Kategori: Sayı 22 Kasım / Aralık 2019

  • Mizah: Bilemedim

    Suç tarihi 2009-2010 yıllarına dayanan ve müdafi olarak görev yaptığım dosyada iddianamemiz 2013 yılında hazırlandı ve her örnek vatandaş ve sanık gibi müvekkilimiz ilk celse ifadesini verdi. Diğer sanıkların ifadeleri de 2014 yılının sonunda tamamlandı. Bir sonraki celseyi en az iki mevsim öteye atan mahkeme için gayet makul bir süreydi bu. Zaten bilirkişi incelemesini gerektirir bir durum da yoktu ve birkaç tanık beyanından sonra, işlemediğimiz de anlaşılan bir suçtan dolayı beraat kararımızı alacaktık.

    Sanık ifadelerinden sonra tanık ifadelerine geçildi ve daha sonra 4-5 celse bir sayfalık, en fazla iki sayfalık duruşma zabıtları ile ofislerimize döndük. Zabıtlar da genelde şu şekildeydi: “Şunlar geldi, şunların gelmediği, bir kısım sanıklar ve müdafilerinin mazeret dilekçesi gönderdiği anlaşıldı, bu arada tanık A’nın da gelmediği anlaşıldı, tanığın neden gelmediği düşünüldü, tanık bize neden bunu yaptı” vs.

    Eksiklikler 2016’ya kadar giderildikten sonra, dosya esas hakkında mütalaa için İddia Makamına tevdi edildi. Ancak dosyada savcı değiştiğinden, yeni savcı celsede “dosyaya ilk kez çıktığımızdan bize süre verilsin” dedi, bir celse daha ötelendi.

    Sonra savcı mütalaasını hazırladı, sanık müdafileri olan bizler ve sanıklar süre istedik (zapta bakıyorum, ben süre istememiş, savunmamı yapmışım, atlı koşturuyor demek ki).

    Süre verildikten sonraki ilk celsede herkes esas hakkında savunmasını yaptı, Mahkeme kararını duruşma salonunun dışında beklemeye koyulduk. Meslektaşlarım bilir, hâkimler için müzakere odası vardır, o nedenle aslında Mahkeme karar için ara verdiğinde tarafların salonda kalması, hâkimlerin müzakere odasına geçmesi beklenir. Ancak hâkimler müzakere odasını sigara içmek için kullandıklarından ve kararlar “dumanlı” olmasın diye veya sair nedenlerden müzakere odasına geçmez, salonda kalır, biz çıkarız dışarıya.

    Kararı beklerken Heyet, dosya kapsamı ve kıdemsiz olan üyenin hazır bulunmaması nedeniyle dosyayı incelemeye aldığını, bir sonraki celse karar vereceğini açıkladı (ben de telefonunun başında kararı dört gözle bekleyen müvekkilime “merak etmeyin, Heyet’te eksiklik olduğundan bir sonraki celse kararı açıklayacaklar” dedim).

    O bir sonraki celseye geldiğimizde, Mahkeme Başkanı’nın rahatsızlandığını, duruşmaya katılamayacağını öğrendik. O nedenle karar için bir celse daha bekledik; neyse ki kısa gün verildi (ben de müvekkilime “merak etmeyin, Başkan hasta olduğundan bir sonraki celse kararı açıklayacaklar” dedim).

    O sonraki celsede bu kez kıdemli üye rahatsız olduğundan “dosyanın yeniden incelemeye alınmasına” karar verildi; neyse ki yine kısa gün verildi (ben de müvekkilime “merak etmeyin, Heyet’e celse öncesi mübaşir ve kâtip de dahil iğne vuracaklar, bir sonraki celse karar açıklanır” dedim).

    O sonraki celse neyse ki Mahkeme Heyeti yerini almıştı, celsenin başında da Başkan “biz dosyayı inceledik” dedi. Biz müdafilerin rahatlığı sonrası ise, “yalnız bir eksiklik var, bazı sanıklara ek savunma hakkı vermemiz lazım” dedi. O sanıklar için süre verildi (ben de müvekkilime “merak etmeyin, o eksiklik giderilince Heyet kararı verecek” dedim).

    Bazı sanıklar ek savunmalarını yaptı, bazıları mazeretli, bazıları mazeretsiz olarak savunma yapmadı; o şekilde üç celse daha görüldü.

    Üç celse sonrasında eksiklikler tamamlanmıştı ve Mahkemenin karar vermemesi için hiçbir neden yoktu.

