Kategori: Sayı 28/Kasım-Aralık

  • Anayasa Mahkemesi’nin “Kabul Edilemez” Bulduğu Şık/Türkiye (No:2) Kararında, Oy Birliği ile İHAS m.5/1 ve Oy Çokluğu ile İHAS m.10’un İhlali

    I. Bireysel Başvuruya Giden Süreç

    Cumhuriyet Gazetesi davasında yargılanan gazeteci ve yazar Ahmet Şık ve diğer gazeteciler, gazete yöneticisi ve gazete çalışanları hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatılmış ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu’ndaki değişikliklerle eş zamanlı olarak Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın politikasının, özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsüne uzanan süreçte, vakfın kuruluş felsefesine aykırı şekilde değiştiği ve gazetede devlet aleyhine manipülasyon yapıldığı iddia edilmiştir. İddia kapsamında özellikle; okur kitlesinin dünya görüşüyle bağdaşmayacak şekilde gazetenin gündemi etkilemeye çalıştığı, yıkıcı ve bölücü manipülasyonlara yönelik haberler yaptığı, terör örgütü lider ve yöneticilerinin şiddet çağrısı yapan açıklamalarına yer verdiği, terör örgütlerini meşru gösterdiği, Türkiye Cumhuriyeti devletini terör örgütleri ile irtibatlı göstermeye yönelik yayınlar yaptığı ileri sürülmüştür. Ahmet Şık’ın Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarı olması sebebiyle, bir kısım yazı, röportaj ve sosyal medya mesajıyla terör örgütü propagandası yaptığı ileri sürülmüş, suçlamaya konu haber ve yazılarının Cumhuriyet Gazetesi’nde ve gazetenin internet sitesinde yayımlandığı belirtilmiştir.

    Ahmet Şık 29 Aralık 2016 tarihinde Başsavcılığın talimatı ile evinde gözaltına alınmış ve sorgusunun akabinde tutuklanmıştır. Sorgudaki savunmasında; iddiaya konu haber, yazı ve sosyal medya paylaşımlarının herhangi bir örgütün propagandasını yapma amacı taşımadığını, şiddet çağrısı içermediğini, sadece yaşanan olaylara ilişkin ifade özgürlüğü kapsamında yapılan açıklamalar olduğunu ileri sürmüş ve bu bağlamda PKK terör örgütü lideri Cemil Bayık ve eski savcı C.K. ile yaptığı röportajların bilgi aktarımından ibaret olduğunu savunarak mesleki faaliyetinin soruşturma konusu yapıldığını ifade etmiş, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26. maddesinde basın yoluyla işlenen suçlarda dört aylık dava açma süresi öngörüldüğünü, suçlamaya konu çoğu haber ve yazıların üzerinden dört aydan fazla bir sürenin geçtiğini ileri sürerek suçlamaları kabul etmemiştir. Tutuklama kararında başvurucunun haber ve yazılarında haber aktarma amacının ötesine geçerek terör örgütlerinin söylemlerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağladığı belirtilerek, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir delillerin bulunduğu kabul edilmiştir. Başvurucu gazeteci, bir kısım yazı, röportaj ve sosyal medya mesajıyla ilgili olarak terör örgütü propagandası suçlamasıyla tutuklanmış ve 30.12.2016 ila 09.03.2018 tarihlerinde tutuklu kalmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: “Kullanışlı” Virüs

    Ülkemizde pandemi koşullarında nerdeyse bir seneyi geride bıraktık. Makalenin yazıldığı gün itibariyle binlerce yurttaşımız salgın nedeni ile hayatını kaybetti. Dünya sırlamasında veriler açısından ilk üçe yerleşen ülkemizde, çare adı altında sunulan yöntemlerin salgın ile mücadele etmek dışında anlamları bulunduğu bugün daha da fazla ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

    Mart 2020- Haziran 2020 dönemini ilk dönem olarak kabul edecek olursak; günlük veri paylaşımı, sokağa çıkma kısıtlamaları, birçok alanda alınan yasaklama kararları, “dönemin atlatılması” telkinleri ile birlikte yürütüldü. Toplum olarak ilk defa karşılaştığımız bu tablodan çıkış olarak sunulan reçete “bireysel önlem” oldu ve olmaya da devam ediyor.

