Kategori: Sayı 32 / Temmuz- Ağustos 2021

  • Mizah: BAM Diye Karar

    Mizah: BAM Diye Karar

    Daha önce çok da meşakkatli olmayan, basit bir dosyada 7-8 yıl karar beklememi, dosyaların uzamasını ve sair konuları anlattım, biliyorsunuz. Buna mukabil jet savcıyı da anlattım, “haydi bir an önce karar verilsin”ci savcıları.

    Şimdi konum istinaf, yani bölge adliye mahkemesi. Biz BAM diyoruz kısaca, daha sempatik oluyor zaten. “Dosyamız BAM’da”, “BAM, ilk derece mahkemesi kararını bozdu”, “BAM duruşma açtı”. Her gün BAM yerine “bölge adliye mahkemesi” desem, zannediyorum her gün 10 dakikam, her ay 5 saatim ziyan olur. O nedenle BAM demek iyidir, Allah başımızdan BAM’ı ve BAM diyenleri eksik etmesin.

    Bir BAM dosyamda, dosya açılış tarihinden tam on gün sonra, yirmi beş sanıklı, on iki eylemli, yirmi klasörden müteşekkil bir örgüt dosyasında karar verildi. Yani bir kanun yolu mercii olarak düzenlenen istinaf mahkemesi, yani BAM, kendisine gelen dosyayı on günde karara bağladı. Hani yargılamalar uzun sürüyordu, hani dosyalar sürüncemede kalıyordu? Al sana yargı reformları, paketleri, makul sürede yargılanma hakları, al sana BAM diye karar.

    Yaptığım hesaba göre BAM, gün başına iki klasörü incelemiş. Bir klasör 500 (beş yüz) sayfadan müteşekkil olsa, iki klasör 1000 (bin) sayfa. Yani günde 1000 sayfa okuyor heyet.

    Tabii şu da var, heyeti oluşturan hâkimlerimiz dosyayı ayrı ayrı da inceliyor olabilir. “Sen şu klasörlere bak, ben bu klasörlere bakayım” şeklinde görev dağılımı olsa, bu heyetin bir araya gelip değerlendirme yapması, dosyayı müzakere etmesi de lazım. Bu, “sen yönlendir ben ateş edeyim” şeklinde tarif edebileceğimiz bir bilgisayar oyunu değil; sonuçta sanığın hürriyetine etki edecek bir karar vereceksin.

    Bizim dosyayı incelerken de heyet, kendisini hayattan soyutlamış değildir herhalde, fotosentezle de beslenmiyorlardır tahminim. Ne bileyim; arada yemek filan yiyorlardır, bir yandan başka dosyaların duruşmalarını da açıyorlardır, bizim dosyamız oraya geldiğinde muhtemelen başka dosyalar da inceleme aşamasındadır. O sırada heyeti oluşturan hâkimler, “biz de tavla turnuvası yapmaktan sıkılmıştık, ne iyi oldu da geldi şu dosya” demiyordur.

    Belki şu olabilir; “yemin ettik, biz bu kararı temmuz ayına kalmadan vereceğiz” şeklinde iddiaya girmiş olabilir heyet. Bu ihtimalidiğerlerinden daha yüksek görerek, hafta sonu ödevlerini cuma akşamından bitirip hafta sonunu rahat geçirmek isteyen ilkokul öğrencisi edasıyla, adli tatil öncesi kalın örgüt dosyasını on günde bitiren ve tatili kafası rahat geçiren heyete alkış ve takdirlerimi sunuyorum.

    Kararın niteliği nasıldı derseniz; heyetin dosyanın yirmi klasörünü de okuduğu, kararın her hâlinden ve zerresinden belliydi tabii ki. Bu karar için sıkı tartışmalar yaşanmış, fırtınalar kopmuş; belki de can ciğer kuzu sarması insanlar küsmüş, evler aileler dağılmış, ocaklar sönmüş, mevsim değişmiş, Akdeniz olmuş.

    Kararların hepsi başvurumuzun ve diğer müdafilerin istinaf başvurularının esastan reddi yönünde ve gerekçe de aşağı yukarı “yerel mahkemenin kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı” şeklinde. İlk derece mahkemesince verilen cezaların hepsi beş yıl ve altında kaldığı için de, cezaların hepsi kesinleşmiş vaziyette. Yani BAM, “biz ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bulduk, bir de Yargıtay baksın” kararını da vermemiş, “mahkeme iyi karar vermiş işte, sanık yatarsa yatsın” diyerek kararında “olası kastla” hareket etmiş. Uygulamada “hüküm özlülük” olarak tabir edilen hukuki durumla “hükümlülük” arasında bir hafta sonu geçmiş sadece. Neyse, yapacak bir şey yok. Boynumuz bam teline karşı kıldan ince. Öyle bir boynumuz var.

    Mevzubahis BAM hâkimlerimize iyi adli tatiller dilerim, bol bol dinlensinler, gezsinler, yüzsünler, boy versinler, hatta dipten kum filan çıkarsınlar müvekkilim için. Hak ettiler.

    Yeni adli yılda görüşmek üzere…

  • Hukuk Tarihi: Yıldız Çadır Mahkemesinde Yargılanan Kimdi? Mithat Paşa Mı Kanun-ı Esasi Mi?

    Mithat Paşa kimdir?

