Kategori: Sayı 23 Ocak / Şubat 2020

  • Mizah: Savcım, İddianamesi ve Büyüğüm

    Geçenlerde bir televizyon programcısının, sosyal medyada kendisine edilen küfürlere karşı açtığı davalarla köşeyi döndüğü haberini gördüm. Son derece zekice tabii. Bir insanın kendine küfrettirmesi bana göre zaten başarıdır, bunu kazanca çevirmesi de dahiyane bir fikirdir benim nezdimde.

    Tabii bahsettiğim bu benim “nezdim”, daha önce benzer bir durumla karşı karşıya kaldı. Zamanının önemli bürokratlarından biri hakkında, bir internet sitesinde kişisel bir değerlendirmede bulunmuştum. Yumuşak bir tabirle “kişisel bir değerlendirme” diyorum ama hakikaten de öyleydi, yani ortada bir hakaret yoktu. Zamanın önemli bürokratlarından olan, şimdi, hatta o dönem gözden düşen “büyüğümüz”, avukatlarına, yani meslektaşlarıma talimat vermişti. Sosyal medyada kendisini rahatsız eden herkese karşı şikâyette bulunulacaktı.

    Ofisime polisler geldi, o zaman şehir dışındaydım, kâğıt bırakmış gitmişler. Hakkımda soruşturma açıldığı bilgisini iletmeye gelmişler, ifadeye çağırıyorlarmış beni. Şehre döner dönmez karakola uğradım, dosya bilgilerini öğrendim. Büyüğümüz bir başka şehirde ikamet ettiğinden, orada yürütülüyordu soruşturma, benim de ifadem talimatla alınacaktı. İstanbul Anadolu Adliyesi’nin talimat dosyasına dilekçe yazarak, bizzat o şehre gidip dosyanın savcısına ifade vereceğimi bildirdim. Bir yandan savunma dilekçemi de hazırladım, bol emsal kararlı ve taraflı tarafsız herkesin, okuduktan sonra kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vereceği bir dilekçeydi bu.

    İfade için işlerimi ayarladım ve gün belirledim. Bir yandan da o şehirde tanıdık bir meslektaşa dosyanın akıbetini sordum. Talimat dosyasına yazdığım dilekçemden birkaç gün sonra bana, “Savcı sizin hakkınızda iddianame düzenlemiş Hüsnü Bey” dedi. Ben de “Nasıl olur, dilekçeyi daha yeni yazdım, haftaya gelip ifade verecektim” dedikten hemen sonra şehrin yolunu tuttum. Meslektaştan aldığım bilgi, iddianame tanzim edilmekle birlikte henüz Başsavcılık tarafından görülmediği ve onaylanmadığı yönündeydi.

    Şehre varır varmaz, iddianameden habersizmişim gibi savcının odasını yolunu tuttum, “Efendim bendeniz avukatım, bir dosyanızda şüpheliyim, ifade vermeye geldim” dedim. “Tamam avukat bey, dosyanızı getirteyim, alalım ifadenizi” dedi savcı. Dosya gelir gelmez savcının yüzü değişti, “İyi de ben iddianame yazmışım buna” dedi. Ben de “Olur mu efendim, ben size dilekçe vermiştim, geleceğim en kısa zamanda diye” dedim. “Ben sizin avukat olduğunuzu anlamamış, bizi sallıyor diye düşünmüştüm, ondan sizi beklemeyip hazırlamıştım iddianameyi” dedi. Şöyle bir iddianameye baktı, “İddianamede sizin aleyhinize emsal karara da yer vermişim bakın, en iyisi iddianameyi ben böyle vereyim, mahkemede savunursunuz kendinizi artık” dedi. Emsal denilen karara baktım, benim savunma dilekçemin ekindeki lehe kararlardan biri. “Savcım bu karar lehime, söylediğim sözün hakaret suçunu oluşturmadığı yazıyor kararda” dedim. Baktı savcı karara, “Haa evet lehinizeymiş, (bir süre sessizlik) haa tamam, her ne kadar karar lehinize olsa da, mahkeme de bir değerlendirsin demişim iddianamede” dedi. Yani iddianamesinde, her ne kadar suç olmasa da, mahkeme de bir baksın demiş savcım.

    “Savcım en azından ifademi alın, eksiklik olmasın, sonra iddianame iade edilmesin, çok güzel iddianamem olsun, şanıma yakışsın, yoksa ne biçim iddianame ile yargılanıyor demesinler” dedim. “Durun avukat bey, zaten onaylanmadı henüz iddianame, ifadenizi alayım, takipsizlik de verebilirim” dedi. Sanki suçluymuşum veya hakkımda iddianame için gerekli yeterli şüphe varmış da, savunmamla durum değişecek ve masum olduğum anlaşılacakmış gibi. Halbuki masumiyetimi iddianame de belirtiyordu ve “daha da” masum olduğum, öyle böyle masum olmadığım anlaşılırsa takipsizlik verecekti herhalde savcım.

