Kategori: Sayı 33 / Eylül – Ekim 2021

  • Teknolojik Gelişmeler ve Dijitalleşme Nedeniyle İşçilerin Güvencesizliği

    Güvencesizlik, çalışma yaşamı bakımından geçici, düzensiz, kuralsız, korumasız, emniyetsiz, standart dışı, kırılgan ya da eğreti koşullar anlamına gelmektedir. Çalışma yaşamı, toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğundan, güvencesizlik aslında topyekûn yaşamın kendisini etkileyen bir olgudur. Güvencesiz çalışmanın temelini, 1980’li yılların başından itibaren neo-liberal ekonomi politikaları aracılığıyla tüm dünyada uygulama alanı bulan işgücü esnekliği oluşturmaktadır.

    Neoliberal sistemin toplumsal dışlanma ve ucuz işçilik üzerinden var olurken geliştirdiği çalışma biçimleri; güvencesizliği kalıcılaştıran kayıt dışılık, taşeron işçilik, kiralık işçilik ile işi ve ödemeleri esnekleştiren başka her tür ilişkidir. Eve iş verme, yarı zamanlı çalışma, günlük ücret usulü çalışma ilk bakışta sayılabilecek benzer istihdam biçimleridir.

    Gerçekten de işin dışarıya verilmesi, hizmetin dışarıdan alınması, “out-source” edilmesi ile başlayan parçalanma süreci, kayıt dışılıkla birlikte, “her türlü güvencenin yok edildiği” çalışma ilişkilerine doğru gelişmiştir. “Atipik” çalışma biçimleri altında toplanan eve iş verme ve yarı zamanlı çalışmalar, yine de işçinin karşısında bir işverenin bulunduğu uygulamalardır. Daha sonra hızla yaygınlaşan ve özel istihdam büroları aracılığıyla kurumsallaştırılan “kiralık işçilik” uygulaması ise, işçinin işyerini de yok etmektedir. Özel istihdam bürosuna bağlı işçilerin bir işyeri olmadığı gibi, genel olarak “kendilerini gerçekleştirecekleri sürekli bir işleri” de yoktur. Bu anlamda, özel istihdam büroları ile bireysel düzeyde mutlak güvencesizlik yaratan kayıt dışına göre, işçilerin üretken kimliğine ve kişiliğine yönelik en üst düzeyde bir saldırı söz konusu olmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: SMA Hastası Bebekler ve Tedavileri için Verilen Hukuki Mücadeleye Dair

    Son dönem sosyal medyada, SMA hastaları ile ilgili olarak yapılan yardım kampanyalarına sıkça rastlamaktayız. Peki bu hastalık nedir, tedavisi ne şekilde mümkündür, bu tedavi için nasıl bir hukuki süreçten geçilmektedir? SMA hastası bebeklerin ailelerine yardım toplanması konusunda hukuki destek veren Av. Özge Üstün ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: SMA hastası bebeklerin yargı süreçlerini takip ettiğinizden hareketle soruyoruz. Bize kısaca SMA hastalığını tanımlayabilir ve tedavi yollarını söyleyebilir misiniz?

    Özge Üstün: Spinal Müsküler Atrofi (SMA), omurilikte yer alan ön boynuz hücrelerinin geri dönüşümsüz kaybı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kas atrofisi ve güçsüzlüğü ile karakterize olan bir grup genetik kas hastalığıdır.

    SMA hastalığının şiddeti değişkendir. Klinik özellikler, başlangıç yaşı ve ulaşılan maksimum motor fonksiyonlar temelinde, hastalığın şiddeti değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenliğe göre SMA hastalığı, Tip 0, Tip 1, Tip 2, Tip 3 ve Tip 4 olarak beş kategorilere ayrılmıştır. 0’dan 4’e doğru hastalığın formu ağırlaşmaktadır. Tip 0 hastaları çoğu zaman anne karnında hayatını kaybederken en fazla maalesef 6 aya kadar yaşayabilmektedir. Tip 1 hastalarının ise çoğu maalesef 2 yıldan fazla yaşayamamaktadır. Tip 2 hastalarının ise çoğu, maalesef 25 yıldan uzun yaşayamazken, yaşları ilerledikçe kemik ve eklemlerde gelişen ortopedik sorunlar sebebiyle tekerlekli sandalyeye mahkûm olabilmektedirler. Tip 3 ve Tip 4 hastaları çoğunlukla yardımsız yürüyebilirken normal yaşam süresine sahiptirler; ancak Tip 3 hastalarında skolyoz ve solunum kaslarındaki güçsüzlük, Tip 4 hastalarına göre daha erken gözlemlenebilmektedir.