    Yeni normal olarak sunulan dönemin yönetiminde ise salgınla mücadele takvimini sermaye sınıfının ve siyasi iktidarın ihtiyaçları belirledi kuşkusuz. Turizm sektörünün salgından etkilenmemesi uğruna sınav tarihleri ile oynandı. Bu tarihler birkaç defa değiştirildi. Genel olarak Kasım ayında yapılacak olan baro genel kurulları önce Aralık ayına 25.11.2020 tarihli genelge kapsamında ise üç ay daha ötelenerek Mart ayına ertelendi. Sokağa çıkma kısıtlamaları, hafta sonu akşamları, 65 yaş üstü- 20 yaş altına çekilirken, Cuma Namazı istisnası da ardından işleme sokuldu.

    TTB, başta olmak üzere birçok kurum ve kuruluştan gelen en az iki haftalık genel karantina uygulaması çağrıları şu an için siyasi iktidar tarafından yanıtlanmış değil.

    Salgın önlemlerinin biçimi, takvimi ve kapsamı sermayenin canını sıkmayacak aynı zamanda AKP’nin siyasi takvimi ile uyumlu olacak şekilde planlandığının daha birçok örneğini sunmak mümkün. Ancak en bariz olanı salgın verilerinde kendini göstermektedir.

    Gerek belediye başkanlıklarının açıkladığı gerekse de TTB’nin açıkladığı rakamlar belgeli olunca Sağlık Bakanlığı’nın konuya getirdiği “açıklık” vaka ve hasta sayılarının farklı olduğu sadece hasta sayılarının sunulduğu yönünde olmuştu. Yani, bakanlık verilerin bir kısmını sakladığını itiraf etmiş bunu da “ulusal çıkarlar” olarak gerekçelendirmişti. Ne hikmetse aşı konusundaki gelişmeler doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü verileri açısından önem taşıdığı için bir anda vaka sayıları da yayınlandı ve zaten bilinen acı gerçek resmi bir veriye de dönmüş oldu. Bir günde test sonucu pozitif çıkan yurttaşlarımızın sayısı yirmi binleri aşmıştı. Bu verilerin gizlenmesinden önce de aynı rakamların olduğunu söylemeye gerek dahi yok. Salgının aşısı için sıraya girme sırası gelmiş olmalı ki, verilerin gizlenmesine de artık gerek kalmamıştı. Bu verilerin başından itibaren yayınlanması halinde yaz ayları dahil olmak üzere alınacak tedbirlerin “yeni normal” in çok ötesinde olması gerektiğini söylemek mümkün.

    Siyasi parti kongreleri yapılırken, baro genel kongrelerinin ötelenmesi ise sadece ikinci baroların kurulması için zaman kazanma çabasının yanında, fiili olarak TBB Genel Başkanı’nın fazladan altı ay daha yerini koruması anlamına da geldi. AKP’nin Berat Albayrak’ın ve Bülent Arınç’ın istifası sonrasında kendi içindeki krizleri çözmeye çalıştığı, meclise seçim kanunları ile ilgili değişiklik getireceği yargı reformlarını açıklayacağı bu kritik altı ayın avukatları temsilen partnerinin Metin Feyzioğlu olmasını garantileyen de işte bu kullanışlı virüs oldu.

    Yargı reformu demişken, daha çıkmadan istifa getiren bu reformun ayrıntılarını Adalet Bakanının söylediği kadarı ile biliyoruz. Adalet Bakanı “Bizim için ister yabancı ister yerli yatırımcı, ister işçi ister çiftçi ne olursa olsun hukuk güvenliğini vatandaş lehine koruyacak; tutuklamaları keyfiliğinden uzak, tutuklaması istisna olarak değerlendiren, hukuk güvenliğini daha da güçlendiren uygulamaların hep beraber arayışlarını sürdüreceğiz.” açıklamasında bulunmuş, yapısal bir değişiklik olacağını vurgulamıştı.

