ne dönüştürmenin en ileri adımı olarak değerlendirmektedir… Türkiye Barolar Birliği ve barolarımızın, bu azınlığın son derece rahatsız olduğu hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, suçsuzluk karinesi, savunma hakkı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel kavram ve hakları savunması, Anayasa’dan ve kanunun açık hükmünden kaynaklanan en temel görevidir… Bu proje, adalet sistemini tamamen çökertmeye yönelik olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Milleti’nin bekasını da doğrudan doğruya hedef almaktadır.”[foot]http://m.turktime.com/default.asp?page=haber&haber- id=459278[/foot]. TBB tarihine altın harflerle işlenecek bu karardaki cesur saptamalar; iktidarla “normalleşme” adına, kamu vicdanında kabulü, yasada tanımı olmayan bir takım “görevler” üstlenen Feyzioğlu yönetiminin, kendi yasalarını ve mücadele geleneğini anımsayıp asli görevlerine dönüşünün de en somut kanıtı gibidir. Ancak bu kararla, asli ve asil duruşunu net olarak ortaya koyan TBB’nin, bundan böyle bu karar doğrultusunda yapacakları da çok önemlidir. Nitekim, TBB son duruşu doğrultusunda yapacaklarını da, 24 Şubat’ta Ankara’da, tüm baroların katılımıyla gerçekleştireceği olağanüstü toplantı ile ortaya koyacaktır.

    En azından baroların ve kamuoyunun beklentisi bu yöndedir. Bu nedenle tüm gözler bu olağanüstü toplantıya çevrilmiştir. Gerçi olağanüstü genel kurul taleplerini pas geçen TBB’nin, neden sadece toplantıda karar kıldığı pek anlaşılamamıştır ama; bu da, toplantı başlayınca anlaşılacaktır. O gün toplantı salonu hınca hınç dolmuş, kalabalık salon dışına taşımıştır. Toplantıya ilgi ve katılım çok büyüktür. Zira, TBB tarihinde 12 Eylül darbesinde dahi yaşanmayan bir ilk yaşanmış; baroların kurumsal kimliği ve geleceği bir iktidar tarafından ilk kez alenen tehdit edilmiştir. Barolar ve avukatlar nihayet kelimenin tam anlamıyla ayağa kalkmıştır. Ancak yoğun alkış arasında Başkan Feyzioğlu sahneye çıkacak ve toplantı gündemi ile akışına tüm ağırlığını koyarak toplantıyı çok farklı bir noktaya doğru taşıyacaktır. Toplantıyı açan Başkan, konuşmasını takdim ve hamasetle iyice uzatır. Böylece protokol dışında kalan avukatların konuşmasına da fırsat kalmaz. Hatta, bu duruma tepki duyan ve usul hakkında söz isteyen bir avukat da kürsüden zorla indirilir. Salondaki tepki ve protestolara aldırmayan Başkan, konuyu kurumsallıktan tamamen çıkartacak ve kişisel performans gösterisine dönüştürecektir. Başkanın pehlivan tefrikası gibi uzayıp giden konuşması nedeniyle salonda hoşnutsuzluk giderek artarken; Başkan da nihayet ağzındaki baklayı çıkartır: Adalet Bakanı ile yaptıkları görüşmeler sonucunda, barolarla ilgili yasa çalışmalarında kendilerinin de görüşüne başvurulacağı sözünü almıştır. Yani ortada telaş edilecek hiçbir şey yoktur. İktidarla aralarındaki iletişim tamdır. Hatta Adalet Bakanı Başkanın endişelerine de hak vermektedir. Başkan bu nedenle, adeta kefili olduğu Adalet Bakanına ve Başbakana teşekkür eder… O an itibariyle salon da karışır… Feyzioğlu’na ciddi bir tepki vardır. 9 Şubat kararlarının altına imza atan demokrasi ve hukuk savaşçısı TBB Başkanı gitmiş; yerine Makyavelist bir politikacı gelmiştir. Tabii, bu durumda doğal olarak herhangi bir eylem programı oluşturulamaz ve toplantı dağılır. Dağ fare doğurmuştur… TBB’nin neden olağanüstü genel kurul yerine “toplantı”da karar kıldığı böylece anlaşılmıştır. İktidarın baroların varlığını tehdit eden projesi o aşamada askıya alınmış olsa da, tehlikenin ortadan kalkmadığı da herkesçe bilinmektedir. Ancak avukatların ve baroların öfkesi de bir şekilde bastırılmıştır. “Görev” adamı Feyzioğlu’nun bu işte, şaşırtıcı ama bir o kadar da uyuşturucu etkisi olmuştur. Şimdi ise avukatların önünde, iktidar politikalarının yanı sıra baş etmeleri gereken bir de, iktidara yaslanan; hatta yaslanmakla kalmayıp, iktidar adına “görevler” üstlenen bir TBB Başkanı ve ona bir türlü “dur!” diyemeyen bir TBB yönetimi vardır.