    SMA hastalığına ilişkin gelişmekte olan birkaç tedavi yöntemi var; ancak bunlar arasında en çok tercih edilen Spinraza ve Zolgensma isimli iki tedavi. Spinraza; hastalığın iyileşmesini sağlamazken, ilerlemesini kısmen de olsa durduruyor. Özellikle SMA Tip 1 hastalarının hayatta kalabilmesi için oldukça önemli bir ilaçken, SMA Tip 1 hastalarının erken yaşta tekerlekli sandalyeye mahkûm olmaması için önem gösteriyor. Yine; Zolgensma tedavisinin Spinraza tedavisi ile birlikte uygulandığında daha etkili olduğu biliniyor. Zolgensma; eksik veya mutasyona uğramış SMN1 genini değiştirerek, çalışan bir SMN arttırıcı sağlayan, diğer bir deyişle hastalığın iyileşmesini sağlayan tek seferlik bir tedavidir.

    H.D.: SMA hastası bebeklerin, tedavileri için yurt dışına gönderildiğini veya gönderilmek için para toplandığını, yardım kampanyaları düzenlendiğini görüyoruz. Ülkemizde SMA hastası bebeklerin tedavi edilme imkânı yok mu?

    Ö.Ü.: Spinraza; ülkemizde SMA Tip 1 ve Tip 2 hastaları için belirli kriterler sağlandığı sürece belirli bir doza kadar karşılanıyor. CHOP INTENT diye bir puan uygulaması var. İlk 4 dozda puan beklenmiyor; yalnız 4. dozdan sonra çocuklar bu test uygulamasına giriyorlar ve kanunda belirlenen düzeyde (her bir testte ilerleme kaydetmesi gereken puan farklı) iyileşme gösterirlerse Spinraza tedavisini ücretsiz bir şekilde alabiliyorlar. Spinraza da Zolgensma kadar olmasa da oldukça pahalı bir tedavi. Ancak burada çelişkili olarak gördüğüm husus şu; Spinraza hastalığın iyileşmesini sağlamazken, hastaların bu tedaviyi olabilmek için iyileşme göstermeleri bekleniyor. Bu da çocuklar için çok zor oluyor. Sürekli olarak fizik tedavi gibi uygulamalar gören çocuklar ki, bu tedavi yöntemleri ve nefes almaları için gerekli olan bazı cihazlar karşılanıyor; bu testi geçemezlerse Spinraza tedavisini alamıyorlar. Bu durumda da ya ölüm ile ya da hayatlarının geri kalanına engelli olarak devam etme riski ile karşı karşıya kalıyorlar. Ben bu kriterlerin kaldırılması ve SMA hastalarının yaşamları boyunca Spinraza’ya ücretsiz bir şekilde ulaşabilmeleri gerektiğini savunuyorum.

    Zolgensma’ya dönecek olursak, ki gündemi en çok oyalayan bu tedavi yöntemi; ülkemizde uygulanmaması için hiçbir sebep görmüyorum, aksine Anayasa’da da açıkça yer alan sosyal devlet ilkesi, yaşam hakkı, sağlık hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı gereği bu tedavinin uygulanmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun dava yolu ile talep edilebilmesi tabii ki mümkün. Ancak; biliyoruz ki davalar çok uzun sürüyor. Zolgensma’nın ise daha etkili olabilmesi için 2 yaş ve 13,5 kilogramın altındaki çocuklara uygulandığını biliyoruz, daha da önemlisi kasla geri dönüşümsüz bir şekilde kaybedildiği için ne kadar erken uygulanırsa o kadar erken ve çok etki gösteren bir tedavi. Diğer yandan çocuklar sürekli olarak hastalıkla boğuştukları için bağışıklıkları da güçsüzleşiyor ve enfeksiyona da daha açık hâle geliyorlar. Hâl böyle olunca bu davaların sonuçlarını beklemeyi hiçbir aile tercih etmek istemiyor ve kampanyalara yöneliyor. Çünkü davalar en iyi ihtimalle 2-3 sene sürerken kampanyalar iyi yönetilebilirse ve şanslı ailelerse 6-7 ayda bitebiliyor.