    Celsede karar beklerken, Heyet’in komple değiştiğini öğrendik. Yeni Heyet de dosyaya ilk kez çıktığından, karar vermek için dosyayı incelemeye aldı (ben de müvekkilime “merak etmeyin, eksiklikler de giderildi zaten, yeni Heyet dosyayı inceler, kararını verir” dedim).

    Karar beklediğimiz celsede savcı yine değiştiğinden, Mahkeme önceki mütalaayı tekrarlayıp tekrarlamadığı veya yeni mütalaa hazırlayıp hazırlamayacağı konusunda savcıya süre verdi ve bir celse daha atıldı (itiraf edeyim, bu kez müvekkilime pek bir şey söyleyemedim).

    2019 yılı bitmek üzere. Geçen hafta yeni savcı yeni mütalaasını hazırladı, başkan yine değişti. Hâlâ karar bekliyoruz, peygamber sabırlı müvekkilim de telefonumu artık “eee Hüsnü Bey, bu kez ne oldu?” diye açıyor.

    En son kendisine; ümitli olduğumu, 2021’i görmeden kararın verilebileceğini söyledim. Telefonumu kapattım, gözüm mahkeme kalemlerine geçilen kapıdaki afişe çarptı. Afişte aynen şöyle yazıyordu:

    “Yargıda hedef süre uygulaması ile soruşturma ve davanızın ne zaman sonuçlanacağını bileceksiniz”.

    Bilemedim, umarım önümüzdeki paketlerde veya yüzyılda bilirim.

  • Hukuk ve Sanat: Joker: Şakaysa Hiç Komik Değil Ciddiyse Çok Komik

    Hiçbir şeyin hiçbir şeyle ilgisi yoktur ve her şey her şeyle ilgilidir. Hukuk ve sanat ilişkisi üzerine düşünürken yararlanacağımız tek net ve tutarlı fikir bundan ibarettir. Hem zaten adalet ile uzaktan yakından ilgili olmayan Joker filmini hukuk düşüncesi perspektifinden başka nasıl inceleyebiliriz?

    Bir çizgi roman kahramanının baş düşmanı olarak yaratılan Joker’in 2019 yılında Batman’den bağımsız olarak sinemaya uyarlanması, sosyal medyanın aktif kullanıldığı bütün ülkelerde büyük ilgiyle karşılandı. Kendi personasını yaratma telaşındaki izleyiciler filmi beğenenler ve filmi beğenmeyenler olarak ikiye ayrılarak Youtube, Instagram ve arkadaş sohbetlerindeki yerlerini aldı.

    Çizgi Romanın Doğuşu

    Günümüzde ‘’sanat’’ olarak adlandırmaktan hiç şüphe duymadığımız resim, edebiyat, seramik ve heykel gibi dalların insanlık tarihindeki kökeni hakkında çeşitli varsayımlar mevcutken; çizgi roman, sinema gibi gözlerimiz önünde doğmuştur.

    İlk olarak gazetelerde ‘’uzun karikatür’’ şeklinde yer almış; zamanla ‘’comic- cartoon’’ ayrımı oluşarak bağımsız basılı eser hâline gelmiştir. Dünya savaşları ve Soğuk Savaş sonrasında propaganda aracı olarak kullanılsa da zaman içerisinde bağımsızlığını kazanmıştır. Sunduğu görsel şölen ve hayal gücü ürünlerini yansıtmakta sinema kadar maliyetli olmaması; sinemayla yakın ilişkide olmasına kapı aralamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öğrenci Gözünden: Rona Serozan’dan Bize Kalanlar

    Düşünceleriniz, görüşleriniz, burjuva üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ürünleridir. Tıpkı hukukunuzun kendi sınıfınızın yasa katına çıkarılmış bir iradesi oluşu gibi. Bu öyle bir iradedir ki içeriği de yine kendi sınıfınızın maddi, ekonomik yaşam koşullarınca saptanır.

    MARX/ENGELS: Komünist Partisi Manifestosu (MEAS I, 41)

    Çözülsün artık gözleri bağlı terazi tutan

    adalet tanrıçasının gözlerinin önünden kör ebe bağı!

    Bitsin bu insanlığa ve hukuka yabancılaşma!”