    Bu makalenin konusu, çağdaşlaşma tarihimizde çok önemli bir yeri olan Mithat Paşa’nın 1876 Kanun-ı Esasi’nin ilan edilmesinde oynadığı rol sonrasında başına gelenlerdir. Konu burada Türk hukuk ve siyasi tarihi açısından irdelenmeye çalışılacaktır. Mithat Paşa’nın XIX. Asrın son çeyreğinde Babıali bürokrasisi içinden yükselerek sadrazam oluşu Osmanlı bürokratik reform sürecinin bir sonucu olarak yorumlanabilir. Mithat Paşa yaşadığı çağda önemli bir siyasi aktör olmasının ötesinde, Jön Türk kuşağı, İttihat ve Terakki ve cumhuriyet önderleri açısından “hürriyet şehidi”dir.1 Kimliği ve misyonu üzerindeki tartışmanın temel sebebi budur.

    Kanun-ı Esasinin İlanı: Mithat Paşa’nın sadareti ve azli

    II. Abdülhamit Kanun-ı Esasiyi ilan eden padişah olsa da sürecin önderi ve meşrutiyetin ilk sadrazamı Mithat Paşa’dır. Meşrutiyet rejimine geçildikten sonra, “Saraya değil, millet temsilcilerine karşı sorumlu bir başbakan” gibi davranmıştır. Bu tavır elbette Osmanlı yönetici – seçkinler sınıfının idare anlayışından radikal bir kopuşu simgelemekteydi. Bu nedenle kopuş denemesi uzun sürmeyecek, Paşa’nın 49 günlük sadareti 5 Şubat 1877’de azil ve sürgün ile sonuçlanacaktı.2 İtalya, İspanya, Fransa, Avusturya ve İngiltere’de bir yıl kadar süren sürgün hayatından sonra Girit’te zorunlu ikamete tabi tutulması, arkasından Suriye ve Aydın (İzmir) valiliği görevine getirilmesi, potansiyel alternatif iktidar odağını el altında tutma siyaseti olarak yorumlanabilir.3 Reformist kanadın diğer temsilcileri Ziya Paşa

    ve Namık Kemal’e-aynı dönemde- uygulanan rejimlerin benzerliği anlamlıdır.

    Mithat Paşa’nın Yıldız Çadır Mahkemesinde yargılanması

    Mithat Paşa, 1881 yazında devrik sultan Abdülaziz’in katli davasında mahkûm edilen 11 kişiden biridir.5 Gerçekte bu dava, Osmanlı yönetici- seçkinler sınıfı içinde 1860’lardan beri devam eden cepheleşmenin bir hesaplaşmaya dönüşmesi olarak yorumlanmalıdır. Dava her ne kadar, Abdülaziz’in katlini örgütleyenlerin yargılanması biçiminde cereyan etmişse de, başını Mithat Paşa’nın çektiği liberal- reformist kanatla, Ahmet Cevdet Paşa’nın ideolojik önderi olduğu muhafazakâr kanat arasında cereyan eden bir hesaplaşmadır.

    Bu hesaplaşmada ilk turun galibi Kanun-ı Esasiyi ilan ettirip, sadarete Mithat Paşa’yı getiren reformistler iken, ikinci turun galibi Yıldız olağanüstü mahkemesi ile (Çadır Mahkemesi) tutucu kanat olmuştur. Bu yargılama Sultan Hamit istibdadına ideolojik ve politik meşruiyet zemini sağlanmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • “Sağır Cumhuriyet” Üzerine: Sesin Siyasal Anlamı

    “[S]es olmadan yasa olmaz. Harfin manasız bir kalıntısı olan ses, harfe otoritesini veren, harfi sadece bir imleyen olmaktan çıkarıp, bir edim yapan şeydir.”

    “sessizlik mi? seni dövmek için kullandığım bir sopa o, seni

    bir sopayla dövüyorum, ses, dövüyorum seni

    konuşana kadar, doğru

    konuşana kadar.”

    Alain Badiou’ya göre tiyatro, düşünceyle bedenin birbirine karışmasıdır; “beden hâlindeki düşüncedir, beden-olmuş- düşüncedir. … İnsanın kendi bedenini dile, düşünceye yem olarak atması[dır]…” Giorgio Agamben ise düşünceyi, “dil içinde sesi arayış” olarak tanımlar. Ilya Kaminsky’nin “Sağır Cumhuriyet” adlı kitabı tam da bu iki ifadeyi çağrıştırır nitelikte. Zira metin, şiir formunda yazılmış bir tiyatro oyunu ve siyaset ile ses arasındaki ilişkinin dolaylarında gezinerek okuru siyaset üzerine düşünmeye çağırıyor.

    Kitabın anlattığı hikâye, askerler tarafından işgal edilen bir kasabada yaşayan ve Petya adındaki sağır bir çocuğun kasaba meydanında katledilmesinin ardından bir direniş biçimi olarak işitmemeyi seçen Vasenka halkı hakkında:

    “Ülkemiz ertesi sabah uyandı ve askerleri işitmeyi reddetti.

    Petya namına, reddediyoruz.

    Sabah altıda, askerler sokak arasında kızlara iltifat ederken, kızlar onların yanından süzülerek geçiyor, kulaklarını gösteriyorlar. Sekizde, fırının kapısı asker İvanov’un suratına kapanıyor, oysa en iyi müşterileri. Onda, Galya Ana tebeşirle KİMSE SİZİ İŞİTMİYOR yazıyor askerlerin barakalarının kapılarına.

    On bire doğru tutuklamalar başlıyor.”