    24 Şubat badiresini atlattıktan sonra eli iyice rahatlayan; iktidarla işbirliği yolunda vites artırmakta hiç sakınca görmeyen Feyzioğlu, 2019 yılı başında da; “Milli bir duruşa ihtiyaç var. Milli konularda milli beraberliğimizi sağlamlaştırmalıyız. Her milli meselede kenetlenmeliyiz. Bunu lafta değil özde yapmalıyız.” diyerek[foot]https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/tbb-baskani-metin-feyzioglu-her-milli-meselede-kenetlenmeliyiz/1379136[/foot]; siyasette parti seviyesindeki ilk “açılımını” da, (bölge baro başkanları ile birlikte) AKP İl Başkanlığını, (ardından da sırf seremoniyi tamamlamak adına diğer partileri) ziyaret ederek yapmıştır. İktidarın dönemsel politikalarıyla neredeyse birebir uyumlu bu “görev” anlayışını da TBB’nin (ve baroların) yasal görev tanımı içinde bulmak mümkün olmayacaktır. Varlık nedenlerini, asli görevlerini, tarihe ve yazılı belgelere geçen sözlerini inkâr edenler için, iktidarın kanatları altında “normalleşmenin” de bu kadarlık bir sapması olacaktır elbet!.. Nihayet, Feyzioğlu’nun bu ziyareti ve ardından gelen açıklamaları barolar nezdinde, ilk kez doğrudan Başkan’a yönelik bir tepki olarak karşılığını bulmuştur. Bu arada İstanbul Barosu (delegasyon düzeyinde yaptığı açıklamada) olayı bir “eksen kayması” olarak niteleyerek, süreci epeyce geriden takip ediyordu. Oysa, değirmeni çoktan sel götürmüştü!.. Feyzioğlu’nun kişisel performansı ile büyük renk kattığı, TBB’nin iktidarla bütünleşme yolculuğunda geldiği nokta “eksen kaymasını” değil, esasen tam bir “zemin kayması”nı ifade ediyordu. Zira o eksen çok daha önce, 15 Temmuz darbesi ile birlikte kaymıştır zaten. Şimdi yaşanansa tam bir zemin kaymasıdır. Eksen kayması bir-iki küçük dokunuşla düzeltilebilir ama zemin kaymasında o zemin değiştirilmedikçe ayakta duramaz ve sorunu da çözemezsiniz. Süreci bu kadar geriden takip edince doğal olarak çözüm yollarını da net olarak göremeyeceklerdir. Hâl böyle olunca, genlerine işlemiş de olsa “mücadele geleneğini” bir türlü hayata geçiremeyeceklerdir. Zorlu dönemlerde ortaya çıkan ve bir salgın hastalık gibi demokratik kurumlara yayılan bu tür takip veya görme bozuklukları, maalesef, yine genlerimize işlemiş bir başka hastalığı da hortlatır: Bu iflah olmaz hastalığın adı da “idare-i maslahat”dır. Nitekim, bu kötü geleneğin yarattığı mümbit ortamdan beslenen yönetim anlayışları sayesindedir ki; muhalif barolar arasında dahi günü okuyamayan ve yarını göremeyenler vardır. Böyle bir zaafla malul olun barolar açısındansa doğru zamanda doğru yerde durma sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Örneğin bu barolar için, hükümetin yürüttüğü yargı reformu çalışmalarına katılarak, gerek iktidarın gerekse Feyzioğlu’nun meşruiyet arayışına katkı sunmak, işte böylesi bir sorunsaldır. Tüm bu nedenlerle, Feyzioğlu’nun katılacağı adli yıl açılışı, onun söyleyecekleri açısından değil, ama katılımın anlamı açısından çok önemlidir. Bu katılım “savunma” için bir biat töreni, Feyzioğlu’nun konuşması ise bu biatın yemin metnidir aslında. Zira Başkan, söyleyeceği her şeyi özellikle iktidar medyasında günlerce söylemiş ve sözü de tüketmiştir artık.

