Kategori: Sayı 29/Ocak-Şubat 2021

  • 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Kurucu İktidar Mirası ve Demokratik Meclis Geleneğinin Tali Kurucu İktidar Çerçevesinde Değerlendirilmesi

    20 Ocak 2021’de yüzüncü yılına ulaşan Türkiye’nin ilk anayasası 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, ortaya çıktığı olağanüstü koşulların da etkisi ile Osmanlı-Türk anayasal gelişmeleri içerisinde birçok özgünlüğü barındıran bir anayasadır. 1921 Anayasası, yeni bir devletin kuruluşunun ilanı, milli egemenlik ilkesinin ilk defa anayasal boyutta kabulü, milli egemenliğin halkçılık ilkesi temelinde yerelden merkeze geniş bir yerel yönetim sistemi üzerinde düzenlemesi, Kurtuluş Savaşı sürecinde ve savaşa rağmen yoğun ve derin bir tartışma ortamında kabul edilmesi, çerçeve bir anayasa olması gibi anayasa tarihimizde birçok ilki barındırmaktadır. Kendinden önceki siyasal ve toplumsal dinamikleri yansıtan bu ilkler, kendinden sonraki anayasal gelişmeleri de etkileyerek günümüze kadar uzanacaktır. Bu kısa yazıda, Türk anayasa tarihinin yapı taşı olan 1921 Anayasası’nın kurucu iktidar niteliğinin sonraki bazı kurucu iktidarlar ile karşılaştırması ele alınacaktır.

    1921 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’de kurulmasından yaklaşık dokuz ay sonra 20 Ocak 1921’de kabul edilmiştir. Bu tarihe kadar Meclis anayasal nitelikte başka kurucu metinlere de imza atmıştır. TBMM, her ne kadar kurucu meclis niteliği açıkça ifade edilmemiş olsa da Meclisin ve Anayasa’nın oluşumu, TBMM’nin asli kurucu iktidar niteliğini göstermektedir. Meclisin toplanmasının yolunu açan siyasal ve toplumsal dinamiklerde ve Anayasa’nın hazırlanış biçiminde bunu görmek mümkündür. TBMM’nin açılışına giden süreçte Mondros Mütarekesi’ne aykırı işgaller ve buna karşı başlatılan yerel halk direnişi, yer yer, bölge bölge ve en sonunda merkezi olarak teşkilatlanmıştı. Mütarekeden, son Osmanlı Mebusan Meclisinin milli mücadele önderliğinin çabaları ve kamuoyu baskısı ile toplanmasına kadar, kongre iktidarları işgalci kuvvetlerle işbirliği içerisindeki saray hükümetleri karşısında mili mücadeleyi hukuki ve meşru bir zeminde örgütlemiştir. Son Osmanlı Mebusan Meclisinin toplanmasından sonra İstanbul’un işgal edilmesi, ardından Mebusan Meclisinin basılması, bazı milletvekillerinin tutuklanması, Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasının meşruluğunun yolunu açan önemli siyasi etkenlerdi. Bu siyasi durum karşısında Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye adına 19 Mart 1920’de yeni bir genel seçim yapılarak Ankara’da “salâhiyeti fevkaladeyi haiz bir meclis” toplanması için çağrıda bulundu. Kolordu kumandanlarına, valilere ve müstakil livalara yapılan bu çağrıda, olabildiğince geniş bir temsili, eşit düzeyde sağlamak amacıyla her livadan nüfus oranlarına bakılmaksızın beş üye seçilmesi öngörülmüştü. Az gelişmiş yerlerin temsil gücünü de artıran bu düzenleme, o güne kadar uygulanan seçimlerden ve Mebusan Meclisinden çok farklı nitelikte bir meclis oluşturulacağını göstermektedir. Ayrıca seçim çağrısında son Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri de yeni oluşturulacak meclise katılmaları için Ankara’ya davet edilmiş, TBMM, toplandıktan hemen sonra Mebusan üyelerini kendi bünyesine dahil ettiğine karar vermiştir. İki seçimle gelen üyeler dışında, Mebusan Meclisi üyelerinden Malta’ya sürgün edilenler de Meclis üyesi sayılmıştır. Bu gelişmeler göstermektedir ki, kendi dönemine özgü koşullara göre TBMM oldukça demokratik, eşitlikçi ve çoğulcu niteliği haiz bir Meclis olarak oluşmuştur. Bu niteliğinin etkisi her türlü karar, kanun ve uygulamasında etkisini hissettirmektedir. 1921 Anayasası da bu ortamda hazırlanmıştır ve Meclisin üzerinde en çok tartışma yürüttüğü metinlerden biri olmuştur. Öyle ki bir yandan içte otoritenin sağlanması bir yandan Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştirilmesi gibi olağanüstü bir dönemden beklenmeyecek düzeyde demokratik bir tartışma ortamında ortaya çıkmıştır. Anayasa’nın yapılış şeklinden çıkarılan en önemli özellik, anayasa ve toplum ilişkileri açısından tam bir kaynaşma örneği olmasıdır. Bu durum, Kurtuluş Savaşı’nın anayasal kültürle kazanıldığını göstermektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Savunmaya Düşen Gölge