    İfadem çok kısa sürdü, sonrasında neredeyse iki saat oturduk savcıyla. Yargının durumundan, hâkimlerin, savcıların sıkıntılarından, bir hâkim ve savcının nasıl olması gerektiğinden bahsetti savcım bana. Ben de hepsine hak verdim. Teoride hepsi de doğru şeylerdi. Ayrıca savcım, laf aramızda, soruşturma konusu kişisel değerlendirmeme de katıldığını ifade etti. Tokalaştık, adliyeden ayrılarak şehrime dönmek üzere yola koyuldum. Bana iddianameyi haber veren meslektaşım soruşturma dosyamın akıbetini takip edecekti.

    Haber birkaç gün içinde geldi, hakkımda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmişti. Gerekçelerden biri, onaylanmayan iddianamenin de gerekçesi olan o emsal Yargıtay kararıydı.

    Büyüğümüzün avukatı karara itiraz etti, itirazı reddedildi. Hakaret suçunu işlemediğim, hatta iddianame tanzimi için gerekli yeterli şüphenin dahi bulunmadığı artık netleşmişti.

    Sonra savcının söyledikleri aklıma düştü. O savcı, eğer o şehre bir gün sonra gitseydim, “haklı olduğumu bilmesine rağmen” bana kamu davası açan savcı olacaktı. Mahkemede savunmam alınacak, celseler celseleri, istinaflar istinafları, yıllar yılları kovalayacaktı. Odasına erken vardığım için savcı; hakkımda takipsizlik veren, soruşturmasını erkenden şüpheli lehine sonlandıran, şüpheli haklarına ve ifade özgürlüğüne önem veren savcı oldu. Tabii bunda avukat olmamın da etkisi büyüktür.

    Ne diyelim, yaşasın şüpheli ve sanık hakları!

  • Portre: “Ceren bıçakla değil kalemle, silahla değil kitapla yaşadı”

    Kaybettiğimiz önce arkadaşım, sonra meslektaşımdı: Ceren Damar Şenel. Ben onun kısa ve güzel hikayesine dokunabilmenin ve değebilmenin ne olduğunu gördüm, aklımda hiç unutmayacağım sözleriyle dünyayı ve hukuku nasıl bedeninde taşıyabildiğine şahitlik ettim. Şansımdır ve şanssızlığımdır. Meslektaşım ve arkadaşımdır. Sizlere anlatmak istediğim, bir davanın ötesine geçerek, Ceren Damar Şenel’in bir bilim kadını ve akademisyen olarak portresini çizmek. Parlak ve genç bir hukukçunun, genç yaşında bilim dünyasına kazandırdığı kıymetli eserlerini ve çalışkanlığını, işine idealiyle sarılmasını yansıtabilmek. Bunun için, mesleğinden bahsederken gözlerindeki heyecan ve hevesi görmek yeterliydi. Bunu gördüğüm için, bu dirayetin, bilim aşkı ve hukuk sevgisinin unutulmamasını tercih ediyorum. Bir davadan çok daha ötesini, kaybettiğimiz kişinin akademik niteliklerini yansıtmanın önemine inanıyorum.

    Ceren’i en son düğününde gördüm, güzelliği ve zarafeti, sessizliği ve sakinliği, dünyaya bakışındaki asaleti ve naifliğiyle mutluluğunu gözledim. Bugün savunma adı altında söylenen yalanların, hukukun bir kılıf olarak kullanıldığı o iftira dolu pespayeliğin hiçbir değerinin olmadığına, o düğün şahitlik eder.

