Kategori: Sayı 24-25 / Mart – Haziran 2020

  • Mizah: Gerekiyorsa

    Aşağı yukarı tüm meslektaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim gibi, bende de en az 4-5 adet ve sırf hukukçulardan oluşan Whatsapp grubu mevcut. Tabii bunların hepsini anlık takip edebilmek mümkün değil. Ayrıca konuşmalar arasına serpiştirilen fotoğraf ve video paylaşımlarını da bulunduğum ortamlardan kaynaklı olarak hemen açıp izleyemiyorum. Açıkçası birçoğunu merak da etmiyorum.

    Bazen avukatlardan gelen paylaşımları müteakip grubun diğer üyeleri fotoğrafa veya videoya ciddi şekilde tepkiler veriyor; “böyle bir şey olabilir mi”ler, “sözün bittiği yerdeyiz”ler, “kimse bana hukuk devletinden bahsetmesin”ler havada uçuşuyor. Esasında bu yorumlara muhatap olan fotoğraf ve videolara özellikle bakmıyorum, zira “böyle bir şey” olabileceğini ve olabildiğini, sözün bittiği yeri geçeli çok olduğunu, hukuk devletinden bahsetmemenin o fotoğraf ve videodan başlamadığını gayet iyi biliyorum. Yani “Hüsnü Bey, Allah aşkına böyle bir şey olabilir mi?” sorusuna “olamaz mı?” diye soru ile cevap veriyorum.

    Ancak bir Whatsapp grubunda görmemle birlikte, tıklamadığım için soluk gözüken, ancak daha sonra Twitter’da rastladığım ve solukluğu ile mukayese ettiğimde aynısı olduğunu tahmin ettiğim bir celse zaptı ile ilgili “böyle bir şey olabilir mi”ler Twitter merciinde de havalarda uçuştuğundan, tıklayayım şu fotoğrafa dedim, artık merak etmiştim.

    Son sayfası görülen ve taraf bilgileri silinen bir celse zaptında, bir asliye hukuk hâkiminin davalıyı, kendisine hakaret ettiği için tutukladığını gördüm. Hatta paylaşıma yapılan yorumlara göre, davalı bir de avukatmış. Hemen meslektaşlarımız tepkilerini sosyal medyada ortaya koydular: “Olur muymuş öyle bir şey?” Hemen cevap vereyim, “olur”.

    HMK m.151/3’e göre; “Mahkemenin düzenini bozan eylem veya mahkeme huzurunda söylenen uygun olmayan söz veya davranış, ayrıca bir suç oluşturuyor ise bu durum bir tutanak ile Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir ve gerekiyorsa, avukatlar hariç, fiili işleyenin tutuklanmasına da karar verilir”.

    Şimdi hemen, “davalı avukatmış, nasıl tutuklayabilir” diye düşünmeyin. Her ne kadar HMK m.151 üç fıkradan oluşsa da, duruşma zaptına göre hâkim bu kararını HMK m.151/4’ten vermiş. Herhâlde hâkimimizin kanununda HMK m.151’i anlatan sayfa 3. fıkrada bitiyordu ve hâkimimiz, “mutlaka bir sonraki fıkrada avukatların da tutuklanabileceği bir hâl vardır” diye düşündü ve sayfayı çevirmeyi o an için yorucu buldu.

    Bir başka ihtimalle, HMK m.151/3’te yer alan “gerekiyorsa” ibaresi hâkimimiz için yeterliydi ve artık şahsın tutuklanması gerekiyorsa gerisi teferruattı; “3” yerine “4” yazılması da kâtip hatasıydı (hangimiz bu hatayı yapmıyoruz ki). Bu ihtimal daha mantıklı, başka bir ihtimal de aklıma gelmedi.

    Duruşma zaptına rastlarsanız eğer, ilginçlik sadece HMK m.151/4’ten ibaret değil. Zabıttan, hâkimin davalı lehine karar verdiği de anlaşılıyor. Ancak davalı bu karardan sonra (veya önce) “istifa edin”, “kafana göre yazıyorsun”, “sizi hâkim yapanlara beddua ediyorum” demiş ve hâkimi kızdırmış ki, bu sözler suç oluşturmasa bile hâkimimiz, “madem bana HMK tutuklama yetkisi tanımış, evrakı Başsavcılığa göndermeme de gerek yok, avukat da esasen asil olarak bulunuyor, tutukluyorum arkadaş” diye düşünerek, herhangi bir suç işlemeyen bedduacı davalının tutuklanmasına karar vermiş.

    Yine de ihtiyatlı davranarak meslektaşlarıma, “böyle bir şey olabilir mi” diye değil ama, “gerçekten böyle bir şey olmuş mu” diye sordum. Olduğunu söylediler. Hatta Asliye Hukuk Hâkiminin bu tutuklama kararı üzerine, Baro yöneticileri müdahale etmiş ve karar geri alınmış. Ancak sonuçta Asliye Hukuk Hâkimi, HMK m.151/3’ten “gerekiyorsa” kaynaklanan yetkisini bu şekilde kullanmış gözüküyor. Zaten bizim insanımıza herhangi bir konuda yetki ver, ucunu da “gerekiyorsa” diye aç, kesin gerekiyordur onun için. Yani bir şeyin sırf gerekmesi yeterli; duruşma sırasında suç işlenip işlenmediğinin ve istisnai durumların önemi yok.

    Son dönem yaşananlar da, “kanuni düzenleme uyarınca böyle yorum yapılabilir efendim, ne olmuş yani”lerle normalleştirildiği için, internet sitesi kapatmalar, tahliye olanları cezaevinden çıkartmayıp tekrar tutuklatmalar da mutlaka o kararları verenler ve verdirenler için “gerekiyordur”. Anlayışlı olmak lazım.

    Celse zaptında, “tutuklanmasına” ibaresinden sonra itiraz mercii sulh ceza mahkemesi olarak gösterilmiş ve sulh ceza mahkemeleri kaldırılalı 6 (altı) yıl olmuş ama olsun, “gerekiyorsa” tekrar açılır.

    Bu düşüncelerimden sonra ilgili Whatsapp grubuma döndüm ve celse zaptına ilişkin fotoğrafın üzerinden 2 gün, 516 yorum geçmesine rağmen, parmağımı hemen o fotoğraf altına iliştirilen “Böyle bir şey olabilir mi? (Kızgın Surat Kızgın Surat Kızgın Surat)” mesajı üzerine getirip sağa çekmek suretiyle bu soruyu yanıtladım: “Gerekiyorsa olur”…

  • Hukuk Felsefesi: Mülteci Krizini Arendt’le Düşünmek

    Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’ne ilişkin ünlü eleştirisinde Edmund Burke, bu hakların yalnızca bir soyutlama olduğunu ve ancak vatandaşlıktan kaynaklanan hakların var olabileceğini savunur.1 Hannah Arendt’in bu görüşle sıkça yan yana tartışılan insan haklarına eleştirisi ise Beyanname’den beri insan olarak doğmakla kazanıldığı varsayılan insan haklarının, devletsizler tarafından kullanılamadığını tespit ettiği noktada başlamıştır. Yazarın temel tezi, insan hakları özneliği için vatandaşlığın bir ön koşul olduğudur.