    Bir çocuk bu dava yolunu; Zolgensma’yı Türkiye’de ücretsiz bir şekilde almak için iki ayrı dava açarak denedi. Yürütmeyi durdurma kararları verildi ve Zolgensma yurt dışı ilaç listesine mahkeme şerhi ile eklendi. Ancak tabii bu konuda Sağlık Uygulama Tebliği yayınlanmadığı için ilaç yine ücretliydi. Hâl böyle olunca ilacın karşılanması için ikinci dava açıldı. Yine yürütmenin durdurulması kararı verildi; fakat bakanlık bu sefer karara uymadı. Bildiğim kadarıyla karar hem Anayasa Mahkemesi’ne hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. Ancak yüksek mahkemelerce henüz bu konuda bir karar verilmiş değil. Bu arada davaları açan çocuğun da yaşı ilerledi ve tedaviyi alma şansı azalmaya başladı; durum böyle olunca da çocuk Almanya doğumlu olduğu için Almanya’ya gitti ve Almanya çocuğun Zolgensma tedavisini ücretsiz bir şekilde karşıladı. Bu gerçekten içler acısı bir durum. Bizim vatandaşımız burada tedavi olabilmek için hukuk savaşı veriyor; ancak sadece kendi ülkesinde doğduğu için başka bir ülke onun tedavisini ücretsiz bir şekilde karşılıyor. Hiçbir çocuk, hiçbir aile böyle bir yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmamalı.

    H.D.: SMA hastası bebekler için IBAN bilgileri paylaşılırken “hesabın valilik izinli olduğu” ibareleri koyuluyor. Yardım Toplama Kanunu’na göre bu tip aciliyet içeren hastalıklar yönünden de mutlaka valilik izni alınması gerekiyor mu?

    Ö.Ü.: Aslında Yardım Toplama Kanunu’na göre her zaman yardım toplamak izne tabiydi. Ancak yaptırım açısından pek fazla caydırıcılık bulunmuyordu. Geçtiğimiz Aralık ayında Yardım Toplama Kanunu’nda yapılan değişiklikler neticesinde yardım toplamak için izin almak zaruri hâle geldi. Tabii yine aynı dönemde yetkililerce SMA hastası çocukların ailelerinin yürütmüş olduğu kampanyalara yönelik olumsuz açıklamaların da etkisi büyük oldu. Çoğu kişi resmî izni olmayan kampanyalara bağış yapmak veya bu kampanyalar için çalışmak istemedi. Bankalar yardım hesaplarına bloke koydu, para giriş ve çıkışları engellendi. Hâl böyle olunca da ailelerin resmî izin almaktan başka çaresi kalmadı. Ben hiçbir valiliğin, hiçbir SMA hastası çocuğa resmî izni doğrudan verdiğini görmedim. İzni vermeye bu kurumlar yetkili. Dolayısıyla; aileler öncelikle valiliklere yardım toplama izni için başvuruda bulunduktan sonra valiliğin ret kararını idare mahkemelerine taşıyorlar. Yürütmenin durdurulması kararı alabilen aileler bu kararı tekrardan valiliğe sunup valiliğin karara uymasından sonra resmi bir şekilde ilgili valiliğin kontrolünde kampanyalarını yürütüyorlar. Bu yüzden de kampanyaları için resmî izin alabilen aileler hesabın valilik izinli olduğuna dair ibareler koyuyor. Bu da kampanyaların güvenilirliğini arttırıyor.

    H.D.: Valilik izni prosedürü ne kadar sürüyor? Size, daha doğrusu avukatlara neden ihtiyaç duyuyor bu aileler?

    Ö.Ü.: Valiliğin izin talebini reddetmesinin ardından mahkemeye başvurduktan sonra eğer idare mahkemeleri cevap süresini kısaltırsa 3-4 gün ile 2 hafta arasında değişebiliyor. Tabii bazı mahkemelerin bu süreçte cevap süresini kısaltmadığına da üzülerek şahit olduk. Böyle durumlarda yürütmenin durdurulması kararları 1 ayı bulabiliyor. Tabii valiliklerin karara uyma süresi de var. Bazı valilikler karara hemen uyarken, bazıları çocuklar için uzunca bir süre de beklemeyi tercih edebiliyor. Bu süreçlerin hepsi hukuki bilgi ve iletişimi gerektiren süreçler. Aileler zaten çocuklarla uğraştığı için buna vakit bulamıyorlar da… İyi takip edilmeyen hukuki süreçlerde yürütmenin durdurulması taleplerinin reddedilme ihtimali de mevcut. Dolayısıyla hukuki destek ve avukat yardımı ile bu davaların yürütülmesine ailelerin ihtiyaç duyması normal.