    Hikâye bu ya; Kral Büyük İskender bir gün Korinthos’a gelir ve hakkında çok şey duyduğu o “garip” filozofu görmek ister. Sokakta yaşayan filozof ise o sabah yatmış güneşlenmektedir. İskender yanına yaklaşır ve bir isteği olup olmadığını sorar. Diyojen ise istifini bozmadan “Evet, gölge etme yeter” yanıtını verir.

    “Çoklu baro sistemi” olarak adlandırılan 7249 sayılı Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi 11 Temmuz 2020 tarihli TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Oysa biliyoruz ki hikâye aslen eskiye dayanmakta…

    Anayasa değişikliğine yönelik gerçekleşen 12 Eylül 2010 referandumunda HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılması, modern demokrasilerdeki “kişilerin hak ve özgürlükleri; egemen güç ile kamunun hukuka bağlı kalmasını sağlayan ve onlar için denge güç alanı oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesi yoluyla güvence altına alınır” yaklaşımından uzaklaşılmasına neden olmuştur. 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa Değişikliği Referandumu ile parlamenter sistemin yerine başkanlık sisteminin gelmesi ve bu sistemin etkileri ile bu uzaklaşma perçinlenmiştir. Böylelikle artık Anayasa’nın 138. maddesinde korunan yargının sadece bağımsızlığı değil tarafsızlığı da zedelenmiş, Anayasa’nın 9. maddesinde yer alan “yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” hükmü sekteye uğramıştır. Bu doğrultuda Anayasa, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak için teminat olma özelliğinden uzaklaştığı gibi, yargının “güçlünün” hâkimiyetinde olmasına ortam sağlamıştır. İşte güçlü olanın hâkim ve savcıları gölgesi altında toplama eğilimi, son çoklu baro hamlesi ile avukatlar üzerindeki etkisini de arttırmıştır. Nihayetinde yargı teşkilatımızın en üst basamağı olan ve Anayasa’nın 2. maddesinde güvence altına alınan demokratik hukuk devletinin garantisi olması gereken Anayasa Mahkemesi de çoklu baro yasasına yönelik iptal başvurusunu reddetmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru

    2020’nin sonunda Adalet Bakanlığınca, 2021’de yeni reformların hayata geçirilmesinin sürdürüleceği, yargı ve adalet hizmetlerinin etkinliğinin artırılacağı, vatandaş odaklı uygulamaların kalitesini güçlendirecek faaliyetlerin yürütüleceği belirtildi. Bu kapsamda, yeni yılda yargı bağımsızlığı, yargı ve adalet hizmetlerinde performansın artırılması, hukuk eğitimi alanlarında yeni uygulamalar ve düzenlemelerin gündeme geleceği ifade edildi.

    Yine aynı dönemde Cumhurbaşkanı “Hükümete geldiğimizden beri demokrasi ve kalkınma merkezli bir anlayışla ülkemizi güçlendirme amacının arkasında bu gerçek yatıyor. Son 1 yıldır yeni reformu hayata geçiriyoruz. Yaptığımız her reform yerli ve uluslararası yatırımcılara da hitap ediyor. Önümüzdeki aylarda öngörülebilir, kolay erişilebilen yargı sistemi için yeni adımlar atacağız. Yapısal reformların içindeyiz. Ülkemiz yatırım hukuku standartlarına sahiptir. Hukuk sistemimizin taraflarıyla, ekonominin tüm temsilcilerinin istişareleri ile ortaya çıkacak ihtiyaçları süratle hayata geçirerek ülkemizi yeni döneme hazırlayacağız. Yatırım iklimini olumlu yönde geliştireceğiz. “ açıklamasında bulundu.