    Başkanın açılış konuşmasındaki tek sürprizi ise, kuvvetler ayrılığının tesisi amacıyla HSK’nin yeniden yapılanmasına ilişkin önerisi olmuştur. Ama bu safiyane öneriye karşı, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Adalet Bakanı ve iktidar cenahından gelen dolaylı- dolaysız sert tepkiler nedeniyle Başkan, onu da yaptığına yapacağına pişman olmuştur. Kısacası o gün, Feyzioğlu’nun aynı zamanda “çözümortağı”olanmuhataplarınıngerçekten gözünün içine bakarak coşkuyla söylediği, akılda kalan ve salondan da büyük alkış alan tek özlü sözü “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..” özdeyişi olmuştur… Bu sözle kastedilen “teferruat” eğer hukuksa (ki, o gün gündem savaş değil hukuktur), T.C. vatandaşı bir hukukçu için sarf edilen bu söz büyük bir gaflet olmalıdır. Zira hukuk yoksa vatan da yoktur. Bunu da en güzel Cumhuriyet tarihi bize anlatır… Devlet kuran, hatta kendisi bizatihi devlet olan milli mücadele örgütü Müdafaa-i Hukuk anlatır… Yok eğer bu özlü sözle kastedilen “teferruat” başka bir şeyse (ki, Başkan sonradan böyle bir savunma da yapmıştır) o zaman, hangi amaçla olursa olsun, o sözün yargı yılı açılışında söylenmiş olmasının makul hiçbir nedeni de bulunmamaktadır. O halde bu özlü sözün (hiç de makul olmayan) tek bir anlamı vardır: O da bu sözün biat seremonisinin arz/kabul ritüeli olmasıdır. Feyzioğlu’nun ardından yürütme adına konuşan Cumhurbaşkanı da; “...Yeni yönetim sistemimizde yürütmenin de temsilcisi olan Cumhurbaşkanına kuvvetler ayrılığı konusunda yöneltilen ithamların çoğu temelsizdir. Ülkemizdeki demokratik sistemde cumhurbaşkanına açılan alan üstünlük bağlamında değil tüm kurumların ahenk içinde çalışmasını gözetme noktasındadır. Yargı üzerinden, milletten ve hukuktan aldığı yetkiyle görevini yapan yürütme erkiyle onun temsilcisi olan Cumhurbaşkanına saldırmak, aslında doğrudan siyasal alanı hedef almaktır… demokrasiyi ve onun kurucu unsuru olarak siyaseti mesnetsiz saldırılarla yaralamaya çalışmak, en başta yargı kurumuna saygısızlıktır. Bunun en güzel örneği de; idare içerisinde kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekkülleri olan birtakım baroların adli yıl açılışını sırf mekanından dolayı provoke etmeleridir. Bu mekân şahsıma ait değil. Bu mekân, her zaman söylediğim gibi milletin evi… Yargıtay ve Türkiye Barolar Birliği başkanlarımızı bu bağnaz ve provokatif dayatmalara karşı gösterdikleri dirayetli ve demokratik duruş sebebiyle yine şahsım, milletim adına tebrik ediyorum…”diyerek[foot]https://www.tccb.gov.tr/konusmalar/353/109470/adli-yil-acilis-toreninde-yaptiklari-konusma[/foot] yürütme açısından “demokrasinin” ve “kuvvetler ayrılığı ilkesi”nin “hukuki çerçevesini” gayet net olarak çizmiştir. Böylece kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etmekten söz eden Feyzioğlu’na da gerekli ayarı anında vermiştir. Cumhurbaşkanı’nca çizilen bu çerçeve tartışmaya kesin olarak kapalıdır. Bu çizgiyi tartışmaya açmak, Cumhurbaşkanı’na saldırmak ve siyasal alanı hedef almakla eşdeğerdir! Aynı nedenle, Yargıtay açılışını protesto etmek de provokatörlüktür! Dolayısı ile muhalif barolar da provokatördür!.. Hatta bazı iktidar sözcüleri daha da ileri giderek, muhalif baroları açıkça FETÖ ve PKK tarafından yönlendirilmekle itham edebilmişlerdir[foot]https://m.haberler.com/burhan-kuzu-adli-acilisa-katilmayi-reddeden-12338478-haberi/[/foot]. Bu arada Cumhurbaşkanı konuşmasında “provokatör” barolardan yola çıkıp; (Feyzioğlu’nun 24 Şubat’taki Ankara toplantısında iktidara kefil olarak üstünü örttüğü) o eski defteri yeniden açarak; “Önümüzdeki dönemde ilk çözmemiz gereken meselelerden birinin barolar başta olmak üzere tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesi olduğuna da inanıyorum.” deyivermişir… Kendisine yönelen her eleştiriye, her tepkiye müstehzi ifadelerle cevap yetiştiren; hatta törenden sonra, muhalif baroların olağanüstü genel kurul çağrılarına karşı da aynı ifade ile; “Biz ne suç işlemiş olabiliriz?” diye demokratik bir talebi bile kriminalize ederek tepki verirken; Feyzioğlu’nun Cumhurbaşkanı’nın çizdiği çerçeveye ve muhalif baroları terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçlayan iktidar sözcülerine söyleyecek tek bir sözü bile yoktur. Cumhurbaşkanı’nın baroların seçim sistemine yönelik bu “reform” önerisinin ve olası başka önerilerinin de Feyzioğlu’nun çok emek verdiği Strateji Belgesi’ne, kısmen hâkim olabildiği halde, şaşırtıcı biçimde tamamına kefil olduğu için, -onu daha fazla yormamak adına (!), kendisine sorulmadan- yeni hükümler konulmasında hiçbir sakınca da olmamalıdır. Zira: “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..”