    H.D.: Valilik (veya valilikler), başvurulara ret gerekçesi olarak neyi ileri sürüyor?

    Ö.Ü.: Pandemiyi ileri sürdüler maalesef… Kampanyalar pandemi sürecinde bulaşı arttırabilirmiş. Ve tabii daha önceden yetkililerin basına açıkladığı gibi, SMA hastalarının tüm tedavilerinin devlet tarafından karşılandığını ileri sürüyorlar.

    H.D.: Bu süreçler sonrasında SMA hastası bebekler aşağı yukarı ne kadar zaman kaybetmiş oluyor?

    Ö.Ü.: Dava sürecinden önce idarelere ilk başvuruda maalesef tüm valilikler yaklaşık olarak 60 güne kadar beklediler ret cevabı verebilmek için… Neyse ki son değişikliklerle bu cevap süreleri 30 güne düşürüldüğü için bu artık daha kısa sürecek. Yürütmenin durdurulması kararı bildiğim kadarıyla en kısa sürede alınan ve uygulanan 4 gündü. Yani davanın açılmasından sonraki ikinci günde karar çıkmış, sonraki ikinci günde ise valilik karara uymuş hesaplar açılmıştı. Ancak bildiğim en uzun yürütmenin durdurulması süreci ise yaklaşık 4,5 aydı. Yerel mahkeme cevap süresini 30 gün tutmuş, sonrasında talebi reddetmiş ve karar üst mahkemeye taşınmak zorunda kalınmıştı. O dönemde 60 gün şimdi 30 gün bekleme süresi ile birlikte nereden baksanız 1,5 ay gibi bir zaman kaybetmiş oluyorsunuz. Önceden 2,5 aydı en iyi ihtimalle. Her gün ölüm ile burun buruna yaşayan ve geri dönüşümsüz bir şekilde kas kaybeden çocuklar için bunların hiçbiri, hiç de azımsanabilecek bir süre değil.

    H.D.: Ülkemizde Zolgensma ilacının SMA hastası bebeklere temini yönünde çalışma yapılıyor mu?

    Ö.Ü.: Zolgensma; mahkeme kararı şerhi ile yurt dışı ilaç listesine eklendi. Ancak mahkeme şerhli olarak eklenmesi bana göre; ilacı ülkemizde almak isteyen kişilerin yine aynı sancılı süreci çekmeleri gerektiriyor. Bunun için Zolgensma’yı reçete edecek bir doktor bulmanız gerekli ki bunu bulabilmek artık neredeyse imkânsız denebilecek kadar zor. Diğer yandan; bakanlıktan bu konuda hiçbir açıklama duyamadık. Mecliste nadir görülen hastalıklara ilişkin bir komisyon kuruldu ve 2019 yılının Mart ayında rapor açıklandı. Orada Zolgensma’ya sadece 1 paragraflık yer verilmiş. Tabii Zolgensma, FDA’dan şartlı onayını da aynı dönemde yani raporun yayınlandığı dönemde almıştı. Dolayısıyla; FDA onayının bu rapora etkisi olamadı. Çok sayıda kanun teklifi ve yazılı soru önergesi mecliste mevcut. Ancak maalesef hâlâ ne bakanlıktan ne de başka iktidar yetkililerinden ilacın ülkemizde ücretsiz bir şekilde uygulanmasına ilişkin bir açıklama duyabilmiş değiliz.

    H.D.: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

  • 40 Yılda Bir Arpa Boyu: Türkiye’nin Rektör Seçim ve Atamalarıyla İmtihanı

    Birkaç yıldır kamuoyunda artarak dillendiren en önemli iddialardan biri, mer’i mevzuatın birçok bakımdan 12 Eylül’dekinden (12 Eylül 1980- 6 Kasım 1983) bile daha geriye düştüğüdür. Ancak hem hukukçuların hem de siyaset bilimcilerin serdettikleri bu düşünceyi kanıtlamaya müteallik çalışmalar yapmaktan ziyade, ağızda pelesenk etmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Bu yazının temel amacı ise, anlamı doğrultusundan sapmamak, yürütmek, yönlendirmek olan latince rego fiilinden türeyen rektörün, son 40 yılda Türkiye üniversitelerinde nasıl atandığını ele almak olacaktır.