    Sağırlık bir barikat gibi tüm kasabaya kurulurken ve kasaba halkı kendi işaret dilini icat ederken, askerler sokaklara işitme kontrol noktaları yerleştiriyor ve etrafa duyurular asıyorlar. Duyurularda sağırlığın bulaşıcı bir hastalık olduğu ve halkın korunabilmesi için hastalığın yayıldığı yerlerdeki kişilerin karantina altına alınmak üzere teslim olmaları gerektiği bildiriliyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yakın Plan

    Geçtiğimiz Haziran ayının 22’sinde doğum günü olan ve ölüm tarihi 4 Temmuz 2016 olarak tarihe kayıt düşülen Tahran doğumlu yönetmen Abbas Kiyarüstemi’yi anmak için bir filmini seçmem gerekirse ilk aklıma gelendir “Yakın Plan” filmi. Kendisiyle yapılan bir söyleşide de Kiyarüstemi, filmleri arasında en çok onu beğendiğini söyler. İran’ın kültür ve geleneklerinden yola çıkarak toplumsal gerçekleri ele alan İran Yeni Dalgası, İtalyan Yeni Gerçekçilik ve Fransız Yeni Dalga akımlarıyla beslenmiş bir ekoldür. Kadın şair Furuğ Ferruhzad ise cüzzamlı bir hastanın ölümünü bekleyişini anlattığı kısa belgesel tarzındaki Hane-i Siyahest (Ev Siyahtır, 1965) filmi ile İran sinemasında Yeni Dalga akımının ilklerinden olmuştu. Deryuş Mehrcui’nin yönettiği ve köyün tek ineğine sahip Hasan’ın hayattaki en değerli daha doğrusu tek varlığı ineğini kaybetmesiyle yaşadığı dramatik çöküşü ve giderek kendini bir inek olarak hissetmeye başlayışını anlatan Gav (İnek, 1969) filmi de İran sinemasının bir diğer öncüsü kabul edilir. 1978’de gerçekleşen İslami Devrim Sonrası bazı filmler ve yönetmenler ‘tehlikeli’ bulunup film üretimleri önüne engeller çıkarılsa da yaptıkları başarılı filmler sayesinde uluslararası festivaller tarafından önemsenmiş, desteklenmiş ve değer görmüştür. Bu yönetmenlerden ve İran Yeni Dalga akımının temsilcilerinden olan Kiyarüstemi, katı sansüre rağmen söylemek istediklerini sinema perdesi aracılığıyla iletebilmeyi başarmıştır. Bir film için sıradan insanların ve bu insanların meselelerinin en önemli hammadde olduğunu düşünen yönetmenimiz, filmlerinde profesyonel oyunculara pek yer vermemiş, insanları doğal davranışları içinde görüntülemeyi tercih etmiştir. Filmlerinin çekiciliği biraz da bundan kaynaklanır. Sabit kamera kullanımı, uzun planlar, arabaların içinde geçen yoğun diyaloglar, -ki filmde de izlediğimiz üzere boş bir tenekenin uzun uzun yuvarlanması gibi- gibi dramatik yapıdaki bazı unsurları göstermeyip sözlü-sesli anlatımla vurgulaması, deneysel çalışmalarıyla Kiyarüstami, sinemanın anlatım olanaklarını zenginleştirmiştir.

    Yönetmenine kısaca değininin ardından filmimize geçecek olursak… Hüseyin Sabzian adlı fakir, işsiz ve kısa bir süre önce eşinden ayrılmış bir genç adam, meşhur sinema yönetmeni Mohsen Mahmelbaf’ın kimliğine bürünmüş olarak, Tahranlı zengince bir aile olan Ahankhah’ların evinde yakalanır. Sabzian, bu ailenin hanımıyla bir otobüste karşılaşmış ve ani bir ilhamla ona Mahmelbaf olduğunu söylemiştir. Aslında her şeyi başlatan aralarındakidiyalogşöyletezahüreder:Bayan Ahankhah, yanında oturan ve elinde “Bisikletçi” filminin senaryosunu tutan Sabzian’a kitabını nereden aldığını sorar. Sabzian, “Bir kitapçıda” diye cevap verir ve ardından kitabı ona sunar. Kadının kabul etmek istemediğini görürüz ve bu noktada Sabzian birden ani bir karar ile kendisinin bu senaryonun yazarı ve aynı zamanda filmin yönetmeni olduğu yalanına başvurur. Sonraki günlerde Sabzian, bu yalanını sürdürerek Ahankhah’lar ile ilişkilerini geliştirecek hatta yeni çekeceği filmine para yardımı yapmaları karşılığında aile üyelerinin bu filminde rol alabileceklerine onları ikna edecektir. Sonra birlikte, ailenin görkemli evinde bir film çekilmesine, evin mühendis oğlunun da bu filmde oynamasına karar verilir. Sabzian, bu film için provalar yaptırdığı evin oğlundan bir kez az miktarda para da almıştır. Fakat bir gün gazetede Mahmelbaf’la ilgili çıkan haber ve yayımlanan fotoğrafı, ailenin şüphelenmesine yol açar. Bunun üzerine Mahmelbaf ile röportaj yapmış bir gazetecinin araya girmesiyle, Sabzian’ın hakiki kimliği ortaya çıkar ve varlıklı Ahankhah ailesi evlerini soyacağından şüphelenerek Hüseyin’i polise ihbar ederler. Hüseyin Sabzian tutuklanır, sorgulama ve mahkeme süreci başlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Polisiye: Twin Twin Sendromu

    Pek çok korku filminde veya öyküsünde karşımıza çıkan, düşününce dâhi insanın iliklerine dek ürpermesine neden olan bir hadise vardır: Anne karnındaki ikiz bebeklerden birisinin, diğerini yemesi. Uzmanların ifadelerine göre, tıpta bu hadise pek de geçer akçe değil. Ancak ‘twin twin sendromu’ diye bir durum söz konusu.

    Nedir bu sendrom?