    Bugün insan haklarının vatandaşlık olmaksızın mevcut ya da kullanılabilir olmadığı tezini Arendt’in ortaya attığı dönemle aynı kesinlikle savunmak ilk bakışta zor görünür. En başta 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi ile 1967 tarihli Ek Protokolü’nden kaynaklanan bir mülteci hukukunun yanında ‘insan olmakla öznesi olunan’ bir insan hakları hukuku da uzunca süredir mevcut. Buna rağmen örneğin Festus Okey davası, devletlerin yalnızca vatandaşları değil egemenlik alanlarındaki herkes için yaşam hakkını koruma sorumluluğu olduğu ve bu hakkın evrensel olarak korunacağı iddiasını tekrar tekrar sınamaktadır. Dahası mevzuatın veya uluslararası hukukun adlandırması ne olursa olsun, silahlı çatışmalar sebebiyle ülkelerini terk eden “yabancılar”ın yaşadığı haklara erişim hatta hak süjeliği problemi, son aylarda Avrupa ile Türkiye arasında yaşanan ülteci2 geriliminin de gösterdiği üzere ne kaynağı yalnızca maddi hukukta aranacak bir statü ya da hak kataloğu sorunudur ne de tek mesele geri kabul anlaşmasının uygulanmasıdır. Karşılıklı resmi açıklamaların ve uygulamaların hemen ardından mültecilerin yaşadığı ikili bir sıkışma söz konusu: İlki, iki ülkenin sınırları arasında yaşanılan sıkışma -ki bu insanların haklarının hâlâ egemenin iki dudağı arasında olduğunu somut olarak gösterir- ikincisi ise (birçok başka “öteki” grupla beraber) hak özneliği anlamında da 1945 öncesinin katı hukuki pozitivist döneminde sıkışmışlıkları… Mültecilerin haklara erişim probleminin bir boyutunun maddi hukuk olduğu doğruysa da bahsedilen kriz hak kuramı boyutuyla tartışıldığında, her göç dalgasında nükseden sorunun daha köklü bir kaynağı olduğu da ortaya çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Tarihi: “O Yemin Boşuna Edilmedi…”

    Birazdan okuyacağınız “savunma” metni, eminiz ki sizi bir yolculuğa çıkaracak. Belki yaşı yetenleri Beyazıt Meydanı’nda insanlığın devleşip, gürül gürül aktığı o dönemlere; belki, insan bile demeye dilimizin varmayacağı faşist tetikçilerin akıttığı kanda, yüzümüzü gömecek kadar oluşan bir kan gölünün kıyısına; hukukçu olanları ve o cübbeyi kimse önünde bağlamayanları, cübbesine daha da sıkı sıkı sarılma noktasına; yaşı genç olanlarımızı ise kısa bir Türkiye’nin hukuk tarihine götürüp yine bugünün Türkiye’sine geri getirecektir.

    Avukat Cem Alptekin, 16 Mart Katliamı Davasında1 müdahil vekili olarak yapmış olduğu savunmalardan dolayı suçlanmış ve şimdi okuyacağınız bu savunma metnini hazırlamıştır. Kendi deyimi ile görevini yaptığı için yargılanan Cem Alptekin’in savunmasında yer alan yemin retoriği hepimizin çıktığı yolculukta tekrar bugünün Türkiye’sine dönmek için kullanacağımız yegâne bilettir. Zira Alptekin, savunmasında der ki;

    “Çünkü ben bu mesleğe adımımı atarken; ‘Kanuna, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine…’ yemin ettim. (Av.Y.md.9/6) Ve ben; şimdi burada bana destek vermek

    için toplanan meslektaşlarımdan bazılarıyla, bundan tam yirmi bir yıl önce, henüz genç bir hukuk öğrencisiyken; ‘namusum ve vicdanım üzerine’ bir kez daha yemin etmiştim… Biz o gün; Türkiye’yi 12 Eylül’e taşıyan ve bugün Susurluk’ta ortaya çıkan devlet içindeki suç örgütünün üniversite gençliğini hedef aldığı o kanlı vahşet gününde; katledilen arkadaşlarımızın parçalanmış bedenleri daha soğumadan, özgürlük ve demokrasi düşmanlarından hesap soracağımıza; ‘namusumuz ve vicdanımız üzerine’ yemin etmiştik…”

    O yemin boşuna edilmedi ve suya da yazılmadı…

    Bir belge, bir duruş ve bir pusula olarak hem geçmişimizde hem de geleceğimizde yerini aldı.

    Cem Alptekin’e bu tarihsel belgeyi dergimizle paylaştığı için teşekkür ediyoruz…

    16 Mart 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde faşistler tarafından katledilen, Abdullah Şimşek, Baki Ekiz, Cemil Sönmez, Hamit Akıl, Hatice Özen, Murat Kurt ve Turan Ören’in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

    Yeminiz yemin, sözümüz söz…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avukatlar Günü Vesilesiyle: Mücadelenin Hukukçuları

    Ebru ve Aytaç’a…

    Ülkemizde “mücadele” içerisinde yer alan ilerici hukukçuların kimliklerine ilişkin ne yazık ki çok fazla bilgiye sahip değiliz. İsimlerini bildiğimiz ve sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek olan ablalarımızı/abilerimizi de maalesef olması gerektiği gibi tanımıyoruz.

    Kuşkusuz “mücadele” içerisinde “örgütlü” kimlikleri ile yer alan hukukçular var. Benim yukarıdaki paragrafta kastetmeye çalıştığım ise doğrudan “hukukçu” kimlikleri ile mücadele içerisinde yer alanlar.

    Dediğim gibi, bu alana yönelik çalışmalar oldukça az. Oysa mesleğini eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesinin bir parçası haline getiren, inandıkları uğruna sonuna kadar mücadele eden, kararlı ve sorumluluk sahibi öyle çok ilerici hukukçu, yargıç, savcı, avukat, akademisyen var ki…

    Bu ülke ne yazık ki, hukukçular için hep zorluklar barındırdı. Hukukun “politik” ayağı ise her zaman daha zor oldu.

    Ve zor zamanların hukukçuları da her zaman oldu. Onların hepsi çok iyi hukukçuydular. Ama bununla yetinmemişler, mesleklerini ve uğraşlarını hep insanlığın geleceği için yürütülen mücadeleye katkı olarak sunmuşlardır.

    Yine o “zor” zamanlardan geçiyoruz. Şu anda cezaevinde bulunan ilerici hukukçuların isimlerini geçtim, sayısını hangimiz bir çırpıda söyleyebiliriz. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) yöneticisi, üyesi olan avukatlar, “özgürlükçü” avukatlar ve diğer ilerici, devrimci hukukçular…

    Bu yazımızda bu geleneği başlatan ve ileriye taşıyan abla ve abilerimizi analım istedik.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Göçmen Sorununa Fransız Anayasa Konseyi Çerçevesinden Bakış: Özgürlük, Eşitlik ve “Kardeşlik”

    Giriş: Üçlemenin tarihsel gelişimi

    1958 tarihli Fransız Anayasasının Egemenlik başlıklı 2. maddesine göre “Cumhuriyetin mottosu “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşliktir. 1789 Fransız Devrimi ile bağdaştırılan “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” (Liberté, Egalité, Fraternité; ÖEK) üçlemesi sanıldığının aksine devrimin ilk ve tek mottosu değildir. Bu mottonun Fransız Devrimini simgeleyen bir ifadeye dönüşmesi ve Cumhuriyetin resmî sloganı haline gelmesi zamana yayılan bir sürecin sonucudur. Nitekim Fransız Devriminin ya da bunun ertesinde kurulan I. Cumhuriyetin ve bu dönemdeki asli kurucu iktidarın herhangi resmî bir mottoyu benimsememiş olduğu ifade edilmektedir. Bu dönemde kabul edilen hukuki metinlerden, kanunlardan, bildirilerden, toplantılar ve Meclis görüşmelerinde kullanılan ifadelerden kaynaklanan; spontane ya da daimileşmiş bir mottolar kataloğu oluştuğu söylenebilir. Bir başka ifade ile dönemin ruhunu yansıtan sabit bir formül bulunmamaktadır. Örneğin devrimin saltanat karşıtı, cumhuriyetçi kimliğini ön plana çıkaran “Özgür yaşa ya da öl!”, “Vatan, Kanunlar ve Özgürlük” ya da “Özgürlük, Eşitlik, Birlik” gibi mottalar da kullanılagelmiştir. Hatta devrimden sonra ülkenin belirli bir dönem anayasal monarşi ile yönetilmesi sonucu kimi belgelerde “Ulus, Kanun ve Kral için” şeklinde bir ifadeye de rastlanılabilmektedir.

    Sonuç olarak kendi başlarına “özgürlük”, “eşitlik” ve “kardeşlik” terimleri esasında devrimin özünü yansıtan ilkelerden sadece birkaçıdır. Ancak bu üçünü bir araya getirerek, kamusal olarak kullanan ilk kişi ise Fransız devriminin simgesi Robespierre olacaktır.