    Sondan başa: Olağanüstü hâlin laboratuvarında

    12 Temmuz 2016 tarihinde Boğaziçi Rektörlüğü için yapılan seçimde Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu, seçime katılmış öğretim üyelerinin %86’sına yakınının oyunu alarak Boğaziçi Üniversitesi’nde o güne kadar yapılmış oylamalarda -tahminen Türkiye’deki üniversitelerde 1992-2016 arasında yapılmış tüm seçimlerde de- en yüksek oy oranıyla seçilmiş rektör olmuştu. Bu, sebepleri çok açık olmasa da, iktidar odakları açısından var olan rektör seçimi ve ataması sistemiyle ilgili bardağı taşıran son damlaydı. İdari olarak bunun görünür tek nedeni, Yükseköğretim Kurulu tarafından seçimle gelen altı kişinin üçe indirimi akabinde Boğaziçi Üniversitesi geleneğinde adayların birinci lehine çekiliyor olmasıydı; kısaca Cumhurbaşkanına bu durumda seçim hakkı kalmıyordu. Bilindiği üzere, 15 Temmuz günü yaşanan coup d’état girişimi ve akabinde 20 Temmuz günü Olağanüstü Hâlin ilan edilmesi Türk Hukuku açısından bu konuda da yeni bir evreye girildiğini ifade ediyordu. Konuyla ilgili ilk gürültü mecliste koptu: 6741 sayılı Kanunun görüşmeleri sırasında iktidar partisi (AKP) milletvekilleri ilgili yasaya rektör seçimleriyle alakalı olarak birinci ve ikinci fıkrası şu şekilde olan 2547 sayılı Kanunun 13. maddesindeki bir değişikliği önerdiler: “Devlet üniversitelerinde rektör, Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bir aylık sürede önerilenlerden birisinin atanmaması ve Yükseköğretim Kurulu tarafından, iki hafta içinde yeni adaylar gösterilmediği takdirde Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılır. Rektörün görev süresi 4 yıldır. Süresi sona erenler aynı yöntemle yeniden atanabilirler. Ancak aynı Devlet üniversitesinde iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eder.-Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektörün atanması Yükseköğretim Kurulunun uygun görüşü üzerine ilgili mütevelli heyet tarafından yapılır. Rektörün görevi atandığı usule göre sonlandırılabilir.” Komisyonda hiçbir şekilde zikredilmemiş bu değişiklik önerisine o zamanki muhalefet partilerinin (CHP-HDP- MHP) tepki göstermesi sonucunda, birleşime yaklaşık olarak verilen iki saatlik bir aranın ardından önerge geri çekildi. Ancak 29.10.2016 tarih ve 676 sayılı KHK’nın 85. maddesi, ilgili önergenin birinci fıkrasında hiçbir değişiklik yapmayıp ikinci fıkrasında “Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör, mütevelli heyetinin Yükseköğretim Kuruluna teklifi ve Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır.” şeklinde yapılan bir tashihle bu önergeye kanun şekli vermişti. Böylelikle 1992 yılından beri geçerli olan sistem rafa kaldırılmış; üniversitede seçim uygulamasına son verildiği gibi, Yükseköğretim Kurulunun ilgili üniversitenin dışından olan profesörleri de Cumhurbaşkanına aday önerebilmesinin yolu açılmıştı. Ayrıca bu uygulama, TBMM’nin Olağanüstü Hâl koşullarında nasıl by-pass edileceği ile ilgili bir ilk örnekti. İlgili kararnamenin üzerinden iki hafta geçtikten sonra, 13.11.2016 tarih ve 2016/101 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 2012 ila 2016 yılları arasında Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu’nun rektör danışmanlığını yapan, ayrıca 2016 yılında Rektör Yardımcılığını da üstlenmiş Prof. Dr. Mehmet Özkan, Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne atandı. Ne yazık ki atanan kişinin niteliği ve hem öğretim üyeleri hem de öğrenciler arasında Olağanüstü Hâl nedeniyle yayılan korku, Boğaziçi Üniversitesi’nde bu atamaya karşı kamuoyunda yankılanan bir harekete neden olmadı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İdarenin Orman Yangınlarından Kaynaklanan Sorumluluğu