    Ceren, yaşıtımdı. 1992’de Ankara’da doğdu, ilk tanıştığımız gün bana dünyanın farklı yerlerinde eğitimine devam edebilme fırsatı bulduğunu söylemişti, Fransızcayı o yıllarda öğrenmiş, bilime ve akademiye olan tutkusu çok küçük yaşlarında başlamıştı. Alelacele bir tanışmadan doğum günlerimizin aynı gün ve aynı yıl olduğunu fark ederek ayrılmıştık, ikimiz de hukuk fakültesini bitirmiştik. Benzerliklerimiz, dünyaya ve bilime bakışımızdaki ortaklık, çok güzel bir sohbetin ve akademik yol arkadaşlığının tortularını atacak gibiydi. Cevheri ve zarafeti gözlerinden okunan, pasparlak bir yıldız gibi, hâlâ öyle. Tanıştığınızda, inceliğine hayranlık duyacağınız çok özel bir ruhu olduğunu fark ettiğiniz insanlardandır Ceren, öylesine narin ve öylesine nadir. Daha sonra birbirimizi gördüğümüz her sefer, ikimiz de birbirimizi fakültelerimize davet ettik. Her görüştüğünüzde birbirinden bambaşka özelliklerini duyuyordunuz Ceren’in. Kendisi söylemiyordu ama, sezdirmiyordu bile. Siz, onun spora olan ilgisini, elde ettiği dereceleri, kayak, buz pateni, basketbolla ilişkisini tesadüfen öğreniveriyordunuz. Akdeniz’den, Mersin’den öylesine laf açılıyordu mesela, Akdeniz Oyunları’na katıldığını duyuyordunuz. Müzik konuşurken, klasik müzik eğitimini, piyano çalabildiğini öğreniyordunuz. Hiçbirini şaşaalı bir gösterişle, bir kariyer hevesiyle değil; bir duruş, dünyaya en ince yerinden bir bakış olarak anlatıveriyordu. Kendiliğinden. Dünyayı tek boyutlu olarak görmemenin adıydı Ceren, hukuk fakültesini de o yüzden asla o kadar basit bir yer olarak görmedi. Hukuka ve bilime sahip çıkışı, dünyadaki duruşundadır. Kendisine verilen hiçbir görevi savsaklayarak, geçiştirerek, bitirmiş olmak için bitirmediğinden, titizliğini öğrenirdiniz Ceren’in.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Grup “Suça Sürüklenen Çocuklar” ile Hayata, Sanata ve Hukuka Dair

    Denizli’de müziğin dönüştürücü gücüne inanan beş avukat 2017 yılında bir araya gelip Suça Sürüklenen Çocuk (S.S.Ç.) isimli bir müzik grubu kuruyor, suça sürüklenen çocuklara müzik eğitimi vererek onların hayatını değiştiriyor; sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, engelliler için gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, köy okullarının eksiklerinin giderilmesi yahut tadilatlarının yaptırılması, depremzedeler için konteyner ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlanması, kız öğrencilere burs sağlanması için yardım konserleri düzenliyor. Hayatın sanatla güzelleşeceğine ve anlam kazanacağına inanan ve buna inanmakla kalmayıp, bunun için mücadele eden bu ekibe, Hukuk Defterleri ile röportaj yapmayı kabul ettikleri için teşekkür ediyoruz.

    Müzikle inandıkları şeyleri güzelleştirip tüm topluma hemen hemen aynı duyguyu yaşatabilmeyi amaçlayan Suça Sürüklenen Çocuk (S.S.Ç.) grubu ile yaptığımız bu kısa röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

    Hukuk Defterleri: Öncelikle sizleri biraz tanımak isteriz, grubun tüm üyeleri Denizli Barosu’na üye avukat, bunun dışında kendinizden bahsedebilir misiniz? Nasıl yan yana geldiniz?

    Suça Sürüklenen Çocuk: Evet hepimiz Denizli Barosuna üye avukatlarız. Biz öncelikle S.S.Ç grubu içindeki rollerimize göre kendimizi tanıtalım.

    Av. Ferhan ALTUN 1992 Doğumlu. Grupta vokalist olarak bulunmaktadır. Aynı zamanda bağlama ve gitar da çalmaktadır.

    Av. Hasan Ozan ORPAK 1982 doğumlu. Bu proje için bas gitar çalmayı öğrenmiştir. Denizli Barosu Yönetim Kurulu üyesi ve Baro Saymanı.

    Av. Can ÇAPAR 1993 doğumlu. Çocukluk dönemlerinden itibaren basgitar çalmakta iken bu proje için elektrogitar çalmaya başladı ve grupta gitarist olarak görevine devam ediyor.

    Av. Barış AÇIKGÖZ 1994 doğumlu. Grupta klavye ve elektrogitar çalarak çalışmalara katkı vermekte.

    Av. Onat ÖTNÜ 1985 doğumlu. Çocukluk dönemlerinden itibaren müziğin içerisinde yer alan sanatçı bu proje için davul çalmaya başladı. Aynı zamanda klavye, elektro ve klasik gitar, mandolin, bağlama, kanun, kajun ve ut da çalmaktadır.

    Av. Emin EREN 1980 doğumlu. Geçmiş dönemlerde bir dönem bağlama çaldı. Denizli Barosu Yönetim Kurulu üyesi ve aynı zamanda Denizli Barosu Halk Müziği Korosunda 3 yıldan bu yana korist olarak çalışmaktadır.

    Denizli barosunda müzikle uğraşan birçok avukat olmasına rağmen müzikle uğraşan avukatların toplanıp grup kurması fikri ilk olarak 2017 yılı Mayıs ayında ortaya çıktı ve meslektaş olarak tanışan ve her biri farklı enstrüman çalan beş avukat, bu grubu kurmaya karar verdik. Başlangıçta 1 amfimiz, 2 gitarımız ve 2 bagetimiz vardı.

    HD: Grubun ismi oldukça dikkat çekici, nasıl ortaya çıktı “Suça Sürüklenen Çocuk”?