    Bir bebeğin kanının, diğer bebeğe geçmesi ve dolayısıyla bir bebekte aşırı gelişim söz konusuyken diğer bebeğin beslenememekten kaynaklı zayıflığı ve hatta ölümü durumunda söz edilebilecek bir sendrom. Sadece tek amniyo kesesi olan ve tek plasentanın söz konusu olduğu gebeliklerde gözlenebiliyor.

    Özünde hukuk ve polisiye ilişkisi de zaman zaman ‘twin twin sendromu’ gözlenebilen bir ikiz hamilelik süreci gibi.

    Türkiye’de Polisiye mi Yazılıyor?

    Türkiye semalarında, Cumhuriyet döneminden öncesini dâhi milat kabul etsek; polisiye türünün edebî bağlamda kök salmış, kendisini kabul ettirmiş bir alan olduğunu iddia etmek güç. Ancak bunun yanı sıra, bilinen ilk yerli polisiye romanımız “Esrar-ı Cinayat”tan günümüze uzanan yolda polisiyenin sınırlarının nerede başladığı ve nerede sona ereceği gibi biçim anlamında somut çizgiler çekilmediğinden mütevellit; pek çok yazar zaman zaman polisiye ürünler ortaya koymuştur. Peyami Safa’nın Server Bedi ismiyle yazdığı Cingöz Recai Serisi başta olmak üzere Esat Mahmut Karakurt’un beyazperdeye uyarlanmış polisiye romanlarının yanı sıra Nazım Hikmet’in “Yeşil Elmalar” (1936), Halide Edip Adıvar’ın “Yolpalas Cinayeti” (1937), Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kesik Baş” (1942) eserlerinin yanı sıra Refik Halit Karay, Cevat Fehmi Başkut, Müjdat Gezen, Pınar Kür, Çetin Altan, Perihan Mağden ve Orhan Pamuk gibi yazarlar da polisiye janrına dâhil olabilecek yapıtlara imza atmıştır.

    Dördüncü yaşını geride bırakan Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin resmî rakamlarına göre 100’e yakın polisiye yazarı, birlik çatısı altında toplanmış durumda. Tabii, nedendir bilinmez ama birlik çatısı altında bulunmayan Mehmet Murat Somer, Osman Aysu, Gökhan Tosun, Ümit Kıvanç, Suat Suna (evet, bildiğimiz Suat Suna), Hakan Karahan ve Hüseyin Ekinci gibi isimleri de düşündüğümüzde Türkiye’deki polisiye yazarlarının sayısının 100’ün üzerinde olduğuna dönük bir sav ortaya atmamamız için hiçbir nedenimiz kalmıyor.

    Ancak burada, odak noktamızda olan hukuk ve polisiyeye değinmeden önce; takibinin güç olduğu bir mevzuyu dile getirerek hafiften konuya girmek icap ediyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Pandemi Döneminde Sanatçıların Durumu Üzerine

    COVID-19 salgının en çok etkilediği alanların içinde kültür ve sanat alanı da var. Bu süreçte görmezden gelinen sanatçıların koşullarını sanatçı, müzisyen Ozan Çoban ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: Pandemi döneminin en çok etkilediği iş kollarından biri de kültür sanat oldu. Tiyatrolar, canlı müzik yapılan yerler kapandı, konserler iptal edildi. Çoğu sanatçı işsiz kaldı ve geçim sıkıntıları nedeniyle birçok müzisyenin ne yazık ki intihar ettiğine tanık olduk. Devlet ise sanatçılara hiçbir nakdi destekte bulunmadı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ozan Çoban: Kültür ve sanat alanı ülkemizde pandemi öncesinde de ötelenen, hor görülen bir alandı. Sanat emekçileri için durumun önceden de parlak olduğunu söylemek mümkün değil. Sigortasız çalıştırılma, sabahın ilk ışıklarına kadar sahnede kalma, patronun keyfine göre alınacak ücretten kesinti, düşük ücret, teknik imkansızlıklar, seyirci tacizi vs vs… Bu ve buna benzer sorunlar dönem dönem dile getirilse de ortada herhangi bir örgütlü bir mücadele olmadığı için herhangi bir derman bulunamadı. İşte sahne emekçileri de pandemiye böyle bir süreçte yakalandı. Örgütsüzlük tüm emekçiler gibi kültür sanat emekçileri için de büyük bir yıkımı beraberinde getirdi. Türkiye özelinde durum daha da vahim hâldeydi tabii. İktidar pandemiyi laiklik karşıtı hamlelerine, seküler yaşam tarzına müdahaleye, emekçilere dönük sömürüyü katmerlemeye zemin oluşturmak için kullandı. ‘Sokağa çıkmak yasak ama istif hâlinde fabrikalarda çalışmak serbest! Konserler yasak ama iktidara lebalep kongreler yapmak serbest!’ Böylesine iki yüzlü bir politikanın halk sağlığı ile alakalı olmadığı, aksine her yasağın gericiliğe ve şirketlerin karlarına yol vermek için konulduğu hemen ortaya çıktı. Bunların hepsi bir bütünün parçası. Ben sahne emekçileri özelinde de tüm bu sürece böyle bütünlüklü bir perspektiften bakmaktan yanayım. Müziğe düşmanlar evet ama sadece müziği savunarak bir şey elde edemeyeceğimizi düşünüyorum. Çünkü yaşadıklarımız diğer emekçilerin yaşadıklarından azade değil. Sorunlarımızın özü bir, politik ve sınıfsal. Hâl böyle iken politik tavırdan uzak her yanıt bizleri çözümden ulaştırıyor. Şunun netleşmesi gerek; laikliğe sahip çıkmadan müziğe sahip çıkmak hayal. Emekçilerin hak mücadelesine destek olmadan şarkılarımızı özgürce söyleyebilmemiz de mümkün değil. Örgütlü, bilinçli bir politik mücadele ancak sahnelerimizi geri dönüşsüz kavuşturabilir bizi. Umut veren, umut aşılayan en önemli şey birlikte mücadele etme eylemi. Bunu yapamadığımız her gün hayatına son veren dostlarımızın vebalini de omuzlarımıza yükleniyoruz. İktidar sadaka verip şükredelim istiyor, oysa biz sadaka değil hakkımızı istiyoruz. Onurlu bir mücadelenin aşamayacağı şey yok. Elbet aşacağız.