    Rona SEROZAN, Yasacılık ve Hukukçuluk Üstüne

    (MHAD, Cilt 4, Sayı 6, 1970, 107-115)

     

    Hukuk toplumsal hayattan bağımsız düşünülemez. Toplumsal hayat da insanların yaşamak için sürdürdükleri üretim faaliyetleri ve iradeleri dışında oluşmuş belirli birtakım sürdürmek zorunda oldukları ilişkilerin ürünüdür. Üretim ilişkileri toplumun ekonomik yapısını, yani gerçek temelini oluşturur. Hukuk bu temel üzerine kurulmuş bir üstyapıdır. Bir toplumun hukuksal düzeni, içinde barındırdığı sınıf karşıtlıklarının egemen sınıf lehine yumuşatılması ve düzen çitleri arasında tutulması amacıyla kurulur.1 Hukuk kuralları egemen sınıfın egemenliğini sürdürme gayesini taşır. Toplumun evrimine karşı eskiyi göz önüne alarak güncel çıkar çatışması yerine, soyut kuralı koyarak uygulama bulur ve değişen toplumun ihtiyaçlarını karşılayamayan eskinin soyut kurallarının tarihin evrimine uyan yenileriyle değiştirilmesi oldukça güç prosedürler gerektirir. Bu gayeyi yerine getirmesi hedeflenen hukukçunun eğitimi de soyut, apolitik ve yüzeyseldir. Bu beraberinde tutarlılık uğruna tutuculuğu getirmiş, somut ekonomik öz yadsınarak onun yerine soyut hukuki biçim yamanmıştır. Eşitlikten, özgürlükten bahsedildiği ancak bunun yasa ve yargıç karşısında varsayımsal eşitlikten öteye gidemediği bir düzendir bu. Özgürlük ise kapitalizmin ‘bırakınız yapalım, serbestçe yarışalım’ şeklindeki oyun kuralıdır. Oysa özgürlük kişinin seçenekler arasından seçme serbestliğidir. Günümüz dünyası herkesin özgür olduğu ve herkese eşit hakların sağlandığı yalanıyla insanlar düzen içinde tutulmaktadır. Asıl olan ise, insanların maddi imkanları ölçüsünde varsayılan özgürlüğü yaşayabildiğidir. Toplumda gün geçtikçe artan ekonomik eşitsizlik sınıflar arasındaki çelişkiyi daha da derinleştirmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kadına Yönelik Şiddet Olayları: Buz Dağının Görünen Yüzü Gerçeği Ne Kadar Yansıtıyor ?

    Aile içi şiddet giderek tırmanırken kamusal alana taştı. Sokak ortasında, taşıtlarda, hastanede… Kafede, çocuğunun gözleri önünde boşandığı eşi tarafından kadınların katledilmelerine tanık olduk. Toplumun duyarsızlığı da cabası… Hâlâ olaya özel sorun gözüyle bakılıyor, yurttaş sorumluluğu yerine getirilmiyor. Duyarlı yurttaşlar, en azından olayı delil olması için cep telefonuyla kayda geçiriyorlar. Bununla yetinmeyenler; güvenlik güçlerini, sağlık kurumlarını arıyorlar.

    Kamu görevlileriyse bazen iş işten geçtikten sonra olaya müdahale edebiliyorlar.

    Gene de geçmişe oranla, bu sorunla ilgili bazı iyileştirmeler yok değil. En azından aile içindeki şiddet büyük ölçüde gün ışığına çıktığı için artık şiddet gören kadın dava açabiliyor, kadın sığınma evlerine gidebiliyor, uzaklaştırma gibi korunma hakkını kullanabiliyor.

    Ancak hukuksal adalet gerçekleşmiyor. Kadın devletten koruma talep ediyor; ama olaylar, korumanın yetersiz kaldığını gösteriyor. Kadına yönelik şiddet, mahkemeye taşındığında bile cinsiyetçi yerleşik kültürel yapının değer yargılarıyla hafifletilmeye çalışılıyor.

    Denilebilir ki, kadın örgütleri dünyanın her yerinde cinsiyet ayrımcılığına, şiddete karşı, kadınların haklarını savunmak için politik eylemler düzenliyorlar, yönetimleri bu konuda olumlu adımlar atmaya zorluyorlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çevre Hakkından “Çevirme Hakkı”na

    Biz hukukçuların zorunlu ve genel bir yöntemidir: Önce kuralı söyler, sonra istisnalara geçer, daha sonra da gerçeği, yani olan biteni tarifleriz. Konu haktan hukuktan açılır ve cümlenin sonu haksızlık ve hukuksuzlukla biter. Şimdilerde ne yazık ki bu kaçınılmaz sonun öznesi olan bir hukuk alanı kalmamıştır diyebiliriz. Anayasa’dan başlayarak her hukuki düzenlemenin tarihsel bir ilerleme anlamına gelmediğini, özellikle de son on sekiz yıldır pozitif hukuk ve yargı pratiklerine de bakarak, giderek gerilediğimizi, üstelik idari eylem ve işlemlerin başkanlık rejimi ile birlikte bu düzleme tuz biber ektiğini söyleyebiliriz.