    SSÇ: Biz hukukçular sürekli olarak adliyedeyiz. Yaptığımız iş sebebiyle de en çok duyduğumuz cümlelerden biri de “Avukatlık çok zor meslek”. Ne yazık ki bizi genelde duygusuz ve soğuk insanlar olarak görürler. Ama duruşma salonlarında en çok vicdanı sızlayanlar bizleriz. Bu sebeple avukatların toplumun aydın kesimi olması ve toplumsal manada kamuoyu oluşturma potansiyelinden yola çıkılarak ve aynı zamanda günümüzde, geleceğimizin mimarı olacak çocuklarımız ile ilgili sorunlara toplumsal duyarlılık oluşturmak amacıyla grubun ismini esasında hukuki bir terim olan “suça sürüklenen çocuk” olması bütün grup üyeleri tarafından uygun görüldü. Aslında grubu bir araya getiren bu anlamda Av. Ozan ORPAK oldu.

    HD: Grubun kurulma amacı, fikri neydi?

    SSÇ: Grubun ilk kurulduğu günden bu yana hedefimiz suça sürüklenen çocuklardı. Adliyelerde yaşı küçük olan ve çeşitli sebeplerle (ekonomik, sosyal, ailesel vb.) suça karışan çocukların acı dolu hayatlarına hemen hemen her gün şahit olduk. Ve toplumumuzda ne yazık ki; sabıkalı çocukların gün geçtikçe artması ve bu çocukların eğitim ve diğer sosyal imkanlardan yeterli miktarda faydalanamaması ve akabinde toplumdan dışlanması sonucunu doğurmaktadır. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımız için toplumun eğitimli bireyleri olarak bizlerin de bir şeyler yapması, elini taşın altına koyması gerektiğini düşünüyoruz. Tüm bunların yanında yaşadığımız ülkede çevremizde farkındalık yaratmak en temel amacımızı oluşturuyor.

    HD: Biz dergimizin “Hukuk ve Sanat” sayfasında sanatın hukukla olan bağına ilişkin yazılara yer veriyoruz, “hukuk ve edebiyat” veya “hukuk ve sinema” gibi… Siz hukuk ile müzik arasında bir bağ kurabiliyor musunuz?

    SSÇ: Hukukun evrensel bir dili olduğu aşikâr. Tüm toplumları ayakta tutan aslında yazılı olsa da olmasa da hukuk kuralları. Örneğin tüm dünyada vücut dokunulmazlığı vardır. Yine tüm dünyada ağlayan bir çocuk görüldüğü zaman mümkünse çocuk güldürülmeye çalışılır. Hukuk yaşamın temeli olduğu gibi müziğin de temeli yaşamdır ve evrensel bir dili vardır. Müzikle inandığınız şeyleri güzelleştirip tüm topluma hemen hemen aynı duyguyu yaşatabilirsiniz. Hukuka ve adalete güven bir ülkede ne kadar yüksekse, o ülkede huzur ve güven vardır. Biz de yaptığımız müzikle toplumu birleştirip doğru ve güzel mesajlar vermek istiyoruz. Tabii ki de özünde çocuk ve çevre var.

    HD: Daha önce yaptığınız işler arasında, suça sürüklenen çocuklara müzik eğitimi vermek gibi projeler de var. Müziğin çocuklar üzerindeki etkisini ve bu deneyiminizi biraz anlatabilir misiniz?

    SSÇ: Aslında meslektaşlarımız bir ceza mahkemesindeki S.S.Ç.’nin hâlini çok iyi anlar. Genel olarak toplumda arka sıralara atılmış veya öne çıkma çabasında olan çocuklardan oluşur. Bazen ne yaptığının bile farkında değildir ama kolay kolay geri atmazlar. İşte biz de böyle çocuklarla birlikte çalıştık. Tabii ki birçoğu bize önyargılı yaklaştı ama zamanla bu işi çok seven de oldu. Hatta bazı çocuklarımız eğitimlerine devam ederek müzisyen oldu. Hatta ismini veremediğimiz 2 çocuğumuz müzisyen olarak Pamukkale’de bir otelde müzisyen olarak çalışıyorlar. Artık uyuşturucu kullanmıyor ve ailelerine bakıyorlar. Bizi sokakta görüp “abi ben artık bıraktım her şeyi biliyor musun gitar çalmayı öğreniyorum” dediklerinde yaşadığımız mutluluğu hiçbir şeye değişmeyiz.

    HD: Neler yaptınız, gelecekteki planlarınız neler?