    Hatırlarsak 3. Yargı Reformu Strateji Belgesi, 30 Mayıs 2020 tarihinde açıklanmış ve o tarihten bu zamana kadar üç paket yürürlüğe girmişti. Bu paketlerin yansımalarının etkisiz olduğu herkesin malumu.

    Ne var ki herkes, reform lafını ağzından düşürmüyor. Hatta İstanbul Havaalanında 7/24 hizmet verecek adliye bile, Adalet Bakanlığı tarafından reform kapsamında yapılan bir yenilik olarak sunuldu. Bu reformların devamının geleceği ifade edildi. Çalışmalarının sürdüğü ve Ocak sonuna doğru yeni bir paketin geleceği konuşuluyor. Herkesin dilindeki bu reform söyleminin anlamı nedir?

    Çok açık ki, pandemi dönemiyle birlikte ekonomik olarak daha da sıkışan AKP, Türkiye’nin normalleştiği ve sermayenin yatırım yapabileceği bir ülke olduğunu anlatma derdinde. Kapitalizmin doğası gereği, sermayenin rahat hareket edebilmesi için, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik şart. Yine çıkan uyuşmazlıkların hızlıca çözümü ve yine bu uyuşmazlıklara kaybedilecek paranın da önceden öngörülebilir olması gerekiyor. Ayrıca AB ile ilişkilerini düzeltmeye çalışan AKP, demokratik bir ülke olduğunu da göstermek istiyor. Uzun tutukluluk sürelerine ilişkin tartışmalar veya hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı da hem AB’nin hem de sermayenin güveninin kazanılmasına yönelik.

    Tam da bu yüzden Erdoğan; demokrasi, yargı bağımsızlığı, kolay erişilebilen yeni yargı sistemi, ihtisas mahkemelerinin yaygınlaştırılması, tahkimin teşvik edilmesi, ticari uyuşmazlıklar için arabuluculuk merkezleri gibi alternatif çözüm yollarının arttırılması, davaların hızlandırılması konularını gündeme getiriyor.

    Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi[foot]Şenöz, Evrim, 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk, Hukuk Defterleri, Temmuz/Ağustos 2019, S. 20, https://hukuk- defterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot] bu reformlar sadece hukukun daha çok piyasalaşmasına ve yargının daha çok özelleşmesine neden olacaktır. Yoksa bir günde atanan Yargıtay üyesinin, göreve başlamadan Anayasa Mahkemesine aday olup, HSK seçimlerinde en çok oyu alıp Anayasa Mahkemesi üyesi olduğu; AİHM kararı karşısında Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakmayan ya da kendi yüksek mahkemesi AYM’nin kararını tanımayan ilk derece mahkemelerinin olduğu bir yargı yapılanmasından bağımsızlık beklemek; Meclis’te halkın temsilinin en yüksek oranda sağlanabilmesi için yapılması gereken değişiklikler yerine, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemini değiştirmek için formül arayışında olan bir iktidar ve ortağı partiden de demokrasi beklemek en hafif tabiriyle naiflik olacaktır.

    İşte, bu reformların bizi daha mı demokratikleştireceği yoksa daha mı sermayeye bağlayacağı sorusunun cevabı çok açık. Önümüze gelecek her reformu tek tek tartışmanın bir anlamının olmadığı ise izahtan vareste. O hâlde, tartışmamız gereken esas konular tüm önemiyle hâlâ ortada duruyor: Nasıl bir meslek, hukuk ve ülke istiyoruz?

  • Alternatif yollarla uyuşmazlıklar adil bir şekilde çözülür mü?

    Uzun zamandır yargı alanında reformlar yapılıyor, yenilerinin de geleceği söyleniyor. 2020 sonunda devlet yetkililerin açıklamaları da yakın zamanda yeni reform paketlerinin habercisi oldu. Bu paketlerde tam olarak ne olduğunu şu an bilemesek de, yabancı sermayenin Türkiye’ye girişi için insan hakları bakımından kimi adımların atılması ve yargılamaların mahkemeler dışına daha fazla çıkarılarak alternatif çözüm yollarının geliştirilmesi gündemde. Bizler de bu sayının dosyasında, konuya giriş mahiyetinde alternatif çözüm yollarının hak arama özgürlüğü açısından gerçekten mahkemelere bir alternatif olup olmadığını ve bu çözüm yollarının getirilmesinin temel gerekçelerini sorduk.