    HD: Pandemi yasakları tek bir yasak hariç kalktı, o da gece yarısından sonra müzik yasağı. İktidarın 00.00’dan sonraki müzik yasağına dair düşünceleriniz nelerdir?

    OÇ: Hiçbir mantığı olmayan, halk sağlığı için değil seküler yaşam baskılansın diye alınmış bir karar bu. Müzik, insanı insan eden büyülü bir şey, yaşamı çoğaltan, onu hatırlatan muazzam bir güç. Bundan dolayı susturmak istiyorlar. Yan yana gelmeyelim; neşemizi mutluluğumuzu paylaşmayalım ki insan olduğumuzu unutalım istiyorlar. Fabrikalarda şirketlerde saatlerce sömürdükleri işçiler hemen yatsın uyusun aman eğlenmesin aman bir araya gelmesin öyle mi? Yok öyle. Hayat 12’den sonra da devam ediyor, müzik de öyle. Hayattan güçlü değiller, elbet hayata boyun eğecekler.

    HD: Müzik emekçilerinin sigorta, sosyal ve ekonomik haklarına dair Türkiye’deki genel durum nedir?

    OÇ: Sigorta, sosyal güvence ve ekonomik haklar meselesi müzik emekçilerinin kanayan yarası. Pandemi ile beraber bu sorunun çözülmesinin müzisyenler için ne kadar hayati olduğu da ortaya çıktı. Dünyanın gördüğü en büyük sağlık krizini sosyal güvencesiz olarak karşıladı Türkiye’de müzisyenlerin pek çoğu. Ne acı. Mevcut durumda müzisyenlerin kendilerini devlete tanıtlayabileceği tek alan sigortalı olabilmeleri. Ancak günübirlik çalışan, yaptığı iş sonrası ücretini alan müzisyenler için sigortanın ödenmesi talebi büyük lüks. Bunun çözümüne dair bir yol bulunması gerek. Fakat tüm bunların mücadele etmeden hayata geçmesi mümkün değil. Hiçbir hak mücadelesiz alınmıyor.

    HD: Müzik emekçilerinin haklarına dair sendikal bir çalışma yürütülüyor mu?

    OÇ: Yeni kurulmaya çalışılan sendikalar var. Ancak olan sendikalar da sahne emekçiliği alanında örgütlenme çağrısı ve çalışmaları yapıyorlar. Müzisyenlerin bu çağrılara kulak tıkama lüksü yok. Hakkımızı örgütlü bir şekilde arayacağımız en meşru alanlar sendikalar. Yüzümüzü oraya dönmek zorundayız. Burada şunu tekrar ve tekrar dile getirmek istiyorum; müzisyenlerin yaşadıkları dönemsel bir sorun değil ve pandemi bitince eskiye ya da normale öylece dönüleceğini beklemek büyük bir yanılgı. Sahnelerimizi, emeklerimizi keyfi bir şekilde tek bir hareketle kaldıranların bunu yeniden yapmamaları için hiçbir neden yok. Bu keyfiyete dur diyecek olan tek şey ise örgütlülüğümüz. İki yılımız çalındı, ömürlerimiz çalındı, bir sürü dostumuzu aldı bu süreç. Artık yeter. Yarınlarımızı çaldırmayalım, yarınlarımızı elimize alalım.

    HD: Müzik emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarını iyileştirmeye dair ne gibi çözümler getirilebilir?

    OÇ: Bu kapsamlı bir çalışmayı gerektiriyor. Ama ben tez elden aklıma gelenleri söyleyeyim; müzik emekçiliğinin meslek tanımın net olarak yapılması ve bu mesleğin haklarının yasalarla güvence altına alınması gerekiyor en başta. Sigortasızvegüvencesizçalışmalarınsonbulması gerek. Ekonomik olarak bir standart getirilmeli ve müzisyenlerin insanca yaşam koşulları altında bir ücretin çalıştırılmasının önüne geçilmeli. Dinleyici kültürü oluşturulmalı, sahneye saygının içselleştirilmesi sağlanmalı. Canlı müzik mekânlarının teknik imkânları müzisyenin müziğini sağlıklı bir şekilde yapabileceği şekilde düzenlenmeli. Kültür sanat faaliyetlerinin, festivallerin, halk konserlerinin sayısı arttırılmalı ve bu faaliyetlerin halka ulaşması için gerekli düzenlemeler yapılmalı.

    Müzik yaşamın her anında, her noktasında bizimle. Onu var eden ellerin kıymetinin bilindiği bir ülkeye ihtiyacımız var. Bunu hepimiz hak ediyoruz.

     

  • Ceza Hukuku Perspektifinden: Yargı Paketlerinin Samimiyeti ve Değişmeyen Sorunlar

    Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu, yasalaştıkları günden bu yana birçok defa değişikliğe uğradı. Biraz detaylandırmak ve örneklemek gerekirse, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu, kimi kanun, kimi KHK, kimi Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları olmak üzere, toplamda kırkı aşan değişikliğe uğradı.