    Üçleme zaman içinde en nihayetinde anayasa metnine dâhil edilir. İlk olarak II. Cumhuriyetin (1848-1852) Anayasası olan 1848 Anayasasının Başlangıç Kısmında yer alır. Çerçeve anayasa olarak nitelendirilebilecek üç anayasal kanun ile yönetilen III. Cumhuriyet (1870-1940) döneminde ise anayasal kanunlarda yer almasa da üçleme, Cumhuriyetin resmî mottosu olmaya devam eder. Nitekim resmî bina ve kuruluşlarda kullanılmaya başlaması da bu döneme tekabül etmektedir. O dönemden günümüze Cumhuriyetin simgesi olmaya devam eden mottonun kullanımı yalnızca, İkinci Dünya Savaşı’nda, Alman müttefiki Vichy hükümetinin lideri olan Mareşal Pétain’ın kararı ile “Emek, Aile, Yurt” üçlemesiyle yer değiştirdiği dönemde kesintiye uğrar.

    Bu kesintinin ardından IV. Cumhuriyetin (1946-1958) 1946 tarihli Anayasasında yeniden anayasal bir hüküm haline gelir. Motto, V. Cumhuriyetin şu an yürürlükte olan 1958 tarihli Anayasasında ise üç maddede hüküm altına alınmıştır.

    ÖEK’nin anayasa yargısı ve göçmen sorunu açısından güncel önemi, Fransız Anayasa Konseyinin, normatif değeri tartışmalı olan “Kardeşlik” ilkesini anayasallık blokuna dâhil ederek, göçmen haklarını ilgilendiren bir yasayı anayasaya aykırı bulmasından ileri gelmektedir. Bu çerçevede bu yazıda, Anayasa Konseyinin 2018 yılında verdiği bir kararında söz konusu ilkeyi göçmen sorunu bağlamında nasıl okuduğu incelenecektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Güvenlik ve Mahremiyet Özgürlükle Başlar (23.5.2020)

    “Güvenlik ve mahremiyetin öncülü özgür olmaktan geçer. Siz tercihlerinizde, yaşantınızda özgür değilseniz; verdiğiniz kararlar ve tercihler bir başkasının iradesini yansıtır. Bir başkası sizin İnternet’i nasıl kullandığınıza; yazılımlarınızın, donanımlarınızın nasıl çalışacağına karar veriyorsa kendi çıkarlarından başka hiçbir önceliği yoktur.”

    2020’ye iyi başlayamadık insanlık olarak. Hali hazırda gelen iklim krizi, iki kıtayı saran devasa orman yangınları ve şimdi de küresel bir salgın. Korku, insanlığın toplumsal birlikteliğinin en büyük düşmanı ve hayatımıza kalıcı olarak giren baskı araçlarının temel bahanesi. İnternet insanlığı özgürleştirecek büyük bir makine olarak hayal edilmişken, bugün analog dünyamızın her kötü özelliğini yansıtacak şekilde, şirketler ve devletlerce korku kullanılarak talan ediliyor. Kullanıcılar olarak çoğu zaman imkanlarımızın ötesinde görünen bu sorunlara karşı çaresiz hissetmek çok doğal; ama 2020’de bundan on sene önceye göre elimiz çok daha güçlü. Artık bu gidişata karşı koyan insanlar ve araçlar var! İnternet’te ve Web’de bireysel mahremiyetinizi kazanmak bugün hiç olmadığı kadar kolay. Gereken sadece biraz zaman ve emek…

    1. Tarayıcı

    Yıl 2020, siz hala Google Chrome mu kullanıyorsunuz? Chrome, Google’ın çeşitli özgür araçlardan derlediği bir yazılım. Bir zamanlar yenilikçi bir tarayıcıydı; ama artık sadece Google’ın sizi takip etmek için kullandığı bir zorbalık aracı. Kendinizi bu zulümden kurtarın ve özgür bir yazılım olan Mozilla Firefox’a geçin. https://www.mozilla.org/en-US/firefox/new/ Hazır başlamışken mahremiyetinizi arttıracak şu rehberdeki eklentileri de kurmayı ihmal etmeyin:

    https://guvenlik.oyd.org.tr/ag_guvenligi/guvenli_web_gezintisi.html

    1. Arama

    Yıl 2020 ve siz hala aramalarınızda Google’a mı güveniyorsunuz? Google aramalarınızı sizinle eşleştiriyor, hakkınızda bilgi topluyor ve bunları size bir şeyler satmak için en yüksek bedeli ödeyene satıyor. Buna razı mısınız  gerçekten? Değilseniz DuckDuckGo’ya merhaba deyin. Sizi takip etmeyen ve verilerinizi satmayan bir arama motoru. Gayet de başarılı. Ana sayfanızı hemen https://duckduckgo.com yapın!

     

    1. E-posta

    2004’te Gmail 1 Gb depolama alanıyla belki çok havalıydı; ama üzerinden çok zaman geçti. Gmail bir Google hizmeti olarak size cömertçe bedavaya verdiği hizmetin bedelini e-postalarınızı okuyarak, içinden çıkardığı bilgilerle sizi yönlendirip bir şeyler satın almanızı sağlayarak kazanıyor. “Bunda ne var?” diyebilir, bir bilgisayarın yazdıklarınızı okumasında sorun görmeyebilirsiniz; lakin Google’ın eline korkunç bir güç vermiş olmanızın yanı sıra kendinizin ve sevdiklerinizin güvenliğini bir şirkete emanet ediyorsunuz. Öyle ki; bir telefon açıp gerçek bir insanla konuşma imkânınız olmayan Google’dan dolayı, hesabını kaybedip neredeyse tüm çevrimiçi yaşamı sonlanan, dolandırılan insanlar var. Hele ki Google güveninizi boşa çıkarır da sizin hakkınızdaki bilgiler bir gün ortaya çıkarsa olabilecekleri bir düşünün.

    Dünyada mahremiyetinize saygı duyan, e-postalarınızı okumayan onlarca e-posta servis sağlayıcısı var. Çoğu, e-postalarını geride bırakamayanlar için taşıma imkânı bile sunuyor. Gmail seviyesinde hizmet almak için az da olsa bir ücret ödemeniz gerekse de çoğu hizmet bedava giriş seviyesi hesaplar sunuyor. Pek çok hizmet depolama, takvim vb. gmailvâri hizmetleri de veriyor. Şifreli e-posta hizmeti için Protonmail (https://protonmail.com) ve hem şifreli hem de klasik e-posta hizmeti için Mailbox  (https://mailbox.org) size tavsiye edeceğimiz ilk isimler olur.

    1. Anlık Yazışma

    Whatsapp’ı unutun. Eminim bu cümlenin ardından “Ama herkes Whatsapp’ta” denildiğini duyar gibiyiz. Lakin Whatsapp özel mülk bir yazılım olmasının yanı sıra Facebook gibi kesinlikle ama kesinlikle güvenmemeniz gereken bir şirkete ait. Belki bir çırpıda Whatsapp’ı bırakamayabilirsiniz ama yakın çevrenizden başlayarak arkadaşlarınızı   ve ailenizi güvenli dünyaya çekebilirsiniz. Bunun için özgür bir yazılım olan Signal’i (https://signal.org) kullanın. Whatsapp’tan tek farkının rengi olduğunu ve çok daha iyi özellikler taşıdığını siz de fark edeceksiniz. Detaylı bilgi için (https://guvenlik.oyd.org.tr/yazisma_guvenligi/signal/signal.html) Daha radikal ve özgürlükçü bir tercih isterseniz Conversations iyi bir tercih olacaktır. Federatif bir sisteme dayanan yazılım, İnternet özgürlüğünün kalesi teknolojileri kullanarak, size kullanıcı dostu bir kullanım sunuyor.

    https://guvenlik.oyd.org.tr/yazisma_guvenligi/omemo/omemo.html

    1. Görüntülü Görüşme

    COVID-19 ile hayatımıza bir anda neredeyse zorla giren bir ihtiyaç da görüntülü konuşma oldu. Bu bakımdan dünyada herkes tuttuğuna sarıldı ve tuttukları şey doğal olarak yanlış tercih oldu. Zoom aklınıza ilk gelen program olacaktır; fakat Zoom güvenlik ve mahremiyet konularında fazlasıyla açık vermiş, konuyu hep ikincil gören özel mülk bir yazılım. Bunun yerine özel mülk alternatiflerini aratmayan ve çok daha köklü bir çalışmanın eseri olan Jitsi’yi (https://meet.jit.si) kullanın. Sadece tarayıcınızda çalıştırın ve bağlantınızı görüşmek istediğiniz kişiye gönderin. Hepsi bu kadar! Dilerseniz parola koyarak güvenliğinizi arttırabilirsiniz.