    “Alternatif çözüm yolları gerçekten alternatif midir?” dosya konumuzda, iş hukukunda zorunlu arabuluculuğun işçiler için ne anlama geldiğini Av. Nuray Özdoğan, “İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk: Haklı Olan Değil Güçlü Olan Kazansın!” başlıklı yazısında değerlendirirken, Dr. Öğr. Üyesi Hande Ünsal, yatırım tahkiminin ne amaçla getirildiği ve işleyişini ayrıntılı bir şekilde “Devlet ve Yatırımcı Arası Uyuşmazlıkların Çözümünde Mahkeme Dışı Bir Yol Olarak Yatırım Tahkimi” yazısında inceledi. Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Mert Duygun ise “Zorunlu Arabuluculuk Kurumunu Hukuk Devleti ve Mahkemeye Erişim Hakkı Bakımından Düşünmek” başlıklı yazısında, zorunlu arabuluculuk sisteminin mahkemeye erişim hakkı açısından ne anlama geldiğine ilişkin değerlendirmelerine yer verdi. Dosyamızda ceza hukukunda uzlaşma kurumunu ise Dr. Öğr. Üyesi Buket Soygüt Arslan inceleyecekti. Ancak küçük bir operasyon geçirmesi nedeniyle bu yazıyı kaleme alamadılar. Değerli hocamıza Hukuk Defterleri yayın kurulu olarak geçmiş olsun dileklerimizi iletir, bir an önce sağlığına kavuşmasını dileriz.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Sevgili Ar. Gör. Cemile Turgut, “Savunmaya Düşen Gölge” yazısında çoklu baro sistemini değerlendirdi. Ar. Gör. Sinem Şirin ise, 1921 Anayasasının 100. yılı vesilesiyle, “1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Kurucu İktidar Mirası ve Demokratik Meclis Geleneğinin Tali Kurucu İktidar Çerçevesinde Değerlendirilmesi” yazısını kaleme aldı. Yine Ar. Gör Aylin Kul Yenigül ise “Stanley Milgram’ın “İnsanın Gerçek Doğasını İfşa Eden Deney” Adlı Kitabından Hareketle Meşhur Milgram Deneylerinin Kısa Bir Değerlendirmesi” başlıklı çalışmasında bu dönemki toplumsal değişimlere ışık tutacak Milgram deneylerini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek bizlere tekrar hatırlattı.

    İktisat Notları sayfasında ise Prof. Dr. İzzettin Önder, pandemi ve yarattığı kriz ve yoksulluk üzerine “Pandemi Ortamında Kriz ve Yoksulluk” başlıklı yazıyı kaleme alırken; Hukuk Felsefesi sayfamızda, engellilerin çevre hakkını Ayça Sümeyra Aykut Sağkan“Hayatın Mutat Ancak Bencil Akışında Üç Hayalet” başlıklı yazısıyla değerlendirdi. Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, “Jetlik” yazısında ceza yargılamalarındaki jet yargılamaları mizahi diliyle anlattı. Evrim Şenöz de, Mercek sayfasında konuşulan yargı reformlarını “Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru” başlıklı yazısında kaleme aldı.

    Portre sayfamızda ise iki sene önce 2 Ocak 2019 tarihinde, öğrencisi tarafından katledilen iş hukukçusu Ceren Damar’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz.

    Bu sayımızda iki önemli hukuk sitesine ilişkin birbirinden keyifli ve önemli söyleşilerimiz de bulunuyor. Bu röportajlarda, iki genç hukukçu ve akademisyen sevgili Dr. Pınar Dikmen ve Deniz Bilgehan ile kurmuş oldukları Publicisteturc isimli Türk- Fransız kamu hukuku araştırmaları platformu ve kamu hukukuna ilişkin söyleşirken; Hukuk Ansiklopedisi’ni hazırlayan ekipten değerli Av. İbrahim Aycan ile hem Hukuk Ansiklopedisi hem de hukuk üzerine sohbet ettik. Bunlarla birlikte Öğrenci Gözünden sayfamızda ise, liyakat kurallarına uymaksızın ve seçim yapılmaksızın geçen ay Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne yapılan atamayı boykot ederek üniversitelerine sahip çıkan Boğaziçili öğrencilerle önemli bir söyleşi gerçekleştirdik.

    ***

    Dergimizin 30. sayının (Mart-Nisan 2021) dosyasında, ekonomi politiğe ilişkin yeni arayışların dillendirildiği bu zamanda, kamulaştırma/ özelleştirme tartışmalarını ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…