    Hukuk Defterleri dergisinin bu sayıdaki dosya konusu Çevre ve Hukuk. Belki de yukarıdaki tespit doğrultusunda bir geriye düşüş hiyerarşisi kurulacaksa en üst sıralarda yerini alacak olan çevre hakkının bu makalede nasıl ve kimler tarafından “çevrelendiğini” ve çevre hakkının yerini nasıl bir “çevreleme hakkının” aldığını kalemim yettiğince yazmaya çalışacağım.

    Başlayalım. Ne demiştik önce kanunlar, kurallar…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Deprem Gerçeği ve İstanbul…

    Yaşadığımız kentlerdeki imar faaliyetlerini ve neye hizmet ettiklerini iyi anlayabilmek için geçmiş yirmi yıl içerisinde kısa bir gezinti yapmak gerekiyor sanırım. Özellikle, 2002 yılından itibaren iktidarı tek başına elinde bulunduran siyasi erkin bu süreç içinde yaptığı tüm yasal düzenlemeleri ve bunların demokrasiye, ekonomiye ve kentlerimize yansımalarını tekrar hatırlayıp, yeni düzenlemelerin nelere yol açacağını kestirmemiz şimdiden mümkün olacaktır.

    1999 büyük Marmara Depremi, kentlerde ranta dayalı politikaları çok daha rahat uygulayabilmek için kritik bir eşik oldu. Kente yönelik tüm müdahaleleri meşrulaştırmanın aracı olarak kullanıldı.

    O zamana kadar ‘küresel kent’, ‘yarışan kent’, ‘finans merkezi’ kavramları üzerinden şekillenen İstanbul’da bundan sonra yapılacak bütün projelerde depreme karşı güvenli bir kentin yeniden inşa edilmesi gerekliliği üzerine bir söylem değişikliğine gidildi.

    Yine bu dönemde TOKİ, EMLAK GYO ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı geniş yetkilerle kentlerin yapılaşması üzerinde söz ve karar sahibi haline gelmiştir.

    Mecliste yasa değişikliği yapmak yerine, Bakanlar Kurulu tarafından yayınlanan KHK’ler ile -yeni Başkanlık Sisteminden sonra süreç, Cumhurbaşkanı Kararnameleri olarak devam ediyor- idari yapıların hemen hemen tamamında yeni düzenlemeler yapılırken imar mevzuatında da büyük değişiklikler olmuştur. İmarla ilgili yapılan düzenlemeler hem kentsel hem de kırsal alanlar üzerinde büyük tahribatlara yol açmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yeni Yeşil Dünya Düzeni ve Ekolojik Emperyalizmin İnşası

    1980’li yıllardan itibaren sermaye hareketlerinin küreselleşmesi, uluslararası iş bölümünü radikal bir biçimde yeniden yapılandırmıştır. Ulus-ötesi şirketlerin çıkarları doğrultusunda sermaye kontrolleri zayıflatılmış, küresel üretim ve tedarik zincirleri oluşturulmuş ve ülkeler giderek artan bir ölçüde uluslararası rekabetçi baskılara maruz bırakılmıştır. Devletin kurumsal mimarisi de sermayenin uluslararası hareketlerini desteklemek üzere yeniden kurgulanmıştır. Özelleştirmeler ve emek piyasasını esnekleştirmeyi hedefleyen politikalarla birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde neoliberal reformlar, sermayenin emeği ve diğer bağımlı sınıfları bütünüyle tahakküm altına alabilmesi için olanaklar yaratmış, güvencesizliği ve yoksulluğu artırmıştır. Ayrıca, sosyal harcamalarda nicel ve nitel erozyon ile kamusal hizmetlerin özelleştirilip, ticarileşmesine yol açmıştır. Bu sürecin bir diğer sonucu ise, sermayenin değerlenmesi için doğanın, kamusal alanların ve diğer müştereklerin metalaşmasıdır. Günümüzde kapitalist devletin sınıfsal karakterini iyice çıplaklaştıran mülksüzleştirme politikaları devam ederken, hammadde, toprak, su vb. yanı sıra bilgi, değerler, kültürel kimlikler dahil olmak üzere her şey metaya dönüşmekte, şiddetli çatışmaların nesnesi haline gelmektedir. Öte yandan, insan türünün doğa ile girdiği metabolik ilişkinin kırılması ve verimlilik artışına paralel olarak üretimin genişlemesiyle doğal kaynak ve enerji girdilerinin aşırı kullanımı sermaye birikimini uzun vadede olumsuz etkilemektedir. Kaldı ki son yıllarda dünya kapitalizminin içine girdiği ekonomik durgunluk, üretkenlik artışında yavaşlama ve birikim temposundaki önemli düşüşü beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, kapitalizmin sadece ekoloji karşıtı değil; ekoloji yanlısı yeni kalkınma potansiyelleri içeren maddi dinamikler yarattığını söyleyebiliriz. Nitekim, son yıllarda neoliberalizmin ‘yaratıcı yıkıcılığına’ pansuman olarak yeşil birikim stratejileri öne çıkarılmaktadır.