    1. Dosya Paylaşımı

    Google size 15 Gb depolama alanını bedavaya vermiyor. Dosyalarınızı ve içeriklerini okuyor, bunları kimlerle paylaştığınızı biliyor ve bunun üzerinden yine size bir şeyler satmaya çalışıyor. Dosya paylaşımı için mahremiyet arıyorsanız birkaç seçeneğiniz var. Ya dosyalarınızı şifrelersiniz ki bu biraz ileri bir işlem ya da size ve mahremiyetinize saygı duyan bir hizmet sağlayıcısına gidersiniz. Şayet e-postalarınız için Protonmail veya Mailbox’a vardıysa yolunuz, biraz daha fazla para vererek güvenli dosya depolama ve paylaşım imkânı da edinebilirsiniz. Veya bir hafta sonu projesi olarak kendinize Nextcloud sunucusu kurabilirsiniz. (https://nextcloud.com)

    1. VPN ve TOR

    İnternet hizmet sağlayıcınız ve bunun uzantısı olarak devletiniz de siz ve sizin bilgilerinizin peşinde. Sizin devletiniz değilse bile küresel bir makine olan İnternet’te bağlantınızın geçtiği her ülke buna kabil. İnternet’e bağlandığınız kahvenin yönlendiricisi de düşünüldüğünde bağlantınızı korumanız şart. Bunun için iki seçeneğiniz var. Bir VPN kullanmak veya TOR’a bağlanmak. Öncellikle bedava VPN diye bir şey yok. Bu hizmete para vermek zorunda gibisiniz, mahremiyetiniz ve güvenliğiniz için. Kolay kullanımı ile önerilecek bir hizmet sağlayıcı Mullvad https://mullvad.net. TOR ise gönüllüler tarafından işletilen bir mahremiyet ve anonimlik aracı. Türkiye’de doğal olarak yasaklı olsa da, TOR’a erişimi engellemek mümkün değil; ancak zorlaştırmak söz konusu. TOR tarayıcısını EFF’nin sitesinden indirip (https://tor.eff.org) kurulumunu takip ederek bağlantınızı sağlayabilirsiniz. Detaylı bilgi için (https://guvenlik.oyd.org.tr/ag_guvenligi/tor.html)

    1. Harita

    Elinizin yine bir Google ürününe gittiğinin farkındayız lakin dünyada gönüllü girdileri ile oluşturulmuş ve kimi zaman ticari harita ürünlerinden çok daha iyi olan bir harita sistemi bulunuyor. OpenStreetmap, tamamen özgür bir  harita verisi üzerinde çalışan ve sizin de katkı vermenize açık bir sistem. Bilgisayarlarınızda (https://openstreetmap.org) adresinden, telefonlarınızda ise OSMand yazılımı ile kullanabileceğiniz OpenStreetmap size çoğu zaman iyi hizmet edecektir. Bir yanlış bulursanız da düzeltmek için kimseyi beklemek zorunda değilsiniz. Gittiğiniz kahvenin adı mı değişmiş? Hemen düzeltebilirsiniz!

    1. Güvenlik

    Güvenlik, mahremiyetten farklı bir konu olmakla birlikte, çok daha derin bir çaba gerektiriyor. Lâkin buradaki birkaç basit adımla çevrimiçi güvenliğinize inanılmaz katkılar sağlayabilirsiniz.

           A. Parola/ Zarola

    Evet doğru duydunuz, şifre değil Parola. Aklınızda tuttuğunuz, hesaplarınıza girerken verdiğiniz sırra verilen doğru ad Parola’dır. Parolalar günümüzün çevrimiçi güvenliği için o kadar vazgeçilmezdir ki hâlâ bu konu konuşuluyor. Parolaları güçlü kılan şey büyük harf, özel karakter falan değil, rastgeleliktir yani entropi! Determinist canlılar olarak bu konuda pek iyi değiliz. Bu sebeple işi şansabırakmak gerekli. Zarola, hatırlaması kolay ama bilgisayarlar için kırması çok zor parolalar oluşturmanın en eğlenceli yolu (https://zarola.oyd.org.tr). Kendi güvenliğiniz için bir Zarola edinin ve bu Zarolanızla birlikte bir parola yöneticisi kullanın. Bitwarden (https://bitwarden.com/) özgür ve yaygın bir parola yönetici olarak tavsiyemiz olacaktır. Detaylı bilgi için:

    https://guvenlik.oyd.org.tr/beseri_guvenlik/parolalar.html

           B. Çift Aşamalı Doğrulama (2FA)

    Komik bir isim olsa da basitçe bir hesaba erişmek için bildiğiniz bir şey (parola) ve sahip olduğunuz bir şey (telefon, sim kart) gerektiren sistemlere verilen addır. Pek çok hizmet size bugünlerde 2FA imkânı sunmakta. Çoğu sistem hâlâ SMS kullanmakta ve hiç yoktan iyi olsa da en güvenli seçenek bu değildir. Bunun yerine yazılım tabanlı 2FA uygulamaları tercih edilmelidir. Bu telefonunuza kuracağınız FreeOTP (https://freeotp.github.io/) veya AndOTP (https://github.com/andOTP/andOTP) gibi bir yazılıma hizmet aldığınız kuruluşun gösterdiği karekodu okutmak kadar kolay. Detaylı bilgi için:

    https://guvenlik.oyd.org.tr/beseri_guvenlik/2fa.html

           C. Genel Cihaz Güvenliği

    Aldığınız tüm tedbirler, cihazlarınıza elini sallayan erişebiliyorsa bir şey ifade etmeyecektir. Bunun için öncelikle tüm cihazlarınıza bir ekran kilidi girmeli ve bu kilidi pin/ parola gibi güvenli bir yöntem ile korumalısınız. Düzenli aralıklarla ekran kilidinizin giriş bilgilerini değiştirin ve bu bilgileri kimse ile paylaşmayın. Ekranınızı pin/ parola girerken kapatın ve etraftaki kameralara dikkat edin. Paranoyakça geliyor olabilir ama kamusal tartışmaya hiç konu olmadan hayatımızı işgal etmiş kameraların bir sonucudur bunlar. Cihazlarınız ile ilgili çokça başka tedbir almanız mümkün. Detaylı bilgi için

    https://www.olaganparanoya.com/telefonunuz-ile-ilgili-kolaylikla-alabileceginiz-14-onlem/

    1. Özgür Yazılım Kullanın

    Özgür yazılım kavramı garip gelebilir. Yazılımın özgürü nedir ki sorusu sorulduğunda akla ilk olarak bedava, crack’li gibi fikirler düşüyor genelde. Özgür yazılım, ne ücret ne de sadece çalıştırma konusudur. Özgür yazılımlar her   zaman bedava olmadığı gibi, bedava olması da bir yazılımı özgür kılmaz. Yazılım özgürlüğü 1982’de ABD’nin MIT Üniversitesi’nde çalışan bir bilgisayar bilimcisi Richard M. Stallman tarafından, çalışmayan yazıcısını tamir etmesine imkân sağlayacak yazılımın kaynak kodunun, kendisi ile paylaşılmaması sonucunda başlatılmış bir özgürlük mücadelesidir. O gün GNU hareketi, özgür bir işletim sistemi yazmıştır: GNU (GNU is Not Unix). Bunu Linux olarak biliyor olabilirsiniz. Linux GNU işletim sisteminin sadece çekirdeğidir. GNU/ Linux gibi çokça özgür yazılım o günden sonra ortaya çıkmıştır. Bir yazılımın “özgür” olabilmesi için 4 şart gerekir;

    1. Yazılımı çalıştırma özgürlüğü (kullan)
    2. Yazılımı inceleme ve değiştirme özgürlüğü (araştır)
    3. Yazılımı dağıtma özgürlüğü (paylaş)
    4. Değiştirilmiş yazılımı dağıtabilme özgürlüğü (geliştir)

    Söz konusu özgürlüklere tamamen sahip olan yazılımlar özgür yazılım kabul edilirler. Bugün neredeyse kullandığınız her şey bir miktar özgür yazılım içermekte ve neredeyse tüm İnternet dediğimiz şeyi sunan sunucular özgür yazılımlar üstünde çalışmaktadır. Özgür yazılım “açık kaynak” değildir. Bir yazılımın kaynak kodunun erişilebilir olması onu özgür kılmaz. Kullandığınız pek çok özgür olmayan mülk yazılımların sözleşmelerinde söz konusu yazılımı İran, Küba gibi ülkelerin, yani ABD ambargosu altında olan ülkelerin vatandaşlarının kullanamayacağı gibi şeyler yazılıdır. Özgür yazılım özgürlük talep eder ve bu özgürlük sayesinde kullanılan yazılımlar erişilebilir, adil, mahremiyetlere saygılı ve güvenli olurlar; çünkü bir kimsenin malı olup onun çıkarlarına değil tüm topluma ait olmakla toplumsal faydaya örgütlenirler. Bu sebepten hem kendi özgürlüğünüz, kendi özgürlüğünüzle birlikte toplumca özgürlüğümüz hem de gelecek için, mümkün olan her yerde, özgür yazılımları tercih etmelisiniz.