    SSÇ: Aslında yolun çok başındayız. Denizli ve İzmir’de konserler verdik. Bu konserlerle; örneğin Suça Sürüklenen Çocuklar’a müzik eğitimi, sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, engelliler için gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, köy okullarının eksiklerinin giderilmesi yahut okulun tüm tadilatlarının yaptırılması, depremzedeler için konteyner ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlanması, kadına karşı şiddete karşı toplumsal farkındalık geliştirmek amacıyla “8 Mart 8 Kadın” projemizle kız öğrencilere burs sağlanması gibi etkinliklerde bulunduk. Bunların yanı sıra ulusal bazda 2019 yılı Haziran ayında düzenlenen Urla Gençlik Karnavalı’nda sahne aldık. Bu zamana kadar 21 konser verdik.

    Yakında bir albüm hazırlığımız var. Bu albümünde tüm gelirlerini S.S.Ç.’lere eğitim için harcayacağız. Bizim amacımız her zaman çocuklar ve çocuk hakları. Bunlar için mücadeleye devam edeceğiz. Toplumun çoğunun görmezden geldiği, kaçtığı hatta korktuğu çocukları toplumumuza kazandırmaya devam edeceğiz. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz; bir çocuk önce ülkemizi sonra tüm dünyayı değiştirebilir.

    HD: Bu keyifli sohbet için teşekkür ediyoruz. Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

  • Çok Değil Yalnızca Bir Tane Kaplan Yeter

    “Reform” kelimesi ile her karşılaşmamda aklıma Orta Çağ Avrupası geliyor. Bu sözcüğü ilk olarak derste “Rönesans ve Reform Dönemi” konusunu işlerken duymuş, günahı boynuma o zamanlar sevmiştim de. O yıllarda “Reform” benim için Orta Çağ Avrupası’nın hâkim gücü Vatikan’ın geriletilmesi, Fransız Devrimi’ne uzanan yoldaki düşünsel dönüşümler demekti. Yaşananların o derslerde anlatıldığı gibi yüzeysel olmadığını, değişen üretim ilişkilerine bağlı olarak yüzyıllar içerisinde; egemenlik, devlet ve hukuk gibi hususlarda düşünsel değişimler yaşandığını sonraki yıllarda öğrenecektim.

    Bugünlerde reform kelimesini “Yargı Reformu Paketleri” nedeniyle sıkça duyar olduk. İlk yasalaşan paketlerin ikincisi kamuoyunda tartışılıyor ve bunun bir süreç olduğu, devamının geleceği belirtiliyor. Af, ceza indirimi, infaz istemi değişikliği veya kanun değişikliği konularının en çok tartışıldığı yer ne meclis ne akademi ne de televizyon programlarıymış. Tutuklu bir stajyer avukat olarak benim gördüğüm bu konular en detaylı ve en ateşli biçimde hapishanelerde tartışılmaktadır. Bu konular doğrudan kendilerini ilgilendirdiği için hapishanedeki birçok kişinin temel gündemidir.

    Tam bu noktada yeni bir paragraf açarak belirtmek isterim. Tutuklu avukat-stajyer avukat olmak çok zormuş. Mesleğinizi öğrenen tutuklu veya hükümlülerin ilginç sorularıyla karşılaşıyorsunuz. Siyasi tutuklular ülkedeki hukuk ve adalet gerçeğine daha hâkim oldukları için sakin kalabilirken, adli tutuklular, hükümlüler ile her karşılaşmanıza ilginç anlara sebep olabiliyor. Kendi adıma konuşmam gerekirse, “Avukat kardeşim diyelim ki dört yüz küsur kg esrar yakalattım. Ne kadar ceza alırım?” veya “Arabanın camına ateş ettiysem öldürmeye teşebbüs mü etmiş oluyorum avukat kardeş” gibi sorular karşısında şok olmamak” ııığğğ’lamadan cevap vermek konusunda bir miktar yol aldığımı söyleyebilirim. Fakülteye geri dönmüş gibiyim. CMK mad. 311 uyarınca yargılamanın yenilenmesi durumundan, meşru savunmada heyecan, korku veya telaşla sınırın aşılmasına kadar birçok konuyu tekrar ediyor gibiyim. İşte böyle bir durumdayken, gündemdeki “Yargı Reformu Paketleri” her şeyi daha da zorlaştırıyor. Mecliste dahi tartışılmamış yasal değişiklikler hakkında her şeyi bilmeniz bekleniyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kamu Görevine Girişte Güvenlik Soruşturması/Arşiv Araştırması Koşulunun İptal Edildiği Anayasa Mahkemesi Kararına Dair Kimi Gözlemler

    15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) sürecinde, OHAL KHK’sı ile kamu görevine atanmak için güvenlik soruşturması koşulu getirilmiş, daha sonra 7070 sayılı Kanun’un ile de söz konusu koşul, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen hükümle yasa kuralı haline getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi 29 Kasım 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan kararında bu yasal düzenlemeyi iptal etmiştir.1 Bu not, Anayasa Mahkemesi’nin, kamu görevine girişte, “güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması” koşuluna dair yaptığı incelemede tercih ettiği anayasal gerekçe ve gerekçelendirmeye dair kimi sorunlara işaret etmeyi amaçlamaktadır.