    Yeşil ekonomi çerçevesinde kurgulanan kalkınma modelinin ana hatları, ekolojik modernizasyona dayanan bir tekno- ekonomik paradigma, dolayısıyla arz-talep dengesini düzenleyen ve kârların yeni sürdürülebilir yatırımlara aktarılmasına olanak tanıyan yeşile boyanmış bir birikim rejimi, toplumsal sınıfların bu yeni birikim rejimine uygun davranış kalıpları, normlar, değerler benimsemesini sağlayan kurumlar ve yöntemler setini barındıran bir düzenleme tarzı, küresel pazarlarda mal ve sermaye hareketlerini yeniden yapılandıran bir uluslararası rejim biçiminde özetlenebilir.1 Ekolojik modernizasyonun ulaşımdan imalat, tarım, enerji, inşaat, turizm, medya ile birçok servis hizmetine kadar uzanan geniş bir yelpazedeki sektörü canlandırarak sermayenin yeniden değerlenmesi için fırsatlar yaratacağı kesindir. Zira yeşil olmak çok uluslu şirketler tarafından oldukça karlı bir strateji olarak benimsenmektedir. Yatırımlar yeni finansman mekanizmaları gerektireceğinden ve tüketiciler çevreci tüketim kalıplarıyla teşvik edileceğinden, bankacılık ve finans sektörü bu dönüşümden karlı çıkacak ve yeşil kapitalizm de bir borç ekonomisi olarak gelişecektir. Ayrıca finansal piyasaların genişlemesinin ve sermayenin uluslararası bir ölçekte bütünleşmesinin farklı kâr olanakları yarattığını da söyleyebiliriz. Aşağıda detaylandırılacak olan karbon piyasaları aracılığıyla yürütülen emisyon ticareti bu alternatif yatırım fırsatlarını örnekler niteliktedir. Sonuçta yeşil kapitalizm, sermayenin tüm devrelerini yeni modelin düzlemine taşımak amacındadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • “Ölüme Yürüyen Bir Gezegende İşler Sürdürülemez!”

    Ne zaman çevreyi ilgilendiren bir sorun masaya konulsa, örneğin enerji üretiminin iklim değişikliğine etkileri konuşulmak istense, birbiriyle çatışması gerektiği “ileri sürülen” iki grup öne çıkıyor hemen; çalışanlar vs çevreciler. Çevrecilerin ve çevre koruma politikalarının mevcut işlere zarar verdiği, yeni istihdamın önünde engel oluşturduğu, daha doğru olup olmadığı konusunda bile tartışma (!) olan iklim değişikliği nedeniyle binlerce, yüz binlerce çalışanın işinden olacağı argümanları ileri sürülüyor.

    Eh, baktığınızda ve bir gün bile çalıştırılmaması gereken fosil yakıt kullanan santralleri düşündüğünüzde, bugüne kadar pek çok işçiye ücret, çalışma koşulları ve sendikal haklar açısından “iyi iş” sağlamış bir endüstrinin ortadan kaldırılmasını söylemek, çalışanların da işlerinden olması demek, değil mi?

    Ülkemizde de etkili olan, son yıllara damgasını vuran çelişkilerden birisidir bu. Bir yandan özelleştirme girişimlerine karşı mücadele eden/etmek zorunda kalan sendikalar, arada bir de bacalara çıkan, eylem yapan çevrecilerle karşılaşıyor, en azından alaycı bir gülümseme ile “bunlar da nereden çıktı şimdi!” diyorlar/dı.

    Termik santrallerin büyük bir çoğunluğu “devlet değil özel sektör olarak, kömürün son tozuna kadar kirletmeye devam etmek üzere” özelleştirildikten sonra, çoğu santralde örgütlü sendika da kalmayınca sorunun en azından bir ayağı kendiliğinden ortadan kalkmış oldu.

    Gerçekten durum bu mudur? Çalışanlar ile çevre savunucuları arasında giderilemez bir çekişme mi var? Anlamaya çalışmak için sorunun merkezinde yer alan iklim değişikliğine bakalım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.