    Yürürlüğe gireli daha 16 yıl olmuş güncel ceza mevzuatında bu kadar değişiklik olması şüphesiz ilgi çekicidir. Bunlardan bir kısmı siyasi iktidarın o günlerde yaşadığı sorunlara, ceza hukuku kullanılarak verilen cevaplardan ibaret değişikliklerdi. Örneğin kamuoyunda İç Güvenlik Yasası olarak bilinen 6638 sayılı kanunun 13. maddesi böyle bir değişikliktir. Değişikliğe göre, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesine 4. fıkra eklendi ve kolluğa ceza muhakemesi sistematiğini altüst ederek toplumsal olaylar esnasında gözaltı yapmak konusunda bir karar mercii olma yetkisi verildi. Çeşitli yazarlar tarafından eleştirilen bu değişiklik, 2013 yılının yazından itibaren ülkede karşılaşılan toplumsal protestolardan bağımsız yorumlanamaz elbette. Yine 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından KHK’lar ile getirilen ve genellikle savunma hakkını kısıtlamayı hedefleyen değişiklikler de bu grup içinde değerlendirilebilir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

    Bir diğer grup değişikliğin ise, Türkiye’de insan hakları hususunda olumlu adımlar atıldığını göstermek amacıyla yapıldığı söylenebilir. Örneğin, 4. Yargı Paketi bu ikinci grupta getirilen değişikliklerin bir örneğini teşkil ediyor. Süreci hatırlatmak gerekirse, Mayıs 2019 tarihli Yargı Reformu Stratejisi ile maddi ceza hukukunu ve ceza muhakemesi hukukunu da kapsayacak kimi değişikliklere ilişkin bir yol haritası çizilmeye çalışılmıştı. Anılan strateji belgesi, amacını “hukuk devletinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, etkin ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin oluşturulması” olarak da açıklıyordu3. Yine bu belgenin, yürütme erki tarafından Avrupa Birliği ile olan ilişkileri güçlendirmek konusunda bir adım olarak görüldüğü de söylenebilir. Nitekim anılan metin de bu hususu, “Bu Reform Belgesi ile Türkiye, Avrupa Birliği üyelik sürecine verdiği önemin altını çizmektedir. Türkiye, Birliğe üyeliği stratejik bir hedef olarak görmekte ve katılım sürecine bağlılığını korumaktadır” şeklinde ifade etmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Müsilaj Sorununa Su Hakkı Açısından Bir Bakış

    Marmara Denizi’nde geçtiğimiz Mayıs ve Haziran aylarında, ilk olmamakla birlikte çok daha yoğun ve kapsamlı bir biçimde görülen müsilajın (deniz salyası) ortaya çıkma sebepleri, genel olarak denizdeki sıcaklık ortalamasının artışı ve kirlilik yükünün artması şeklinde açıklanmıştır.1 İklim krizinin uzun vadeli olmaktan çıkan etkileri ve Marmara Denizi’nde özellikle deniz taşımacılığı ile evsel ve endüstriyel atıkların yol açtığı kirliliğin boyutları dikkate alındığında, ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değildir. İstanbul’daki atık suların %70’inin yalnızca ön arıtma tesislerinden2 geçirilerek -ki bu tesislerde organik madde arıtımı mümkün değildir- denize deşarj edildiği bilinmektedir. Bu durum, Marmara Denizi’ni çevreleyen diğer iller ve diğer etkenler bir tarafa bırakılsa dahi kirliliğin artma nedenini açıklamaya yetmektedir.

    Müsilaj sorununun “yüzeysel” olarak değil de “derinden” çözülebilmesi için iklim krizi ile mücadelenin etkili bir şekilde sürdürülmesi gerektiği kuşkusuzdur. Bununla birlikte Marmara Denizi’ndeki kirlilik tam anlamıyla kontrol altına alınmadıkça, yapılacak her şey sorunun daha endişe verici boyutlarda geri dönmesini beklemekten ibaret olacaktır.

    Marmara Denizi’ndeki kirliliğin kontrol altına alınması ve su kalitesinin iyileştirilmesi, deniz ekosisteminin korunmasının yanı sıra su hakkının gerçekleştirilmesi ile yakından ilişkilidir. İlk defa BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin, Sözleşme’nin 11 ve 12’nci maddelerine ilişkin 15 No’lu Genel Yorum’da açıklığa kavuşturduğu su hakkı; temel olarak, herkesin kişisel ve ev içi kullanımları için yeterli, güvenli, kabul edilebilir, erişilebilir ve bedeli ödenebilir suya sahip olma hakkını ifade etmektedir.

    Su hakkının önemi, suyun yaşamın ve sağlığın esası olan kısıtlı bir doğal kaynak olmasında ve bu hakkın insan onuru başta olmak üzere; yaşama hakkı, yeterli bir yaşam düzeyine sahip olma hakkı, yeterli beslenme hakkı, sağlık hakkı gibi insan haklarının gerçekleştirilmesi için bir ön koşul niteliği taşımasında yatmaktadır.