    Özgür Yazılım Derneği olarak, hem özgür yazılımlar hem de güvenlik konularında rehberler hazırlıyor ve kimi zamanlar etkinlikler düzenliyoruz. (https://oyd.org.tr) adresinden, (https://twitter.com/oydorgtr) Twitter hesabından veya (https://t.me/oydtopluluk) Telegram grubundan bizi takip edebilirsiniz.

    1. Son Söz

    Güvenlik- gizlilik- mahremiyet konuları sonsuza doğru uzayabilen dipsiz bir kuyu. Bu bakımdan ne yukarıda anlatılanlar, ne de kısa bir süre içinde okuyabilecekleriniz her şeyin çözümü olmayacaktır. Aynı zamanda bunun bir süreç olduğunu ve hiçbir zaman bitmediğini hatırlatmak isteriz. Bu bakımdan gündemi takip etmek ve geride kalmamak şart. Konuya yaklaşımlardan en tehlikelisi, bir şeyi değiştirdiğiniz için “tamamen” güvende olduğunuzu düşünmek ve bu sahte algı içinde kendinizi tehlikeye düşürmek. Bu bakımdan dijital hayatınıza hâkim çıkma çabanızda size başarılar dilemekle bu süreci adım adım sürdürmenizi şiddetle tavsiye ederiz. Önce kolay değişikliklerle başlayın. Sonra vakit buldukça ilerleyin. Bir anda kendinizi zorlayıp bıkkınlıkla işi bırakmayın. Gündemi takip ederek, adım adım eksik alanları kapatarak, cihazlarınızı ve zihninizi güncel tutarak geçirdiğimiz zor günlerde sevdiklerinizle birlikte güvende kalmanız dileği ile…

    1. Okuma Listesi
      1. https://guvenlik.oyd.org.tr
      2. https://olaganparanoya.com
      3. https://kendibaglantim.com/
      4. https://zarola.oyd.org.tr
      5. https://oyd.org.tr
      6. https://www.privacytools.io/
      7. https://ssd.eff.org/
      8. https://riseup.net/security

     

    Güvenlik ve Mahremiyet Özgürlükle Başlar yazısı Alper Atmaca tarafından CC-BY-SA 4.0 (Creative Commons-Atıf-AynıLisanslaPaylaş) ile ruhsatlanmıştır. Bu yazının tamamen veya kısmen alıntılarında ve değiştirilmiş kopyalarında “Alper Atmaca/Hukuk Defterleri” şeklinde atıfta bulunabilirsiniz. Ruhsat detayları için https://creativecommons.org/licenses/by-sa/4.0/legalcode.tr

  • Koronavirüs Salgını Ortasında Sağlık Sistemleri: İyi Bir Kapitalizm Örneği Var Mı?

    Dünya üzerinde 7 milyardan fazla kişinin sağlığını eş zamanlı olarak tehdit eden koronavirüs pandemisi, bu 7 milyardan fazla insanın içinde yaşadığı ülkelerin iktisadi yapılarının ve sağlık sistemlerinin de sorgulanmasını beraberinde getirdi. Bu açıdan yaşanan salgın emperyalist kapitalist sistemin yüzüne tutulmuş bir ayna olmuştur.

    Bu bahsettiğimiz olgunun birden fazla yönü olduğunu öncelikle belirtmek gerekmektedir.

    Birincisi, salgın dünya üzerinde kapitalizmin genişleme ve göstermelik refah döneminde değil, daralma ve kriz döneminde yaşanmaktadır.

    İkincisi, 1980’ler itibariyle kapitalist ülkelerde geçilen neo-liberal ekonomi modeli ve bunun gerek üstyapı kurumlarında gerekse toplumsal yaşamda ortaya çıkan yansımaları, bugün koronavirüs salgınının sonuçlarının derin bir şekilde ortaya çıkmasındaki temel faktörlerden bir tanesidir.

    Üçüncüsü, neo-liberalizme ve küreselleşmeciliğe alternatif olarak gösterilen, korumacı ve ulusal çıkarlara öncelik verdiği söylenen kapitalist politik yönelim de salgına karşı çaresiz ve hatta vurdumduymazdır.

    Dördüncüsü, tüm bunlarla birlikte kapitalist ülkelerdeki sağlık sistemlerinin koronavirüs salgını karşısında yaptıklarının ya da yapacaklarının sınırları olduğunun; piyasa tanrısına ve uluslararası tekellerin pazar paylaşımına bağlı hâle gelen insan sağlığının salgın vesilesiyle bir kere daha kâr nesnesi olarak görüldüğünün ortaya çıktığını ifade etmek doğru bir yaklaşımdır.

    Beşincisi, kapitalizmin sermaye ve kâr odaklı sağlık sistemlerinin tartışmasız en büyük alternatifi sosyalist sağlık sistemleridir. Bugün en fazla Küba’daki sağlık sisteminde cisimleşen bu sistem koronavirüs salgınından da kendi ölçeğinde başarıyla çıkacaktır. Ancak sosyalizm salgın nedeniyle yapılabilenlerin çok ötesidir ve Küba bunu yıllardır düşük anne ve bebek ölümleriyle, farklı kanserlere karşı mücadele yöntemleriyle, sağlık sisteminin tedavi edici hizmetler yerine koruyucu yanının öne çıkmasıyla ve dünya üzerinde sağlık alanındaki en ileri nokta olmasıyla ortaya koymaktadır. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sağlık sistemi de insan sağlığının ulaştığı en ileri mevziyi temsil etmekteydi. Eğer ki bugün Sovyetler Birliği hâlâ ayakta olsaydı emin olun koronavirüs insanlığın başına bu kadar kolay bela olamazdı.

    Korunma mı, tedavi mi?

    Sağlık sistemlerini sınıflandırmak için birden fazla yöntem kullanılabiliyor. Ancak biz bu yazıda iki yöntemi ele alarak yol almaya çalışacağız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Pandemi Döneminde Mültecilerin Sağlık Hakkına Erişimi ve İdarenin Yükümlülükleri (18.5.2020)

    Pandemi Döneminde Mültecilerin Sağlık Hakkına Erişimi ve İdarenin Yükümlülükleri (18.5.2020)

    Giriş

    2019 yılı Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Organizasyonu Raporu’na göre Türkiye’de, en az 5 milyon 876 bin mülteci ve göçmen yaşamaktadır[1]. Buna rağmen, pandemi döneminde mültecilerle ilgili hangi önlemlerin alınması gerektiğine dair ilgili idarelerce kapsamlı bir çalışma yapılmamıştır. Ayrıca, pandemi dönemini etkileyecek pek çok faktörü içinde bulunduran bu konunun, bunca akademik çalışmanın üretildiği bir dönemde neredeyse hiç çalışılmamış olması da mültecilerin olağan dönemde olduğu gibi bu dönemde de görmezden gelindiğini bizlere göstermiştir.