    Giriş

    Türkiye 2021 yazını ciddi zararlara yol açan orman yangınlarıyla boğuşarak geçirdi. 28 Temmuz 2021 tarihinde Ege ve Akdeniz Bölgelerinde başlayıp haftalarca süren orman yangınları kontrol altına alınmışken, Tunceli’de benzer bir yangının başladığı haberi geldi. Bu süreçte insanlar hayatını kaybetti1, binlerce hayvan öldü, pek çok ev ve iş yeri yandı2. Uğranılan zararlar için ise anayasa ve idare hukuku kurallarını yok sayan çözüm önerileri sunulmaya başlandı. Antalya’nın Gündoğmuş Belediye Başkanı evi yananlara TOKİ tarafından yapılacak evler için kredi sağlanacağını ifade ederken3, Alanya’nın Ortakonuş Köyü’nde borçlandırma senetleri imzalatıldığı haberleri geldi4. Oysaki Fransız Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 1873 tarihli Blanco kararından beri var olan ve dayanağını Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.125’te bulan idarenin sorumluluğu müessesesi bu uygulamalara engeldir.

    İdarenin sorumluluğu iki yönlü olarak karşımıza çıkar. İdarenin neden olduğu iddia edilen bir zararın varlığı hâlinde, öncelikle idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığına bakılır (I). Bu inceleme, hizmet kusurunun asli sorumluluk esası olmasından ileri gelir5. İdareye atfedilebilen bir kusurun bulunmaması hâlinde ise zararın kusursuz sorumluluk ilkeleri çerçevesinde karşılanıp karşılanamayacağı incelenir (II). Bu incelemeler yapılırken idarenin sorumluluğunu ortadan kaldıran ya da azaltan hâller bulunup bulunmadığı irdelenir (III).

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Hukukun Laiklikle Mücadelesi (!)

    AKP, 1923 Cumhuriyeti’ni ve yargı dahil tüm kurumlarını alt üst eden ve bu anlamda karşı devrimci bir iktidardır.

    Bu cümle aslında ülkede ve hukuk alanında yaşadığımız süreci anlatabilmek için fazlasıyla yeterli. İktidara geldiğinden beri, AKP, tüm hukuk kurumlarını iğdiş etmiş, Anayasa’da neredeyse değişmeyen hüküm bırakmamış, 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası OHAL döneminde hukuku alt üst etmiş, Başkanlık rejimiyle birlikte bu alt üst edişin sonucu Cumhurbaşkanlığı kararları ve genelgelerle dizayn edilen bir hukuk ortaya koymuş, bunun yanında dini referansları hukuk alanında pekiştirmek için birçok adım atmıştır. 1923 Cumhuriyeti’ni tasfiye eden bu yeni rejimin kodları tam da bu noktaya gelinirken atılan adımlarda aranmalıdır1. 2020 yılına girerken bu sayfadan yazdığımız gibi bu yeni rejim, güçlü yürütme, etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir2.

    Peki bu yeni rejimin bağımlı yargısının referansları nelerdir? Bunlardan en önemlisinin dine ilişkin referanslar olduğu açık. İlk olarak yargıda dini dayanağın artışı yargı kararlarında başlayan yargıçlarla kendini göstermiştir. Yine yakın zamanda Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde sergide dini bir sembolü içeren görselin yere serilmesi gerekçesiyle tutuklanan öğrencilerin AYM’ye yaptığı başvuruda Adalet Bakanlığı’nın Mahkemeye ilettiği görüş, dini dayanakların hukuk alanında nasıl içselleştirildiğinin işaretidir. Bakanlığa göre; “İslam’ın tek yaratıcı olan Allah inancı ve tevhid inancına aykırı olan ‘Şahmeran’ figürünün yine İslam’ın ve Müslümanların yeryüzündeki en kutsal mekan olarak kabul ettiği Kabe’nin tasvir edildiği bir resim üzerine yapıştırılması suretiyle oluşturulması ve sergilenmesi değerlendirildiğinde, gayri muayyen kişilere yönelik alenen yapılan soruşturmaya konu eylemlerin LGBT olarak anılan bir sosyal kesim ve Türk toplumunun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman vatandaşlar açısından halkın sosyal sınıf bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edici nitelikte olduğu iddianamede de olgusal temelleriyle birlikte ortaya konulmuştur.”