    Bütün insan hakları gibi, su hakkının gerçekleştirilmesi de en başta devletin yükümlülüğüdür. Bu hak; devletlere, bireylerin eşit bir biçimde suya erişimini sağlama yanında su kaynaklarına zarar verecek eylemlerden kaçınma ve su kaynaklarının korunması bakımından gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü yüklemektedir. Bu tedbirlerden arasında, su havzaları ve su ile ilgili ekosistemlerdeki kirliliğin azaltılması ve ortadan kaldırılması ile buna ilişkin strateji ve programlar geliştirilmesi yer almaktadır. Ayrıca, koruma yükümlülüğü kapsamında üçüncü kişiler tarafından su kaynaklarının kirletilmesine yönelik yaptırımların etkililiği de önem taşımaktadır. Buna ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin deniz kirliliğini konu alan bir davada, başvurucunun yol açtığı devasa büyüklükteki deniz kirliliği dolayısıyla kendisine ağır yaptırım uygulanmasını Sözleşme’ye aykırı bulmadığının altını çizmek gerekir. AİHM bu yaklaşımı ortaya koyarken, Avrupa’da ve uluslararası alanda çevresel konularda meşru bir kaygı olduğuna ve devletlerin çevresel yükümlülüklerini yerine getirmek için ceza hukukuna başvurma eğiliminde olduklarını belirterek, somut başvurunun da bu “yeni gerçeklikler” ışığında değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Zorunlu Aşı ve Anayasa Hukuku

    Aralık 2019 tarihinden itibaren tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 (yeni koronavirüs) pandemisi uzun bir süre, hastalıkla nihai olarak başa çıkabilecek bir tıbbi tedavi yönteminin olmaması sebebiyle toplumları büyük oranda çaresiz kılmış ve pandemi ile başa çıkma konusunda birincil derecede sorumluluğu olan hükümetleri, genel sağlığı korumak adına yurttaşların hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tedbirler almaya yöneltmiştir.
    Kişilerin hastalanmasını engelleyecek ve virüsün bulaşımını güçleştirecek COVID-19 aşıları ise bilim insanlarınca yürütülen yoğun çalışmaların ardından ilk defa Aralık 2020 tarihinde insanlığın hizmetine sunulmuş; ancak gerek aşıların olağan dönemlere kıyasla çok hızlı biçimde üretime sunulması gerek potansiyel bazı yan etkilerinin bilinmemesi gerekse komplo teorilerinin yayılması gibi etkenler dünyada belirli bir kitlenin aşı olmama yolunda bir tutum almasına yol açmış, bu da hastalığın yayılımına karşı mücadeleyi zayıflatmıştır. Bu noktada akla gelen ilk çözüm ise aşının zorunlu tutulmasıdır ki; bu da bereberinde birçok hukuki sorunu getirmektedir. Bu kısa çalışmada aşının zorunlu tutulması; anayasa hukuku açısından karşılaştırmalı hukuk ve yargı kararları da göz önünde bulundurularak ele alınacaktır.

    1) Türk Anayasa Hukukunda Zorunlu Aşı Sorunu ve COVID-19

    Türk hukukunda aşının zorunlu kılınması konusu hiç şüphesiz özgürlükler hukuku ile doğrudan ilintilidir. Bu sebeple öncelikle 1982 Anayasası’nın ortaya koyduğı özgürlükler rejimi çercevesinde soruna yaklaşmak gerekmektedir. Bu noktada öncelikle aşının zorunlu kılınmasının hangi özgürlükle ilişkili olduğu diğer bir ifadeyle hak süjesinin aşılanmaya zorlanmasının hangi özgürlüğün koruma alanına ilişkin olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir.

    Bu hususta öncelikle akla gelecek ilk temel hak, Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen vücut bütünlüğü hakkıdır. Vücut bütünlüğü hakkı en basit haliyle kısırlaştırmadan, ağrıdan, biçim bozukluğundan ve vücut sağlığının bozulmasından uzak olmayı tarif etmektedir. Kişinin fiziksel ve zihinsel bütünlüğü; Sözleşme açısından ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) m. 8 anlamında özel yaşamın koruma alanına girmektedir. Salt vücuda yönelik müdahaleler, AİHS’in 8. maddesinin koruma alanı içinde yer almaktadır.3 Şüphesiz zorunlu aşı uygulaması aşının uygulandığı kişiye bağlı olarak başka temel haklara müdahaleyi de gündeme getirebilecektir. Nitekim AYM’nin de belirttiği üzere “birtakım hastalıklara karşı bağışıklık sağlamak için o hastalığın mikrobuyla hazırlanmış eriyik olarak tanımlanan maddelerin vücuda verilmesi şeklindeki aşı uygulamasının” müdahalenin boyutundan bağımsız olarak vücut bütünlüğüne bir müdahale oluşturduğu açıktır. Eğer bir çocuğun ebeveynlerin iradesi hilafına zorunlu aşılanması söz konusu ise burada aile yaşamına saygı hakkı (Anayasa m. 41. ve AİHS m. 8) yahut kişinin dini inancının aksine4 bir aşılanma söz konusu ise de din ve vicdan özgürlüğünün (Anayasa’nın 24. maddesi ve Sözleşme’nin 9. maddesi) koruma alanına bir müdahalede bulunmuş olacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Vicdanlı Savcı Mı Arıyoruz, Yoksa?

    Dergimizin bir önceki sayısından elinizde bulunan sayıya kadar gelişen süreçlere, tek tek mercek tutmak neredeyse imkânsız. Neyse ki, bu iki aylık sürede yaşananların kuyruğu birbirine o kadar bağlı ki, merceği bu sayıda da yukarıdan tutmak, ayrıntıları kaçırmak anlamına gelmeyecek.

    Ülke gündemine uzun bir süredir yerleşen suç örgütü lideri Sedat Peker’in açıklamalarından başlamak en işlevli kuyruğa da değinmek anlamına geliyor.

    Buradan başlayalım o halde.

    Sedat Peker’in “kendisini kurtarmak” için başladığı ifşaların AKP cephesinde var olan sıkışmayı derinleştirdiği bir gerçek olarak karşımızda dursa da, bundan büyük bir gerçek daha var. O da AKP’nin yirmi yıllık yatırımının, tam da böyle durumlarda işine yaramasıdır. Deyim yerindeyse, AKP’nin ezberini bozmamasıdır.