    Mültecilerin sağlık hakkına erişiminden bahsetmeden önce, neden yazıda mülteci kavramının kullanıldığına değinmek gerekir. Zira Türk Hukukunda mülteci kavramı, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre yalnızca Avrupa’dan gelenleri kapsamaktadır ve güncel olmayan verilere göre Türkiye’de yalnızca 8 “mülteci” bulunmaktadır. Ancak, 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nde (Cenevre Sözleşmesi) mülteci kavramını Avrupalılara atfeden anlayış II. Dünya Savaşı dönemine ait olup günümüzde terk edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 2016’da hazırladığı Türkiye Göç Raporu’nda aynen ifade ettiği üzere, değerlendirme sonucunda başvuru sahibi eğer 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 1. maddesindeki mülteci tanımına giren kriterlere sahipse, ülkemiz tarafından bu kişilere “şartlı mülteci statüsü” tanınmakta, Türkiye’de geçici olarak ikametlerine izin verilmekte ve böylece bu kişiler (3 üncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar) uluslararası koruma altına alınmaktadır[2]. Kısaca 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve 1967 tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin Protokol’e göre ırkı, dini, tabiiyet, belli bir toplumsal gruba mensubiyet veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyet yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa mülteci kavramı uygulanacaktır. Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmelerin kanunlar karşısında öncelikli olarak uygulanması gerektiğini ifade eden 90. maddesinin 5. fıkrası da dikkate alındığında, mültecilerin sahip olduğu haklardan Sözleşme’deki şartları taşıyıp Türkiye’de ikamet eden tüm insanların sahip olduğu haklar anlaşılmalıdır. Türkiye’de bu anlamdaki mülteci sayısının ise 2019 yılı Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Organizasyonu Raporu’nda 3 milyon 787 bin kişi olduğu belirtilmiştir[3].

    Mültecilerin gündelik hayatta sağlık hakkına erişimi

    Mültecilerin ülkemizde sağlık hakkına erişim zorluğu pandemi döneminden önce başlamıştır. İlk zorluk, idarenin izniyle Suriye’ye giriş yapmış olan Suriyelilerin, ülkelerindeki savaş ortamının son bulmaması nedeniyle Türkiye’ye geri döndüklerinde geçici koruma kimliklerinin iptal edilmesiyle ilgilidir. Kimliği bulunmayan kişiler, sağlık kurumlarına başvurduklarında, hastane yönetiminin Göç İdaresi’ne bildirimde bulunma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, kimliği bulunmayan kişiler idari gözetime alınma ve sınır dışı edilme korkusuyla[4] hastanelere gidememektedir. Oysaki idari yargıda farklı konularda[5] sıkça referans verilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Öneryıldız/Türkiye kararına[6] göre, idare, hukuka aykırı olsa dahi bireyin eylemine uzun süre göz yumduğu takdirde, bu kişi söz konusu eylemden ötürü doğrudan hak kaybına uğramamalıdır.

    Kimlik sahibi olmaması nedeniyle idari gözetim korkusu çekerek hastanelere başvuramama sorununu diğer ülkelerden gelen mülteciler de yaşamaktadır. 6458 sayılı Kanun’da başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanabileceği belirtilmiştir. İlk bakışta, Türkiye’ye gelmiş kişinin hemen başvuru yapacağı ve bu nedenle başvuru sahibi olarak doğrudan hizmetlerden yararlanacağı düşünülebilir. Ancak, uygulamada, “başvuru sahibi” olmak da oldukça uzun bir süre sonra ulaşılabilen bir statüdür ve bu süreçte eğitim, sağlık gibi hizmetlerden yararlanılamamaktadır. Öyle olmasa dahi, 6458 sayılı Kanun’da 2019 yılının Aralık ayında yapılan değişiklikle sağlık hizmetlerine erişim zorlaştırılmıştır.

    Mültecilerin sağlık hizmetlerine erişimini henüz Covid-19 gelmemişken zorlaştıran bu değişiklik, Kanun’un “Yardım ve Hizmetlere Erişim” başlıklı 89. maddesinin sağlık sigortasıyla ilgili 3. fıkrasında yapılmıştır. Önceden başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişilerden herhangi bir sağlık güvencesi olmayan ve ödeme gücü bulunmayanların tamamı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hükümlerine tabiydi. Değişiklikten sonra ise, bu kişilerin uluslararası koruma başvuru kaydından itibaren yalnızca bir yıl süre ile genel sağlık sigortası kapsamında olacakları kabul edilmiştir. Böyle bir değişikliğe gidilmesinin gerekçesi ise, genel sağlık sigortası primlerinin yatırılmasının kamu bütçesine büyük yük getirmesi ve göç hareketleri açısından ülkemizi çekici hale getirerek hakkın suiistimal edilmesi olarak açıklanmıştır[7]. Ancak, kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile idarenin asli yükümlülükleri söz konusu olduğunda, herhangi bir gerekçe bu kısıtlamayı yapmaya yetmemektedir. Nitekim Anayasa’nın 5. maddesinde, devletin temel amaç ve görevleri olarak idarenin yükümlülükleri arasında kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak da sayılmıştır. Bunun yanı sıra, Anayasa m. 56 ve m. 60’ta herkesin sağlık hakkına ve sosyal güvenliğe erişimi olduğu belirtilmiştir. Diğer yandan Anayasa m. 65’te devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği ifade edilmiştir. Bu durumda, temel haklar ile Anayasa’nın koruduğu değerin çatıştığı görülmektedir. Böyle bir durumda yapılması gereken, söz konusu temel hakkı Anayasa m. 13’e de aykırı olacak şekilde özüne dokunarak sınırlandırmak değil, pratik uyuşum ilkesi[8] çerçevesinde optimal düzeyde hem temel hakkı hem de anayasal değeri korumaktır. Ancak gerçekleştirilen değişiklikle, yüz binlerce kişinin sağlık hakkına erişimi zorlaştırılmış, sosyal güvenliğe erişimi kaldırılmıştır. Üstelik bu düzenlemenin devamında salgın hastalık başlamış ve konuyla ilgili herhangi bir önlem alınmamıştır. Yabancıların temel haklarının sınırlanabileceğini belirten Anayasa’nın 16. maddesi de bu durumu açıklamaya yetmemektedir. Zira bu da uluslararası hukuka uygun olarak yapılmalıdır ve başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) m.2 ve 3 olmak üzere yabancıların da yaşam ve sağlık hakkı uluslararası sözleşmelerle korunmaktadır.

    Öyle ki, Anayasa ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin öngördüğü sert çekirdek haklardan olan maddi ve manevi varlığın bütünlüğü ile ayrımcılık yasağı, salgın dönemlerinde mülteciler bakımından ayrıca önem taşır. Salgın hastalık dönemlerinde dezavantajlı kesimlerden olan mülteciler için eşitlik ilkesi gereğince idarelerce öncelikli olarak önlem alınması gereklidir[9]. Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi de, mültecilerin su, sabun, dezenfektan, Covid-19 testi ve sağlık hizmetlerine yeterli erişimi olmaması nedeniyle özellikle savunmasız olduklarını belirterek tüm taraf devletleri salgının mülteciler üzerindeki etkisini hafifletecek acil ve özel amaçlı önlemler almaya çağırmıştır. Bu önlemler yalnızca sağlık hizmetine erişimi değil, aynı zamanda, işçi haklarının korunması, gelir kaynağı sağlanması, kiraların ertelenmesi, internete erişim gibi düzenlemeleri de içermektedir[10]. Sağlık hizmeti dışındaki bu önlemlerin mülteciler için ayrıca belirtilmesinin nedeni ise, mültecilerin çok büyük bir kısmının kayıt dışı çalıştırılmaları nedeniyle devletin sağladığı çalışma ödeneklerinden yararlanamaması ve daha salgın döneminin başındayken hastalık bulaştırdıkları şeklindeki nefret söylemleriyle ücretsiz izne ilk çıkarılan kişiler olmalarıdır[11].

    İdari gözetimde mültecilerin sağlık hakkına erişimi

    İdari gözetimde bulunan mültecilerin sağlık hakkına erişimi, geri gönderme merkezi koşullarının cezaevi koşullarına benzer durumda olması nedeniyle ayrıca değerlendirilmelidir. Üstelik Mart ayının başında Pazarkule Sınır Kapısı’nda bekletilen çok sayıda mülteci, bu sürecin sonunda geri gönderme merkezlerinde karantinaya alınmış, kapasitenin üstüne çıkılmıştır. Normal şartlarda sınır dışı edilecek kişilerin bulunduğu geri gönderme merkezlerinde, karantina amacıyla bulunan kişiler hakkında da sınır dışı kararlarının alınabildiği tespit edilmiştir[12]. Bu koşullar altında, mültecilerin tehlikeli salgın hastalık dönemindeki en savunmasız kesimlerden biri olduğu ve acil önlemler alınması gerektiği açıktır. Geri gönderme merkezlerindeki karantina süresi sonlanmış olsa da, tehlikeli salgın hastalığın etkileri hem mülteciler hem de geri gönderme merkezi çalışanları açısından ciddi boyutlara ulaşmıştır[13].