    TBB Başkanı biat törenindeki son sözüyle, daha doğrusu “altın vuruşu” ile savunmayı fiilen çökertirken; TBB’de kuruluşunun 50. yılı dolayısı ile gazetelere göz kamaştırıcı bir ilan veriyordu[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-50-yasinda-80788[/foot]. TBB bu ilanda, hukuk devleti ve demokrasi adına, uğrunda yılmadan mücadele verdikleri temel ilkelerini, asli görevlerini ve (bugüne kadar gerçekleşmediği için) hiç değişmeyen taleplerini sıralayarak, savunmanın kendileri için artık mazide kalan mücadeleci geleneğine bir selâm gönderiyordu. Bu anma, yaptığı güzel işlerle anılan eski bir dostun kayıp ilanı gibidir sanki!.. Trajik ve hüzünlü bir tesadüf. Kuruluşunun 50. yılında bir yanda teslimiyet, bir yanda genlere işlemiş mücadele geleneği… TBB’de Başkanın başını çektiği teslimiyetçi-statükocu ruh ile; mücadele geleneğinden gelen antiemperyalist-devrimci- demokrat ruh arasında -şimdilik ilkinin galip geldiği- ciddi bir kişilik bölünmesi ve çatışması yaşanıyordu.

    Gelinen aşamada nihayet olağanüstü genel kurul isteyen mücadeleci geleneğinden gelen muhalif barolar da şimdi ciddi bir yol ayrımındadırlar. Maalesef onlar da bugüne kadar, rejim ve sistem tasfiyesi karşısında olduğu gibi; TBB’nin eksen kaymasıyla başlayıp, zemin kaymasıyla devam eden; ardından da 50. yıl dönümünde teslimiyetle sonuçlanan inkâr yolculuğu karşısında; mücadele geleneklerini harekete geçirememişlerdir. Şimdi artık onlar da stratejik bir sorunsal olarak iktidarın atış alanındadır. Onlar da TBB gibi teslim olacaklar ya da “temsili demokrasi” operasyonuyla teslim alınacaklardır. Bu ahval ve şerait içinde muhalif barolar TBB’ye olağanüstü genel kurul çağrısında bulunmuşlar, daha doğrusu bulunmak zorunda kalmışlardır. Yukarıda da değindiğimiz üzere; aslında bu çağrı çok geç kalmış olmakla birlikte isabetli bir çağrı olmuştur. Sonuç olarak; muhalif baroların şu an hem TBB yönetimini devralmak, hem kendi varlıklarına yönelik tehdide karşı kendilerini savunmak, hem de yeni bir demokratik cumhuriyet ve hukuk devleti için ciddi ve örgütlü bir mücadele vermek gibi birbirinden ayrılmaz en az üç görevi vardır. Bu saatten sonra bu görev, kafayı kuma gömerek veya idare-i maslahat yoluyla hiç olmaz. Bu görev, bazı önemli tespitlerde bulunup, bunları tarihe not düşmekle de olmaz. Bu görev, hem TBB’nin, hem her baronun kendi genel kurullarını toplamak suretiyle; örgütlü mücadele yol ve yöntemlerini hep birlikte arayıp bularak ve bunların gereğini yaparak yerine getirilmiş olur. Antiemperyalist-devrimci mücadele geleneğinden gelen avukatların ve baroların yapması gereken de budur.

  • Hâkim ve Savcılar Açısından Yeni Yargı

    Durum tespiti

    Türkiye’nin yeni yargısı konulu dosya için bir yazı yazmam istendiğinde, önce uzun uzun düşündüm. “Yeni” bir yargı söz konusu muydu acaba? Çünkü, bir yönüyle, “batı cephesinde yeni bir şey yok” iken, bir yönüyle evet yeni bir şeyler vardı! Yeni bir şey yok derken, ülkemiz yargısında yaygın olarak görülen davranış biçimi, tepki ve uygulamalarda bir değişiklik olmadığını belirtmek istiyorum. Büyük (hatta dünyanın en büyüğü bile var!) adliye binaları, çoğalan personel, araç-gereç, yükselen hâkim- savcı ve mahkeme sayısının getirdiği bir “yenilik” yok! Yani, savcılık ve mahkemelerdeki soruşturma ve dava sayıları yine artıyor, soruşturma ve davalar yine uzun sürüyor ve bitirilemiyor; adalet duygusunun tatmini yine alt düzeyde ve yargıya duyulan güven de öyle. Bu anlamda yeni bir yargı bulunmuyor aslında. Ama öte yandan, olumlu bir anlam taşımasa da, yeni denebilecek bir yargı oluşumuna doğru gidiş olduğu söylenebilir.