    Dava konusu kural, güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmasını devlet memurluğuna girişte yerine getirilmesi gereken genel şartlardan birisi olarak eklemiştir. Bu kurala göre de devlet memuru olmak isteyen bir kişi hakkında, güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılması koşulu getirilmiştir.

    Söz konusu düzenleme aleyhine Anayasa Mahkemesi’nde açılan dava dilekçesinde öne çıkan; güvenlik soruşturması/araştırmasının -düzenlemedeki haliyle- 1982 Anayasası’nın 70. maddesi çerçevesinde her Türk vatandaşının sahip olduğu kamu hizmetine girme hakkına aykırılık teşkil ettiğidir. Bu bağlamda kamu hizmetine girme hakkına ilişkin koşulların kanunla düzenlenmesinin zorunlu olduğu hatırlatılarak; davaya konu olan yasal düzenlemeyle, kamu görevine giriş süreçlerinde güvenlik ya da arşiv araştırması yapılması şartının öngörülmesiyle yetinilerek konuya ilişkin usul ve esasa ilişkin ayrıntıların düzenlenmesinin de yürütme organına bırakılmasının Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İstanbul Kanalı ile İstanbul Hava Alanının İnşaat Alanı ve Çevresindeki Arazide Yerleşim, Orman, Otlak, Tarım Alanları ile Üretime Etkileri

    Özet

    İstanbul Kanalı’nın açılması planlanan arazi ile İst. 3. Hava Alanı’nın yapıldığı ve devam eden inşaat alanında önemli miktarda orman, otlak (Mera ve çayır), tarım alanı yok edilmiş veya yok edilmesi öngörülmüştür. Bu arazideki tarım ürünleri, hayvancılık vd üretim yapan köylüler de geçim kaynakları yok olduğu (Kamulaştırıldığı veya satıldığı) için göç etmek zorunda kalacaklardır. Kıyı köylerinde balıkçılık ile geçinen aileler de balık yatakları dolgular ile yok edildiği için göç etmek zorundadırlar. Tapulu arazi fiyatları yükseldiği veya zorunlu kamulaştırma yapıldığı için köylünün elinden çıkmıştır. Tapulu arazi bazı kişi ve firmalar tarafından toplanmıştır. Tarım alanları ile otlakların ve de ormanların Anayasa’nın koruyucu hükümlerine rağmen imara açılması ile yeni yerleşim alanları kurulması için plan değişiklikleri çok önemli ve telafi edilemez, geri dönüşümü mümkün olmayan zararlar verecektir. Arazinin yabancı uyruklu kişi ve kuruluşlara satılması ise; bir tür işgal yöntemi olup, mülkün asıl sahipleri olan Türklerin göçe zorlanması ve çok uluslu bir bölge oluşması ile sonuçlanacaktır.

    Yok edilen ormanlar vd arazi yağışları sızdırıp, su üretimi yapmaktadırlar. Su üretiminin azalması veya yok olması İstanbul’u yaşanamaz bir kente dönüştürecektir. Çevre illerin su kaynakları ise kendileri için gerekli ve ancak yeterlidir. İklim değişikliği sürecinde kar yağışlarının azalması, buna karşılık sellere sebep olan yüksek (sağanak) yağışların artması su üretiminde önemli sorunlardır. Barajları, bentleri yağmur suları doldurur, ama kar suları besler. Isınma/kuraklaşma sürecinde İstanbul’un su kaynaklarının korunması gerekirken, yok edilmesi anlamsızdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Basın Özgürlüğünün Sınırlarını Kimler Çiziyor?

    İlke diye pazarlanan ‘tarafsızlık’ kavramının ortada var olan tarafları ve bu taraflar arasında süregelen mücadeleyi gizlemeyi hedeflediğini bilerek ve buradan hareketle gazetecinin taraflı olduğunu başa yazarak, basın özgürlüğünü kısıtlayanın ne olduğunun farkındayız. Ancak gerçeği asıl sahibi olan halkla buluşturmak için attığımız her adım, gösterdiğimiz her çaba bir gün o özgürlük sınırlarını çizenin emekçi halk olmasını sağlayacak. İşte o zaman özgürlükten gerçek anlamda bahsedeceğiz.

    “Basın özgürlüğünün sınırları nerede başlar, nerede biter, gazeteci ne kadar özgürdür, Türkiye’de basının karnesi nasıl” tüm bu soruları yanıtlamadan önce bir şerh düşmekte fayda var; o da gazetecinin tanımı. Gazeteci, gerçeği asıl sahibi olan halkla buluşturmak gibi çok temel bir misyonu yerine getirmekle görevli bir anlatıcıdır aslında. Bu yüzden gazetecinin özgürlük alanını çizen, gerçeğin kime ait olduğudur. Gazeteciliğin yasama- yargı ve yürütmenin yanında dördüncü denetleyici devlet gücü olarak tanımlanması özgürlük alanını çizme tasarrufunun hangi sınıf elinde olduğunun da bir göstergesidir.