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, idari gözetimdeki mültecilerin sağlık hakkına erişimini, cezaevi koşulları için yaptığı değerlendirmede[14] olduğu gibi AİHS m. 3 kapsamında incelemektedir[15]. AİHM, olağan dönemde dahi, geri gönderme merkezindeki koşulların mültecilerin sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olması gerektiğine dikkat çekmiştir. 2019 tarihli G.B. ve Diğerleri/Türkiye kararında AİHM, İstanbul’daki geri gönderme merkezinin Kumkapı’da bulunduğu dönemde, üç çocuklu bir kadın olan başvurucunun bu merkez ve Gaziantep’teki geri gönderme merkezinin koşulları hakkındaki iddialarını değerlendirmiştir. Değerlendirme sonucunda, geri gönderme merkezlerinde kapasitenin üstünde insan barındırılmasını, açık havaya yeterli çıkışın sağlanmamasını, çocukların gelişmesi için yeterli yiyecek tedarik edilmemesini ve başvurucunun diğer mültecilerin sigara dumanına maruz bırakılmasını dahi AİHS m. 3’ün ihlali saymıştır[16].

    Avrupa Konseyi İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamelenin veya Cezanın Önlenmesi Komitesi, Covid-19 Pandemisi Bağlamında Özgürlüklerinden Yoksun Bırakılan Kişilere Yönelik Muameleye İlişkin İlkeler Bildirisi yayınlamıştır[17]. Komite, Avrupa Konseyi üyesi tüm devletleri, geri gönderme merkezlerindeki koşullar bakımından bu ilkelere uymaya davet etmiştir. Bu 10 ilkeden biri, yukarıdaki AİHM kararında sayılan hususlarla benzer olmak üzere hijyen malzemelerine ve açık havaya erişimi kapsamaktadır. AİHM, kararlarında bu koşulları savunmasız durumda gördüğü kişiler için ararken, Komite, pandemi döneminde özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes için bu koşullara riayet edilmesi gerektiğini belirtmektedir. İlkelerde, hem personel hem de özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiler için Covid-19 virüsüyle mücadelenin gerektirdiği tüm tedbirlerin alınması gerektiğini ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. Bunların dışında, idari gözetim bakımından olağan dönemde de tartışma konusu olması gereken bir başka noktaya dikkat çekmiştir. İdari gözetime alternatif yolların gerekliliği tehlikeli salgın hastalık dönemiyle birlikte özellikle önem kazanmıştır.

    Mülteci Hakları Merkezi ve International Detention Coalition’ın ortaklaşa gerçekleştirdiği “İdari Gözetime Alternatifler” adlı çalışmada, idari gözetimle beklenen amaca ulaşılamadığı, bununla birlikte dünya çapında idari gözetime alternatif olmayı başaran yollar ortaya konmuştur. Buna göre, idari gözetim yerine idareye bildirimde bulunma yükümlülüğü, seyahat belgelerinin yetkililere teslim edilmesi, yetkililer tarafından belirlenen bir yerde ikamet etme, asgari ücretin iki katından az olmamak kaydıyla bir teminat alınması gibi pek çok yöntem bulunmakta ve idari gözetimle aynı amaca hizmet edebilmektedir[18]. İdari gözetim yönteminin düzensiz göçle mücadelede etkin olduğuna dair herhangi bir veri bulunmamakta, diğer yandan bu yöntem hem kamu bütçesine yük getiren hem de insan haklarını ihlal eden bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır[19]. Özellikle pandemi döneminde zorunlu kalınmadıkça idari gözetime başvurulmaması, hem mültecilerin sağlık hakkı hem de hastalığın bulaş riski nedeniyle kamu yararı bakımından büyük önem taşımaktadır.

    Sonuç yerine

    Birlikte yaşadığımız milyonlarca kişi için insan hakları hukukuna uygun biçimde idarelerce önlem alınması yalnızca mültecilerin temel hak ve özgürlüklerine ulaşmalarına hizmet etmeyecektir. Tehlikeli salgın hastalık döneminde özellikle savunmasız kesimde bulunan kişiler için acil önlemler alınması, hastalığın bulaşma riskinin azaltılması bakımından kamu düzeninin sağlık unsurunun sağlanması için de zorunludur. İdarenin asıl görevlerinden olan kamu düzeninin sağlanması için mültecilerin sağlık hakkına ulaşmasına yönelik gerekli önlemler daha da geç olmadan alınmalıdır.

    [1] United Nations Department of Economic and Social Affairs, “International Migrant Stock 2019: Country Profile Turkey” (UNDESA, 2019), https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp (11.05.2020).

    [2] T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, “2016 Türkiye Göç Raporu”, Nisan 2017 https://www.goc.gov.tr/kurumlar/goc.gov.tr/YillikGocRaporlari/2016_yiik_goc_raporu_haziran.pdf (11.05.2020).

    [3] UNDESA, 2019.

    [4] Türk Hukukunda, Suriyelilerin sınır dışı edilmek üzere idari gözetime alınamayacağı düzenlenmişse de uygulamanın uzun süredir bunun tersi yönünde olduğu görülmektedir.

    [5] Danıştay, 8. D., E. 2016/9335, K. 2016/7895, T. 25.10.2016; Danıştay, 15. D., E. 2015/7128, K. 2016/606, T. 4.2.2016; Danıştay, 6. D., E. 2014/5567, K. 2017/3056, T. 2.5.2017.

    [6] AİHM, Öneryıldız – Türkiye, Başvuru no. 48939/99, T. 30.11.2004.

    [7] Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ve Gerekçesi, https://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-2368.pdf (12.05.2020).

    [8] Fazıl Sağlam, Temel Hakların Sınırlandırılması ve Özü, AÜSBF Yayını, Ankara, 1982, s.40; Kemal Gözler, “Sigara İçme Özgürlüğü ve Sınırları: Özgürlüklerin Sınırlandırılması Problemi Açısından Sigara Yasağı”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 47, Sayı 1, Ocak 1990, s.31-67, www.anayasa.gen.tr/sigara.htm (13.05.2020): “Bu ilkeye göre, “bir temel hakkın başka bir temel hak ya da anayasanın koruduğu başka bir değerle çatışması halinde öyle bir çözüm bulunmalıdır ki, gerek temel hak gerek anayasanın koruduğu hukuki değer, varlık ve etkilerini optimal düzeyde korusun. Burada bir özgürlüğün diğer bir özgürlüğü bertaraf etmesi söz konusu değildir.”

    [9] Tolga Şirin, “Tehlikeli Salgın Hastalıklarla Hukuksal Mücadeleye Anayasal Bir Giriş”, s. 44, https://marmara.academia.edu/tolgasirin(02.05.2020).

    [10] Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, “Covid-19 Pandemisi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara Dair Açıklama”, çev. Eşit Haklar İzleme Derneği, 06.04.2020, https://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2020/04/20200428_Ekonomik-Sosyal-K%C3%BClt%C3%BCrel-Haklar_covid_ceviri.pdf (09.05.2020).

    [11] Menekşe Tokyay, “Türkiye’de kayıt dışı çalışırken işsiz kalan mülteciler için yardım çağrısı”, 01.05.2020, https://tr.euronews.com/2020/05/01/turkiye-de-kay-t-d-s-cal-s-rken-issiz-kalan-multeciler-icin-yard-m-cagr-s (15.05.2020).

    [12] Burcu Karakaş, “Bir göçememe hikâyesi: “Her yere gidiyoruz, bir yere yetişemiyoruz””, 23.04.2020, https://p.dw.com/p/3bJEb(14.05.2020).

    [13] “İzmir Barosu: Harmandalı Geri Gönderme Merkezinde 30 vaka var, önlem alınmalı”, 18.04.2020, https://www.evrensel.net/haber/402549/izmir-barosu-harmandali-geri-gonderme-merkezinde-30-vaka-var-onlem-alinmali (03.05.2020).