    AKP’nin yargı karnesinde, her değişiklik söyleminin bir öncekini aratır olmasını bir kenara bırakacak olursak, söylenenin “yeni” bir tarafı da bulunmuyor.

    Hukukun da tıpkı pandemi yönetiminde olduğu gibi, AKP ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği, son açıklamalar üzerinden “Yeni Yargı Reformu”nun AKP’nin yaşadığı siyasi krize ne kadar çare olacağını hep birlikte göreceğiz. Meselenin hep tartışılan uzun tutukluluk sürelerini çoktan aştığını da söyleyebiliriz. Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklu kalanların serbest bırakılması için bir reforma ihtiyaç duymadığı biz hukukçular tarafından bilinen bir gerçek olsa da AKP’nin siyasal dönemeçleri ekonomi ve hukuk denkleminde sürekli reform adı ile adlandırması bilinçli bir tercihin de göstergesidir.

    Bülent Arınç’ın açıklamaları ve sonrasında yaşanan tartışmalar, ardından gelen istifa, AKP’nin yargıyı şekillendirirken yaptığı tercihleri de gözler önüne sermektedir. AKP krizini ekonomi ve yargı alanında çözmeye çalışırken (eğer tüm bunlar birer kurgu değilse) yaşadığı yol kazalarını dahi kullanışlı hale getirmeye çalışırken, bu alanda pandemide olduğu kadar elinin rahat olamayacağını söylemek mümkündür.

    Virüsün bir aşısı olacak ve bu aşı ile salgın geride kalacak, bunu umuyoruz. Ancak hukuksuzluğun, yargının bu halinin aşısı çoktan bulunmuştur. Daha örgütlü ve güçlü bir eşitlik, bağımsızlık ve adalet mücadelesi. Beklemeye gelmez, aşıda olduğu gibi.

  • Yeni Bir Yıla Girerken

    Covid-19 salgınının dünyamızda ortaya çıkışı birinci yılına girerken, geçtiğimiz aylarda bulaş oranlarının ülkemizde oldukça yükseldiğini görüyoruz. Birinci dalgayı sonlandırmamışken, ikinci dalganın en zor günlerini geçirdiğimiz söyleniyor. Virüsten kendimizi korumaya, ekonomik kriz nedeniyle hayatımızı zorlukla idame ettirmeye çalıştığımız günlerden geçerken, 30 Ekim 2020 tarihinde İzmir’de büyük bir depremi yaşadık. Bu nedenle öncelikle depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımızın acısıyla, aile ve dostlarına başsağlığı dileklerimizi iletmek isteriz.

    ***

    Dergimizin 28. sayısı olan Kasım-Aralık 2020 sayısının dosya konusunu “Kazalar/afetler kader midir?” olarak belirlerken, henüz İzmir depremini yaşamamıştık ve dosya konusu kapsamında depremlerle ilgili bir yazı alabilmek için hocalarımızla görüşmeye devam ediyorduk. Öyle ki bu sayımızda bizlerle “Türkiye Depreme Hazırlanabilir mi?” yazısını paylaşan Prof. Dr. Okan Tüysüz yazısını yayın kurulumuza teslim ettiğinde de henüz deprem olmamıştı. Ancak hepimizin bildiği gibi ülkemiz depremler hattında yer alan bir bölgedeydi ve Ege bölgesi ile İstanbul’da yıllardır büyük depremler bekleniyordu. Dolayısıyla sorumuz tam da karşılığını bulmuş oldu: Kazalar/afetler kader midir?