    Emperyalizme bağımlı kapitalist bir ülke olan Türkiye üzerinden özetleyecek olursak, basının özgürlük alanını belirleyen sermaye sınıfı ve -iktidar olsun olmasın- onun siyasi temsilcileridir. FETÖ ve ABD ile birlikte aslında de facto bir koalisyon hükümeti olarak 2002’de iktidara gelen AKP’nin rejim değişikliği konusunda üstlendiği misyon ile beraber basının özgürlük alanı daha da kısıtlanmış olsa da, Türkiye’de basının sınırlarını çizen her zaman sermaye sınıfı olmuştur. Cumhuriyetin emperyalistlerin isteği doğrultusunda Türkiye sermaye sınıfı ve gericiler eliyle yıkılarak, 2. Cumhuriyet adı verilen yeni rejimin inşasına sahne olan içinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte mesleğini icra etmeye çalışan gazeteciler açısından baskının bizden önceki meslek büyüklerimize göre biraz daha sert olduğunu söylersek sanıyoruz abartmış sayılmayız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Basın Özgürlüğü, Önemi Ve Türkiye Gerçeği

    Bütün demokratik ülkelerde basının1 özel bir önemi bulunmaktadır.

    Tek adam yönetimlerinin, yani mutlak iktidarın yaratacağı olası keyfi uygulamalar karşısında, yaşanabilecek sakıncaları önlemek üzere iktidar gücünün parçalanarak kullanılması gerektiği, eski çağlardan beri öne sürülen bir düşüncedir. Bu düşünce, Montesquieu tarafından somutlaştırılmış ve daha sonra anayasalarda yer alarak hayata geçmiştir. Güçler ayrılığı ilkesine göre devletin üç ana organdan oluştuğu (yasama, yürütme ve yargı) ve bu organların birbirlerini dengeleyerek/ denetleyerek görevlerini yerine getirmeleri gerektiği inancı, varlığını ve geçerliğini günümüzde de korumaktadır. Ancak zaman içerisinde, klasik anlaşılışıyla güçler ayrılığının, demokratik işleyişin gereklerini tam olarak karşılamadığı, hatta ayrıymış gibi gözüken bu üç organın aynı potada kolayca eriyip bütünleşebildiği görülmüştür. Demokrasi mücadelesinin tarihsel geçmişine bakıldığında ve nispeten yakın tarihte, otoriter / totaliter (Nazizm, faşizm vb.) rejimler nedeniyle yaşananlar dikkate alındığında, devlet gücünün üç ayrı organ tarafından kullanılmasının özgürlüklerin ve insan haklarının korunmasında yeterli olmadığı acı sonuçlarıyla ortaya çıkmış, bu nedenle, devleti / iktidarı “dışarıdan” başka bir gücün denetlemesi ihtiyacı belirmiştir. Demokratik açıdan bu ihtiyacı halkın görüşlerini iktidara yansıtarak gidermenin en doğru çözüm olduğu açıktır. Ancak, temsili demokrasilerde, seçimden seçime uzayan süreçlerde kullanılan oylarla yapılan halk denetimleri ne yazık ki, devlet gücünün kötüye kullanılmasına engel olamamaktadır. Dolayısıyla kamuoyunun / halkın görüşünü, gücünü iktidar erkini kullananlara güncel olarak yansıtacak bir yöntem olarak basının varlığı öne çıkmış; kamuoyunun oluşumunda basın, önemli bir rol ve işlev üstlenerek iktidar üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Bu çerçevede basın, adeta bir denetim organı gibi görev yaptığından, yasama, yürütme ve yargı organlarının yanında dördüncü bir organ, dördüncü bir güç olarak anılmaya başlamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü

    Sosyal medya nedir?

    Sosyal medya son yılların adeta ‘moda’ tabiri hâline gelmekle beraber, tanımı ve kapsadığı alan konusunda hâlen bir konsensüsün oluşmadığı, bu nedenle son derece tartışmalı bir kavramdır. En geniş hâliyle sosyal medyayı, bireylerin internet üzerinden düşüncelerini, fikirlerini, deneyimlerini, bilgi birikimlerini paylaştıkları ve bu amaçla ara yüzler oluşturan bir çevrimiçi platform olarak tanımlamak mümkündür. Sosyal ağlar, bloglar, mikro bloglar, sohbet siteleri, forumlar ve internet sözlükleri gibi kişilerin birbirleriyle iletişim kurmasını ve bilgi paylaşmasını sağlayan internet siteleri ve uygulamalar sosyal medya kapsamında sayılabilir. Bunlar bazen iki kişinin birbiriyle yapmış olduğu sohbetler gibi mikro ölçekte paylaşımlardan oluşsa da, internet ortamının sınırsız zenginliğinden kaynaklı olarak, paylaşılan bir bilgi veya içeriğin saniyeler içerisinde binlerce, hatta milyonlarca insana ulaşması mümkün hâle gelebilmektedir.