    Son olarak, yeni adli yılın ilk gününde Yargıtay yeni binası, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş yanında Erdoğan ve Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca’nın birlikte dualarıyla açılmıştır3. Yargıtay başkanı adil ve tarafsız olacağının simgesi olan cübbesiyle elini açarak dua etmekte beis görmemiştir. Devamlı gündeme getirilen yeni Anayasa tartışmalarında AKP’li eski Milletvekili Resul Tosun laikliği dindarlara hayatı zehreden ve toplumu İslam’dan uzaklaştırmaya çalışanlara gerekçe sunan bir ilke olarak görmekte ve Anayasadan çıkarılmasını gerektiğini belirtmektedir. Yine Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkanvekili ve Eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman laiklik ilkesinin yeni anayasada yer almaması; eğer alacaksa da kavramın tanımlanarak hürriyetler altında düzenlenmesi gerektiğini ifade etmiştir.

    Tüm bunlar dini referanslara dayanan yeni rejimin, yerleşme sesleridir. Anlaşılması gereken AKP’nin güçlü bir şekilde ayakta durduğu değil, yeni rejimin ve hukukunun ülkede yerleştirdiğidir. Yeni rejim laikliğin üstünü örtmekte ve ayrıca iktidara bağımlı hale gelen yargının dini referanslarla bütünleşmesini amaçlamaktadır.

    Dualarla açılan adli yıl, cübbeyle dua eden Yargıtay başkanı, tarafsız ve bağımsız olması gereken yargının geldiği durum… Ancak hukukçular ve onların örgütleri olan barolar buna karşı güçlü bir ses çıkarmamış, hatta gündeme dahi almamıştır. Kanıksama ve kabullenme hali mi mevcut yoksa nasıl olsa seçimlerle gidecekler inancı mı(!) Bu adımlar AKP ile sınırlı olmayan yeni rejimin referanslarıdır; dolayısıyla kanıksamamak, kabul etmemek, seçim ve benzeri şeyleri beklememek gerekir. Yapılması gereken, çok normal koşullarda herhangi bir dönemde baro genel kurullarını toplayıp seçim yapıyormuş gibi davranmak değil, bağımsız ve tarafsız yargı için susmamak, alışmamak ve mücadele etmektir.

     

    Dipnot

    1. Buna ilişkin bkz. https://hukukdefterleri.com/akpli-yillarda- yarginin-halleri-dun-ve-bugun/

    2. https://hukukdefterleri.com/2019un-sonuna-gelirken- yeniden/

    3. https://gazetemanifesto.com/2021/kebapcilardan-bahceli- ye-yanit-sira-bize-de-geldi-demek-467502/

  • Güvencesizlik

    Gerek dünyadaki ekonomi politikalar gerek ülkemizdeki siyasi dönüşümler, her alanda yurttaşların geleceğine dair ne hukuken ne ekonomik anlamda öngörüde bulunabildiği belirsizliği getiriyor. Bu anlamıyla, içinden geçtiğimiz dönemi en iyi anlatan kelimenin güvencesizlik olduğunu düşünüyoruz. Bu durum, herkes üzerinde büyük bir tedirginlik/umutsuzluk da yaratıyor. Bu sayımızda bu güvencesizliğin farklı alanlarda görünümlerini ve bu güvencesizliği/ umutsuzluğu nasıl kırabileceğimizin yollarını aramaya çalıştık.