    Peker’in açıklamaları, bilinen bazı gerçeklerin (rant, rüşvet, yandaş gazetecilik, yandaş belediyecilik, 15 Temmuz ayrıntıları vb.) somut deliller ile açıklanması açısından değil, bunun AKP’nin bekası için elinden geleni yapmış bir figür yani içeriden bir kişi tarafından yapılması açısından değer taşıyor. AKP- MHP ortaklığının iddiaların üzerine gidip “temiz eller operasyonu” gibi adımlar atmak yerine kulağının üzerine yatmış olması, ittifakın dengelerinden ziyade, yukarıda bahsedilen ezber ile bağlantılıdır.

    Ezber şudur: bugün başkanlık sistemi ile de perçinlenen ve seçim döneminin de giderek yakınlaştığı bir dönemde, AKP’nin her kabulleniş davranışı bir günah çıkarma anlamına gelecektir. Bu, AKP’nin uzun zamandır tercih etmediği yollardan da birisidir. Siyasi iktidar tarafından ise, ifşaların boyutu ve derinliği karşısında bile, sinekten yağ çıkarma, kişilerin itibarının kurtarılması gibi çırpınışlar görülmektedir ki, bu AKP’nin kendi tabanı için hiç de az bir uğraş sayılmamalıdır.

    Gelelim, ifşa sürecinin erken dönem sonuçlarına.

    Ve burada karşımıza çıkan başka bir ezbere.

    Peker’in açıklamalarını “Aaa neler duyuyorum!” gibi bir şaşkınlıkla karşılamayan, oldukça geniş bir toplumsal kesim var. Adalet, eşitlik, bağımsızlık, özgürlük taleplerinin de doğal taşıyıcıları olan bu kesimin, gerek ifşa sahibi gerekse de çeşitli siyasi özneler tarafından “vekâlet mücadelesine” hapsedildiğini görmemek imkansız.

    Sadece 3 örnek bunu anlatmaya yeterli.

    İlki ne yazık ki meslektaşlarımızın mimarlığında gelişti. Bazı baro genel kurullarında seçim listelerine Sedat Peker yazılmış olmasını bir espri olarak anlayacak isek, buna en çok Sedat Peker’in güldüğünü de tahmin edebiliriz. Bir suç örgütü liderinin hukuk mücadelesi ile özdeşleştirilmesi, mağdur- hak- hukuk kavramlarının da nasıl içinin boşaltıldığını göstermiyor mu bizlere?

    İkinci örnek, doğrudan ifşaa sahibinden gelsin. Onca ifşa sonrasında seslendiği kim varsa paralelinde bir korku ve kaygı yaratmayı da başarabilen bir yetenekten mi bahsedeceğiz yoksa, bu rüzgar beni de alır götürür kaygısından mı? Tartışma programlarında sıkça rastladığımız şu tezatlığın sahibini söyleyende değil de söyletende aramalı: “Adam öyle şeyler açıkladı ki, normalde halkın sokaklara taşması lazım. Ama bir iç savaş istiyorlar galiba. Uzak durmak lazım sokaktan”

    Üçüncü örnek ise, değişmeyenimiz nerdeyse. Elinde mumla bu karanlığa karşı vicdanlı ve cesur bir savcı arayanlar. AKP’nin yirmi yılda en çok da hukuk alanında yarattığı tahribatın enkazından çıkmak için yargıç ve savcı aramak, bu enkazın sadece hukukçuların üzerine yıkıldığını varsaymak anlamına gelmez mi sizce de?

    Evet ülkemizde, halen, vicdanlı ve cesaretli yargıç ve savcılar vardır. Hukuk sistemi, rejimle birlikte değişse dahi, bu damar kendini öyle ya da böyle var etmekte, örgütlü ya da örgütsüz bir biçimde biz buradayız demektedir. Ancak Sedat Peker vakasının izdüşümü sadece hukuksal alanda aranırsa, çözüm olarak da yukarıda bahsedilen formül dışında bir diyeceğiniz elbette ki kalmaz.

    Oysaki, Sedat Peker’in açıklamaları, ülkemizin iktidar- mafya- bürokrasi ve yandaş ortaklığının küçük bir resmidir. AKP’nin yarattığı yeni hukuk sistemi ise bu zincirin sigortası olmak üzerine kurgulanmıştır.

    Üstelik uzun bir zamandır AKP’nin meşruluğunu kaybettiği alan, hukuksal alandan ziyade, ekonomik kriz, savaş politikaları, pandemi süreci, özetle, halkın en geniş kesiminin doğrudan yaşamlarında yaratılanlardır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, mafyanın bile adalet aradığı bir dönem değil, mafyanın bile pastasının daraldığı bir dönemdir.

    Yirmi yılda gelinen nokta, ülkenin genç nüfusunun geleceğini başka ülke kapılarında aramasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, ülkenin dost olduğu komşusunun kalmaması, düşman siyasetinin hem içeride hem dışarıda bir başarı olarak yutturulmasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, emekçilerin ömürlerinin kısalması, iş cinayetlerinin alıp başını gitmesidir.

    Yirmi yılda gelinen nokta doğadaki talanın, rantın, sel ile müsilaj ile afet ile sonuçlanmasıdır.

    Yirmi yılda gelinen nokta, bilim insanlarının aşağılanması, hedef olarak gösterilmesidir.

    Şimdi tekrar soralım. Bir savcının cesaretine mi ihtiyacımız var yoksa bir halkın örgütlü gücüne mi?

    Birincisi ikincisini içermez ama, ikincisi her zaman birincinin de ön koşuldur.

    Kuyruğu buradan tutalım.