    ***

    Dosya konumuz kapsamında Cumhuriyet Gazetesi kent ve çevre muhabiri Hazal Ocak yangınlar başlığını ele alarak, “Her Yangın Çıktığında Yüreğimize Düşen Kor” başlıklı yazısında ihmal, yeterli önlem alınmaması ve rant hırsı yüzünden binlerce hektar ormanın yok olduğunu belirtirken; Giresun’da meydana gelen sel kapsamında değerlendirme yapan Prof. Dr. Doğan Kantarcı “Giresun Sel Olayı Üzerine Bir Değerlendirme” yazısı ile dosya konumuza katkıda bulundu. Dosya konumuz kapsamında doğa kaynaklı afetler ve bunların sonuçlarının yanında insan kaynaklı kazalar ve bunların nedenleri ile süreçlere ilişkin yazılara da yer verdik. 13 Mayıs 2014’te Soma’da gerçekleşen işçi katliamına ilişkin süreci “Adalet Talebi Ve Hak Mücadelesi Açısından Soma Katliamı’nın Değerlendirilmesi” başlıklı yazısı ile Av. Mürsel Ünder değerlendirirken, 8 Temmuz 2018 tarihinde meydana gelen Çorlu Tren Katliamının dava sürecini ise dosyanın avukatı Av. Gökmen Yeşil bizlerle paylaştı. Çok değerli yazarlarımızın katkıları neticesinde şu soruya cevap verilmiş oldu: Kazalar/afetler kader midir?

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Nigar Demir geçtiğimiz aylarda yaşanan gelişmelere mercek tuttuğu ““Kullanışlı” Virüs” başlıklı yazısı ile değerlendirmelerine yer verirken, Avukat Nilüfer Yenice ise Ahmet Şık’ın başvurusu üzerine AİHM tarafından verilen kararı “Anayasa Mahkemesi’nin “Kabul Edilemez” Bulduğu Şık/Türkiye (No:2) Kararında, Oy Birliği ile İHAS m.5/1 ve Oy Çokluğu ile İHAS m.10’un İhlali” başlıklı yazısında değerlendirdi. Portre sayfamızda Kasım ayında yitirdiğimiz değerli hukukçularımızı, Stj. Av. Kamilcan Yavaş’ın kaleme aldığı “Bülent Tanör ve Mümtaz Soysal’ın Anayasa Anlayışı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme” yazı ile anıyoruz.

    Bu sayımızı birbirinden kıymetli kişilerle yaptığımız keyifli söyleşilerimizle zenginleştirdik. 12-13 Eylül 2020 tarihinde 3. Olağan Kongresini yapan Yargıçlar Sendikası’nın Genel Sekreteri Enver Kumbasar ile yargıçların örgütlenmesini, yargının bağımsız olması gerekliliğini ve genel olarak Türkiye’de yargıçların durumunu konuştuk. İzmir Barosu başkanı Özkan Yücel ile genel kurul iptalleri ve mesleğe müdahaleye ilişkin söyleşi yaptık. Hukuk ve Sanat sayfamızda ise hem hukukçu hem yazar kimliği ile tanıdığımız Yalçın Tosun’la yeni çıkan hikaye kitabı “Mesafenin Şiddeti” hakkında ve genel olarak Tosun’un öykücülüğü hakkında söyleşme fırsatı yakaladık.

    Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, “Maskesiz Rüya” başlıklı yazısında bir avukatın maske takma ile duruşmaya girme arasında yaşadığı gerilimi mizahi diliyle bizimle paylaştı.

    ***

    2020 yılını 28. sayımızla kapatırken, her yıl Aralık ayında gerçekleştirdiğimiz Dayanışma Yemeğini bu sene pandemi nedeniyle gerçekleştiremeyeceğimizi üzülerek belirtmek istiyoruz. Basılı yayınların yayın hayatını sonlandırdığı, hukuk alanındaki basılı dergilerin ise yok denecek az sayıda olduğu böyle bir dönemde siz okuyucularımızın destekleri ile ayakta durduğumuzu bilmenizi isteriz. Bu sayımızda fark etmiş olacağınız gibi dergimizin biçiminde de bir değişime gitmemiz gerekti. Bunun sebebi de kuşkusuz kağıt, baskı ve kargo maliyetlerinin öngörülemez şekilde artması. Dolayısıyla siz okuyucularımıza, belki yılbaşı hediyesi belki 2021 için umut hediyesi olmak üzere çevrenizdekilere dergimizin aylık aboneliğini hediye edebileceğini önermek istiyoruz.

    Dergimizin “Ocak-Şubat 2021” tarihli olacak 29. sayının dosyasında, “Yargıda Alternatif Çözüm Yolları Gerçekten Alternatif Midir?” konusunu ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    2021 yılının hepimiz için daha sağlıklı ve umutlu bir yıl olmasını diliyoruz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…