    Aslında bunun işaretleri 15 Temmuz 2016’da verilmişti. Önce olağanüstü hal ilanı ile başlayan süreç, OHAL kararnameleri ile sürüp gitti. Çıkarılan kararnameler ile çok sayıda yasada değişiklik yapıldı. Üstelik bu KHK’ler, Anayasa’ya aykırı olarak TBMM onayından geçirilmedi ve hemen uygulamaya sokuldu. Konu uzmanı Anayasacıların sözleri boşlukta yankılanıp kayboldu. Bu dönemde yapılan yasa değişiklikleri ile OHAL durumu “olağan” hale dönüştürüldü. Bir yandan da yargı düzeninin yeniden şekillendirilmesine gidildi. Önce 2017 yılında 6771 sayılı Yasa ile yürürlüğe konulan Anayasa değişikliği sonrasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirildi. Yasa’nın 14. maddesi ile Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişiklikle, “Yüksek”lik unvanı kaldırılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı tümüyle yeniden oluşturuldu. 2010 yılındaki Anayasa değişikliği ile HSYK’nun yapısı değiştirilip, Kurul’un 7 asıl ve 4 yedek üyesinin meslek içindeki hâkim-savcılar tarafından yapılacak seçimle belirlenmesi uygulaması getirilmiş ve yapılan ilk seçimde, iktidar-cemaat ortaklığı seçimi kazanmıştı. Ayrıca, Cumhurbaşkanı tarafından avukatlar ve öğretim üyeleri arasından 3 asıl ve 3 yedek üyenin seçilmesi, 3 asıl ve 3 yedek üyenin Yargıtay, 2 asıl ve 2 yedek üyenin Danıştay Genel Kurulları ve 1 asıl ve 1 yedek üyenin de Adalet Akademisi Genel Kurulu tarafından seçilmesi uygulaması ile, hükümet-cemaat etkisi kesin bir üstünlük kazanmıştı. Ancak sonrasında, dershanelerin kapatılması, MİT Tırları olayı, 17-25 Aralık soruşturmaları gibi gelişmeler, iktidar-cemaat ortaklığını bozduğu gibi, 15 Temmuz darbe girişimi, iktidar açısından yargının tekrar düzenlenmesini zorunlu kıldı. Sonuçta, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında oluşturulan kurulda, artık Fetö’cü olan cemaatin kurul üyeleri tasfiye edilerek, iktidarın kurulda tam egemenliği sağlanmış oldu. Buna göre, hâkim ve savcıların yaptığı üye seçimi uygulaması da kaldırılarak, kurulun tabii üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı ile Cumhurbaşkanı’nın seçeceği meslekten ve hâkim sınıfından 4 üye dışında, 3 üyenin Yargıtay, 1 üyenin Danıştay üyeleri arasından, ayrıca 3 üyenin üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından TBMM tarafından seçileceği uygulaması getirilerek, konu garantiye alındı. Zira, TBMM’deki seçimde, iktidar partisinin oylarının (dolayısıyla aynı zamanda bu partinin başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın!) tercihleri üstünlük sağlayacak sayıda olduğu için, istenmeyecek bir kişinin seçilmesinin önüne geçilmiş ve istenen kişilerin seçilmesinin önü açılmış oldu. Zaten Kurul’un başkanının Adalet Bakanı olduğu dikkate alındığında, toplam 13 üyeli Kurul’un iktidar istek ve güdümünde oluşturulduğu kolayca anlaşılır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Karşılaştırmalı Hukuk Işığında Türkiye’de Yargıç Bağımsızlığına İlişkin Notlar

    I. Giriş

    4 Haziran 2019 tarihinde açıklanan ve kamuoyunda önemli tartışmalara yol açan Yargı Reformu Strateji Belgesi1, “İlke ve Değerler” başlıklı bölümünde belgenin amacının yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının geliştirilmesi olduğunu ve bu amaçla belli bir kıdemdeki hâkim ve savcıların istekleri olmaksızın görev yerlerinin değiştirilememesine yönelik coğrafi güvencenin sağlanacağını belirtmektedir. Belge bu yönüyle olumlu bir düzenleme hedeflese de, aynı belgede 2017 senesinde 6771 sayılı Kanun ile yapılan anayasa değişikliğinin yargı bağımsızlığını güçlendirdiği iddiasında bulunulmuş ve bu değişikliğin getirdiği anayasal yapıya ilişkin hiçbir değişiklik vaadinde bulunulmamıştır. Bu durum da hâkimlerin ve savcıların mesleğe kabulü, atanması, nakilleri, terfileri ve her türlü özlük ve disiplin işlerini yürüten Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na parlamentonun da üye seçmesi sağlanarak Kurul’un demokratik meşruiyeti güçlendirildiği iddiasıyla gerekçelendirilmiştir. Oysa uygulama bir yana, karşılaştırmalı hukuktaki örnekler göstermektedir ki yargıç ve savcıların özellikle atanmaları açısından siyasal organların rolü arttıkça yargı bağımsızlığı açısından sorunlar gözlenmektedir. Bu sorun hukuk sistemi gelişmiş olan ve dünya ölçeğindeki endekslerde yargı bağımsızlığı algısı çok yüksek çıkan ülkelerde dahi gözlenmektedir. Bu durum özellikle yüksek yargıçların atanmasında daha görünür olmaktadır. Bu sebeple bu kısa yazıda -savcıların idari görevleri vesilesiyle Adalet Bakanlığı3 ile organik bağının yüksek olması da göz önünde bulundurularak- yargıçların bağımsızlığına4 ilişkin bazı anayasal ilkeler hatırlatılacak; daha sonra Kıta Avrupası’nda yargıçların atanmasına ilişkin bazı güncel tartışmalar ışığında Türkiye’de yargıç bağımsızlığının temel faktörü olarak yargıçların atanmasında siyasi organların rolünün azaltılmasının önemi hatırlatılmaya çalışılacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında bulabilirsiniz.