    [14] Cezaevlerindeki bulaşıcı hastalıklarla ilgili AİHS kriterleri için bkz. Pınar Dikmen, Cezaevlerinde Bulaşıcı Hastalıklar ve İHAS Kriterleri, 10.04.2020, http://hukukdefterleri.com/cezaevlerinde-bulasici-hastaliklar-ve-ihas-kriterleri/ (02.05.2020).

    [15] AİHM, Sakir – Yunanistan, Başvuru no. 48475/09, T. 24.03.2016; AİHM, Aden Ahmed – Malta, Başvuru no. 55352/12, T. 23.07.2013.

    [16] AİHM, G.B. ve Diğerleri – Türkiye, Başvuru no. 4633/15, T. 17.10.2019.

    [17] European Committee for the Prevention of Torture and Inhuman or Degrading Treatment or Punishment (CPT), “Statement of principles relating to the treatment of persons deprived of their liberty in the context of the coronavirus disease (COVID-19) pandemic”, 20.03.2020, https://rm.coe.int/16809e09ec (09.05.2020).

    [18] Mülteci Hakları Merkezi/International Detention Coalition, İdari Gözetime Alternatifler, Nisan 2018, https://www.mhd.org.tr/images/yayinlar/Mhm_Idari_Gozetime_Alternatifler.pdf (10.05.2020), s. 22.

    [19] Ibid, s. 3.

  • Pandemi ve Sağlık Emekçilerinin Durumu

    Çin’in Wuhan eyaletinde başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alarak milyarlarca insanın hayatını etkileyen Covid-19 diye adlandırılan bir pandemi döneminden geçiyoruz.

    1918 İspanyol gribi salgınından sonra dünyada milyarlarca insanın yaşamını etkileyen Covid-19 pandemisi; 4 Haziran itibari ile 6.416.828 vaka sayısı ve 382.867 can kaybı ile başta İtalya, İspanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün Avrupa’yı ve Amerika’yı kasıp kavurdu.

    Türkiye, 167.410 vaka sayısı ve 4.630 can kaybı ile dünya genelinde Covid-19 pandemisinden etkilenen dokuzuncu ülke olurken 1.823.320 vaka sayısı ve 106.051 can kaybı ile Amerika Birleşik Devletleri, en çok etkilenen ülke konumunda yer almaktadır.

    İlk vakanın 11 Mart’ta ülkemizde tespit edilmesi ile birlikte salgınla mücadele, Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulmuş bilim kurulu -sağlık alanındaki emek ve meslek örgütlerinin dâhil edilmediği- tarafından yürütüldü. Ama salgınla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği kararlar uygulandı.

    Sağlık Bakanlığı verilerine baktığımızda ülkemizde Covid-19 vaka yoğunluğunun büyük şehirler ve işçi havzalarında (İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak gibi) olduğunu görüyoruz. Bu da bize üretim devam edecek stratejisi sonucunda yoksul emekçi halkın üzerinde salgının ciddi olumsuz etkisinin olduğunu yaşayarak gösterdi. En çok etkilenenlerin başında işçi sınıfı gelirken çocuklar, kadınlar, mülteciler ve cezaevlerinde olanlar da bu süreçten fazlasıyla etkilenmişlerdir.

    Salgınla mücadelede en önde yer alan sağlık emekçileri, halkın sağlığını korumak için günün yirmi dört saati gece gündüz demeden hizmet üretirken salgında en çok etkilenen kesim olmuşlardır.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Covid-19’un sağlık emekçileri için mesleki risk olduğu ve riskin çalıştırılma koşullarıyla birebir bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır. Yetkililerin alması gereken önlemleri sıralayan WHO, Covid-19 hastalığının meslek hastalığı/iş kazası olarak tanımlanması, tüm sağlık emekçileri için sağlıklı, güvenli ve düzgün çalışma koşullarının sağlanması çağrısında bulunmaktadır.

    Tüm dünyada Covid-19 vakalarının ortalama %6’sı, sağlık emekçileridir. Sağlık emekçilerinin sayıca yetersizliği, çalışma koşullarındaki olumsuzluklar ve artan sosyal gerilim nedeniyle sağlık emekçilerine karşı şiddetin arttığını işaret eden WHO, şiddete karşı önlemlerin alınmasının yanı sıra sağlık emekçilerine ve ailelerine yönelik sosyal destek verilmesi çağrısında bulunmaktadır.

    WHO, bu açıklamaları yaparken ülkemizdeki sağlık emekçilerinin durumu, diğer Avrupa ülkelerine göre daha da kötü seyretmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Global Kapitalizmin Yeni Seçimi: “Ya Hayatını Ya Canını”

    Bilindiği üzere; ardılları gibi global kapitalizmin “müesses nizam”ına bağımlı iktidar bloğunun 17 yıllık serüveninde, global bir projenin gereği olarak, bildiğimiz Cumhuriyet kâh “demokratik” yollarla, kâh OHAL/ CB KHK’leri, kâh hukuka/yasalara aykırı referandumlar ve uygulamalarla adım adım tasfiye edilmiştir. Karşı devrim niteliğindeki bu radikal dönüşüm sürecinde; ulus devletin tüm kurumları ve değerleri toplumun gözleri önünde hallaç pamuğu gibi atılır; her türlü muhalefet toptan kriminalleştirilir; yargı ise bu işte en etkili silah olarak kullanılırken; başta Cumhuriyetin kurucu partisi CHP olmak üzere, siyasal muhalefetin, sanki rejim değişmemiş, parlamenter sistem tasfiye edilmemiş gibi, o eski siyaset tarzında ısrar etmesi çok dikkat çekicidir. Üstelik ortada; hükümeti denetleyebilen, ona hesap sorabilen, bunun da ötesinde; tarihsel ve işlevsel varlık nedeninin gereği olarak ne bütçe ne de doğru dürüst kanun yapabilen bir Meclis ve böylesi bir Mecliste demokrasi adına kazanılabilecek, (ki, buna Anayasa Mahkemesinin işlevleri de dahildir) hiçbir mevzi de yokken…

    Bu süreçte iktidar (Makyavelizme rahmet okutacak bir beceri ile) kendi varoluşunun ve hedeflerinin gereklerini yerine getirirken; muhalefetse, iktidarın tek ihtiyacı olan (serbest seçimleri, meclisi, hükümeti ve sandık demokrasisi ile) kozmetik meşruiyet arayışına en büyük katkıyı da sunmaktadır. Muhalefet iktidarı eleştirmekte, icraatlara ilişkin çok şey söylemektedir; ama iktidarın global projeyi başarıyla yürüttüğünü ve bu sürece de en büyük katkıyı kagşamış tarz-ı siyasetiyle bizzat sunduğu gerçeğini ise gizlemektedir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, (iktidar cenahının aforizması olmuş biri deyişle) gerçekten de “Türkiye’de iktidar değil, muhalefet sorunu vardır.” Ancak bu ortak tespitte de iktidarla ayrıldığımız temel bir nokta vardır: İktidar için bu tablo ne kadar memnuniyet verici ise, bizim için de o kadar hakikat karartıcıdır. “Muhalefet sorunu”nun yol açtığı bu derin boşluktan iktidar da doğal olarak son demine kadar yararlanacaktır. Aslında siyaset meydanı bu anlamda çok uzun bir süredir öylesine boştur ki; ihtiyaca göre sıklıkla değişen politikalarında iktidar, muhalefetten ziyade kendi söylemleri ile çelişkiye ve açmaza düşebilmektedir. Yani iktidarın politik alandaki muhalifi bile, (her durumda ironik bir şiddete dönüştürebildiği) kendi geçmişidir. Tabii bu zaman zarfında iktidar birçok da politik imtiyaza sahip olmuştur. Bu imtiyazlardan biri; başta, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler olmak üzere, Anayasaya, yasalara ve yargı kararlarına yalnızca işine geldiği zaman uyma imtiyazıdır. Bir diğer -hatta en önemli- imtiyazı da; (Anayasa ile yasaklanmış olan) kutsal din duygularını devlet işlerine ve politikaya karıştırabilme imtiyazıdır. İşte bu imtiyazlar sayesindedir ki iktidar; siyaset meydanında, “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.” diyerek, dünyevi meşruiyetine ilahi bir destek sağlarken, insanların inancını da oya tahvil edebilmekte; “Allah’ın lütfu” gördüğü her krizi kolayca fırsata çevirebilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.