    “Güvencesizlik” dosya konumuzda, Necla Akgökçe “En Güvencesiz İşçiler: Kadınlar” başlıklı yazısında işçi sınıfının neo-liberalizmle birlikte, çalışma yaşamında daha da sosyal korumadan yoksunlaşan kadın işçilerin durumunu ele alırken; Av. Necdet Okcan, yeni teknolojiler ve dijitalleşmeyle atipik çalışma biçimlerinin işçilere getirdiği güvencesiz çalışma koşullarını “Teknolojik Gelişmeler ve Dijitalleşme Nedeniyle İşçilerin Güvencesizliği” başlıklı yazısında değerlendirirdi. Dr. Duygu Hatipoğlu ise işçilerin adalet arayışında mahkeme deneyimlerinin getirdiği güvencesizliği “Güvencesiz Adalet” yazısında ele aldı. Hukuki anlamda güvencesizliğin bir başka boyutu olan yurttaşın ve bu adaleti dağıtması gereken yargıç ve savcıların bile hukuki güvenliğinin kalmadığı günümüz tablosunu “Hukuk Güvenliği Mi, Güvenliğin Hukuku Mu? (!)” başlıklı yazısında DanışmaKuruluüyemizemekliyargıçİbrahim Fikri Talman değerlendirdi. Dr. Ulaş Karadağ ise, borçlanarak yaratılan piyasaya bağımlı bir hayatın yurttaşlar için yarattığı güvencesizliği “‘Umutsuzluğun içyüzü’: İlk Birikimin Sürekliliği ve Güvencesizlik” yazısında inceledi. Yine bu dosya konumuzda gençlerin geleceğe dair yaşadıkları umutsuzluğun, güvencesizliğin nedenlerine ve buradan çıkışa dair yollarına ilişkin görüşleri, yayın kurulu üyemiz Stj. Av. Nurcan Akkaya’nın, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Faruk Baydemir, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunlarından Zeynep Nur Yalçınkaya ve DİSK Araştırma Merkezi (DİSK- AR) Uzmanı Deniz Beyazbulut ile gerçekleştirdiği önemli söyleşiyi de okuyabilirsiniz.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Yaz ayında yurdun birçok yerinde çıkan yangınlara ilişkin idarenin sorumluluğunun kapsamı ve sınırlarını Ar. Gör. Deniz Bilgehan,“İdareninOrmanYangınlarından Kaynaklanan Sorumluluğu” başlıklı yazısında değerlendirirken; Dr. Barkın Asal, Boğaziçi Üniversitesi’nde Melih Bulu’nun atanması sonrasındaki tepkilerle yeniden gündeme gelen rektör atamalarını “40 Yılda Bir Arpa Boyu: Türkiye’nin Rektör Seçim ve Atamalarıyla İmtihanı” başlıklı yazısında ele aldı. Stj Av. Kader Aydın cezaevlerinin ve infaz hukukunun işlevini ve ülkemizdeki uygulamalara ilişkin sorunları “Bir Düşünce Olarak: Ceza Evlerini Rehabilitasyon Merkezlerine Dönüştürme” başlıklı yazısında değerlendirirken; Stj. Av. Senanur Altıparmak ise dünyanın birçok yerinde hâlâ kadınların kazanmak için mücadele ettiği kürtaj hakkını, AİHM kararları ışığında “AİHM Kararları ve Türk Mevzuatı Uyarınca Kürtajda Ceninin Yaşam Hakkı” başlığında ele aldı. Yine bu sayıda Ar. Gör. Çağatay Şahin’in, Türkiye’de İslami cemaat ve tarikatların sistem içerisine çekilerek dinî ve mali hareketliliklerinin denetlenmesi önerilerinin aslında bu tarikatların meşrulaştırılması anlamına geldiğini isabetli bir şekilde ortaya koyduğu görüşlerini “İktidar, Diyanet ve Denetim: Meclis-i Meşâyih Kurumunu Yeniden Tesis Etme Girişimlerine Dair Bir Eleştiri” başlıklı yazısında okuyabilirsiniz.

    Önünüzdeki 33. sayımızda, hepimizi derinden üzen bir konuda önemli bir söyleşi de yer alıyor: SMA hastası bebekler… Av. Özge Üstün ile devlet tarafından tedavi masrafları karşılanmayan ve hayati tehlike içerisinde olan SMA hastası bebeklerin tedavilerine ilişkin ülkemizde gerçekleştirilen hukuk mücadelesini konuştuk.

    Mercek sayfasında ise yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, “Hukukun laiklikle mücadelesi (!)” yazısında rejimin islam dini temelli hukuk anlayışının yerleştiğine ilişkin verileri ele alırken; Hukuk Felsefesi sayfasında ise bu sayımızda Ar. Gör. Gözde Türkeli, “Yığın Psikolojisi ve Kuramına Yönelik Bir İnceleme” başlıklı yazısında yığın psikolojisine ilişkin güncel tartışmaları değerlendirdi. Mizah sayfasında Hüsnü Niyetli, Yargıtay yeni binasının Diyanet Başkanının dualarıyla açılışını, “Âmin” başlıklı yazısında mizahi diliyle eleştirdi.

    ***

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…