    Anlaşılacağı üzere, sosyal medyaya ruhunu veren, karşılıklı etkileşime imkân tanıyan ve kişilerin bu yolla düşüncelerini paylaşabilmesine olanak sağlayan bir platform olmasıdır. Nitekim, buradan yola çıkarak, sosyal medyayı insanların “okuyucu rolünden içerik sağlayıcı” rolüne geçtiği, “yayıncılık mekanizmasından” “herkesten herkese” anlayışına evrildiği, dolayısıyla “içeriğin demokratikleşmesi” alanı olarak tanımlayan; bir başka deyişle, kullanıcıların internet mecrasında ve çevrimiçi platformda kendilerini özgürce ifade edebildikleri, demokratik ve çok sesli bir içeriğin oluşmasını sağlayan, kişilere farklı gruplara katılma imkânı veren, yorumlarla içeriğe katkıda bulunarak interaktif ve tartışmacı bir ortama zemin hazırlayan bir geniş alan olarak tanımlamak da mümkündür.

    Bu hâliyle, “yeni medya” olarak da adlandırılan sosyal medya, gelişen teknoloji ile değişen alışkanlıklar ve ihtiyaçlar penceresinden bakıldığında, yeni dönemin en önemli ve neredeyse biricik tartışma ve düşünceleri ifade edebilme aracı olarak belirmiş, bu yönüyle de ifade özgürlüğünün elzem tartışma başlıklarından birisi hâline gelmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Djital Çağda İnternet Ortamında Bulunan Kitaplara Erişim Engeli

    I. Genel Çerçeve

    Teknolojinin gelişmesiyle birlikte internet, bilgilerin edinilmesi ve görüşlerin yansıtılması bakımından vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir. Bu bağlamda internet, siyasi sorunlar ya da kamu menfaati ile ilgili çalışmalara ve tartışmalara katılmayı sağlayan temel araçları bünyesinde barındırmaktadır. İnternet ve değişen medya ortamının yükselişi bizleri şu soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: yerel devletler ile ifade sahibi kişilerden oluşan çift başlı bir sisteme dayalı geleneksel ifade özgürlüğü korumaları artık yeterli midir? Zira internet, medya içerikleri üzerinden bilgi edinme ve uluslararası iletişim sisteminin gelişmesi açısından daha fazla koruma gerektirecek kadar önemli bir hale gelmiştir. Bir ‘internet özgürlüğü hakkı’nın halihazırda var olup olmadığını söylemek için henüz erken olsa da internetin, ifade özgürlüğünün hukuksal boyutunun yeniden değerlendirilmesine yol açtığı söylenmektedir.

    Başka bir açıdan ise internetin özgürlükleri genişletmekteki rolü ve özellikle siyasal özgürlükler açısından önemi, giderek artan bir biçimde Facebook ve Twitter gibi bazı internet platformlarının egemenliğinde, ticari çıkarların korunmasına doğru çekildiği için eleştirilmekte ve internetin yaygın kullanımının siyasi özgürlüklerin alanını açacağına dair inanç ise naiflik olarak değerlendirmektedir. Olumlu veya olumsuz tüm değerlendirmeler ışığında kabul edilecektir ki çift başlılıktan çoğulcu düzene geçiş sonucunda hükümetlerin, sayısı milyarı geçen sosyal medya kullanıcılarının iletişimleri üzerindeki denetimi, eskisi gibi kolay olamayacak ancak hoşa gitmeyen ve aykırı bulunan ifadeler bakımından sınırlama arzusu sürecektir.

    Sonuç olarak artık düşünceler sadece yazılı basında gazete, dergi ve kitaplar üzerinden yayınlanmamakta, kişiler herhangi bir yayıncı kuruma ihtiyaçları olmadan internet üzerinden hızlı ve kolay bir biçimde düşüncelerini paylaşmaktadırlar. Bu düşünceler kimi zaman tek cümlelik yorumlar, kısa makaleler veya bloglar aracılığıyla kimi zamansa daha geniş kapsamlı olan kitaplar aracılığıyla internet

    üzerinden paylaşılmaktadır. Elektronik kitapların yaygınlaşmasıyla beraber basılı yayın geleneksel yayıncılık olarak görülmüş, özellikle de akademik çevrelerce yaygın biçimde kullanılan elektronik yayıncılık alternatif olmaktan çıkıp egemen hale gelmeye başlamıştır. Bu noktada yasaklanmış kitapların internet üzerinden yayınlanması ya da internette yayınlanan bir kitaba erişimin engellenmesi, yazının odağına aldığı, tartışılması gereken bir mesele olarak ortaya çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.